ARAPÇA BİLENLER KUR’AN’I DAHA İYİ ANLAR ARGÜMANINA CEVAP

image_pdf

Bazı kimseler “Arapların kendi dilinde bir kitap, sen mi daha iyi anlayacaksın?” gibi eleştiriler yapmaktadırlar. Fakat bu eleştiri hiç de makul değildir. Açıkçası ilgili konularda pek de bilgiye sahip olmayanların ortaya atacağı bir iddia olduğuna adım gibi de eminim. Bu iddianın neden makul olmadığını bu yazımızda göstereceğiz.

 

1- Bu iddia, anlamın yalnızca dil bilerek anlaşılacağı üzerine kuruludur

Bu iddiaya göre bir metin yalnızca dil bilerek anlaşılabilir, o metnin ilgili olduğu alanı bilmeye bile gerek yoktur. Fakat bu inanılmaz derecede hatalı bir görüştür. Bu iddiaya göre örneğin bir din filozofu olan Alvin Plantinga’nın reformcu epistemolojisinden bahseden İngilizce bir makaleyi felsefenin hiçbir alanına hâkim olmayan bir İngiliz, din felsefesi üzerine oldukça araştırma yapmış ve o makalenin Türkçe çevirisinin okuyan bir Türk’ten daha iyi anlar. Ya da başka bir örnek: Eğer dil yeterli olsaydı Einstein’ın ana dili olan Almanca’da yazdığı bir makaleyi sıradan bir Alman vatandaş o metnin çevirisini okuyan İngiliz bir fizikçiden daha iyi anlamalıydı. Fakat bunu makul bir şekilde kim iddia edebilir? OECD kurumu birçok ülkede farklı farklı alanlarda araştırma yapıyor ve istatistiklerini çıkarıyor.[1] OECD kurumu, birçok ülkedeki 15 yaşındaki çocukları PISA Testi’ne sokuyor. Örneğin Türk çocukları 42. olmuştur.[2] Bu iddiaya göre böyle bir test yapmanın bile mümkün olmaması gerekiyor, çünkü bu iddiaya göre sadece bir dil bilmek her türlü metni anlamaya yardımcı oluyor. Fakat OECD örneğimizle bile aslında durumun öyle olmadığını göstermiş ve bu argümanı çökertmiş oluyoruz. Fakat yazımız bu kadar kısa olmayacak, Kur’an-ı Kerim’i yorumlamanın ve anlamlandırmanın nasıl bir şey olduğunu anlatmak istiyoruz. Bu arada, çocuklara verilen metinlerin bildiğiniz masa başında yazılan metinlerden olduğunu unutmayın. Oysa Kur’an-ı Kerim 26 senede parça parça inmiş, belirli bir toplumun sosyolojik özelliklerini barındıran ve hitâbi bir dile sahip olan (yani gündelik dilin özelliklerini taşıyan) ve ilahi olma iddiasında bulunan bir metindir. Kur’an-ı Kerim’i anlamlandırmak ve yorumlamak farklı farklı ilim dallarını bilmeyi gerektirmektedir(Bu konuya aşağıda değineceğiz). Eğer Avrupa’ya bakarsanız, birçok üniversite ilk yıllarda “bilimsel makale anlama” kursu vermektedir.[3][4] Bu kursa dil dahil bile edilmiyor, zaten bilindiği varsayılarak birçok anlama metodu öğretiliyor. Hatta bazı üniversitelerde bu kurslara mantık dersleri de zorunlu tutuluyor. Sizce bir metni anlamak için sadece dil yeterli ise neden bunlar yapılıyor? Demek ki metni iyi bir şekilde anlamak için ilgili olduğu alan hakkında bilgi de bilmek gerekiyor. Masa başında çocukların okunması için yazılmış bir masal kitabı değil de örneğin reformcu epistemoloji hakkında bir makale okunduğu, kuantum vakumları hakkında bir makale okunduğu, Kur’an-ı Kerim gibi bir metnin okudunduğu varsayılırsa elbette ki o metni okumak için belirli ilmî bilgilere vâkıf olmak gerekiyor.

 

Bu iddiayı ortaya atanların kaçırdığı noktalardan bir diğeri ise Kur’an-ı Kerim’in Arapçası ile bugünün Arapçası’nın birebir aynı olmamasıdır. Sonuçta dilbilim uzmanı olmasanız bile şunu bilmeniz gerekmektedir: Bir dil 1400 senede oldukça farklılık gösterecektir. Bir dilin 1400 senedir aynı veya çok benzer kaldığını düşünmek saçmalıktan öte bir şey değildir. Bugün Arapların arasında kullanılan Arapça ile Kur’an-ı Kerim’in Arapçası elbette bir değildir. Bu iddiayı ortaya atanların kaçırdığı diğer bir nokta ise Kur’an-ı Kerim gibi 26 senede parça parça inen ve dönemin halkının sosyolojisi ile de yakından ilgili olan bir metni okuyan her kişi okuduğu şeye kendi yorumunu katar. Sonuçta Kur’an-ı Kerim gibi bir metni okuyup anlamak için ayetleri belirli şekilde anlamlandırmak gerekmektedir. Kur’an-ı Kerim’in indiği çevre, ayetlerin indiği bağlam ve diğer ayetler arasındaki uyumu bilinmezse ayetler doğru yorumlanamaz. Örneğin Bakara Suresi’nin 38. ayeti lafzî olarak şöyledir:

Evet, onlara, “Hepiniz orayı terk edin; çıkın gidin!” buyurduk, ama bu arada şunu da duyurduk: Benim katımdan size bir yol gösterici geldiğinde bilin ki ona uyanlar için ne ahirette azap korkusu ne de dünyada bırakılan güzel şeyler adına hüzün söz konusu olacaktır. – قُلْنَا اهْبِطُواْ مِنْهَا جَمِيعاً فَإِمَّا يَأْتِيَنَّكُم مِّنِّي هُدًى فَمَن تَبِعَ هُدَايَ فَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ

 

Bu ayetteki “ihbitû” (اهْبِطُو) yani “[aşağıya doğru inişin olduğu bir] çıkıp gitmeyi” ifade eden lafız Adem’in gökteki(?) cennetten Dünya’ya indirildiği yorumuna dayanarak bazı müfessirlerce “[Gökteki cennetten] aşağıya inin” şeklinde yorumlanıyor. Fakat bu yoruma katılmayan bazı müfessirler o ifadeyi “[O tepelikten] aşağıya inin” şeklinde anlıyor. Hatta bu yoruma da katılmayan Rağıb el-İsfahânî gibi müfessirler de “gözümden düştünüz” şeklinde anlıyor. Eğer Arapça’yı bilmek Kur’an-ı Kerim’i anlamak için yeterli ise sizce Arapça’yı iyi derecede bilen bu kadar müfessir niye farklı yorumlara gittiler? Üstteki iddiayı sunan birisinin bu konuda verebileceği tek cevap ancak aslında hepsinin aynı şeyi anladığı ama inat olsun diye farklı yorumlara gittiği gibi bir şey olabilir. Fakat bu oldukça dayanaksızdır. Bu kişilerin neden farklı açıklamalara gittiğini ben söyleyeyim: Çünkü Kur’an-ı Kerim’i anlamanın tek yolu dil bilmek değildir ve bu müfessirler de ayetleri anlamlandırma konusundaki metotları uygularken belirli nedenlerden ötürü farklı kanılara varmışlardır.

 

Burada görüldüğü üzere kelimenin anlamını doğrudan değiştirmeden farklı anlaşılmaların olduğu bir ayeti ele aldık. Bir de kelimelerin anlamının farklı anlaşılması mevzusu da vardır. Fakat üstte verdiğimiz örnekler iddiayı fazlasıyla yıktığı için uzatmanın gereği olmadığını düşünüyoruz. Anlayacağınız üzere, eğer Kur’an-ı Kerim’i hiçbir ilme dikkat etmeden sadece Arapça okuyunca doğru anlamak mümkün olsaydı Taberî’nin 12 ciltlik tefsiri, Kurtubi’nin 20 ciltlik tefsiri, Zemahşeri’nin 8 ciltlik tefsiri, Fahreddin er-Râzi’nin 23 ciltlik tefsiri olmazdı. Eğer internet üzerinden er-Râzi’nin tefsirini açıp kısaca göz gezdirirseniz göreceksinizdir ki ayetleri anlamlandırmak için alimler farklı farklı yorumlar benimsemişlerdir. Alimler gerek kelimenin kökeni nedeniyle gerek farklı ayetlerden getirilen kanıtlar nedeniyle gerekse hadisleri farklı yorumlamak nedeniyle farklı yorumlara gitmişlerdir. Normal bir insanın sadece Arapça bilmesine dayanarak ayetleri doğru anlayacağını düşünmek saçmalıktan öte bir şey değildir kısacası.

 

3- Farklı farklı mealler var – birçok farklı görüş var. Peki hangisine bakacağız?

Peki Kur’an-ı Kerim’i anlamak nedir ve ne tür metotlar gerektirir? İşte burada şunu vurgulamalıyız ki Kur’an-ı Kerim’i iki türlü anlamak vardır: Birincisi, mümin olmak için normal bir insanın anlamasıdır. İkincisi, ayetlerin daha derinine inen akademik, entelektüel bir anlamadır. Şimdi bize “Peki Kur’an-ı Kerim ‘anlaşılması kolay’ olduğunu iddia ediyor. Ama siz Kur’an-ı Kerim’i anlamanın zor olduğunu söylüyorsunuz. Bu Kur’an-ı Kerim ile çelişmiyor mu?” gibi bir itirazın geleceğini biliyorum ve bu nedenle bu konuyu daha da açacağım. Kur’an-ı Kerim şunları söyler:

Zuhruf Suresi 3. ayet – Biz onu düşünüp anlayabilesiniz diye Arapça bir Kur’an yaptık.

Hud Suresi 1. ayet – Elif, Lâm, Râ. Hakîm ve Habîr olandan bir kitaptır ki bu, ayetleri önce muhkem kılınmış, sonra ayrıntılı hale getirilmiştir.

 

Kur’an-ı Kerim bunları söylerken şu amacı barındırır: Ey Hz. Muhammed’in kavmi, biz sizlere bildirdiğimiz emirleri ve Allah’ın o hak yolunu sizin de iyice bildiğiniz dil olan Arapça’da indirdik ve güzelce açıkladık. Sizler neyi anlamıyorsunuz da Allah’ı inkâr ediyor ve kâfirlik yapıyorsunuz? Kur’an-ı Kerim üstte belirtiğim birinci tür anlama yöntemi açısında oldukça basittir. Kaldı ki pek çoğumuz bu konuda bilgi sahibiyiz de; mesela mümin olduğunu söyleyip de zina yapanlar, zinayı yasaklayan ayeti bilmedikleri için mi zina yapıyorlar? Hırsızlığın kötü bir şey olduğunu söyleyen ayeti bilmiyorlar da mı kötülük yapıyorlar? Haksızlık ve adaletsizliğin kötü olduğunu defalarca vurgulayan onlarca ayeti bilmiyorlar da mı yapıyorlar? Zulmetmenin günah olduğunu bilmiyorlar mı? Bunları herhangi bir ateist bile bilecektir ve “Evet, bunu yapmak dinde günahtır.” diyecektir. Görüldüğü üzere, Kur’an-ı Kerim’i bu tarz anlamaya hepimiz sahibiz. Fakat daha yeni dönemde birtakım anlaşmazlıkların halk tarafından da gündeme getirildiği doğrudur, kaldı ki bu normaldir. Sonuçta önceden insanların arasındaki iletişim olanakları bu kadar gelişmiş değildi. Şimdi ise gerek değişen sosyolojik kurallar olsun gerekse internet gibi bir ortama sahip oluşumuz olsun pek çoğumuz din gibi önemli bir konu hakkında araştırma yapıyor. Üstte bahsettiğimiz ilk türde anlamaya çalışan birisi belirli türde yorumları hocalardan dinleyip, kendi de -eğer mümkünse- belirli bir akıl süzgecinden geçirip kendi aklının aldığınca bir yorumu kabul edebilir. Fakat ikinci türde anlama Kur’an-ı Kerim’i, hadisleri ve gerekli diğer metinleri (mesela kelimelerin anlamları için sözlükleri) okumayı, birtakım ilimlere vâkıf olmayı, mantık hatası yapmamayı, ilmi hassasiyete sahip olmayı da gerektirir. İşte Arapça bilgisi gerektiren yer de tam burasıdır. Fakat üstte belirttiğimiz gibi, bu [yazıda ele aldığımız] iddia her ne kadar ileri seviyede anlamak ve fikir üretmek için Arapça gerektirse de yanlıştır. Çünkü tek başına Arapça hiçbir şekilde yeterli olmamaktadır, bunu zaten ortaya iyice döktük. Peki Kur’an-ı Kerim’i iyice anlamak ne gibi metotları gerektirir? Bu noktada sayabileceğimiz 3 temel metot vardır:

1. Elbette dil. Bu daha önce de bahsettiğimiz gibi Kur’an-ı Kerim’in Arapçasıdır. Klasik Arapça sözlükleri ve Zemahşeri gibi klasik Arapça tefsirleri kullandığında bir Türk Arapça bilmeden bile bu metoda kolaylıkla erişebilir. Yeter ki din hakkında kandırılmayacak kadar akıllı olsun. Aşağıdaki kendi iddiamda da izah edeceğim üzere, bu metot klasik Arapça’dan hiç anlamayan birisi için bile geçerli olmaktadır.

2. Bir konu ile ilgili tüm ayetleri ele alarak bir sonuca varmalısınız. Örneğin savaş ayetlerinde çok çarptırma yapılmaktadır. Mesela sadece Tevbe Suresi 5. ayete bakarak kimileri “Kur’an kafirleri öldürün diyor, kötü bir kitap” demektedir. Lakin, Tevbe Suresi 1-2-3-4-5-6-7. ayetlere bakarsanız anlayacaksınız ki kafirler Müslümanlara savaş açmıştır ve Müslümanlar da karşılık vermektedirler. Zaten, Tevbe Suresi 6-7. ayetlerde de “Savaşırken bozgunculuk yapmayın” ve “Barış isterlerse savaşta diretmeyin” gibi ifadeler geçmektedir. Yani, savaşın da bir adabı vardır. Ve, sadece bu suredeki savaş ayetlerine bakarak da olmaz. Diğer ayetlere de bakmalıyız. Direkt savaş hakkında olan ayetler Bakara Suresi’nde, Muhammed Suresi’nde, Nisa Suresi’nde, Hac Suresi’nde, Mumtehine Suresi’nde, Haşr Suresi’nde, Şura Suresi’nde, İsra Suresi’nde, Nahl Suresi’nde, Maide Suresi’nde geçmektedir. Bu konuyla ilgili bütün ayetlere, ayetleri bağlamından koparmadan(bu metot aşağıda yer alıyor), bakarsanız görürsünüz ki Kur’an-ı Kerim’de nefis-i müdafaa yapmak yahut zulmeden birisine karşı savaş açmak caizdir ve barışçıl bir şekilde davranmak en güzelidir(Bkz. Şura Suresi 40-41-42, Hac Suresi’nin 39, Maide Suresi 8, Mumtehine Suresi 8, Bakara Suresi 190-191-192-193-194 ve En’am Suresi 151).

3. Bir ayeti düzgünce anlamak için ayetin bağlamına, indiği zamana-zemine ve amacına olabildiğince dikkat etmek gereklidir. Örneğin Bakara Suresi’nin 158. ayeti -kelime kelime çeviri yapacaksak- şöyle söylemektedir:

Şüphesiz Safa ile Merve Allah’ın işaretlerindendir. Böylece kim Evi hacceder veya umre yaparsa, bu ikisini tavaf etmesinde kendisi için bir sakınca yoktur.

 

Bu ayeti bu şekilde okuduğunuzda Allah-û Teâlâ’nın ne bağlamda bunu söylediğini anlayamayacaksınzıdır. Dolayısıyla bu tarz bir çeviriyi okuduğunuzda “Allah’ın nişanelerinden ve/veya işaretlerinden olduğu bizzat Allah tarafından bildirilen Safa ile Merve’yi Hac veya umre esnasında ziyaret etmek sevap olması gerekirken niçin ayette ‘sakınca veya günah yoktur’ denilmiştir?” diye merak edebilirsiniz. İşte bunları gidermek için ayetleri bağlamıyla birlikte okumak gerekiyor. Bu ayet şu şekilde okunmalıdır ki anlaşılabilsin:

[Ey Müminler!] Safa ve Merve [adlı iki tepe her ne kadar İslam öncesi dönemlerde İsaf ve Naile adlı putların bulunduğu mekanlar olsa da] Allah’ın değer atfettiği birer nişane, birer semboldür. Bu yüzden, hac veya umre yapan kişinin bu iki tepe arasında sa’y etmesinde [ibadet maksadıyla hızlıca gidip gelmesinde] sakınca yoktur.

 

Yani, ayetlerin bağlamı göz ardı edilemez. Kur’an-ı Kerim hitâbi bir dile sahip olduğu için direkt olarak konuşur. Bu konuşmayı okuyacak birisi o toplumun algısını bilmediği sürece ve bu konuşmanın ne bağlamda olduğunu bilmediği sürece tam olarak o konuşmayı anlayamayacaktır. Unutmayalım ki Kur’an-ı Kerim masa başında yazılmış bir kitap değildir. Kur’an-ı Kerim, sözlü olarak insanlara aktarılmıştır ve sözlü(Hitâbi) dilin getirdiği özelliklere sahiptir. Yani, daha genel olarak Kur’an-ı Kerim’in hitâbi özellikleri göz ardı edildiği için Kur’an-ı Kerim’i anlamlandırma konusunda bu tür iddialarda bulunanlar hataya düşmektedirler. Her şeyden önce, Kur’an-ı Kerim’in Allah merkezli bir dile sahip olduğu unutulmamalıdır(Örneğin Enfal Suresi’nin 17. ayetinde, Allah’ın varlığı ve her şeyin O’ndan vuku bulduğu konusuna vurgu yapmak için “Onları siz değil, Allah öldürmüştür.” denmektedir). Hitâbi dilin getirdiği özellikler konusunda ayrıca birçok şey yazılabilir. Fakat yazıyı uzatmamak adına kısa bir örnek vereceğiz ve bir alıntıyla hitâbi dilin küçük bir analizini yapmış olacağız. Örneğimiz şu şekildedir: Diyelim ki edebiyat öğretmeniniz tahtaya 5 tane cümle yazdı ve sınıftan birilerini kaldırıp bu cümleleri öğelerine ayırmalarını istedi. Sonrasında o kişiler kalkıp öğretmenin dediğini yaptılar ve bu 5 cümleyi sildiler. Tahtaya yeni cümleler yazdılar. Öğretmen, bu yeni cümleleri öğelerine ayrıcak 5 kişiyi kaldırırken size “Yavrucuğum, kalk ilk cümleyi sen öğelerine ayır.” dedi. İşte burada hitâbi dilin bir özelliğini görüyoruz. Aslında sizin, öğelerine ayıracağınız cümle ilk cümle değil, 6. cümledir. Fakat, tahtada şu anda -her ne kadar yanında “6.” yazsa da- olan ilk cümle o cümle olduğu için öğretmen “ilk cümleyi sen öğelerine ayır” dedi. Özellikle, “Şu anda tahtada olan cümleler arasındaki ilk cümleyi…” diye lafı uzatmadı. Çünkü öğretmenin kestirme yolla ve aslında yazılı bir metinde kusurlu sayılacak bir yolla size söylemesi yeterli olacaktır. İşte bu, günlük hayatımızda da çokça kullandığımız hitâbi dildir. Kur’an-ı Kerim de bu dile sahiptir. Çünkü Kur’an-ı Kerim, olaylar üzerine sözlü yolla indirilmiştir. Kur’an’ın bu yönü bir kenara bırakılırsa elbette Kur’an’ı anlama yolunda karşımıza birçok sorun çıkacaktır. Ve, aslında kendi metodumuzun çelişkisinden ortaya çıkan bir nedenden dolayı kitapta çelişiyormuş gibi gözüken ifadeler de bulunabilir. Hitâbi dil konusunu daha geniş bir şekilde ifade edecek olursak, şöyle bir alıntı yapalım:

Kitabî dil hitabî dilden farklıdır; bağlamın esas olduğu hitabî dilde belirtilmesine gerek olmayan zaman, mekân gibi hususlar, halkın ortak geçmiş tecrübeleri, toplumun konu hakkındaki ortak bilgileri, kelimelere dökülmesine gerek olmayan, yani, konuşanların ve dinleyenlerin diğer noktalar sayesinde paylaştığı anlamlar yazılı dilde veril(e)mediği, yani muhataba yansıtılmadığı için, hitabî dilin muhatapları tarafından rahatça anlaşılan mâna/mesaj, yazılı metnin bağlamadan bîhaber muhatapları tarafından anlaşılmaz; böylece, bilimselci yorumlarda olduğu gibi gerçek anlamla alâkası olmayan saçma sapan anlamlar ortaya çıkar; çünkü, yazılı metin hepsine müsaittir, çok su götürebilmekte, hepsini kaldırabilmektedir. Nitekim iç savaşlarda Kur’an’ın bağlamından habersiz cahil kitleler(Havâric), ilgili ayetlere alâkasız anlamlar atfettikleri için Hazret-i Peygamber’in dizinin dibinde yetişen âlim sehabiler “Kur’an’ın gerçek anlamının sağlanması” demek olan sünneti esas almışlardır.[5]

 

Tüm bunların sonucunda kısaca şunu söyleyebiliriz: Dil, bir metni anlamada tek başına asla ve asla yeterli değildir. Bunu kabul etmekle birlikte Kur’an-ı Kerim’i entelektüel anlamda anlamak için Arapça bilmenin gerekli olduğunu da kabul ediyorum fakat Arapların günlük konuştuğu Arapça ile Kur’an-ı Kerim’in Arapça’sının aynı olduğu düşünülmemelidir. Bununla birlikte örneğin Arapça bilmeyen bir Türk, her nasıl ki akademisyen olmayan bir insanın bilimsel araştırmaları takip edebileceği gibi -tabii bundan biraz farklı olarak-, üstte belirttiğimiz metotlara uymaya çalışarak Kur’an-ı Kerim’i Arapça bilen birisinden daha iyi anlayabilir.

 

Kaynak

[1] http://www.oecd.org/about/

[2] http://www.oecd360.org/turkey?utm_source=oecdorg&utm_medium=focusbox&utm_campaign=oecd360launch

[3] http://www.owlnet.rice.edu/~cainproj/courses/HowToReadSciArticle.pdf

[4] https://www.google.com.tr/url?sa=t&rct=j&q=&esrc=s&source=web&cd=8&ved=0ahUKEwi5rZrLluvTAhVFrRQKHSL0BC0QFghxMAc&url=http%3A%2F%2Fscu.edu.au%2Fteachinglearning%2Fdownload.php%3Fdoc_id%3D14402%26site_id%3D301%26file_ext%3D.pdf&usg=AFQjCNHifyTMFL70gU8nAC4N9X1-nJfOIw

[5] Murat Sülün (2017), Kur’ân Vahiylerinin Kitaplaşması(Farklı Bir Bakış), içinde: ed. Murat Sülün, Kur’ân Vahyi (İstanbul: Kur’an Çalışmaları Vakfı), s. 343.

MANTIKSAL TEİZM ©2017

Furkan

O kimseler ki her hâl ve ahvalde Allah'ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünürler ve "Rabbimiz!" derler, "Sen bu kâinatı boş yere yaratmadın. Sen yüceler yücesisin. Bizi cehennem ateşinden muhafaza buyur!"

You may also like...

1 Response

  1. Furkancan dedi ki:

    Yazılarınız çok iyi fakat daha uzun olmasını ve daha sık gelmesini isterim. Ayrıca islamı doğru şekilde yayma ve yanlışları ortadan kaldırma çabanız içinde teşekkür ederim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir