KUR’AN ÇELİŞKİLERİ İDDİALARINDAKİ TEMEL HATA

Ateistlerin çelişki iddialarındaki temel hata ayetlerin yorumlanmasında oluyor. Üstüne düşünmeden direkt bir yorumu kabul edip onun çelişkili olduğunu ve İslam’ın yalan/saçma olduğunu savunuyorlar. Oysa, bir ayetin dil bilimsel açıdan sorun çıkartmayan ve diğer ayetleri açısından da sorun çıkartmayan birden çok yorumu olabilir. Bir yorumunun çelişkili olduğunu göstermek İslam’ı yok etmeyeceği gibi, hatta İslam’ı daha iyi anlamamıza yol açacaktır. Bunların yanında, Kur’an-ı Kerim’in hitâbi bir dil olduğu unutuluyor. Hitâbi dilin yazılı dilden farkı göz ardı edilirse Kur’an-ı Kerim’i anlamamız konusunda elbette ki birçok sorun çıkacaktır. İşte bu yazımıda, genel olarak bundan bahsetmek, yani, Kur’an hakkındaki çelişki iddialarındaki temel hatalardan bahsetmek istedik. Gerek ayetler arasındaki çelişki iddiaları olsun, gerek de bilimsel çelişki iddialarında olsun bu hatalar hep yapılıyor.

 

Genellikle ayetler arasında çelişki olduğunu söyleyen iddialar çok hatalı iddialardır. Hem bir tip yorumu savunarak çelişki olduğunu söyler, hem de genelde mantık hataları vardır. Örneğin cehennemliklerin ne yiyeceği konusunda çelişki olduğu savunulur. Duhan Suresi 43-44. ayet şöyle söyler:

Şu bir gerçek ki zakkum ağacı, o günahkarların yemeğidir.

 

Gaşiye Suresi 6. ayette de şöyle söylenir:

Yırtıcı bir dikenden başka yemek yoktur onlar için.

 

Yani burada cehenneme gidecekler için iki farklı yiyecekten bahseder ve iddiaya göre bunlar çelişkilidir. İşte bu bir mantık hatasıdır. Zaten cehennemin farklı tabakalarının olacağını biliyoruz(Hicr Suresi 43-44), kaldı ki Kur’an bunu söylemeseydi de üstteki ayetlerden yola çıkarak mantıksal olarak cehennemin farklı tabakalarının olduğunu çıkarabilirdik. Şöyle ki, bu ayetlerden çıkarttığımız sonuç, farklı tabakalarda farklı yiyeceklerin yeneceğidir. Cümleler biribiriyle zıt olsa da, sonuç olarak zıt(Çelişkili) değildir. Örneğin bu sene Galatasaray takımının iki tane yeni sezon forması çıktı diyelim. Ve arkadaşlarımız gelip bize şöyle söylüyor:

A Arkadaşımız – Gördün mü kanka, Galatasaray’ın yeni formasında sadece kırmızı renk var.

B Arkadaşımız – Gördün mü kanka, Galatasaray’ın yeni formasında sadece sarı renk var.

 

Bu cümleler yapısı açısından birbiriyle çelişkili olsa da sonuç olarak çelişkili değildir. Galatasaray’ın iki forması vardır, birinde sadece kırmızı, diğerinde de sadece sarı renk olabilir. Hatta Galatasaray’ın yeni sezon için iki formasının olduğu bilmeseydik de arkadaşlarımızın bu dediğinden mantıksal olarak Galatasaray’ın yeni sezon için iki tane formasının olduğunu çıkarabilirdik. Üstteki ayetlerde de aynı durum vardır. Şimdi çelişki iddialarına tam anlamıyla girmeyeceğimiz, çelişki iddialarındaki temel hatadan bahsedeceğimiz için daha fazla uzatmak istemiyorum konuyu. Fakat ayetler arasında çelişki olduğunu söyleyen iddialar genellikle dil bilimsel açıdan bir hata yapıyor, tek bir yorumu kabul ediyor veya mantık hatası yapıyor. Örneğin Nisa Suresi 78-79’un çelişkili olduğunu söyleyen iddia da dil bilimsel açıdan hatalı bir iddiadır. Kısaca bahsetmek gerekirse, zaten Nisa 78’de “min indi Allahi” derken Nisa 79’da “min Allahi” demektedir. Nisa 78’de “Allah katındandır” derken Nisa 79’da “Allah’tandır” ifadesi geçer. Bunlar asıl olarak, Kur’an’ın hitâbi bir dile sahip olmasından kaynaklanıyor. Unutmayalım ki Kur’an-ı Kerim masa başında yazılmış bir kitap değildir. Kur’an-ı Kerim, sözlü olarak insanlara aktarılmıştır ve sözlü(Hitâbi) dilin getirdiği özelliklere sahiptir. Yani, daha genel olarak Kur’an-ı Kerim’in hitâbi özellikleri göz ardı edildiği için Kur’an-ı Kerim’i anlamlandırma konusunda bu tür iddialarda bulunanlar hataya düşmektedirler. Her şeyden önce, Kur’an-ı Kerim’in Allah merkezli bir dile sahip olduğu unutulmamalıdır(Örneğin Enfal Suresi’nin 17. ayetinde, Allah’ın varlığı ve her şeyin O’ndan vuku bulduğu konusuna vurgu yapmak için “Onları siz değil, Allah öldürmüştür.” denmektedir). Hitâbi dilin getirdiği özellikler konusunda ayrıca birçok şey yazılabilir. Fakat yazıyı uzatmamak adına kısa bir örnek vereceğiz ve bir alıntıyla hitâbi dilin küçük bir analizini yapmış olacağız. Örneğimiz şu şekildedir: Diyelim ki edebiyat öğretmeniniz tahtaya 5 tane cümle yazdı ve sınıftan birilerini kaldırıp bu cümleleri öğelerine ayırmalarını istedi. Sonrasında o kişiler kalkıp öğretmenin dediğini yaptılar ve bu 5 cümleyi sildiler. Tahtaya yeni cümleler yazdılar. Öğretmen, bu yeni cümleleri öğelerine ayrıcak 5 kişiyi kaldırırken size “Yavrucuğum, kalk ilk cümleyi sen öğelerine ayır.” dedi. İşte burada hitâbi dilin bir özelliğini görüyoruz. Aslında sizin, öğelerine ayıracağınız cümle ilk cümle değil, 6. cümledir. Fakat, tahtada şu anda -her ne kadar yanında “6.” yazsa da- olan ilk cümle o cümle olduğu için öğretmen “ilk cümleyi sen öğelerine ayır” dedi. Özellikle, “Şu anda tahtada olan cümleler arasındaki ilk cümleyi…” diye lafı uzatmadı. Çünkü öğretmenin kestirme yolla ve aslında yazılı bir metinde kusurlu sayılacak bir yolla size söylemesi yeterli olacaktır. İşte bu, günlük hayatımızda da çokça kullandığımız hitâbi dildir. Kur’an-ı Kerim de bu dile sahiptir. Çünkü Kur’an-ı Kerim, olaylar üzerine sözlü yolla indirilmiştir. Kur’an’ın bu yönü bir kenara bırakılırsa elbette Kur’an’ı anlama yolunda karşımıza birçok sorun çıkacaktır. Ve, aslında kendi metodumuzun çelişkisinden ortaya çıkan bir nedenden dolayı kitapta çelişiyormuş gibi gözüken ifadeler de bulunabilir. Hitâbi dil konusunu daha geniş bir şekilde ifade edecek olursak, şöyle bir alıntı yapalım:

Kitabî dil hitabî dilden farklıdır; bağlamın esas olduğu hitabî dilde belirtilmesine gerek olmayan zaman, mekân gibi hususlar, halkın ortak geçmiş tecrübeleri, toplumun konu hakkındaki ortak bilgileri, kelimelere dökülmesine gerek olmayan, yani, konuşanların ve dinleyenlerin diğer noktalar sayesinde paylaştığı anlamlar yazılı dilde veril(e)mediği, yani muhataba yansıtılmadığı için, hitabî dilin muhatapları tarafından rahatça anlaşılan mâna/mesaj, yazılı metnin bağlamadan bîhaber muhatapları tarafından anlaşılmaz; böylece, bilimselci yorumlarda olduğu gibi gerçek anlamla alâkası olmayan saçma sapan anlamlar ortaya çıkar; çünkü, yazılı metin hepsine müsaittir, çok su götürebilmekte, hepsini kaldırabilmektedir. Nitekim iç savaşlarda Kur’an’ın bağlamından habersiz cahil kitleler(Havâric), ilgili ayetlere alâkasız anlamlar atfettikleri için Hazret-i Peygamber’in dizinin dibinde yetişen âlim sehabiler “Kur’an’ın gerçek anlamının sağlanması” demek olan sünneti esas almışlardır.[7]

 

Ayetlerde çelişki olduğuna dair iddialar açısından yorumlamanın önemi birçoğu ateist tarafından bir kenara bırakılmış, fakat en temel konudur. “X ayeti bilimle çelişmektedir” tarzındaki söylemler de genellikle tutarlı ve düzgün değildir. Eğer bir ayetin dil bilimsel olarak tüm yorumları bilimle çelişiyorsa o zaman o ayet gerçekten de bilimle çelişiyordur ve Kur’an Allah sözü olamaz(Tabii burada malum konu hakkında bilimin verdiği kanıtın ne kadar doğru olduğu da tartışılmalıdır). Ancak, X ayetinin dil bilimsel olarak 3 tane yorumu-anlamı var diyelim. Bunlara A Yorumu, B Yorumu, C Yorumu adlarını verelim. A Yorumu genel kabul gören bir yorum olsun. Fakat dil bilimsel açıdan B ile C Yorumu da tutarlıdır. Bilimsel araştırmalarımızın sonucunda A Yorumu ile C Yorumu’nun bilimle çeliştiğini bulduk. Tarihte pek savunucusu olmamışsa da hala B Yorumu duruyor ve dil bilimsel açıdan tutarlı olduğu gibi bilimle de çelişmiyor. Neden bu ayet B Yorumu’nu kastetmiş olmasın? Burada, “Neden A Yorumu’nu kastetmiş olmasın.” gibi bir itiraz gelebilir. Fakat bu tip argümanları yargılarken, karşı tarafı her açıdan saf dışı bırakacak bir görüşü öne sürüp o şekilde argümanı yermeye çalışmanız gerekir. Aksi halde felsefi anlamda, karşı tarafın görüşünü yıkacak bir argüman ortaya sunmamışsınız demektir(Argümanınız tutarlı olsa bile). Dolayısıyla sizin, A, B, C Yorumlarının hepsini yermeniz ve hatasını ortaya çıkarmanız gerekir. Eğer ayetin bağlamı açısından tutarlı olan bir tane bile yorum duruyorsa o halde o ayete itiraz edemezsiniz. Çünkü hala B Yorumu duruyordur ve insanlar diğer yorumların bilimle çeliştiğini görünce B Yorumu’nu kabul etmeye başlarlar. Hatta şöyle de bir şey var ki, örneğin bilimsel konularda iki ayete de bakıp öyle bir yorum çıkartmak en doğrusudur. İki ayet derken, Kur’an “ayet” kelimesini hem Kur’an’daki malum parçalar için kullanır, hem de doğada yaratılan fenomenler için kullanılır. Dolayısıyla, bilimsel konularda iki ayete(Doğaya ve Kur’an’a) de bakıp, Kur’an’daki yorumu ona göre çıkarmak daha tutarlı olacaktır. Ne yazık ki forumlarda Kur’an’ın bilimle çeliştiğini göstermeye çalışan argümanları sunan kişilerin çoğu üstte söylediğimiz felsefi prensibi umursamamaktadır. Gençler de felsefeyi pek bilmedikleri için ve teolojik incelemelere bakmadığı için, “Evet, gerçekten de çelişiyor” diye direkt kanıya varmaktadır. Üstte söylediğimiz prensip “O mecaz ya, aslında orada başka bir şey söylüyor” gibi şeyler söylemeyi doğurmaz. Dil bilimsel açıdan tutarlı olması her şeye mecaz deme özgürlüğünü vermez. Mecaz olan ifadeler ve mecaz olmaması daha rasyonel olan ifadeler vardır. Mecaz olmaması daha rasyonel olan bir ifade geçiyorsa ve kişi buna “Mecaz” diyorsa düzgün bir şekilde nedenini göstermelidir, aksi halde mecaz olmaması daha rasyoneldir ve mecaz değil olarak kabul edilir. Fakat kişi kanıtını gösterirse ve mecaz olması daha tutarlı duruyorsa, o kişiye “Ayetleri büküyorsun” demek hiçbir şekilde işe yaramayacaktır, düzgün bir eleştiri değildir. Ayetleri değerlendirirken bu metotlara dikkat etmelisiniz. Bu metotlar sonucunda bilimle çeliştiğini gösterebileceğiniz bir ayet varsa gösterin, üstüne konuşalım. Tabii ki bu metot ayetler arasında çelişki olduğunu söyleyen iddialar için de geçerlidir. Ama bugünkü çoğu ateist sanki çocuk kitabı okuyorlarmış gibi, hiçbir metoda dikkat etmeden ve malum iddialarının üstüne yazılmış eserleri, makaleleri incelemeden direkt olarak ayetlere saldırıyorlar. Metotlara dikkat etmeden yapılan eleştirilerin hiçbiri geçerli değildir. Bu metotlar temel mantık metotlarıdır. Fakat şu anki çoğu ateist, bir ayetin bir yorumunun bilimle veya başka bir ayetle çelişkili olduğunu gösterince Kur’an’ın çelişkili olduğunu kanıtladığını sanmaktadır. Oysa ki sadece o yorumun çelişkili olduğu ortaya çıkmıştır ve o kişi bilmeden İslam inanışına destek sağlamıştır. Demek ki ayetin o çelişkili olan yorumunu kabul etmeyeceğiz ve diğer yorumlara bakacağız. Yani o yorumun çelişkili olduğunu göstermek Kur’an’a değil, o yorumu savunanlara dair bir eleştiri olabilir. Kişilerin yorumunun çelişkili olduğunu göstermek de Kur’an’ın çelişkili olduğunu göstermek demek değildir. (Bu arada, ayetlerin bilimle ilişkisine dair, ayetlerin bilimle “çelişmesinin” bir sorun olmayacağını savunan -ki bence gayet mantıklı da olan- görüşler de vardır. Bu görüşlere de yazının en alt kısmında kısaca yer verdik.)

 

Peki Kur’an’ın farklı farklı yorumlarının olması bir çelişki midir? Kur’an’ın kendisine apaçık bir kitap dediği doğrudur(Yusuf Suresi 1) fakat Kur’an kendisine temiz akılların anlayacağı bir kitap der(Sad Suresi 29). Farklı yorumların olmasında bir çelişki yoktur. Bana göre de farklı yorumların olması kötü bir şey değildir. Farklı yorumlar Kur’an’ı anlamamız açısından bizlere destek sağlamaktadır. Farklı yorumlara göre ayetler incelenir ve ayetin gerçek manasına ulaşmaya çalışırız. Zaten birçoğumuz İslam’ın temel konularında anlaşmış oluruz. Örneğin sarsıntı konusundaki ayete(Enbiya Suresi 31) “Sarsıntıdan kasıt depremdir” demek veya “Sarsıntıdan kasıt dünyamızın oluşumudur” demek bizleri daha az Müslüman yapmaz. İslam açısından önemli olan şey, pratikte iyi bir Müslüman olmaktır. Kur’an-ı Kerim’in entelektüel açıdan ele alınması aslında “daha iyi Müslüman olmaya” doğrudan katkı sağlamaz. Gündelik hayatımızda hırsızlığın, zinanın, hak yemenin vs. günah olduğunu zaten hepimiz bilmekteyiz. Belli ki, zina yapanlar zinanın kötü olduğunu söyleyen ayetleri bilmedikleri için zina etmemektedirler; hırsızlık yapanlar, hırsızlığın kötü olduğunu söyleyen ayetleri bilmedikleri için kötülük yapmamaktadırlar. Gündelik yaşantımızda Kur’an-ı Kerim’i uygulamak farklı, Kur’an-ı Kerim’i entelektüel açıdan anlamak farklıdır. Farklı yorumlar zaten daha çok entelektüel açıdan anlamaya hizmet etmektedirler. Bu açıdan bakarsak, farklı yorumların olması İslam inanışının gelişmesine olanak verebilir. Sorun, farklı yorumlara sahip insanları tekfir etmektedir. Farklı yorumlara karşı ölçülü olmalı ve düzgün bir ilmi metot benimsemeliyiz. Bu arada, Enbiya Suresi 31. ayet de çoğu ateist tarafından çelişkili olduğu savunulan bir ayettir. “Dağlar depremi durdurmuyor, hatta depremlere sebep oluyorlardır. O halde Enbiya Suresi 31. ayet bilimle çelişir” derler. Öncelikle yanlış bir bilgiyi düzeltelim; dağlar depremin sebebi değil sonucudur. Deprem, dağlar nedeniyle olmaz; dağlar, deprem sonucunda oluşur. Ve ateistlerin sunduğu bu iddiadaki sorun şu ki, ayette zaten “deprem” denilmemekte(Zilzal – زلزال), “sarsıntı”(Temidu – تَمِيدَ) denilmektedir. Dolayısıyla, sarsıntıdan kastın deprem olduğunu söylemek bir yorumdur. Bu ayetten ne olursa olsun çıkacak temel yorum şudur; yerkürenin hareketiyle insanları sarsmaması için yeryüzüne sabit dağların konulması. Dolayısıyla sarsıtıdan kastın deprem olarak yorumlanması Kur’an ile de çelişmemektedir(Olağan bir yorumdur). Fakat bu ayet bilimle alakalı olduğu için bir de diğer ayete(Bilimsel fenomenlere) bakmamız gerekir, acaba deprem yorumunun orada bir çelişkisi var mıdır? Eğer deprem yorumu bilimle çelişkiliyse diğer yorumlara bakmak gerekir. Aslında dağlar, depremleri önlemektedirler(Önlemekten kasıt tamamen yok etmek değil, etkisini azaltmaktır). “Peki neden dağların olduğu yerlerde deprem olur?” derseniz, zaten dağların depremin gücünü azaltması için deprem bölgesinde olması gerekir; yani konumuz açısından dağların deprem yerlerinde olmasının bir sorunu yoktur(Dağların deprem yerinde olmasının asıl sebebi de fay hatlarının olduğu yerlerde dağların oluşmasıdır. Deprem de fay hatlarının olduğu yerlerde oluşur). Depremin gücü aslında dağlar sayesinde azalmaktadır. Eğer fay hatlarında dağlar olmasaydı depremler, etkisini çok daha güçlü bir şekilde gösterecekti. Hadi deprem yorumunun doğru olmadığı kanısına vardık diyelim. Sonrasında diğer yorumları değerlendiriz. İşte diğer tüm yorumlarda da bilim ile çelişki olursa bu durum, o ayetin bilimle çeliştiği anlamına gelir. Fakat ayetle uyumlu olan tek bir yorum bile çelişkili değilse bu durum, o ayetin çelişkili olmadığı anlamına gelir(O ayeti illa ki şu an dağlar depremi önlüyor diye almamıza da gerek yok. Dünya’nın oluşumundan da bahsediyor olabilir mesela). İşte üstte de bahsettiğimiz konu budur ve ne yazık ki çoğu ateist bu metotları bilmediğinden dolayı ayetleri düzgünce yorumlamıyor ve kendilerinin tersini söyleyeni “Ayetleri büküyor” diye eleştiriyorlar. Unutmayalım ki bir kişinin, Kur’an’daki ayetleri tamamen bilimle çelişkili bir şekilde savunması Kur’an’ın bilimle çeliştiğini göstermez, o kişinin çelişkili yorumları savunduğunu gösterir. Ayetin o kişinin savunduğu yorumdan farklı yorumları varsa ve bir tane yorum bile bilimle çelişmiyorsa, demek ki o ayet ile bilim arasında bir çelişki yoktur(Kaldı ki ayetlerin bilimsel “çelişki” içermesinin bir sorun olmadığını savunan görüşler de vardır. Yazının en alt kısmında buna da yer verdik). Sonuç olarak, bazı kimselerin yorumlarında kimi tutarsızlıkların, diğer türlü hataların bulunmasından yola çıkarak Kur’an-ı Kerim’in saçma ve çelişkili olduğu gösterilemez. Hele ki bir kişinin söylediği şeyden yola çıkarak, o görüşün kesinlikle öyle olduğu hiçbir şekilde kabul edilemez. Kişiler üzerinden bir sonuca varamayız. Örneğin kötülük problemi dediğimiz felsefi argümanı kötü bir şekilde formüle eden bir ateistin iddiasını yıkarsak kötülük problemini yıkmış olmayız, sadece o kişinin iddiasını yıkmış oluruz. Eğer ki diğer tüm kötülük problemi iddialarını yıkarsak o halde kötülük problemini yıkmış oluruz(Bu arada, kötülük probleminin cevabını istiyorsanız Kötülük Problemine Cevap adlı yazımızı okuyabilirsiniz). Diğer tüm konular açısından da bu metotlar geçerlidir. Bunlar bir argümanı/iddiayı yargılarken kullanılan temel mantık metotlarıdır. Eğer bu metotlardan herhangi birini ihlal ederseniz mantık hatasına düşmüş olursunuz(Bazı mantık hataları için bkz. Safsata Kılavuzu).

 

Örneğin bazı ateistler Tarık Suresi 7. ayette “Meninin kaburgadan çıktığını söylüyor,” diye yorumlar yapmaktadırlar ve bu ayetin meninin testislerde üretildiği bilgisi ile çelişmekte olduğunu söyleyerek, Kur’an ve modern bilimin birbiriyle ters düştüğü iddialarını kanıtlamaya çalışmaktadırlar. Öncelikle şu konuya bir açıklık getirelim: Kimileri burada kastedilenin insan olduğunu söylüyor ve bir çelişki olmadığını söylüyor. Birazdan da göstereceğimiz üzere bir çelişki yok fakat burada bahsedilen şey insan değil, menidir. Bu durum, Arapça dilinin özelliğinden anlaşılır. Öncelikle Tarık Suresi’nin 5-6-7-8. ayetlerine göz atalım:

[Ölümden sonra dirilişe yalan diyen] İnsan, neden yaratılmış olduğuna bir baksın! İşte o; fışkıran, bel ile kaburga arasından çıkan [bir damlacık sudan] yaratıldı. [İnsanı bu şekilde yaratan] Allah, o insanı tekrar hayata döndürmeye elbette kadirdir. – Felyanzuril insânu mimme hulıka. Hulika min mâin dâfikın. Yahrucu min beynis sulbi vet terâib. İnnehu alâ rac’ıhî le kâdir. – يَخْرُجُ مِن بَيْنِ الصُّلْبِ وَالتَّرَائِبِ خُلِقَ مِن مَّاء دَافِقٍ فَلْيَنظُر إِنَّهُ عَلَى رَجْعِهِ لَقَادِرٌ  الْإِنسَانُ مِمَّ خُلِقَ

 

Öncelikle, bu ayette özellikle de ölümden sonra diriliş olmayacağına inanan kişilere bir atıfta bulunma vardır. Allah, onların bu iddiasına “Sizin nasıl yarattıysam, elbette diriltmeye de kâdirim.” diye cevap vermektedir. Gelelim burada “bel ile kaburga arasından çıkar” cümlesinin öznesinin “insan” olduğunu savunan görüşün hatasına: Ayetteki “o, bel ile kaburga arasından çıkar(يخرج)” ifadesinin “çıkar” kelimesinin öznesinin insan olması için gereken şey oldukça basîttir: İstinâf(Tümce başlatma). Tümceler arasında geçiş yapma, istinâf harfleri dediğimiz harflerle ve bu görevde kullanılmışlarsa anlama etki etmeyen birkaç harf ile sağlanır. Bu, genelde “وَ”(Ve) harfi ile olur ve çevrilmezler; çevrilmelerine gerek yoktur. Eğer “yahrucu”(يخرج) eyleminden önce “وَ” harfi kullanılsaydı orada bel ile kaburganın arasından çıkan şeyin insan olduğuna dair de yorum yapılabilirdi. Gelelim bu ayetin bilimle arasında bir çelişki bulunmadığına dair cevabımıza: Meni bildiğimiz gibi testislerde oluşur. Testisler ise mesonephroslar aracılığıyla gelişme gösterirler. Mesonephroslar, anne karnındayken bebeğin sağ ve sol tarafında bel kemiği ile kaburga kemikleri arasında yer alırlar. Bebek doğmadan önce mesonephroslar testislere dönüşürler ve inguinal kanal denen kanaldan testis torbasına inerler.[1][2] Hatta nadir durumlarda bazı çocuklar testisleri aşağı inmeden doğabiliyorlar.[3] Özetlersek, meniyi üreten testisler, ilk aşamada, bel kemiği ile kaburga arasında oluşmakta, sonra aşağıya inmektedirler. Dolayısıyla, ayetin bilimsel bulgularla bir çelişkisi yoktur.

 

Önemli olan birkaç tane örnek daha vermek istiyorum. Birçok kişi söz sanatlarını anlamadan ayetlerde çelişki olduğuna dair iddialarda bulunuyor. Ve yine bir çoğu -üstte de gösterdiğimiz üzere- mantık kurallarını umursamadan kafasına göre yorum yapıyor ve çelişki açığa çıkardığını sanıyor. Örneğin, “Yaratıcıların en güzeli Allah’tır” ifadesinin farklı tanrıların da olduğunu gösterdiğini söyleyen iddialara göz gezdirelim(Bkz. Saffat Suresi 125-126, Müminun Suresi 14). Bu insanlar kitabın Hz. Muhammed tarafından yazıldığını iddia ediyor değil mi? O kadar plan yapan ve insanları kandırmaya çalışan bir adam bu kitabı uydurduysa da kitabın temel öğretisi ile çelişen bir şeyi yazıp bunu fark etmeyecek midir? Kur’an herhangi bir kimse tarafından uydurulmuş değildir. Peki malum ayetler çelişkili midir? Tabii ki hayır. “Yaratmak” demek sadece “Yoktan var etmek” anlamına gelmez; “Bir şeyi biçimlendirmek, bir şeyi inşa etmek” gibi anlamlara da gelir. Hatta Ali İmran Suresi 49. ayette Hz. İsa da “Ben, çamurdan, kuş görünümünde bir şey yaratır(Burada, “Yaratıcıların en güzeli” derkenki fiilin aynısının tekili kullanılmıştır. Tabii ki mealciler bunu tercüme ederken “yaratırım” diye değil, “yaparım” diye çevirmişler. Çünkü, bizler Türkçe’de “yaratmak” fiilini daha çok “bir şeyi yoktan var etmek” anlamında, “yapmak” fiilini ise daha çok “inşa etmek” anlamında kullanıyoruz. “Yaratmak” fiili aslında Türkçe’de de “bir şeyi yapmak” anlamına da gelmektedir ama biz bu fiili bu anlamda pek kullanmayız.[4] Bu ayette geçen fiil şöyledir: en-nî ehluku), ona üflerim de Allah’ın izniyle kuş oluverir…” demektedir. Görüldüğü üzere, insanlar da yaratıcıdırlar. İnsanlar, örneğin, bir robot tasarlayıp bunu yaratabilir(Yapabilir, oluşturabilir). Tanrı ise yaratanların en güzelidir. Çünkü O, yoktan var etme yetisine sahip olan tek yaratıcıdır. Diğer yaratıcılar(Örneğin insan) var olan maddelerden bir şey üretebilirken, Tanrı, yoktan yaratabilendir. Yaratıcıların en güzeli de bu anlamdadır. Örneğin, Tanrı’nın yemin ettiğini söyleyen ve bunun çelişkili olduğunu söyleyen iddialara göz gezdirelim(Bkz. Tarık Suresi 1-11, Fecr Suersi 1, Yasin Suresi 1, Asr Suresi 1, Necm Suresi 1, Zariyat Suresi 1, Tin Suresi 1, Vakıa Suresi 77 ve daha fazlası). Arapça’da yemin etmek, bir şeye dikkat çekmek anlamında da kullanılır. Gayet belli ki Allah, Kur’an’da yemin ederken de bu anlamında kullanmıştır. Dikkat edersiniz ki Kur’an -genellikle- bahsedeceği konuya başlamadan önce yemin etmektedir. Fecr Suresi 5. ayet, Asr Suresi 1. ayet, Necm Suresi 1. ayet gibi ayetlerde Allah’ın yemin etmesinin Arapça’daki “dikkat çekmek” anlamında kullanıldığı çok açıkça görülür. Örneğin, bizler zaten zamanı görüyoruz(Asr Suresi 1), Allah’ın bizleri zamanın varlığına inandırması için yemin etmesine gerek yoktur ki. Zaten orada Allah bizi inandırmaya çalışmıyor, zamana dikkat çekerek sonrasında da öğüt veriyor. Demek ki “yemin” dikkat çekmek için kullanılıyor. Mesela Necm suresinin 1. ayetinde ”yıldızlara andolsun” diye geçer. Bu ifade de -Asr Suresi 1. ayet gibi- üzerinde durulması gereken şeye(yıldıza) dikkat çekme açısından kullanılıyor. Bu ayetlerde -Türkçe’deki gibi- inandırmayı güçlendirme fonksiyonu yoktur. Fecr Suresi 5. ayet ise şöyle söyler:

 Nasıl, bunlarda akıl sahibi için bir yemin var mı?

 

Burada da “yemin”in dikkat çekme anlamında kullanıldığı net bir şekilde görülüyor. Ayetin öncesinde “fecr”den bahsediliyor ve Fecr Suresi 5. ayette de bunlarda öğüt olduğuna dikkat çekiyor. Dil bilimsel açıdan cevabı bu kadar basit ve nettir. Ayrıca mantıksal açıdan da bir cevap verilebilir. Örneğin, Kur’an bir insan tarafından uydurulmuş olduğunda ayetlerdeki beklentilerimiz ve Kur’an bir insan tarafından uydurulmamış olduğunda ayetlerdeki beklentilerimiz açısından mantıksal olarak da bir cevap verilip bu iddianın geçersizliği gösterilebilir(Hatta bunun için bkz. Allah Neden Yemin Ediyor?) fakat bizler yazı uzamasın diye, kısa ve net cevap olan dil bilimsel açıdan cevaplamayı seçtik. Örneğin, “De ki” gibi ifadeler geçmeden peygamberlerin konuşması kitabın bir başkası tarafından yazıldığını gösterir diyen iddialara göz gezdirelim(Bkz. Hud Suresi 2). Bu iddia da aynı bir önceki cevapladığımız iddia gibidir, yani Arapça diliyle alakalıdır. Zaten bu kadar bariz bir şekilde ortada olan şey(“De ki” ifadesi geçmeden peygamberlerin konuşması) bir çelişki açığa çıkarsaydı ilahiyat ile uğraşan o kadar insan bunu bu zamana kadar kesinlikle dile getirirdi. Arapçası düşük seviyede olan bir kimse bile malum ayetlerde konuşan kişinin Hz. Muhammed olmadığını bilir. Kur’an edebi bir kitaptır. Kur’an’da emirler bazen “de ki” ifadesi ile bazen de “de ki” demeden Hz. Muhammed’in demesi gereken şeyin söylenmesi ile ifade edilir. “De ki” denmeksizin bunun söylenmesi ile özne değişmektedir ve Allah konuşmaktadır. Arapça’da bu bir söz sanatıdır ve kullanımları Arap literatüründe kolayca gözlenebilir. Kur’an bazen “De ki” der ve peygamberin söylemesi gerekeni ifade eder. Bazen de söz aktarır ve “böyle dediler” veya “böyle dedi” demez. Bu, Arapça’da, failin kim olduğunun anlaşıldığı bir söz sanatıdır, buna İltifat Sanatı denir ve Arapça’da bu çok kullanılan bir sanattır.[5] Yani bazı meallere “De ki” ifadesinin parantez içine alınıp yazılması yanlış anlaşılmayı önlemek için ekleniyor, ateistlerin çarpıttığı gibi, Kur’an’ın peygamber sözü olduğunun üstünü örtmek için değil. Belki şöyle düşünebilirsiniz: Hani Kur’an evrenseldi? Arapça bilmeyen bunu nerden bilecek? Bunun cevabı çok basit. Bir kere, Kur’an-ı Kerim’in evrensel olması demek, onu en bilgisiz birisinin bile entelektüel bir biçimde anlayacağı anlamına gelmez. Ayrıca Allah, Nahl Suresi 43. ayette ”Eğer bilmiyorsanız, bilenlere sorun” demektedir. Yani Arapça bilmeyenler takıldıkları ya da anlamadıkları yerlerde güvenilir olan bir kimseyi aracı edinebilirler. Kaldı ki bilimsel konularda dahi böyle yapmaktayız. Örneğin hastalığımızda da bu konuda bilgi sahiplerinden bilgi almaktayız, bu iddida da Arapça ile ilgili bir konu olduğu için Arapça bilen birisinden yardım almanız en doğal şeydir. Ayrıca, Kur’an’ın farklı dillere aktarılışında anlam kaybının oluşması sadece Kur’an’a özel bir durum değildir. Bütün dillerde bir metin orijinal dili en açık ve düzgün anlaşıldığı haldir. Çevirmelerde daima anlam kaybı olur. Tabii ki bu, Kur’an’ı sadece Arapça okumak için bir sebep değildir. Bazı olaylar bir kelimeyle direkt aktarılmaz fakat hakkında yazılan açıklayıcı metinler aracılığıyla anlaşılabilir(İngilzice’de Present Perfect Tense’in olması fakat Türkçe’de bunun bir karşılığının olmaması gibi. Bu konuda “Hmm, o zaman Arapça bilen Kur’an’ı daha iyi anlar” demek de hatalıdır. Çünkü bir metin sadece dil ile anlaşılmaz, mantık kurallarını bilmek de gereklidir. Bunu açıklayan Arapça Bilenler Kur’an’ı Daha İyi Anlar Argümanını Cevap adlı yazımızı okuyabilirsiniz). Örneğin, bir ayette dağların oturtulduğundan bahsederken diğer bir ayette dağların hareket ettiğini söyleyen ayetlerin çelişkili olduğunu söyleyen iddialara göz gezdirelim(Bkz. Neml Suresi 88-Naziat Suresi 32). Bir kitabı uydurup insanları kandırmak için o kadar plan yapan bir adamın bu kadar basit bir mantıksal hata yapması ne kadar ilginç(!) Merak etmeyin, zaten bir çelişki yok. Kur’an, dağların “oturtulduğunu” söylerken ayrı bir olaydan bahsetmekte, dağların hareket ettiğini söylerken ayrı bir olaydan bahsetmektedir. Dağların hareket ettiğinden bahseden ayetin hemen bir öncesinde zaten kıyamet gününe dikkat çekilmektedir. Dolayısıyla, Neml Suresi 88. ayet de kıyamet günü olacaklardan bahsetmektedir. Diğer bir ayete gelirsek, dağların yerin altına inen çok büyük “kökleri” vardır ve dağlar, yeryüzü tabakalarının birleşim noktalarında yer üstüne ve yer altına doğru uzanarak bu tabakaları birbirine “perçinler”. Ayet, buradan yola çıkarak Allah’ın yaratmasının ihtişamına vurgu yapıyor. Anlayacağınız üzere, bu iki ayet dağ konusunu farklı bağlamlarda ele aldığı için aralarında bir çelişki olduğunu söylemek yersiz olacaktır.

 

Çok önemli bir not: Bilimsel konuların çelişkili olması konusunda temel olarak da farklı yorumlar vardır. Örneğin bazı çevreler -kabaca aktarmak gerekirse- “Çelişki olsa da bu bir şey ifade etmez. Çünkü Kur’an’ın amacı bilimsel bilgi vermek değil, o zamanın insanının anlayacağı şekilde Allah’ın birliği mesajını vermektir” gibi bir yorum yapmaktadır. Hatta o ayetlerden bilimsel anlam çıkarılıp çıkarılamayacağı tartışma konusudur. Çünkü bugün bizlerin bilimsel olarak algıladığı ayetleri vahyin ilk muhattapları bilimsel açıdan anlamamıştır. Eğer ki, “Vahyin ilk muhattapları vahyi en iyi anlayandır” şeklinde düşünüyorsanız(Özellikle de “apaçık bir şekilde bilimsel konudan bahsediyor” diyebileceğimiz bir ayet için), malum ayetleri, “Bilimsel bilgiden bahsetmiyor temel bir mesaj veriyor”(Örnek olarak, Allah’ın birliği, doğru yolun Allah’a inanmak olduğu, Allah’ın her şeyi yarattığı ve O’nun her şeyi belirli bir amaç doğrultusunda yarattığı gibi) diye anlamak daha mantıklı olacaktır. Bir örnek vermek gerekirse, “…Hâlâ görmüyorlar mı ki, biz yerküreye geliyor, onu uçlarından eksiltiyoruz. Galip gelenler onlar mı?”(Enbiya Suresi 44. ayet) ayetini bugün bizler bilimsel olarak algılayabiliyoruz. Fakat vahyin ilk muhattapları bu ayeti, “Müşrikler, yerlerini kaybediyorlar/fethediliyorlar. Bu konuda galip taraf Müslümanlardır, hala görmüyorlar mı?” şeklinde anlamıştır.[6]

 

Kur’an-ı Kerim, hitâbi bir dile sahip olduğu için kendi dönemindeki insanların zaten bildikleri konuları ayrıca analiz ederek, tekrar ederek değinmez. Vahyin amacı Allah’ın varlığını ve birliğini bildirmek, ahiretin olacağını bildirmek ve bunların neticesinde ahlâklı bir hayat yaşanması gerektiğini bildirmek olduğu için vahyedilen tüm bilgilerde bu amaçlar gözetilmektedir(Elbette bu amaca hizmet eden farklı yöntemler kullanılmaktadır). Bunun sonucunda, Allah, bu mesajı daha iyi verebilmek için benzetmeler kullanmıştır. Kur’an-ı Kerim hitâbi bir dil barındırdığından dolayı da o dönemin halkının bildiği bilgilerden, “zannettiği” bilgilerden hareketle bu mesaj verilmiştir. Sözgelimi, kültürle irtibatlı vahiy, yaratılış meselesini ilk hitap çevresindeki yaygın kozmogoni anlayışıyla bağdaşır tarzda açıklayabilir; yeryüzü ile gökyüzünü tencere-kapak ikilisi gibi tasvir edebildiği gibi kâinatın milattan dört bin sene önce yaratıldığını da söyleyebilir(Örneğin bir din felsefecisi olan Swinburne bu şekilde düşünmektedir). Bu tür ifadelerden hareketle din ile bilim arasında çatışma olduğunu düşünmek yersizdir. Zira burada önemli olan, kâinat ve yaratılışın başlangıcıyla ilgili bilimsel bilgi ve bildirimler değil, bütün kâinatın Tanrı tarafından yaratıldığı mesajı ve bu mesajın zımnında Tanrı’ya ibadete çağrıdır. Haliyle, yaratılış meselesinde, kutsal kitabın “Her şeyi Tanrı yarattı” veya “Tanrı bütün her şeyin yaratıcısıdır” demesi bile kâfidir. Bu açıdan bakıldığında, kutsal kitapta modern çağdaki bilimsel önermeler ve kabullerle bağdaşmayan ifadelerin yer alması, onun kutsiyetini ve kıymetini hiçbir şekilde haleldar etmez. Çünkü Tanrı’nın amacı insanların kozmogoni ve kozmoloji anlayışını bilimsel açıdan düzeltip değiştirmek değil, dini-ahlaki mesajlar iletmektir. Bu sebeple, kutsal kitabın diline yansıyan kültürel unsurlar ile vahiydeki ana mesajların birbirinden ayırt edilmesi son derece önemlidir.

 

Sonuç olarak, anlayacağınız üzere, ayetlerin yorumlaması ve anlaşılması çok önemli bir konudur. Bu konu hakkında doğru düzgün bilgisi olmayan kimseler ayetlerde çelişki olduğuna dair iddialar sunmakta ve sadece bir yorumu yıkarak tüm Kur’an’ı yıktığını sanmaktadırlar, bu bir mantık hatasıdır. Zaten, örneğin A Yorumunun çelişkili olduğunu göstermek B Yorumunu savunanın umrunda olmayacaktır. Hatta B Yorumunu savunan kişi, A Yorumunun yıkılmasıyla birlikte kendi yorumunun daha güçlü olduğunu göreceği için A Yorumunu yıkmak diğer yorumları savunanlara bir destek sağlayacaktır. Tabii yine hatırlatmamız gerekir ki, bir ayetten her türlü yorum çıkarılmaz. Örneğin o ayetin dil bilimsel açıdan incelenmesi, tarihsel açıdan değerlendirilmesi gereklidir. Burada şu soru da doğabilir: Peki bu kadar çok yorumun olması Kur’an-ı Kerim’in anlaşılması açısından sorun değil midir? Kimin anlayışına uyan cennete gidecek mesela? İşte tam burada şunu anlamak çok önemlidir: Yorumlar gerçekten de değişkenlik göstermekte. Eğer normal yaşantımızda Müslüman olmak için gerekli bilgiyi istiyorsak, onu zaten herkes bilmektedir. Zina edenler, zinayı yasaklayan ayeti bilmediği için mi zina etmektedir? Hırsızlık yapanlar, hırsızlığı yasaklayan ayetleri bilmediği için mi hırsızlık yapmaktadır? Kur’an-ı Kerim’in temel amacı çok basit ve nettir: Allah vardır ve birdir, bizleri imtihan etmektedir. Burada yaptığımız davranışlarımız neticesinde cennete veya cehenneme gideceğiz. Bunların bilincinde olarak ahlâklı yaşamalıyız. İşte tüm Kur’an, uygulama açısından bu basit şeylerden ibarettir. Ayetlerin daha detaylı bir biçimde anlaşılması ise akademik bir çabadır ve bilgi gerektirir. Her insanın, sanki bunu yapabilecekmiş gibi bu işe karışması anlamasızdır. Peki bu entelektüel yorumlamalarda neye dikkat edilmeli, neden bu kadar fazla yorum var? Açıkçası bu kadar fazla yorumun olması sıkıntı yaratmamalıdır. Fakat, o yorumlama türünün kendi içinde tutarlı olup olmadığı, yorumlarının pratikte ne kadar başarılı olduğu(Örneğin “O kelime aslında o anlama gelmiyor” diyenlerin, o kelimeyi dil bilimsel açıdan incelemesi vs.) çok önemli konulardır. İşte Kur’an-ı Kerim’i anlama ve yorumlama tarzları bu açıdan değerlendirilmeli, masaya yatırılmalı ve incelenmelidir.

 

Kaynaklar

[1] http://www.dicle.edu.tr/Contents/2fc8953a-69cf-40b1-9158-f72a8d39030b.pdf

[2] http://www.akademik.adu.edu.tr/fakulte/med/webfolders/File/Dersicerikleri/UrinerSisteminGelisimi(1).ppt

[3] http://www2.academichospital.com.tr/tr/inmemis-testis

[4] http://www.tdk.gov.tr/index.php?option=com_gts&kelime=YARATMAK

[5] http://isamveri.org/pdfdrg/D00095/2010_28/2010_28_YUKSELA.pdf

[6] http://www.kalb-iselim.net/kutuphane/tefsirweb (Enbiya Suresi bölümü, 44. ayet, “Arzı Eksiltmenin Anlamı” kısmı)

[7] Murat Sülün (2017), Kur’ân Vahiylerinin Kitaplaşması(Farklı Bir Bakış), içinde: ed. Murat Sülün, Kur’ân Vahyi (İstanbul: Kur’an Çalışmaları Vakfı), s. 343.

Yazıdaki tüm ayetlerin mealleri Kur’an Meali adlı siteden alınmıştır. O sitede her ayet için 41 farklı meal ve ayetlerin Arapçasını da bulabilirsiniz.

MANTIKSAL TEİZM ©2017

Furkan

O kimseler ki her hâl ve ahvalde Allah'ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünürler ve "Rabbimiz!" derler, "Sen bu kâinatı boş yere yaratmadın. Sen yüceler yücesisin. Bizi cehennem ateşinden muhafaza buyur!"

You may also like...

7 Responses

  1. Meltem dedi ki:

    Salak salak sitelerin o kadar takipçisi varken sizin onlarda daha az takipçiye sahip olmanız kötü bir durum gerçekten. Sizi çabanızdan dolayı tebrik ediyorum. İnşallah bu yazıları okuyanların sayısı artar. Özellikle de gençler okumalı.

    • Furkan dedi ki:

      Teşekkür ederiz Meltem Hanım. İnşallah insanlarımız, araştırmaya ve karşıt görüşlerini de kendi görüşlerini de daha iyi tanımaya özen gösterir 🙂

  2. Can Yıldız dedi ki:

    Çok akıcı ve güzel bir makale. Ellerinize sağlık. Lakin yazı içerisinde emojileri kullanmamanızı tavsiye ediyorum. Makalede ki ciddiyeti bozan çocukça bir hareket. Tekrardan elinize sağlık.

    • Furkan dedi ki:

      Teşekkür ederim. Aslında emojilerin samimiyet katabileceğini düşünmüştüm ama 😀 Okuyucu için ciddiyeti bozuyorsa kullanmam tabii ki.

  3. Akın Konca dedi ki:

    Bir şey sorabilir miyim?Benim bildiğim dağların depremi önlediği kanıtlandi hatta neden depremlerin dağların olduğu da açıklandı siz bu bilgiyi biliyor musunuz ve buna rağmen inkar edenler neden hala direniyor.

    • Furkan dedi ki:

      Bu meseleden yola çıkarak İslam’da hata olduğunu söyleyenler sanırım “önlemek”den kastın tamamen yok olması zannediyorlar fakat durum öyle değil. Evet depremler dağların çevresinde olur çünkü fay hatları oradadır. Dağlar ise gelen depremleri yok etmekte değildir, fakat gücünü azaltmaktadır. Örneğin şu videoya bakabilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=loOXP0EuYjo. Dediğim gibi, “önlemek” derken onlar sanırım tamamen yok edilmesi diye anlıyorlar. Ancak öyle bir yorum da yapabilecekken ayetin metni “dağlar depremi önler” diye yorum yapmaya da uygundur. İlk yorumda bilimle çelişki varken ikinci yorumda hiçbir çelişki yoktur. Dolayısıyla ayette bilimsel anlamda bir sorundan bahsedebileceğimizi hiç sanmıyorum.

  4. Selim dedi ki:

    İddiaların önemli bir bölümü Kuran’ın sabit bir metni olmamasını koz olarak kullanıyor. Eski yazmalardaki farklılıkları ve Kuzey Afrika’da kullanılan güncel metinle bizim kullandığımız metin arasındaki farkları incelediniz mi?

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir