KUR’AN ÇELİŞKİLERİ İDDİALARINDAKİ TEMEL HATALAR

image_pdf

İnsanların Kur’an-ı Kerim’in gerek bilimle olsun gerekse farklı ayetlerle olsun çeliştiğini söyleyenler ve bundan hareketle İslâm’ın ilahi bir kaynağa sahip olamayacağını söyleyenler genellikle Kur’an-ı Kerim’in hitabî dil olduğunu unuttukları için ve ayetlerin tek bir anlamlandırmasının ve yorumunun olacağını düşündükleri için hataya düşmektedirler.

 

İlk olarak dil bilimsel bir hatadan dolayı kaynaklanan bir iddiaya değineceğiz: Buna göre En’am Suresi’nin 151. ayetinde anne-babaya iyilik etmek haram kılınmaktadır. Ayet şöyledir:

[Ey Peygamber!] De ki onlara: “Gelin, ben size Rabbinizin neleri haram(harrame) kıldığını söyleyeyim: Allah’a hiçbir şeyi eş ve ortak koşmayın. Ana-babanıza iyi davranın. Fakirlik yüzünden bakıp büyütemeyiz endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin. Zira sizin de onların da rızkını veren biziz. [Zina, üvey anayla nikah gibi] çirkin ve utanç verici fiilleri açıkça ya da gizli işlemekten uzak durun. Haklı bir sebep bulunmadıkça, Allah’ın kutsal/dokunulmaz saydığı cana kıymayın.” İşte Allah size bütün bunları emrediyor ki düşünüp ders alasınız, yanlış yola sapmayasınız.

 

Bu ayet pek çok mealde “Rabbinizin neleri haram kıldığını söyleyeyim…” diye ele alınmaktadır. Kur’an Meali adlı siteden baktığım üzere 39 mealin 39’u da ilgili kelimeyi “haram etmek/yasaklamak” anlamında almıştır. Oysa böyle bir çeviride ayette Allah-u Teâlâ’ya şirk koşmamak, anne babaya iyi davranmak gibi helal ve hatta emir olan şeylerin haram kılındığı gibi bir sonuç çıkmaktadır. Haram anlamında alınan “harrame” (حَرَّمَ) kelimesi; “harim” (dokunulmaz), yani “olmazsa olmaz” (zorunlu) anlamına da gelebilmektedir. Hatta Enbiyâ Suresi’nin 95. ayetinde de “harâmun” (حَرَامٌ) kelimesi “zorunlu, kaçınılmaz” anlamında kullanılmıştır. Bu ayette de o anlamda kullanıldığını düşünmek en makul seçenek gibi durmaktadır.[1]

 

Bu konuda son olarak bir örneğe daha değinmek istiyorum. Kimilerine göre Rahman Suresi’nin 19-20-21-22. ayetlerinde tatlı ve tuzlu sudan mercan çıktığı söylenmektedir, bu da bilimsel anlamda hatalıdır; inci her ikisinden çıksa da mercan çıkmaz. Ayetler şöyle söylemektedir:

O, iki denizi birbirine kavuşmak üzere salıverdi. Fakat aralarında engel bulunduğu için birbirine karışmazlar. Böyleyken, Rabbinizin onca nimetinden hangisini inkar edebilirsiniz?! O ikisinden inci ve mercan çıkar. – Merecel bahrayni yeltekıyân. Beynehumâ berzehun lâ yebgıyân. Fe bi eyyi âlâi rabbikumâ tukezzibân. Yahrucu min humâl lu’luu vel mercân.

 

Öncelikle, burada “iki deniz”i ifade ettiği düşünülen “bahrayni” (بَحْرَيْنِ) ifadesi Râgıb el-İsfahânî’nin (ö. 1108) de belirttiği üzere “iki büyük su kütlesi” anlamına gelir. Zaten bu durum iddia sahipleri tarafından da sorun görülmemektedir. Onların da kabul ettikleri bir diğer konu ise bu ayetin Furkan Suresi’nin 25. ayetindeki gibi tatlı ve tuzlu olan iki farklı su kütlesinden bahsetmesidir. Ve gerçekten de mercan tatlı suda yetişmez, peki bu ayetin bilimsel anlamda çeliştiğini mi gösterir? Bir arkadaşınızın şöyle dediğini düşünün:

Bana iki arkadaşım Bursa’dan gelirken iskender kebap ve kestane şekeri aldı.

 

Burada her iki arkadaşımızın da iskender kebap ve kestane şekeri aldığı düşünülebilir. Fakat bunun dışında ikisinin toplamda (sonuç olarak) kestane şekeri ve iskender kebap aldığı da düşünülebilir (bu durumda arkadaşlarımın biri iskender kebap, bir diğeri kestane şekeri almış olur). Dolayısıyla denizin birinden (tatlı) biri (inci), denizin bir diğerinden (tuzlu) de bir diğeri (mercan) çıktığı da düşünülebilir. Bunun dışında, önemli bir dil alimi olan Zeccâc’ın da belirttiği üzere Rahman Suresi’nin 22. ayetindeki “yahrucü minhumâ” (يَخْرُجُ مِنْهُمَا) ifadesi “ikisinden birinden X çıkar” şeklinde de anlaşılabilir. Buna göre o iki denizin birinden (tuzlu olanından) bunları ikisinin (inci ve mercan) çıktığı da düşünülebilir.

 

Üstte, dil bilimsel açıdan hata yapılmasına vurgu vardır. Şimdi ise ayetlerin bağlamını çöpe atmaktan dolayı ortaya çıkan bir hataya değineceğiz ki bu hata en önemli hatadır: Kimilerine göre Tevbe Suresi’nin 31. ayetiyle Enbiya Suresi’nin 98-99. ayeti çelişmektedir. Ayetler şöyledir:

Yahudiler ahbârını, Hıristiyanlar da ruhbanlarını ve Meryem oğlu İsa Mesih’i Allah’ın yanı sıra rab/tanrı edindiler. Hfilbuki onlar bir tek ilaha/tannya, kendisinden başka hiçbir gerçek ilah/tann olmayan Allah’a kulluk/ibadet etmekle yükümlü kılınmışlardı. Allah onların tannlık yakıştırdıkları her şeyden münezzehtir.

İşte o zaman müşriklere şöyle denecek. “Hem siz hem de Allah’ın yanı sıra ilah (tanrı) yerine koyduğunuz o putlar cehennemin odunusunuz. Evet, şimdi hepiniz cehennemi boylayacaksınız!” O putlar gerçekten tanrı olsalardı cehenneme uğrarlar mıydı?! Oysa onlar da onlara tapınanlar da cehennemde temelli kalacaklar.

 

Ayetlerin “Onlar da onlara tapınanlar da…” ifadesinden ötürü Kur’an-ı Kerim’in Hz. İsa’nın da cehenneme gideceğini söylemektedirler, aksi halde Enbiya 98-99 ile Tevbe 31 çelişir(!) Fakat buradaki sorun ayetlerin bağlamıyla birlikte alınmamasıdır. Tevbe 31’de Hz. İsa’nın dönemindeki bir olaydan söz ederken Enbiya Suresi’nin 98-99. ayetlerindeki hitap Mekke halkının müşriklerinedir. Bilindiği üzere müşrikler putlara tapmaktadır(Putlar aracılığıyla farklı şeylere insanlar da burada kastettiğim şey meselâ Hz. İsa gibi bir insana tapmamalarıdır). Burada mevzu bahis olan şey müşriklerin putlarına tapmasıdır; örneğin siz beni ilah belirlediğinizde bu konuda benim de cehenneme gidip gitmeyeceğim değildir. Ayette “Madem o taptığınız putlar güce sahipler hadi cehennemden kurtulsunlar!” tarzında bir meydan okuma vardır, onların aslında güçsüz olduğuna değinilir. Dolayısıyla Enbiya Suresi’ndeki hitap Mekkeli müşrikleridir ve özelde onların taptığı putlarla (daha doğrusu onların putlara tapma şekliyle) ilgilidir; konu Hz. İsa ve Hristiyanların ona nasıl taptığıyla ilgili değildir. Pek çok çelişki iddiası ne yazık ki ayetlerin bağlamını çöpe atmaktan kaynaklanmaktadır. O yüzden bu konuda bir örnek daha vermek istiyorum. Kimilerine göre Bakara Suresi’nin 256. ayeti ile savaş ayetleri (Biz burada Tevbe 5’i örnek alacağız) çelişmektedir, ayetler şöyledir:

İman hususunda asla zorlama yoktur. Çünkü artık neyin hak neyin batıl, neyin doğru neyin yanlış olduğu açıkça ortaya çıkmıştır. Şimdi her kim putları ve şeytanın yandaşlarını [tâğûtu] reddedip yalnız Allah’a inanıp güvenirse, kopma ihtimali bulunmayan bir kulpa tutunmuş olur. Allah her şeyi işitir, her şeyi bilir.

Haram aylar sona erdiğinde müşrikleri ele geçirdiğiniz yerde öldürün. Gerektiğinde onları yakalayıp tutsak edin, gelip geçtikleri her yeri gözetim altında tutun. Şayet tövbe edip imana gelir [ve tıpkı sizin gibi] namazı kılıp zekatı verirlerse onları serbest bırakın. Çünkü Allah tövbekar kullarına karşı çok affedici, çok merhametlidir.

 

İnsanların Kur’an-ı Kerim’i -üstte de belirttiğimiz gibi- topluca yazılmış bir kitap gibi okuması çok büyük bir hatadır. Oysa bir suredeki ayetlerin iniş zamanı arasında oldukça fark olabilmektedir. Çünkü her ayet bir bağlam çerçevesinde, bir olay vuku bulduğunda ona çözüm için inmiştir. Tevbe Suresi’nin başlarında zaten vurgulanmaktadır ki müşrikler Müslümanlarla aralarındaki antlaşmayı bozmuştur ve Müslümanları yok etmek adına tekrar harekete geçmişlerdir. Müminler de bu nedenle onlara savaş açmıştır. Kaldı ki Tevbe 5’in hemen bir ayet öncesinde antlaşmayı bozmayanlarla savaşılmaması emredilir:

[Ey Müminler!] Kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklerden, antlaşma şartlarına tam olarak uyan ve size karşı başkalarıyla işbirliği yapmayan [Kinâne gibi] kabilelerin durumu farklıdır. Bu sebeple, onlarla yaptığınız antlaşmanın şartlarına süresi doluncaya kadar uyun. Çünkü Allah antlaşmalarına uyan, ahde vefasızlıktan sakınan kimseleri sever.

 

Yine Tevbe Suresi’nin 6-7-8. ayetlerinde eman dileyenlerin affedilmesi ve bozgunculuk edilmemesi vurgulanır. Ve 13. ayette de savaşın fitilini karşı tarafın ateşlediği bildirilir(Burada özel bir durum olduğundan ötürü bildirilir, yoksa bildirmesine gerek yoktur çünkü savaşanlar zaten savaşı kimin başlattığını bilmektedir, toplumun açıkça bildiği bir şeyin bir daha vurgulanmasına günlük dilde gerek yoktur):

[Ey Müminler!] Sizinle yaptıkları antlaşmaya uymayan, vaktiyle Peygamber’i yurdundan çıkarmak için etmediklerini bırakmayan bu namert adamlarla savaşmayacaksınız da başka kimle savaşacaksınız?! Kaldı ki savaşın fitilini ateşleyenler de onlardır. Yoksa onlardan korkuyor musunuz?! Oysa asıl korkmanız gereken Allah’tır. Çünkü siz iman sahibi kimselersiniz.

 

Sonuç olarak ayetlerin hangi zamanda ve zeminde indiğine bakmadan, ayetlerin bir bütün olarak ne anlatmaya çalıştığına bakmadan bir kanıya varmak ayetin söylediğini anlamaya değil, sizin ayetin ne söylemesini istediğinizi gösterir. Bu konu gerçekten pek çok kişi tarafından bir kenara atılıyor ve Kur’an-ı Kerim anlatmaya çalıştığı şeyden koparılıyor diye son bir örnek daha vereceğim: Kimilerine göre şeytanın insana secde etmesi gerektiğini söyleyen ayetlerle insanı yeren, onların nankör vb. olduğunu söyleyen ayetler çelişmektedir; bazı ayetlerde insan el üstünde tutulurken bazılarında “aşağılanmaktadır”. Örnek olarak Meâric Suresi’nin 19-20-21. ayetlerini, İbrahim Suresi’nin 34. ayetini, Abese Suresi’nin 17. ayetini ve Furkan Suresi’nin 44. ayetini seçtik. Ayetler şöyledir:

Doğrusu insan tahammülsüz, mızmız ve aynı zamanda aç gözlü bir mizaca sahiptir. Nitekim başı dara düşünce başlar feryat etmeye; nimete kavuştuğunda ise cimri mi cimri kesilir.

Dahası O size yaşamanız için gerekli olan her şeyden verdi. O’nun size verdiği nimetleri saymaya kalksanız, mümkün değil sayamazsınız. Ama gel gör ki insan alabildiğine şükürsüz, alabildiğine nankördür.

Kahrolası insan nasıl da nankörlük ediyor!

Ey Peygamber! Yoksa sen o kafirlerin/müşriklerin birçoğunun söz dinleyen, gerçekleri düşünüp anlamaya çalışan kimseler olduğunu mu sanıyorsun?! Yoo! Gerçekte onlar tıpkı davar sürüsü gibidirler; hatta yolu şaşırmışlıkta davardan da beter haldedirler.

 

Tüm bu ayetler kafirleri eleştirmek adına indirilmiştir. Çünkü Kur’an-ı Kerim göre nankörler [adı üzerinde] “kâfirlerdir”. Hiçbir ayette müminlerin nankör olduğuna, alçak olduğuna dair bir vurgu yoktur. Elbette müminlerden de günah işleyenler olabilir, nitekim öyle bir durumda müminler de eleştirilmiştir fakat “nankör” gibi sıfatlar kullanılmamıştır. Bu İbrahim Suresi’nin 34. ayetinde de oldukça açık bir şekilde görülmektedir. Diğer tüm ayetlerin de birkaç ayet öncesine ve sonrasına bakarlarsa, ayetin konu edindiği şeye bakarlarsa göreceklerdir ki yerilen kişi mümin insan değil, kafir insandır. Dolayısıyla insanlara güzel bir biçimde aktarmak adına ayetlerdeki “insan” kelimesinin önüne parantez içinde “kâfir” yazılırsa daha doğru olacaktır, ki insanlar bağlamın ne olduğunu anlasın ve anlaşılmazlıktan dolayı ortaya çıkan bu tür sorunlar ortadan kalksın. Bu noktada, bize “Tamam da sen ayette olmayan bir şeyi ekliyorsun!” deyip karşı çıkanlar olabilir. Fakat üstte defalarca vurgu yaptığımız gibi, ayetler bir bağlam üzerine inmiştir ve birtakım şeylerden bahsetme gereği duymaz, o ayetin neyi konu edindiğini bilirseniz ancak o zaman anlayabilirsiniz. Örnek vermek adına Bakara Suresi’nin 158. ayetinin düz bir mealine bakalım:

Şüphesiz Safa ile Merve Allah’ın işaretlerindendir. Böylece kim Evi hacceder veya umre yaparsa, bu ikisini tavaf etmesinde kendisi için bir sakınca yoktur.

 

Bilinir ki Safa ile Merve arasında gidip gelmek bugün ibadet olarak görülmektedir. O halde bir kimsenin “Tamam da bizim ibadet diye yaptığımız bir şeyden niye ‘sakınca yoktur’ şeklinde bahsedilmektedir ki? Herhangi bir sakınca bulundurabilecek bir durum mu var?” diye soru sorması muhtemeldir. İşte bağlamıyla çeviri için şöyle meal edilmesi gerekir:

[Ey Müminler!] Safa ve Merve [adlı iki tepe her ne kadar İslam öncesi dönemlerde İsaf ve Naile adlı putların bulunduğu mekanlar olsa da] Allah’ın değer atfettiği birer nişane, birer semboldür. Bu yüzden, hac veya umre yapan kişinin bu iki tepe arasında sa’y etmesinde [ibadet maksadıyla hızlıca gidip gelmesinde] sakınca yoktur.

 

Üstte ayetlerin bağlamını çöpe atmaktan dolayı ortaya çıkan hataya değindik. Şimdi ise muhatabın algısı çerçevesinde yapılan hitabın çöpe atılmasından dolayı ortaya çıkan bir hataya değineceğiz. Aslında bu bağlamı da çöpe atmaktan çok bağımsız değil ama ayrıca bahsedilebilir diye düşünüyorum. Kimilerine göre Zümer Suresi’nin 6. ayetinde 8 çift hayvandan söz edilmektedir ama hayvanlar çok daha fazla olduğu için bu bilimle çelişmektedir(!) Ayet şöyle demektedir:

O Allah ki sizi bir tek özden yarattı; eşini de aynı özden meydana getirdi. Yine O size erkekli-dişili dört tür hayvan lütfetti. Ayrıca O sizi analarınızın karnında üç karanlık içinde aşama aşama geliştirerek yaratınaktadır. İşte rabbiniz Allah budur! Mutlak hükümranlık O’nundur. O’ndan başka gerçek ilah/ tanrı yoktur. Böyleyken nasıl olur da O’ndan başka varlıklara tapınır, haktan uzaklaşırsınız?!

 

Öncelikle burada “8 çift hayvan”dan kasıt erkekli-dişili 4 tür hayvanın olmasıdır. Ayetlerde kastedilen hayvanları zaten muhatap bilmektedir fakat benzeri bir konu üzerinden En’am Suresi’nin 143-144. ayetlerinde hangi hayvanlar olduğunu değinilmiştir. Buna göre hayvanlar deve, sığır, koyun ve keçidir. Peki Allah insanlar için sadece bu hayvanları yarattığını mı söylemektedir, dolayısıyla ayet bilimle mi çelişmektedir? Elbette bu komik bir iddiadır. Zaten akrep, örümcek, arı gibi hayvanlar çok açıkça o dönemki halk tarafından da biliniyordu; Hz. Muhammed uydurmuş olsa bile fazla hayvanın olduğunu biliyordu. Peki buradaki kasıt nedir? Muhatabın kim olduğu ve ne tür hayvanlardan ne şekilde yararlanıldığı bilinmektedir. Allah’ın onlara nasıl güzel bir lütufta bulunduğunu belirtmek adına tabii ki [o bölgedeki, yani ayete muhatap olan] insanların etinden-sütünden-gücünden yararlandığı hayvanlardan söz edecektir. Örneğin hayatında hiç telefon kullanmamış ve telefonun ne olduğunu bilmeyen birisine “Telefon ne güzel bir şey! Bunu icat edenler ne güzel bir iyilik yapmış bizler için!” derseniz sizi anlayacağını mı düşünüyorsunuz? Elbette anlamayacaktır. Allah-u Teâlâ lütfetti şeylerden bahsetmek adına o insanların kullandığı hayvanlardan örnek vermiştir. Vahiy farklı hayvanlardan yararlanan bir halka inseydi elbette örnek verilen hayvanlar da farklı olurdu. Sonuçta burada sadece o hayvanların bir lütuf olduğuna değil, ondan [bir şekilde] yararlandığımız tüm hayvanların bir lütuf olduğuna vurgu vardır.

 

Unutmayalım ki Kur’an-ı Kerim masa başında yazılmış bir roman değil, belirli bir geçmişi olan bir topluluğa belirli olaylar neticesinde sözlü olarak aktarılmış bir metindir. Bu nedenle de günlük dilin getirdiği özelliklere sahiptir. Bazıları neredeyse Kur’an-ı Kerim’de “Aklını başına al!” yazsa “Akıl zaten baştadır, işte Kur’an-ı Kerim bilimle çelişiyor.” diyecek seviyede eleştiriler yapmaktadır. 1) Her şeyden önce, Kur’an-ı Kerim Allah merkezli bir dile sahiptir. Allah-u Teâlâ; mutlak kudretine, birliğine vurgu yapmak adına ve o toplumun algısı, tecrübeleri nedeniyle tamamen Allah merkezli bir dil kullanmıştır. Bunun en açık örneği Enfal Suresi’nin 17. ayetindedir:

[Ey Müminler!] Bedir’de o müşrikleri gerçekte siz katletmediniz, Allah katletti. [Ey Peygamber!] Bedir’de düşmana karşı [ok gibi] birtakım şeyler attığın zaman da aslında sen atmadın, Allah attı. Allah bütün bunları müminlerin güzel bir imtihan kazanmalarını sağlamak için yaptı. Şüphesiz Allah her şeyi işitir, her şeyi bilir.

 

Burada vurgulanmak istenen şey şudur: Orada savaşan müminler sonuç olarak Allah’ın iradesine bağlıdır ve Allah sayesinde var olmuştur. Dolayısıyla yaptığı tüm şeyler de dolaylı olarak Allah’a bağlıdır. Allah-u Teâlâ bu gerçeği vurgulamak adına Allah merkezli bir dil kullanmıştır. Ayrıca ayette Müslümanların kendilerini çok yüceltmemeleri, Allah’ın yolunda giderken kendilerini yüksek görmeden gitmeleri vurgulanmıştır. Sonuçta her mümin başardığı ve başaramadığı her işte Allah’ı anmalıdır. 2) Kur’an-ı Kerim’de anlatılan hiçbir kıssa, verilen hiçbir şer’i hüküm boşa verilmemiştir. Hepsinin o toplumda bir karşılığı vardır. Kur’an-ı Kerim “İleride şöyle bir sorun çıkarsa siz şöyle yapın.” diye hüküm vermez. Zaten hali hazırda çıkmış bir sorun için hüküm verir. Kıssa anlatırken de muhatap halkın o an o kıssa ile bağlantısını kurarak verir. Böyle bir iletişim de o anki halkın gerek dil açısından gerek sosyolojik açıdan neler tecrübe ettiğini bilerek ve onların üzerinden mesaj vererek olur. Özellikle Kur’an-ı Kerim’in bu yönü de unutulduğundan ötürü bazıları gerçekten çok ilgin yorumlara gitmektedirler. Fakat aslında gündelik dilde kendileri de benzeri bir mantığı kullanır. Diyelim ki öğretmeniniz tahtaya 1’den 5’e kadar numaralandırdığı 5 tane soru yazdı. Sonrasında sınıf arkadaşlarınız bu soruları çözdüler ve öğretmen bu sefer de tahtaya 6’dan 10’a kadar numaralandırdığı 5 tane soru daha yazdı. Ve bu sefer de size “Kalkıp birinci soruyu çözer misin?” dedi. Şimdi siz burada “Öğretmenim, birinci soruyu arkadaşlarım daha demin sildiler ya şu an tahtada 6-7-8-9-10. sorular var.” mı dersiniz? Yoksa öğretmenin şu anda tahtada olan ilk soruyu kastettiğini anlar mısınız? Yapacağınız şey çok büyük olasılıkla ikincisi olacaktır. Kur’an-ı Kerim’in dili de o halkın anlayacağı türden bir hitapdır. Eğer Kur’an-ı Kerim ayetlerin iniş sebebiyle ve farklı ayetlerin birbiriyle bağlantısıyla ele alınırsa ancak o zaman anlaşılabilir. Aksi halde, aslında kendi metodunuzun çelişkisinden dolayı ortaya çıkan bir nedenden ötürü Kur’an-ı Kerim’de çelişki varmış gibi algılayabilirsiniz. O halde -aşağıda da değineceğimiz üzere- ayetlerin çelişkili olup olmadığı ele alınırken birbirinden farklı makul yorumlara göz atılması gereklidir. Eğer hepsinden bariz bir şekilde hata varsa ancak o zaman çelişki olduğu savunulabilir. Hitabî dil konusunu daha geniş bir şekilde ifade edecek olursak, şöyle bir alıntı yapalım:

Kitabî dil hitabî dilden farklıdır; bağlamın esas olduğu hitabî dilde belirtilmesine gerek olmayan zaman, mekân gibi hususlar, halkın ortak geçmiş tecrübeleri, toplumun konu hakkındaki ortak bilgileri, kelimelere dökülmesine gerek olmayan, yani, konuşanların ve dinleyenlerin diğer noktalar sayesinde paylaştığı anlamlar yazılı dilde veril(e)mediği, yani muhataba yansıtılmadığı için, hitabî dilin muhatapları tarafından rahatça anlaşılan mâna/mesaj, yazılı metnin bağlamadan bîhaber muhatapları tarafından anlaşılmaz; böylece, bilimselci yorumlarda olduğu gibi gerçek anlamla alâkası olmayan saçma sapan anlamlar ortaya çıkar; çünkü, yazılı metin hepsine müsaittir, çok su götürebilmekte, hepsini kaldırabilmektedir. Nitekim iç savaşlarda Kur’an’ın bağlamından habersiz cahil kitleler(Havâric), ilgili ayetlere alâkasız anlamlar atfettikleri için Hazret-i Peygamber’in dizinin dibinde yetişen âlim sehabiler “Kur’an’ın gerçek anlamının sağlanması” demek olan sünneti esas almışlardır.[2]

 

Ayetlerin bilimsel olarak çeliştiği ya da birbiriyle çeliştiği konusunda bir alegori yapalım: Diyelim ki bir ayette geçen ifadenin anlamının ne olduğuna dair üç adet yorum var; A Yorumu, B Yorumu, C Yorumu. Diyelim ki geleneksel olarak genel anlamda A Yorumu benimsenmiş fakat B ve C yorumları da dil bilimsel açıdan uyumlu. Bilimsel araştırmalar sonucunda A Yorumu’nun yanlış olduğunu anladık. Bu durum “Ayet bilimsel olarak çelişkili.” demek pek doğru olmayacaktır çünkü belki de bizim ayeti anlama biçimimizde bir sorun vardır; iki adet yorum hâlâ makul bir şekilde benimsenebilir. O halde eğer B ve C Yorumlarının da bilimle çeliştiği açığa çıkarılırsa ancak o zaman ayetin bilimle çeliştiği savunulabilir. Fakat bunun dışında, ayetin makul olan tek bir yorumunun çelişkili olduğunu göstermek ayetlerin daha iyi anlaşılması için ilahiyat alanına katkı yapmaktan öte bir işe yaramayacaktır. Bununla birlikte, elbette ayetlerin bilimle çelişmesi durumunun bir sorun yaratıp yaratmayacağı da tartışılabilir. Fakat sorun yaratacağını düşünürsek en azından üstteki gibi bir yöntem benimsememiz gerekmektedir. Eğer bir ayetin makul olan farklı yorumları varsa onlardan birini seçip “Bakın işte Kur’an bilimle çelişiyor.” demek hatalıdır çünkü ayetin o yorumunun kesin bir şekilde doğru olduğu bilinmemektedir, o yorum sadece makul olanlardan biridir.

 

Peki Kur’an’ın farklı farklı yorumlarının olması bir çelişki midir? Ayrıca kendisine “Kolay anlaşılır bir kitap.” diyen Kur’an-ı Kerim’i anlamak gerçekten zor mudur, zorsa Kur’an-ı Kerim -haşa- yalan mı söylemektedir? Öncelikle Kur’an-ı Kerim’in kendine “anlaşılır” dediği bazı ayetlere bakalım. Zuhruf Suresi’nin 2-3. ayetine, Sad Suresi’nin 29. ayetine, Ta-ha Suresi’nin 113. ayetine, Duhan Suresi’nin 58. ayetine ve Yusuf Suresi’nin 1-2. ayetine bakalım:

Hak ve hakikati ortaya koyan bu kitaba (Kur’an’a) andolsun ki biz onu anlayıp kavrayasınız diye Arapça olarak indirdik.

[Ey Peygamber!] Bu Kur’an, insanlar ayetlerini düşünsün, aklıselim sahipleri öğüt alsın diye sana indirdiğimiz feyizli, bereketli bir kitaptır.

[Ey Peygamber!] İşte biz sana onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik ve uyarı mesajlarımızı tekrar tekrar dile getirdik ki onlar (kâfirler) Allah’a ortak koşmaktan sakınsın yahut Kur’an onların ibret alıp gafletten uyanmalarına vesile olsun.

[Ey Peygamber!] Biz bu Kur’an’ı konuşup anlaştığın dilde indirmek suretiyle kolay ve anlaşılır kıldık ki [o kâfirler] düşünüp öğüt alsınlar.

Elif-Lâm-Râ. Bunlar mana ve mesajı açık ve anlaşılır Kur’an’ın ayetleridir. Biz onu anlayıp kavramanız için Arapça bir Kur’an olarak indirdik.

 

Anlayacağınız üzere bu ayetler dün-bugün-yarın yaşayan tüm insanlar için “Sen hiçbir ilim bilme, hiçbir araştırma yapma ama gel Kur’an-ı Kerim’i anla; işte o kadar kolay.” dememektedir. Ayetler, indiği çerçevede, “Biz size vahyi sizin bildiğiniz dilden gönderdik ve Allah’ın o muhteşem yaratmasını açıkladık. Hâlâ neyini anlamıyorsunuz!?” demektedir. Kur’an-ı Kerim’i anlamanın iki yolu vardır: Bir kimsenin Müslümanca yaşaması için anlaması, bir kimsenin entelektüel biçimde anlaması. Müslümanca yaşaması için anlaşılacaksa zaten pek çoğumuz Kur’an-ı Kerim’in her koşulda haram kıldığı şeyleri bilmekteyiz ve bize önerdiği şeyleri de bilmekteyiz. Hırsızlığın kötü olmasından tutun fakirlere yardım edilmesinin iyi bir şey olmasına kadar pek çok hükmü bilmekteyiz. Fakat elbette değişen yaşam koşulları gereği insanlar sadece bununla yetin(e)miyor ve entelektüel bir şekilde anlama yoluna da koyulmak istiyor, bu oldukça normal bir şey. Fakat entelektüel bir biçimde anlamak, önemli araştırmalar yapmayı ve kendi yorumunuzun üzerine kafa patlatıp olabildiğince makul bir metoda sahip olmayı gerektirir. Bu konuda en büyük kaynak ilahiyat ile uğraşan, bu iş üzerine onlarca sene kafa patlatan insanlar olacaktır (eğer siz bir ilahiyatçı olmak istemiyorsanız). Bu durumda yapmanız gereken şey ilahiyatçıları dinlemek, merak ettiğiniz noktada neden öyle bir yorum yaptıklarını sormak, eğer herhangi bir mantık hatası veya metot açısından hata vs. yaptığını düşünüyorsanız o konu hakkında soru sormak olacaktır. Fakat hiçbir ilme vakıf olmadan, kimin neden öyle çevirdiğini sormadan bir-iki meal okuyup da alim olunamaz. Bu arada, bizi ruhban sınıfı yaratmak ile suçlayanlar da olacaktır onlara şimdiden cevap verelim: Biz din bilginlerinden oluşan ayrı bir toplumsal sınıfın olması gerektiğini savunmuyoruz. İnsanların nasıl ibadet edeceği gibi konular sonuçta kendilerine kalmıştır, kimse de başka bir kimsenin dini samimiyetini bir terazi ile ölçemez(Elbette o kişinin dine uymayan şeyler yaptığını düşünüyorsanız uyarabilirsiniz, fakat sırf farklı bir görüşe sahip diye bir insana “Sen kafirsin, zalimsin.” gibi ifadeler bir Müslümana yakışmamaktadır). Hatta biz her insanın bir şekilde dinin konularla içli-dışlı olması gerektiğini savunuyoruz. Ve hayatını normal bir şekilde yaşama uğraşında olan herhangi bir insan da bunu gayet başarabilir. Hatta bu çerçevede, Kur’an-ı Kerim’i Arapça bilmeyen bir Türk’ün Arapça bilen bir Arap’tan daha iyi anlayabileceğine dair savunma yaptığımız Kur’an-ı Kerim’i Arapça Bilenler Daha İyi Anlar Argümanına Cevap yazımızı okuyabilirsiniz.

 

Şimdi çelişkili olduğu savunulan birkaç ayete daha değineceğiz ki çelişki iddialarında bulunanların kimi zaman gerçekten çok saçma hatalar dahi yaptıklarını gösterelim: Kimilerine göre Enbiya Suresi 31. ayet bilimle çelişmektedir. “Dağlar depremi durdurmuyor, hatta depremlere sebep oluyor. O halde Enbiya Suresi 31. ayet bilimle çelişir.” derler. Öncelikle yanlış bir bilgiyi düzeltelim: Dağlar depremin sebebi değil sonucudur. Deprem, dağlar nedeniyle olmaz; dağlar, deprem sonucunda oluşur. Ve o kimselerin sunduğu bu iddiadaki sorun şu ki ayette zaten doğrudan “deprem” denilmemekte(Zilzal – زلزال), “sarsıntı”(Temidu – تَمِيدَ) denilmektedir. Dolayısıyla, sarsıntıdan kastın deprem olduğunu söylemek bir yorumdur. Bu ayetten ne olursa olsun çıkacak temel yorum şudur: Yerkürenin hareketiyle insanları sarsmaması için yeryüzünde sabit dağların konulması. Dolayısıyla sarsıntıdan kastın deprem olarak anlaşılması mümkün bir bakış açısıdır(Çünkü böyle dediğini düşünmemiz için bir neden yoktur). Fakat bu ayet bilimle âlâkalı bir konuya vurgu yaptığı için bir de Allah’ın yarattığı diğer ayete (bilimsel fenomenlere) bakmamız gerekir, acaba deprem yorumunun orada bir çelişkisi var mıdır? Eğer deprem yorumu bilimle çelişiyorsa diğer yorumlara bakmak gerekir. “Neden dağların olduğu yerlerde deprem olur?” derseniz, zaten dağların depremin gücünü azaltması için deprem bölgesinde olması gerekir; yani konumuz açısından dağların deprem yerlerinde olmasının bir sorunu yoktur. Dağların deprem yerinde olmasının asıl sebebi de fay hatlarının olduğu yerlerde dağların oluşmasıdır. Deprem de fay hatlarının olduğu yerlerde oluşur. Depremin gücü aslında dağlar sayesinde azalmaktadır. Eğer fay hatlarında dağlar olmasaydı depremler etkisini çok daha güçlü bir şekilde gösterecekti. Yani deprem yorumumuz gerek bağlam açısından (çünkü o ayette Allah’ın insanlara lütfundan bahsediliyor) gerek ise bilimsel açıdan sorunlu değildir. Eğer sorunlu olsaydı bile başka makul bir yorum kalmayana dek bilim ile ayetin çelişip çelişmediğine göz gezdirebilirdik. Yani sonuçta o ayetin makul olan bütün yorumlarının çelişkili olduğu gösterilirse ancak o zaman o ayetin bilimle çeliştiği rahatça söylenebilir. Aksi halde ayetin yorumlarından biri çelişmektedir, ayetin tüm yorumları değil. Tabii değinmek gerekir ki ayetlerin bilimle çelişmesinin sorun olmadığını söyleyen kişiler de vardır. Çünkü Kur’an-ı Kerim 610-632 yılları arasında bir Arap toplumunun dinamik hayatına inmiştir. Dinin amacı bilimsel veri vermek değil; Allah’ın varlığını ve birliğini vurgulayıp insanların bu Dünya hayatı için hak-hukuk tanımayan bireyler olmamasını çünkü ahirete gideceklerini ve iyilikler yapmasını öğütlemektir. Sonuçta bazı kimselerin Kur’an-ı Kerim’i anlayış tarzlarında kimi tutarsızlıklar bulup da Kur’an-ı Kerim’in saçma ve çelişkili olduğu gösterilemez. Örneğin objektif ahlâkın var olduğunu savunamayan bir ateistin iddiasını yıkıp nasıl “Ateistler objektif ahlâkı temellendiremez.” diyemiyorsak, [başka makul yorumlar da varken] ayetin makul olan yalnız bir yorumunu yıkıp da “Bu ayet tutarsız bir ayet.” denilemez.

 

Pek çok çelişki iddiası ne yazık ki Kur’an’ın dilini anlamaya çalışmamaktan ötürü kaynaklanıyor. Elbette insanların aklına takılan şeyler olabilir fakat hakkında doğru düzgün bir araştırmaya sahip olmadan çelişki iddiasında bulunmak yanlış bir harekettir. Örneğin, “Yaratıcıların en güzeli Allah’tır” ifadesinin farklı tanrıların da olduğunu gösterdiğini söyleyen iddialara göz gezdirelim(Bkz. Saffat Suresi 125-126, Müminun Suresi 14). Bu çelişki iddiasını sunanlar Kur’an’ın Hz. Muhammed tarafından yazıldığını iddia ediyor değil mi? O kadar plan yaparak insanları kandırmaya çalışan bir adam bu kitabı uydurduysa da kitabın temel öğretisi ile bariz bir şekilde çelişen bir ifadeyi yazıp bunu fark etmeyecek midir ya da en azından o bunu söyledikten sonra ona karşı çıkan kafirler bunu anlamayacak mıdır? Oysa “yaratmak” demek sadece “Yoktan var etmek” anlamına gelmez; “Bir şeyi biçimlendirmek, bir şeyi inşa etmek” gibi anlamlara da gelir. Hatta Ali İmran Suresi 49. ayette Hz. İsa da “Ben, çamurdan, kuş görünümünde bir şey yaratır(en-nî ehluku), ona üflerim de Allah’ın izniyle kuş oluverir…” demektedir. Burada, “Yaratıcıların en güzeli” ifadesinde kullanılan fiilin aynısı tekil formda kullanılmıştır. Tabii ki mealciler bunu tercüme ederken “yaratırım” diye değil, “yaparım” diye çevirmişler. Çünkü, bizler Türkçe’de “yaratmak” fiilini daha çok “bir şeyi yoktan var etmek” anlamında, “yapmak” fiilini ise daha çok “inşa etmek” anlamında kullanıyoruz. “Yaratmak” fiili aslında Türkçe’de de “bir şeyi yapmak” anlamına da gelmektedir ama biz bu fiili bu anlamda pek kullanmayız. Görüldüğü üzere, insanlar da yaratıcıdırlar. İnsanlar, örneğin, bir robot tasarlayıp bunu yaratabilir. Tanrı ise yaratanların en güzelidir. Çünkü O, yoktan var etme yetisine sahip olan tek yaratıcıdır ve mutlak güce sahiptir. Diğer yaratıcılar(Örneğin insan) var olan maddelerden bir şey üretebilirken, Tanrı [hiç] yoktan yaratabilendir. Örneğin, Tanrı’nın yemin etmesinin çelişkili olduğunu söyleyen iddialara göz gezdirelim(Bkz. Tarık Suresi 1-11, Fecr Suersi 1, Yasin Suresi 1, Asr Suresi 1, Necm Suresi 1, Zariyat Suresi 1, Tin Suresi 1, Vakıa Suresi 77 ve daha fazlası). Arapça’da yemin etmek, bir şeye dikkat çekmek anlamında da kullanılır. Gayet belli ki Allah, Kur’an’da yemin ederken de bu anlamında kullanmıştır. Dikkat edersiniz ki Kur’an -genellikle- bahsedeceği konuya başlamadan önce yemin etmektedir. Meselâ Necm suresinin 1. ayetinde ”yıldızlara andolsun” diye geçer. Bu ifade de üzerinde durulması gereken şeye(yıldıza) dikkat çekme açısından kullanılıyor. Bu ayetlerde -Türkçe’deki gibi- inandırmayı güçlendirme fonksiyonu yoktur. Fecr Suresi 5. ayet ise şöyle söyler:

 Nasıl, bunlarda akıl sahibi için bir yemin var mı?

 

Burada da “yemin”in dikkat çekme anlamında kullanıldığı net bir şekilde görülüyor. Ayetin öncesinde “fecr”den bahsediliyor ve Fecr Suresi 5. ayette de bunlarda öğüt olduğuna dikkat çekiyor. Dil bilimsel açıdan cevabı bu kadar basit ve nettir. Örneğin, “De ki” gibi ifadeler geçmeden peygamberlerin konuşması kitabın bir başkası tarafından yazıldığını gösterir diyen iddialara göz gezdirelim(Bkz. Hud Suresi 2). Kur’an edebi bir hitaptır. Kur’an’da emirler bazen “de ki” ifadesi ile bazen de “de ki” demeden Hz. Muhammed’in demesi gereken şeyin söylenmesi ile ifade edilir. “De ki” denmeksizin bunun söylenmesi ile özne değişmektedir ve Allah konuşmaktadır. Arapça’da bu bir söz sanatıdır ve kullanımları Arap literatüründe kolayca gözlemlenebilir. Kur’an bazen “De ki” der ve peygamberin söylemesi gerekeni ifade eder. Bazen de söz aktarır ve “böyle dediler” veya “böyle dedi” demez. Bu, Arapça’da, failin kim olduğunun anlaşıldığı bir söz sanatıdır, buna İltifat Sanatı denir ve Arapça’da bu çok kullanılan bir sanattır.[3] Hatta bazıları daha da ileri gitmekte “Kur’an’daki bu hatayı saklamak için parantez içine ‘De ki’ ifadeleri koyuyorlar.” demektedirler. Oysa bu durum bir şey saklamak için değil insanların yanlış anlamasını önlemek adına kullanılıyor. Örneğin, bir ayette dağların oturtulduğundan bahsederken diğer bir ayette dağların hareket ettiğini söyleyen ayetlerin çelişkili olduğunu söyleyen iddialara göz gezdirelim(Bkz. Neml Suresi 88-Naziat Suresi 32). Kur’an, dağların “oturtulduğunu” söylerken ayrı bir olaydan bahsetmekte iken dağların hareket ettiğini söylerken ayrı bir olaydan bahsetmektedir. Dağların hareket ettiğinden bahseden ayetin hemen bir öncesinde zaten kıyamet gününe dikkat çekilmektedir. Dolayısıyla, Neml Suresi 88. ayet de kıyamet günü olacaklardan bahsetmektedir. Diğer bir ayete gelirsek, dağların yerin altına inen çok büyük “kökleri” vardır ve dağlar, yeryüzü tabakalarının birleşim noktalarında yer üstüne ve yer altına doğru uzanarak bu tabakaları birbirine “perçinler”. Ayet buradan yola çıkarak Allah’ın yaratmasının ihtişamına vurgu yapmaktadır. Anlayacağınız üzere, bu iki ayet dağ konusunu farklı bağlamlarda ele aldığı için söyledikleri arasında bir çelişki olduğunu düşünmek yanlış bir tutum olacaktır.

 

Sonuç olarak, anlatmaya çalıştığımız şey o ki ayetlere genel olarak ne gözle bakılacağını ayetlerin tarihsel mi yoksa tarih-üstü mü olduğunu düşünmemiz etkilemektedir. Bundan sonra ayetlerin makul olan birden fazla yorumları varsa, sadece tek bir yorumun çeliştiğinin gösterilmesi sanıldığının aksine İslâm’ı anlamamıza katkı sağlayacaktır. Çünkü çelişkili ise o Allah’ın kitabı değildir(Bkz. Nisa Suresi 82), bu durumda eğer ayetin kesinlikle çelişkili olduğunu savunabilmek için makul olan tüm yorumların çelişip çelişmediğini ortaya çıkarmalıyız. Fakat çelişip çelişmediğini ortaya çıkarmak ayetlerin bağlamını yok etmekle, Arap dilinin özelliklerini bir kenara atmakla olmayacaktır. Özellikle ayet eleştirisi yapıp ateizmi desteklediğini savunan arkadaşlara çağrım o ki ateizm ayet eleştirisiyle savunulabilecek bir tutum değildir. Çünkü ateizm herhangi bir tanrının olmadığını kabul eder, bu durumda sadece ayet eleştirisi yapmak ateizmi doğru kılmayacaktır; en fazla çelişkili olduğu düşünülen o dinin hatalı olduğu ortaya koyulabilir. Fakat belirttiğimiz üzere, çelişkileri açığa çıkartmak da aklı bir kenara atmakla olmayacaktır. Bazı insanlar neredeyse Kur’an “Aklını başına al!” dese “Akıl zaten baştadır ki, bilimsel çelişki var.” diyecek duruma gelmiştir. Bu tutumu terk etmeli ve savunduğunuz pozisyonu ilmi hassasiyetle savunmalısınız.

 

Kaynaklar

[1] Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, XIII. 189-190; XXII. 191.

[2] Murat Sülün (2017), Kur’ân Vahiylerinin Kitaplaşması(Farklı Bir Bakış), içinde: ed. Murat Sülün, Kur’ân Vahyi (İstanbul: Kur’an Çalışmaları Vakfı), s. 343.

[3] http://isamveri.org/pdfdrg/D00095/2010_28/2010_28_YUKSELA.pdf

MANTIKSAL TEİZM ©2017

Furkan

O kimseler ki her hâl ve ahvalde Allah'ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünürler ve "Rabbimiz!" derler, "Sen bu kâinatı boş yere yaratmadın. Sen yüceler yücesisin. Bizi cehennem ateşinden muhafaza buyur!"

You may also like...

32 Responses

  1. Meltem dedi ki:

    Salak salak sitelerin o kadar takipçisi varken sizin onlarda daha az takipçiye sahip olmanız kötü bir durum gerçekten. Sizi çabanızdan dolayı tebrik ediyorum. İnşallah bu yazıları okuyanların sayısı artar. Özellikle de gençler okumalı.

    • Furkan dedi ki:

      Teşekkür ederiz Meltem Hanım. İnşallah insanlarımız, araştırmaya ve karşıt görüşlerini de kendi görüşlerini de daha iyi tanımaya özen gösterir 🙂

  2. Can Yıldız dedi ki:

    Çok akıcı ve güzel bir makale. Ellerinize sağlık. Lakin yazı içerisinde emojileri kullanmamanızı tavsiye ediyorum. Makalede ki ciddiyeti bozan çocukça bir hareket. Tekrardan elinize sağlık.

    • Furkan dedi ki:

      Teşekkür ederim. Aslında emojilerin samimiyet katabileceğini düşünmüştüm ama 😀 Okuyucu için ciddiyeti bozuyorsa kullanmam tabii ki.

  3. Akın Konca dedi ki:

    Bir şey sorabilir miyim?Benim bildiğim dağların depremi önlediği kanıtlandi hatta neden depremlerin dağların olduğu da açıklandı siz bu bilgiyi biliyor musunuz ve buna rağmen inkar edenler neden hala direniyor.

    • Furkan dedi ki:

      Bu meseleden yola çıkarak İslam’da hata olduğunu söyleyenler sanırım “önlemek”den kastın tamamen yok olması zannediyorlar fakat durum öyle değil. Evet depremler dağların çevresinde olur çünkü fay hatları oradadır. Dağlar ise gelen depremleri yok etmekte değildir, fakat gücünü azaltmaktadır. Örneğin şu videoya bakabilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=loOXP0EuYjo. Dediğim gibi, “önlemek” derken onlar sanırım tamamen yok edilmesi diye anlıyorlar. Ancak öyle bir yorum da yapabilecekken ayetin metni “dağlar depremi önler” diye yorum yapmaya da uygundur. İlk yorumda bilimle çelişki varken ikinci yorumda hiçbir çelişki yoktur. Dolayısıyla ayette bilimsel anlamda bir sorundan bahsedebileceğimizi hiç sanmıyorum.

  4. Selim dedi ki:

    İddiaların önemli bir bölümü Kuran’ın sabit bir metni olmamasını koz olarak kullanıyor. Eski yazmalardaki farklılıkları ve Kuzey Afrika’da kullanılan güncel metinle bizim kullandığımız metin arasındaki farkları incelediniz mi?

  5. İtiraz dedi ki:

    Cehennem yiyeceği örneğine baktım ve gördüğüm kadarıyla sen de verdiğin örnek ve kıyasların farklılığı nedeniyle başka bir mantık hatasına sürüklenmişsin. Zaman farkını önemsememişsin ayetler arasındaki ve ayrıca örneğinde a-b kişileri değil, sadece a kişisi olmalıydı. Bu sureler ne zaman inmiş diye bir baktım. Gaşiye Mekkede inmiş. Duhan suresi Mekke devrinde (sonlarında) indi yazıyor. Hicrin 87 tanesi Medinede inmiş. Şimdi şöyle bir mantık kuralım laf cambazlığı yapmadan, eğip bükmeden. Diyelim ki biri çıkıyor ve peygamber olduğunu söylüyor. Önce diyor ki cehennemde sadece şu yiyecek var. Aradan uzunca bir zaman geçtikten sonra da sadece şu vardır diyor. Ondan da uzun zaman sonra diyor ki cehennemin katları vardır. Ne düşünürsün? Bu kişinin unuttuğu bir şey ortaya çıktığı için böyle bir cevap vermek zorunda kaldığını düşünmez misin? Düşün ki ben sana hiç kimsenin gittiğine şahit olunmayan bilmem ne adasında bulunan “x hapishanesinde sadece çorba veriliyor” dedikten uzun zaman sonra, atıyorum 1 yıl sonra yine “x hapishanesinde sadece makarna veriliyor” desem ne düşünürsün? Sonra belki biri bu çelişkiyi fark edince de “hapishane 7 katlıdır. O yüzden fark var” desem ne düşünürsün? Buradaki olayın ya (uydurmaktan dolayı) unutmaktan, ya da zaman farkından dolayı yaşanan karar değişiminden kaynaklandığını düşünürsün ancak. Fakat hapishanenin farklı katlarında her suçlunun işlediği suç birbirinden farklı olduğu için bu böyledir deniyorsa o zaman akla şu soru gelir: Yahu neden bu ayetler birlikte verilmedi? Mesela ayet sıralaması birbiri ardına, aradan şüphe uyandıracak zaman geçmeden ve hem anlamsal hem dilbilimsel olarak tutarlı, anlaşılır şekilde verilmeliydi. Her şeye gücü yeten, her şeyi bilen tanrı öyle bir yol izlerdi. Dili en iyi kullanması gereken tanrı yine edebilikten ödün vermeyecek bir çözüm yolu bulabilirdi, ki aslında anlam edebilikten kat be kat önemlidir. Herkese yaklaşma amacı güdecek bir tanrı, anlamı ve netliği edebilikten çok daha üstün tutardı. Önemli olan bilgi aktarımı ve insanların öbür dünyadaki sonsuz hayatlarıysa doğru yaklaşım bu olurdu. Gerçi Muhammede ve yakınlarına özel inen ayetleri düşününce ortada edebi özelliğin aranmayabileceğini, ya da pek önemsenmeyebileceğini de görüyoruz. Örneğin Ahzap 36-37-38-50-53, Nur 11-17 arası vs. Bu cehennem yiyeceği ayetlerinin de doğrusu aşağı yukarı şöyle olabilirdi: Cehennem işlediğiniz suçların büyüklüğüne göre katlara ayrılmıştır. Günahkarların bazıları için orada sadece bu yiyecek vardır. Kimi günahkarlar içinse sadece şu vardır.” vs. yazabilirdi. Bu cümleleri birleştirirken tercihen daha edebi olsun diye araya uygun birkaç cümle de eklenebilirdi şüphe uyandıracak bir izlenim vermeyecek şekilde. Gerçi dediğim gibi edebilik olmasa da olur. Sonuçta mesela hıristiyanların sayısı müslümanlardan fazla (ki müslümanlar kadar çok çocuk yapıyor olsalardı çok daha fazla olurdu) ve incil de edebi bir metin sayılmaz. İnananları anlamına bakıyorlar. Buradan hıristiyan olduğumu sanmayın. Hıristiyanlar da ana-babalarının ve çevrelerinin dinine inanıyorlar tıpkı sizlerde ve diğer dinlere inananlarda olduğu gibi. Sonuç olarak Allahın derdini anlatamamış olduğu, ya da ne istediğini tam bilemediği gibi bir sonuç ortaya çıkaran birçok ayet var örnekteki gibi. Akla uymayan şeyleri akla uygun hale getirmeye çalışmaktan vazgeçmek, olduğu gibi kabullenmek lazım.
    Kuranın birden fazla kişi tarafından yazıldığını, Muhammetten sonra ayet eklendiğini, öncekilerle çeliştiği için politika icabı olarak yazıldığını da düşündüren ayetler var bana kalırsa. Putperestlere yönelik olarak turnaların şefaatçi olabileceği ayetinin sonradan “bunları şeytan söylettirdi, zaten her peygambere yapmıştı bunu şeytan ama Allah onu düzeltti” anlamına gelen ayet çok iyi bir örnek buna. Şimdi aklıma gelmedi ayetlerin numaraları ama var. Şeytan ayetleri diye aratırsanız bulunabilir sanırım. Bir alıntı olarak konuyla ilgili şu örneği veriyorum:
    Maide-3. Size şunlar haram kılındı: Ölü, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına kesilen, boğulmuş, vurulmuş, yuvarlanmış, süsülmüş, yırtıcı hayvanlar tarafından yenmiş olup da henüz canlı iken kesmedikleriniz, dikili taşlar üzerinde boğazlananlar ve zararla kısmet paylaşmanız. Bunlar, birer yoldan çıkıştır. Bugün kafirler dininizi söndürebilmekten ümitlerini kestiler; onlardan korkmayın, yalnız benden korkun! İşte bugün dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim. Her kim aşırı açlık durumunda çaresiz kalır da günaha eğilim maksadı olmaksızın, onlardan yemek zorunda olursa, elbette Allah, bağışlayandır, merhamet sahibidir.

    “6236 ayetlik ve çoğu tekrarlardan oluşan Kur’an’da boş yer bulunamamış gibi “Bugün dininizi tamamladım ve size din olarak İslam’ı seçtim” ifadeleri haram hayvanlarla ilgili ayetteki cümleler arasına sıkıştırılmış. Bunun Kur’an’ın asıl yazarı tarafından yazıldığına inanmak mümkün değil.”
    Ek olarak hadislerin Muhammetten 200-300 yıl sonra kaleme alındığı belirtilir. İslam tarihinde halife Osmanın Kuranları toplatıp kendi elindeki Kuran sürümünü piyasaya sürdüğü de aktarılır. Bütün bunlar siyaset icabı Kuranın değiştirildiği sonucunu bize gösterir. Buna bir başka örnek de İslamdaki putperest ritüellerdir. Şöyle bir alıntı aktarayım Muhammet sonrasıyla ilgili:
    “Putperestlik kısmen de olsa geri gelmiş ve Muhammed’in getirdikleriyle harmanlanıp yeni bir din oluşturulmuştur. Yoksa monoteist bir dinde putevinin çevresinde 7 sefer dönmenin, İsaf ve Naile putları arasında (Safa ve Merve) 7 sefer koşturmanın, şeytan taşlamanın, karataş’ı elleyip öpmenin izahı mümkün değildir. Bu putperest adet ve ibadetleri tümüyle Emevi uydurması İbrahim masallarıyla İslam’a uyarlanmıştır.”
    Ben bu putperestçe şeylerin belki sonradan İslamın değiştirilmesine, ya da Muhammedin güç kazanmak için politika icabı, putperestleri yanına çekebilmek için yapmış olabileceği ihtimalini de hesaba katıyorum.

    • Furkan dedi ki:

      Öncelikle, yorumlarınız için teşekkür ederim. Biraz geç cevapladığım için kusura bakmayın lütfen.
      1. Hayır öyle düşünmem. Çünkü bu hitâbi bir dil. Hitâbi bir dilde zaten o zamandaki ve zemindeki insanların anlayacağı şekilde konuşulur. Hiçbir müşrikten “Önce şunu yiyecekler dedi, sonra da başka bir şey dedi. Yav yalancı bu.” gibi bir şey duymuyoruz, çünkü saçma bir şey bunu söylemek. Karşıdaki kişinin ne kastettiğini anlıyorlar, her şeye at gözlüğüyle bakmıyorlar. Belirttiğim gibi, bir öğretmen tahtaya 5 soru yazdı ve çözdü – sildi sonra da diyelim. Sonrasında tekrar 5 cümle daha yazdı. Aslında tahtaya ikinci defa yazmaya başladığında 6. cümleyle başladı. Ama bana o soruyu çözmemi istediğinde “Furkan, tahtaya kalk ve ilk soruyu çöz.” der. Bu hitâbi bir dildir. O andaki kişiler bunu kolayca anlar. Siz işte böyle bir durumda çıkıyor, o anın metne dökülmüş halini okuyarak “İlk soruyu çözün dedi ama tahtayı silmişlerdi, yani ilk soru gitti aslında – ilk soruyu çözmesi imkansız. Bu öğretmen de ne yaptığını unutuyor, kurtarmaya çalışıyor.” diyor gibisiniz.

      2. Ayetler neden bir arada verilmedi? Ayetler olaylar üzerine, doğrudan bir şey anlatmaya çalıştığı için bir arada verilmedi. O an onu söylemesi gerekiyordu ve söyledi. Örneğin kıssalar da boş yere tekrarlanmaz Kur’an-ı Kerim’de ve birden anlatılmaya başlanmazlar. Öncesinde bir olay olur ve onun üstüne iner. Biz de o olayla o kıssa arasında bağlantı kurarak bir sonuç çıkarırız. O an neyi söylemesi gerekiyorsa yalnızca onu söylüyor. İleride bir kişi kitap halinde okusun da, bir roman gibi anlasın diye değil.

      3. “Ayet şöyle olabilirdi: …” deyip kişisel bir örnek veriyorsun. Fakat unutma ki o zamanki bir insanla bu zamanki senin, olayı “en doğru şekilde” anlayabilecek algılarınız aynı değil. Bu zamanda, gerekli zemin oluşursa dediğin gibi inebilirdi.

      4. Sürekli ayetlerin “akla” uymadığını ve bizim de sanki bir “uydurucu” ve “anlamsız şeylere inanan bir imanlı” olduğumuzu söylüyor gibisiniz, yanlış anladıysam kusura bakmayın. Fakat durum bu kadar basit değil. Siz, bu kitaba, kendi gözünüzle bakıyorsunuz. Fakat bakmanız gereken göz o zamanın gözüdür. Müşrikler anladığı ve hatta kimi yönlerden karşı çıktığı için şunu söyleyebiliriz ki: Allah derdini gayet de net bir biçimde anlatmış.

      5. Hadisler mevzusuna girersek çok derin bir konuya girmiş oluruz. Fakat şunu belirteyim; Hz. Osman, yazdırdığı Kur’an-ı Kerim dışındaki Kur’an-ı Kerim okumalarını da kayda geçirmiştir. Zaten bu yüzden “ilmi hassasiyete önem vermiş bir kişi” olarak anılır. Açıkçası benim bildiğim, inanılmaz derecede farklılık içeren bir Kur’an-ı Kerim okuması da yoktur.

      6. Defalarca ve defalarca tek tanrıyı vurgulamış ve bu nedenle defalarca da eziyete uğramış bir adamın dediğiniz şeyi (putperestlik konusunda) yapması çok anlamsız açıkçası. Eğer öyle istiyor olsaydı, direkt putperestleri yanına çekecek şeyler söylerdi. İsaf ve Naile putları konusunda Bakara Suresi’nin 258. ayeti şöyle söyler:
      Şüphesiz Safa ile Merve Allah’ın işaretlerindendir. Böylece kim Evi hacceder veya umre yaparsa, bu ikisini tavaf etmesinde kendisi için bir sakınca yoktur. [Bu ayette söz konusu edilen “sakınca/beis” (cünâh) bizatihi sa’y (Safa ile Merve arasında hızlıca gidip gelmek) ile ilgili değil, İslam öncesi dönemlerde Safa ve Merve üzerinde İsaf ve Nfüle adlı iki put bulunmasıyla ilgilidir. İslamiyet’le birlikte bu arızi problem ortadan kalkınca, söz konusu sakınca da ortadan kalkmıştır. Başka bir deyişle, ayette fe-lâ cnâha diye başlayan ifadeler müminlerin sa’y hususunda eski şirk geleneklerini yaşatmak gibi bir endişeye kapılmamaları gerektiği, çünkü hacla ilgili bütün menasikte tevhidin asıl, şirk ritüellerinin arızi olduğu, haliyle Safa ve Merve’deki putların ortadan kaldırılmasıyla birlikte bu arızi sakıncanın da ortadan kalktığı belirtilmiştir.]

      • İtiraz dedi ki:

        Bu kadar da kıvrılmaz ki kardeşim. Sadece kıvırmıyor, yalan da söylüyorsun. Bazı okuma yazma bilenler, ya da hafızası güçlü olanların çelişkileri gördüğü oluyor, bir kısmını iyice güçlenen Muhammed mafya babası gibi öldürtüyormuş. (120 yaşındaki bir şairin sinsice öldürülmesi, Muhammed döneminde kendini peygamber ilan eden başka adamların öldürtülmesi, Muhammedi eleştiren bir kadının çocuklarının gözü önünde öldürülmesi, dinden dönenin öldürülmesi, Muhammedin vahiy katibinin onu test ederek Kurana Muhammedin söylediğinin tersini yazıp Muhammedin bunu fark etmemesi üzerine adamın İslamı bırakması ve ardından şüpheli ölümü vs. faşizan terör eylemleri diğerlerini susturmada başarılı olmuş. Çelişkileri fark edenlerin olduğuna dair Kurandan bile alıntı yapılabilir. Hem ayrıca o zamanki insanların az bir kısmı okuma yazma biliyor ve Kuranı inceliyordu. Her inceleyen de zaten çelişki fark edecek diye bir şey yok. Fark edenler de etkili propaganda yapabilecek güçte değil. Can korkusu var adamlarda. O yüzden büyük çoğunluğun fark etmemesi de normaldir.
        “rad 39. allah, dilediğini siler, dilediğini de sabit kılıp bırakır. ana kitap (levh-i mahfuz) o’nun yanındadır.
        bakara 106. biz herhangi bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturur (ya da ertelersek), yerine daha hayırlısını veya mislini getiririz. allah’ın gücünün her şeye hakkıyla yettiğini bilmez misin?
        Nahl-101. “Biz bir âyeti değiştirip yerine başka bir âyet getirdiğimiz zaman -ki Allah, neyi indireceğini gayet iyi bilir- onlar Peygamber’e, “Sen ancak uyduruyorsun” derler. Hayır, onların çoğu bilmezler.”

        Olay olmuş da ona göre inmiş de, böyle olmalıymış da falan. 23 yılda başına gelenlere göre uydurduğu sözler işte. Kabul et. Arapları keklemiş bildiğin. Senin mantığınla bu şekilde sürekli peygamber gönderilmesi lazım her dili konuşanlar için. Her topluma kendi dilinde ve döneminde anlatması için yani. Yoksa yapılanın ayrımcılık olduğunu kabul etmelisin. 23 yılda ondan sonraki tüm zamanlar, toplumlar ve koşullar için her şeyi içerecek durumların olması mümkün mü? Muhammed önce evlatlık edinmeye onay veriyor mesela. Evlatlığı Zeyd’i oğlu gibi görüyor ve mirasçısı yapıyor.Sonra evlatlığının karısını uygunsuz pozisyonda görüp kadını canı çekince önce evlatlığını karısından boşatıyor. Sonra müşriklerden gelen tepkiler üzerine (ki Yahudiler “bu nasıl peygamber? Sürekli kadın peşinde koşuyor” diye eleştirmişler. Ayşenin de burada “bakıyorum da Allah senin hevanın peşinde koşturuyor” diye söylediği rivayet edilir). Muhammed de “Allah evlatlıkların karılarıyla evlenmemize izin verdiğini göstermek için böyle yaptı diyor. Sonra peşpeşe ayetler geliyor. Muhammed sizin hiçbirinizin babası değildir, evlatlık evlat değildir, o yüzden karısını alabilirsiniz diye. Ardından evlat edinmekten Müslümanlar uzak duruyor. Sence mantıklı ve evrensel bir şey mi bu durum? Bir diğerinde de öğle vakti Arapların kısa bir süre dinlenmelerinin, kestirmelerinin yasak olup olmadığına dair Ömerin sorusu üzerine ayet geliyor vs… Şimdi sen bana bu ve bunun gibi ayetlerin tüm zaman ve toplumlara uygun olduğunu söyleyemezsin. Bir bakıyorsun sadece o döneme ait miras hukukuyla ilgili bir sürü ayet var. Ama zamanımızda tutmuyor bunlar. Kişiden kişiye değişebilir, toplumdan topluma, zamandan zamana “şu bu ayetleri değiştirebilirsiniz” de yazmıyor kitabınızda. Allahın miras kanunu budur yazınca iş bitiyor. Evrensel hüküm olarak görüyor Müslümanlar 1400 yıldır. İslam %100 doğru ve ilahidir önkabulüyle baktıkları için bu konuyu böyle düşünmekle kendilerince haklı bir bakış açısındalar.
        Sözde tanrın sadece Muhammedin yaşadığı dönemin araplarını düşünmüş. En azından Kuran toplanırken hangi ayetlerin çıkarılacağı, hangi ayetlerin ekleneceği vs. ile ilgili bir şeyler indirilseydi (uydurulsaydı) bu saçmalıkları eleştirmiyor olurduk. Kuran daha az bölgesel, daha çok evrensel olurdu yani. İslamın bölgesel ve dönemselliğini sen de kabul etmiş oluyorsun cevaplarınla. Git şu yazdıklarını bir Japona anlat mesela. Sana güler geçer.
        “O an onu söylemesi gerekiyordu ve söyledi.” demişsin. Ben de bundan bahsediyorum tam olarak. Fena üçkağıda getirildiniz. Bir an senin dediğini doğru kıstas olarak almış olsak bu sefer de çok daha adil bir tanrının olabilmesi için her dönem ve toplum için sürekli peygamber gönderilmesi gerekirdi senin mantığınla. Ayrıca Kuran Muhammedin ölümünden sonra saçma sapan bir şekilde toplanırken eksiksizce ve hatasızca toplandığını iddia etmek mantıksız. Kuran tanrısal olsaydı Kuranlar arası bir tek harf farkı bile olmamalıydı.

        “Fakat bakmanız gereken göz o zamanın gözüdür.” Bununla ilgili kısmen cevap verdim zaten yukarıda. Ayrıca şunu söyleyeyim. Bu mantıkla yeryüzündeki tüm dinlerin eksiksizce araştırılması lazım. Muhammed sonrasında çıkanlar da dahil. Dönemin kültürü, tarihi, toplum yapısı, dili vs. her şeyi araştırırsak ancak belki bir dini aklımızla araştırıp seçmiş oluruz.
        Şunu düşün sadece: Kuran hem o dönemki başka toplumlar hem de gelecekten insanlar düşünülerek sadece “temel ama içi dolu dolu bilgiler” verilerek ve son derece net biçimde yazılmış olsaydı, sadece günümüz insanı için değil o dönem insanı için de daha etkileyici olmaz mıydı? “Bakın işte her zamana ve millete hitap edecek yapıda yolluyor Allah” deseydi Muhammed, ve gerçekten de öyle olsaydı çok daha etkileyici, mantıklı, inandırıcı olurdu. Muhammedin ayet diye söylediği bölgesel-dönemsel dünya kadar cümleler de Kurana eklenmemiş olsaydı, sadece arapların duyduğu hadisler şeklinde yine dönemsel olarak kalsaydı hem o dönem için hem de sonraki zamanlar ve toplumlar için çok daha iyi olurdu. Budizmi veya Konfüçyüsçülüğü düşünelim. İslamdan daha eski ama felsefi olarak çok daha evrensel ve etkileyiciler. Dostoyevski veya Shakespeare gibileri hem edebilik hem anlam-içerik-öğreti olarak, Rousseau gibileri yine felsefi ve evrensel öğreti bakımından daha etkileyiciler. Örnekler çoğaltılabilir. Tanrı var olup da kitap yollasaydı bu adamların hepsinden özellikle anlam ve içerik bakımından, tercihen ekstra olarak edebilik bakımından da, çok daha etkileyici ve/veya herkesçe anlaşılır olmalıydı. Okuyan hiçbir kitapta olmadığı kadar büyülenmeli, aşık olmalıydı. En azından iyi insanlar için böyle olmalıydı. Kuran böyle bir yapıda olsaydı yapılacak islam propagandalarıyla dünyada çok daha fazla sayıda insana ulaşmış ve onları müslümanlaştırmış olurdu. Müslümanım ama Kuran sadece o döneme hitap ederek yazılmış demek pes ettiğini bilmek ama kabullenmemektir bir bakıma.
        Putperestlikle ilgili soruyu dahi anlamamışsın. Ben diyorum ki hac, umre, defalarca kez bir yerin, binanın etrafında dönüp tur atıp durmak, şeytan taşlamak, hacer-ül esvedi öpmek vs. bizzat putperest uygulamalardır. Diğer putlar yıkılmış olsa ne olur olmasa ne olur? Çok tanrıcılık değil, tek tanrı inancı olsa da bu böyledir. Sen bu putperest ritüellerle inandığın tek tanrıya tapıyor olsan da, çok tanrıya tapıyor olsa da farketmez yani. Bu ritüeller putperestçedir. Tek tanrılı ve aracısız olduğu iddia edilen bir dinde durması anlamsızdır.
        Senin bakış açında olanlarla tartışmak verimsiz. Belki de hiç cevap yazmakla uğraşmamalıydım. Ne dersem diyeyim saçmalıkları aklınıza uydurma yoluna gideceksiniz zaten. Böyle olmaması için “benim dinim %100 doğrudur. O halde geri kalan her şeyi bu çerçevede değerlendiririm (aslında uydururum, kıvırırım) metodundan vazgeçin.

        • İtiraz dedi ki:

          Söylediklerimi pekiştirecek bir yazı alıntılamak istiyorum. Eleştirilecek birkaç noktası bulunabilir. Ama genel hatlarıyla bakıldığında aklını tarafsızca, korkusuzca kullanabilen kişilerin hak vereceği noktalar çok daha fazla olacaktır. Kuranı bölgesel-dönemsel bir din olarak siz kabul ediyor ve buna rağmen inanıyor, uyguluyor olabilirsiniz ama zaten sizin gibi her halükarda dini doğru kabul etmeye uğraşanlar için değil bu yazı:

          “kuran’ın insan yapısı olduğunun delilleri

          bölgesel ve yerel bir kitap olması ve sadece belirli bir kesime hitap etmesi de ilginç bir kanıttır kanımca. zira tüm evrenin yaratıcısı olan bir tanrının bu kadar bölgesel ayrımcılık yapması çok şüpheli bir hareket.

          bir an için kuran’ın gerçekten tanrı tarafından indirildiğini farzedelim. elinizdeki bu sıfır kilometre dini yayıp dünyayı islamlaştırmak istiyorsunuz. tabi kutuplardan, keşfedilmemiş adalar ve kıtalardan bihaber olmadığınızı da farzediyoruz. geminize binip şöyle hint okyanusunu geçip avustralya’ya varıyorsunuz. aborjinler orada hala avcı toplayıcı bir yaşam tarzı sürerken kendilerine kuranı gösteriyorsunuz. yazının ve kitabın ne olduğunu bilmeyen bu zavallı insanlara derdinizi anlatmanız biraz zor olabilir. alkolün haram olduğunu anlatmadan önce sanırsam alkolün ne olduğunu öğretseniz iyi edersiniz. vücutlarının çoğu yeri açıkta gezen bu insanları memeleri yeni tomurcuklanmış kız çocukları (nebe 33) ile dine yöneltmek zor olacak. en iyi atlayın geminize devam edin.cehennemlik olsun kafirler.

          polinezya’daki binlerce adayı tek tek gezip dininizi yaymaya ömrünüz yetmeyebilir sanıyorum. bunlar belki tarımı biliyorlardır ama yine kitabın ne işe yaradığını anlatmak için oldukça zamana ihtiyacınız var. yeni gine’ye uğramazsanız iyi edersiniz. zira bu ilginç adada binlerce değişik kabile yaşar. yabancıları hiç sevmezler ve kendi topraklarından dışarı pek çıkmazlar. zira başka bir kabilenin bölgesine girdiklerinde öldürüleceklerini bilirler. ayrıca birbirinden farklı 1000 den fazla dilleri vardır bu yüzden. tercüman bulmanız ve hayatta kalmanız zor. bu topraklara binlerce peygamber gelmesi lazım. sonunda hepsinin cehennemde yanmasına göz yumup onları kendi hallerine bırakıyorsunuz.

          haftalarca süren bir yolculuğun ardından paskalya adasına geliyorsunuz. onlarca tonluk heykelleri nasıl diktiklerine dikkat edin belki şeytan taşlama için daha güzel bir taş dikebilirsiniz böylelikle. paskalya adalılara okuma yazma ve arapça öğretme sürecini geçtikten sonra en yakın kara parçasına 1200km uzaktaki bu adada kutsal kitabınızı çoğaltacak materyal bulmanız zor olabilir. al i imran suresindeki “kadınlar, altın gümüş hazineleri, cins atlar ve tarlalar sizler için çekici kılınmıştır ama bunlar geçici metalardır” ayetini anlamadılar. zira kendilerinde bu saydığınız “çekici metalardan” kadınlar dışında hiçbiri yok. ayrıca onlar için en kıymetli ve statü sembolü olan şey kırmızı boya. burada altından çok daha ender ve kıymetli çünkü. kutsal kitabınızda neden kırmızı boyadan bahsedilmiyor diye soruyorlar. domuzun haram olduğunu anlatırken size domuz ne diye sorarlarsa şaşırmayın. zira paskalya adasındaki tek evcil hayvan tavuktur. neyse ki tavuk helal ama bu zavallı insanlar belli bir süre sonra adalarındaki açlıktan dolayı fareleri ve hatta kendi cesetlerini yiyecek kadar zor duruma düşecekler. sizi yemeden bunları devasa heykelleri ile başbaşa bırakıp daha medeni halklar aramaya dikkat edin.

          müjde güney amerikaya geldiniz. burayı avrupalılardan önce keşfetme şerefini müslümanların kazanması çok tatlı. buradakiler az çok yazma biliyor ama sizden pek hoşlanmayabilirler. kitabınızdaki “dörtnala koşan atlara yemin olsun ki” (adiyat 1) kısmı ilgilerini çekti. at, deve gibi hayvanları hiç bilmediklerinden kendilerine biraz oryantasyon eğitimi vermeniz gerekecek. maya’ların takvimlerini görünce biraz ezik hissetmeniz çok doğal. çünkü siz hala ay takvimine göre günlerinizi hesaplarken maya’lı “ilkel” kafirler yılın 365 gün ve 6 saatten biraz daha uzun olduğunu çoktan bulmuşlar ve güneş takvimini kullanıyorlar. kendilerine kuran öğretirken onlardan da bir şeyler öğrenirseniz fena olmaz. kendileri ile ortak bir tanrılara kurban kesip adak adama kültürünüz olduğunu görünce çok sevineceksiniz. yalnız onlar genelde insan kurban ettiklerinden tercihlerini değiştirmelerini isteyebilirsiniz. buralarda deve, koyun, sığır, keçi gibi hayvanlar yok malesef. helalse belki lama? ama daha önce duymadığınız bir hayvan. bir bilene danışın kesmeden. ayrıca daha önce kendi topraklarınızda görmediğiniz domates, patates, kakao gibi bir çok yeni bitkinin yanında ilk çekişinizde başınızı döndürecek ve sağlığınıza zarar verecek tütünü de burada gördünüz. alkol gibi bunun da haram olması gerekirdi ama sizin geldiğiniz yerde bilinmiyordu tabi. kendilerine yahudilere karşı sert davranmayı ve kuranda öğütlediği gibi onlarla dostluk yapmamayı tembih ederken ortalıkta pek yahudi olmadığını da hatırlamanızı tavsiye ederim.

          kuzeye doğru giderken büyük ihtimal kızılderililer sizi pek hoş karşılamayacak. zira barbar vikingler de tüm avrupayı kolonize edebilmelerine rağmen kuzey amerikaya geldiklerinde geri kaçmak zorunda kalacaklar sizden sonra. en iyisi kendi kendinize bi challenge yapın ve eskimo’ları islama davet etmek için yelkenleri kuzeye kırın.
          hava sizin için biraz soğuk olabilir. kuranda böyle şeylerden bahsetmiyor tabi ama öğrenmiş oldunuz. eskimolar hayatta kalma mücadelesi ile uğraştıklarından daha barışçıl sayılabilir. kuran’ı tanıtmanız ilgilerini çekti ve deniz nimetlerinin helal olduğunu (maide 96) söylemeniz içlerini ferahlattı. peki ya fok balığı ve kutup ayıları belki balina? zira burada yiyecek başka pek hayvan yok. kuran’daki yunus peygamberi yutan balinaları görmek ilginç bir tecrübe. yalnız yakından inceleyince gördünüz ki balinaların boğazları insanın geçemeyeceği kadar darmış. peki yunus peygamber o balinanın karnına nasıl girmiş? allah’ın bir hikmeti diyip geçiyorsunuz. meraklı bir çocuk kurandaki “cennette gölgeler devamlı olacak” (nisa 57) ayetine takıldı. güneşli olsa daha iyi olmaz mı? biz çok üşüyoruz da? allah’ın işine karışılmaz dediniz. ama “biz günleri hesaplayasınız diye aya yörüngeler verdik” (yunus 5, bakara 189) derken neyi kastettiğinizi anlamadılar. burada yılın büyük bölümü bulutlu geçiyor malesef. bu karlı ülkede de domuz, alkol vs olmadığından bunlarn yasak olduğunu söylemeden geçebilirsiniz. eskimoların soğuktan dolayı sıkı giyinmeleri hoşunuza gitti. tesettüre alışmaları tropikal iklim insanlarından kolay olacak. yalnız oruç konusunda sizi şüphe ile karşıladılar. zira burada bazı günler güneş hiç batmıyor. kuranda yazması gerekirdi ama neyse. kuranda geçen “güneşin battığı ülke”(kehf 86) sanırsam biraz uzaklarda kaldı. ayrıca şu an dünyanın o kadar kuzeyindesiniz ki kıblenin tam olarak ne tarafta olduğunu bulmanız biraz zor olabilir. ayrıca sanırım mekke buradan biraz uzak ve pusulayı kafirler daha icat etmedi. umarım kıble diye yanlış bir puta dönmezsiniz. görünüşe bakılırsa yeni dininizi pek sevmediler ve kutsal kitabınızdan hiçbir şey anlamadılar. buradan da eliniz boş dönüyorsunuz ve doğuya açılıyorsunuz.

          avrupa göründü. buradaki halkların bazıları sizden çok daha ileri kültür geliştirmişler ve silahlı güçleri sağlam. hristiyanlığı daha yeni yeni kabul ediyorlarken yepyeni bir dinle kafalarını karıştırmasanız iyi edersiniz. biraz güneye gidince durun bir dakka geldiğiniz kıtaya, afrikaya geldiniz? dünya yuvarlak mıydı yani? kuran’da yazmıyordu böyle bir şey. neyse mevla görelim neyler, neylerse güzel eyler. afrikanın çölünün güneyinde tropikal bir kuşak var. bu amansız ormanların içinde dininizi yaymaya çalışırsanız yolunuzu kaybetmeniz olası. ayrıca bu bölgede insanlar o coğrafyada yaşam alanı geniş olan sinek ve haşerelerden dolayı sıtma gibi bulaşıcı hastalıklardan kırılıyor. sizin cehennem azabı hikayelerinize pek kulak asmayacaklardır. bulaşıcı hastalıklar hayvanları da etkilediğinden zaten evcil hayvan da yetiştiremiyorlar. bu yüzden sizin kurban ibadetlerinizi yerine getiremeyecekler. domuz bulsalar zaten haram olsa da yiyeceklerinden emin olabilirsiniz. en iyisi tanrınızın onlara biraz daha coğrafi şartlara uygun bir din göndermesini dilemek ama sanırsam sizinkisi son dindi. yazık hepsi cehennemlik olarak ölecekler. bu insanları böyle farklı coğrafyalarda yaşamaya mecbur kılıp kendisine inanmadıkları için cehennemde yanmaya mahkum eden tanrınızın adaleti kafanızı karıştırmasın. çünkü o herşeyi bilir. en azından siz hurilere kavuşabileceksiniz.

          büyük dünya keşfiniz dininizi ve kitabınızı yaymak adına pek verimli geçmedi malesef. ne ilginçtir ki gittiğiniz her ülkede halkların kendi coğrafya ve yaşam tarzlarına uygun dinler icat ettiklerini gördünüz. tıpkı sizin dininizin sizin coğrafyanızdaki dinlere benzemesi gibi. zira dünyada sizin gibi yaşamayan, sizin haram dediklerinizi hiç görmemiş olan, ibadet dediğiniz şeyleri yapmalarına imkanları olmayan, haram dediğiniz yiyecekleri yemezlerse açlıktan ölecek olan ve en önemlisi sizin onlara dayattığınız hayat tarzını yaşayabilmelerinin imkanı olmayan, binlerce yıldır kendi uydurdukları dine uyan ve sizin dininizi de uyduruk olarak gören insanlar var. pek haksız da sayılmazlar. dininiz umarım hayatınızı daha yaşanabilir kılar ama mümkünse kendi çölünüzde yaşayın. zira kitabınız ve dininiz sadece o bölgeye hitap ediyor malesef.

          kuran’ın ve müslümanlığın bir arap kültürü ürünü olduğu bugünün müslümanları incelenerek de açıkça görülebiliyor zaten. dünyadaki tüm müslümanlar ibadetlerini arapça yapıyor, arap topraklarına dönüyor, arap ülkesini ziyaret ederek hac yapıyor, arap gibi giyinip arap gibi davranıyor, ezanları, anlamadıkları halde okudukları kitapları, dualar ve hatta selamlaşmaları dahi arapça. işid’in kanadalı ingiliz militanlarının röportajlarını bir izleyin. araplardan aksanları dışında bir farkları var mı?. veya sonradan müslümanlığı kabul etmiş birinin evrimini izleyin. yavaş yavaş araplaştığına tanık olacaksınız. müslümanlık belki de dünyanın en kökten yerel dinidir ve bir noktadan sonra arap milliyetçiliğinden ayırt edilemez. bu kadar yerel olan bir dini araplaşmadan uygulayabilmek ise mümkün değildir. türklerin zorla müslümanlığı kabul edişlerinden sonra nasıl adım adım araplaştıkları da bunun bir diğer örneğidir. doğal olarak arap coğrafyası dışındaki herhangi bir milletin arap kültürünü benimsemeden müslümanlığı hayatında uygulayabilmesinin imkanı yoktur.

          edit: bir takım tepkiler geldi. örneğin araplara indirilen bir kuran japonlardan mı bahsedeceğidi? gibi. anlatmaya çalıştığım şey tam da bu. dünyada belki yüzbinlerce din icat edilmiş ve hepsi de ait olduğu bölgenin kültür, dil, coğrafya ve iklimine uygun tasarlanmış. çöl dinlerinde kardan bahsedilmediği gibi soğuk ülke dinlerinde de çölden bahsedilmez. yani merak etmeyin uzak doğu dinlerinde de araplardan bahsedilmiyor. domuzu haram ilan ederken kimse dünyada domuz yetişmeyen topraklar olduğunu düşünmemiş.

          islam inancında tanrı “zamandan ve mekandan münezzehtir” yani islamın tanrısı eğer varsa mesajı evrensel ve sonsuza dek anlam ifade edebilecek cinsten olmalıydı, 7yy araplarına mahsus bir metin olmamalıydı. el alim yani her şeyi bilen dediğiniz tanrı okyanusun karşısındaki halkları da tanımalı, oranın coğrafyası, bitki ve hayvan çeşitliliğinden haberdar olmalıydı. kuranda üzüm,incir,hurma gibi meyvelerden bahsederken sadece amerikada yetişen domates, patates, biber, kinoa gibi gıdaları da bilmeliydi. hatta biraz daha evrenselleşip en azından güneşin dünya etrafında dönmediğini bilebilmeliydi. tanrı tüm kullarını kendisine davet ediyorsa daveti bir arabı olduğu kadar eskimoyu, inkayı, aborjini de etkileyebilmeliydi. yazılışından yüzlerce yıl sonra bile rousseau’yu okuyan her millet onun metinlerinde kendinden bir parça bulabiliyorsa, tanrının kelamı ondan çok daha etkileyici olabilmeliydi. kuranın anlatım dilinin 7yy ortadoğu kültüründen öte geçememesi bunun oranın insanları tarafından yazıldığının kanıtıdır. indirildiği 20 yıl içinde bile defalarca güncellenen, bazı ayetlerinin hükmü kaldırılıp yenileri getirilen (bakara 106) bir kitabın 1400 yıl içinde zaten tamamen hükümsüz olması gerekir. 2 yıl önce çıkan cep telefonunu eski bulan müminlerin bunu görememeleri çok ilginç.

          tanrı dediğiniz sonsuz varlığın milliyeti, kültürü, coğrafyası olamaz. bir örnek vermek gerekirse coca cola’nın ceo’sunun tüm çalışanlarına italyanca bir mektup gönderdiğini ama mektubun sadece tüm şirketin tek bir bölümüne – atıyoyorum şişeleme- bölümüne hitap ettiğini ve diğer kısımlar hiç yokmuşcasına yazıldığını düşünün. bu şirkette yüzlerce ülkede muhasebe, dağıtım, reklam, satış, ar-ge vs gibi binlerce diğer bölümde çalışanlar bu mesajdan hiçbir şey anlamıyorsa ya ceo ceoluğunu bilmiyordur ya da bu şişeleme bölümünden italyan bir elemanın tüm şirkete yaptığı şakadan öte değildir. saygılar”

          • İtiraz dedi ki:

            Aklıma gelmişken bir şey daha. Kuranda olaya göre Muhammedin ayet uydurduğunu söyleyip de “Kuran kitap olarak indirilseydi ya madem ki Allahtandır” diyenlere karşı “Kitap olarak gökten indirip ellerine verseydik yine inanmazlardı” şeklinde bir ayeti de var. Yani senin dediğin gibi dönemin müşrikleri bile Kuranın bu yöntemini bu şekilde kabul ediyorlardı iddian geçersiz. O dönemde bile az çok uyanıklar varmış işte.

          • Furkan dedi ki:

            Direkt ayet numarası verirseniz daha iyi bir şekilde konuşabiliriz. Ben, senin yaptığın tarzda bir itiraza karşı çıktım. Müşriklerin Kur’an-ı Kerim’e bakış açısı farklı farklı açılardan tartışılır elbette.

          • Furkan dedi ki:

            Biraz rahatsız olduğumdan dolayı konuların detayına giremeyeceğim ve yazdığın metnin ana mantığına karşı çıkacağım: Allah’ın mesajı -isterse- tüm insanlığa hitap edebilir, her ne kadar kendisi belirli bir zamanda indirse de. Fakat, dil -ne olursa olsun- inen zamanın dilini de içermelidir ki 5000 yıl sonra gelecek olan da o zamanki adam da anlayabilsin. Hiç telefon bilmeyen birisine telefon üzerinden mesaj veremezsiniz çünkü. Bu bağlamda, Allah’ın anlatacağı şeyler zorunlu olarak kısıtlanacaktır. Bununla birlikte, temel olarak konuşulması gereken şey dinin inme amacının ne olduğudur. Amacı, siz şeriat konusundaki olaylar da dahil tüm her şeyi A’dan Z’ye o zamanki muhattap gibi anlamanızı sağlamak mıdır? Yoksa dinin temel ilkelerini belirtip tüm insanları buna mı davet etmektir? Allah aşkına ortalama bir mümin olmak için neyi bilmiyorsunuz siz mesela? (Şimdi, zamanla ilgili sorunu cevaplıyorum) Her ne kadar vahiy indikten yüzlerce yıl sonra da gelmiş olsanız Allah’ın var ve bir olduğu, ahiretin olduğu, zamanında Peygamberlerin olduğu ve İslam’ın belirli ahlâki kurallara dayandığını biliyorsunuz. (Şimdi, Allah’ın yolladığı mesaj hakkında bilgisiz olmayla ilgili konuyu cevaplıyorum) Eğer Aborjinler gerçekten İslâm’ı bilmiyorlarsa (ki evet, muhtemelen bilmiyorlar) neden Allah’ın onunla seni aynı yargılayacağını düşünelim ki? Böyle olacağına dair bir ayet mi var mesela direkt olarak? Tam tersine Allah’ın yargılamada adil olduğundan ve Peygamber gönderilmeyenlerin cezalandırılmadığından vs. bahsediliyor. Dolayısıyla, Allah’ın tüm insanları farklı yargılayacağını düşünmek açıkçası en mantıklı yoldur bana sorarsan. Ki ben, Allah’ın tüm insanları kendi seviyesine ve yaşanmışlıklarına bakarak yargılayacağını düşünüyorum. Ki böyle düşünmemi engelleyecek bir dini öğreti de yok. Dolayısıyla aslında bahsetmiş olduğun şey problem olmaktan çıkıyor. “Peki Allah neden herkese aynı şeyi bildirip de aynı şekilde yargılamadı?” diye sorarsanız da verilebilecek en basit cevap, Allah’ın bu yolu tercih ettiği olacaktır. Sonuçta bu yol da o yol da adilse bir sorun yoktur. Allah’ın din yollamaktaki amacı neydi ve yöntemi ne sorusu asıl önemli olan, anlayacağın.

            Şunu da eklemek istiyorum, yazıyı yazan değerli arkadaşımız Allah’ın domatesi, patatesi vs. bilmediğini nasıl biliyor? Sırf Kur’an-ı Kerim’de yazmadığı için mi? Tamam da bir kitapta yazmayan bir şeyden o kişinin o yazmayan şeyleri bilmediğini çıkaracaksak sorun var. Bir metin, amacı doğrultusunda bilgi barındırır. Ben, yunusların nasıl evrimleştiği hakkında bir metin yazıyorsam mesela (muhtemelen) karın nasıl yağdığını açıklama ihtiyacı duymam o metinde. Ayrıca, Bakara Suresi’nin 106. ayetinin teknik anlamdaki neshle ilgili olduğunu da ileri sürmüş arkadaş. Fakat, bir önceki yazında cevapladığım üzere, o ayetin anladığınız anlamda bir neshle hiçbir alakası yok.

  6. İtiraz dedi ki:

    Bir diğer konu da özellikle mucize yollama çelişkisidir. Birisi çok iyi fark etmiş sağolsun. Direkt aktarıyorum.

    kuran’ın mucizelere olan yaklaşımındaki çelişkiler bunlardan biridir. öncelikle şu ayetleri şuraya bırakalım:

    -“kesin olarak inananlara, yeryüzünde ve kendi içinizde allah’ın varlığına nice deliller vardır; görmez misiniz?” ( zariyat 20-21)

    -“kendilerine okunan kitabı sana indirmiş olmamız onlara yetmedi mi? şüphesiz bunda inanan bir kavim için bir rahmet ve bir öğüt vardır.” ( ankebut 51)

    şimdi ben bir yaratıcının varlığına inanan biriyim ve eğer bir yaratıcı varsa şu sözleri söylemesi çok mantıklı aslında. yoktan bir evren yaratıp, insanları kendisinin varlığına inandırmak için yarattığı evrenin kanunlarını eğip bükmesi ve hatta yok sayması çok saçma olur zira. haliyle bu iki ayet gayet akla uygun. sıkıntı ise kuran’ın bu ayetlerle defalarca çelişiyor olması:

    -“sonra mûsâ ve kardeşi hârûn’u mucizelerimizle ve apaçık bir delille firavun ve ileri gelenlerine peygamber olarak gönderdik de (onlar) büyüklük tasladılar ve kendilerini büyük görüp böbürlenen bir topluluk oldular.” (müminun 45-46)

    -“bunun üzerine mûsâ, asasını attı, bir de ne görsünler, asa açıkça kocaman bir yılan olmuş.” (şuara 32)

    -“elini koynundan çıkardı, bir de ne görsünler, bakanlara bembeyaz olmuş. (şuara 33)

    -“mûsâ da asasını attı. bir de ne görsünler, asa onların düzdükleri sihir takımlarını yutuyor.” ( şuara 45)

    -“bunun üzerine mûsâ’ya, “asan ile denize vur” diye vahyettik. deniz derhal yarıldı. her parçası koca bir dağ gibiydi.” ( şuara 63)

    -“sen de ancak bizim gibi bir beşersin. eğer doğru söyleyenlerden isen haydi bize bir mucize getir. salih, şöyle dedi: “işte bir dişi deve! onun (belli bir gün) su içme hakkı var, sizin de belli bir gün su içme hakkınız vardır.”” ( şuara 154 -155)

    asaların yılana dönüşmesi, denizlerin ikiye yarılması, kayaların içinden develerin fışkırmasından, dünyadaki deliller yeterli değil mi’ye evriliyor allah’ın düşüncesi. fikrini değiştiriyor. sıkıntı ise şu: herhangi bir bilincin fikrini değiştirmesi için iki şey şarttır. birincisi bilgi eksikliğine sahip olması ki, yeni bir bilgi edinip fikrini değiştirebilsin. ikincisi ise zamanın varolduğu bir boyutta olması. böylece, bir bilgiye sahip olmadığı “önce” ile o bilgiyi edindiği “sonra” arasında düşünceleri değişikliğe uğrasın ve fikrini değiştirebilsin. haliyle zamandan münezzeh olan ve her şeyi bilen bir kişinin, fikirlerini değiştirebilmesi olanaksız.

    şimdi bu noktada, her düşüncesinin hatalı olabileceğini düşünen bir insan olarak ben diyorum ki, “belki de bir fikir değişikliği yoktur. ben yanlış yorumlamışımdır.” ama kuran sağolsun şüphemi, fikir değişikliğinin sebebini dahi vererek ortadan kaldırıyor:

    -“onlar, “hayır, bunlar karma karışık yalancı düşlerdir. hayır, onu kendisi uydurdu; hayır, o bir şairdir. eğer böyle değilse, önceki peygamberlerin (mucizelerle) gönderildikleri gibi o da bize bir mucize getirsin” dediler. onlardan önce helâk ettiğimiz hiçbir memleket halkı iman etmedi de şimdi bunlar mı iman edecekler?” ( enbiya 5-6)

    anlatılana göre kuran’ın indirildiği dönemin arap halkı, kitapta daha önceki peygamberlerin getirdikleri mucizeleri okuyup, kafasını kullanan her normal insanın yapacağı gibi şu sözleri söylüyorlar: “madem peygamberler mucizeler ile gönderiliyor, sen de bir mucize göster de iman edelim.” gönderilen kitap mucizler ile dolu iken, insanların bu derece makul bir istekte bulunması da gayet normal. gelen cevap ise pek normal değil. ” daha önce gönderdik de noldu inanmıyorsunuz zaten.”

    evet. oprah’ın konuklarına dağıttığı hediyelerden daha çok, peygamberlerine mucize dağıtan rabbimiz (you get a miracle, you get a miracle, everybody gets a miracle) sıra alemlerin son peygamberine gelince fikrini değiştiriyor ve bırakıyor mucize göndermeyi. neden? daha öncekiler inanmadı çünkü. ben de şu soruyu soruyorum bu noktada: “nasıl bir tanrı kulların davranışları üzerinden bir bilgi edinerek, gönderdiği dinin yöntemlerini, kendi tavırlarını değiştirebilir? her şeyi bilen bir tanrının zaten bu mucizelerin insanların iman etmesine sebep olmayacağını bilmesi gerekmiyor muydu?

    burada da bitmiyor çelişkiler ve insanlar iman etmediği için üzülen peygamberini teskin etmeye çalışan kuran son noktayı koyuyor:

    -“ey muhammed! mü’min olmuyorlar diye âdeta kendini helâk edeceksin! biz dilesek, onlara gökten bir mucize indiririz de, ona boyun eğmek zorunda kalırlar.” (şuara 3-4)

    yahu hani iman etmiyorlardı insanlar mucize gelince. hatta muhammed’e mucize gönderilmemesinin sebebi de oydu. şimdi deniyor ki, istesek bir mucize göndeririz de hepsi inanır. bu tutarsızlık değil mi?

    durumu olmayıp okuyamayanlar için çok kısa bir özetini çıkarayım kuran’da mucizelerin ele alınışının:

    — “mucizelere gerek yok”
    — “musa’ya denize vur dedik. deniz ortadan ikiye yarıldı”
    — “mucize göndermiyoruz çünkü inanmıyorsunuz.”
    — “mucize göndersek, hepiniz inanırsınız.”

    lisede aldığım mantık derslerinden pek bir şey hatırlamıyorum ama bu önermelerin hepsi aynı anda doğrulanamaz sanırım.

    Ekşi’den alıntı

    kuran’ın tutarlı olmak gibi bir kaygısı yoktur. iman edenlerin tutarlılığa da ihtiyacı yoktur. kuran bir yerde ak, diğer yerde kara der. iman edenler onu kendi akıllarına uydurmanın yolunu bir şekilde bulurlar.

    muhammed vahiy ederken kuran’ın kanunlarının hiçbir şekilde değişmeyeceğini söyledi. bunun amacı kendi yazdığı kitabı övmek, tevrat ve incil’in değiştiğini ima ederek kendine taraftar toplamaktı.

    23 yıl içinde yazdırdığı kuran’da sonradan işine öyle geldiği için bilerek veya unutup bilmeden bazı hükümlerde değişiklik yaptı. değişiklikleri soran uyanık arapların sesini kesmek için de “allah isterse değiştirir, sana ne kardeşim?” hükmünü getirdi.

    işte kuran’ın insan yapısı olduğuna dair bir delil daha. hala gözünü, kulaklarını ve aklını kapatıp iman etmeye devam ediyor musun?

    düzeltme olur
    rad 39. allah, dilediğini siler, dilediğini de sabit kılıp bırakır. ana kitap (levh-i mahfuz) o’nun yanındadır.
    bakara 106. biz herhangi bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturur (ya da ertelersek), yerine daha hayırlısını veya mislini getiririz. allah’ın gücünün her şeye hakkıyla yettiğini bilmez misin?
    Nahl-101. “Biz bir âyeti değiştirip yerine başka bir âyet getirdiğimiz zaman -ki Allah, neyi indireceğini gayet iyi bilir- onlar Peygamber’e, “Sen ancak uyduruyorsun” derler. Hayır, onların çoğu bilmezler.”

    düzeltme olmaz
    fatır 43. …onlar ancak öncekilere uygulanan kanunu bekliyorlar. sen allah’ın kanununda hiçbir değişiklik bulamazsın. sen, allah’ın kanununda hiçbir sapma bulamazsın.
    fetih 23. allah’ın öteden beri işleyip duran kanunu (budur). allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.
    Ahzab-62 “Daha önce gelip geçenler hakkında da Allah’ın kanunu böyledir. Allah’ın kanununda asla değişme bulamazsın.”

    Ganimetlerin tamamı mı yoksa 1/5′i mi?
    Kuran’da Enfal-1.’de “ganimetler Allah’ın ve peygamberindir” denirken, Enfal-41′de “ganimetlerin beşte biri Allah’ın ve peygamberindir” denir.
    Enfal-1. “(Ey Muhammed!) Sana ganimetler hakkında soruyorlar. De ki: “Ganimetler, Allah’a ve Resûlüne aittir. O hâlde, eğer mü’minler iseniz Allah’a karşı gelmekten sakının, aranızı düzeltin, Allah ve Rasûlüne itaat edin.”
    Enfal-41. “Şunu da biliniz ki, ganimet olarak aldığınız her hangi bir şeyden beşte biri mutlaka Allah içindir. (…)”
    Tabi bu ayetlerde ki çelişki ayetlerin yazılmasından değil, savaşlarda kazanılan hertürlü malın paylaşılmasında yaşanan anlaşmazlıktan kaynaklanmaktadır. İlk başta savaş kazancının tamamına sahip çıkmak isteyen Hz.Muhammed karşılaştığı muhalefet ve gördüğü tepkiler üzerine kazancı müritleriyle paylaşmak zorunda kalmıştır.

    • Furkan dedi ki:

      1. Ekşi, yine her zamanki gibi gerek teolojik, gerek felsefi, gerekse bilimsel konularda yerlerde gezinmeyi sürdürüyor. Açıkçası, Türk milettinin artık -mizah dışında- orayı kullanmayı bırakması lazım. Doğru düzgün bir araştırması ve çalışması olmayan insanlar ahkam kesiyor dönemimizde. Ve bu da, birçok bilgi kirliliği ve yanlış anlaşılmaya sebep oluyor. Bu, felsefeye daha yeni başlayıp, Kant’ın Kritik der reinen Vernunft (Saf Aklın Eleştirisi) kitabını alıp okuyan ve sonra Kant’ı anladığını söyleyen birisine benzer. Açıkçası, bu konudaki bilgi sahibi olanlar da bilir ki Kant, Hegel, Heidegger gibi isimler kolay okunacak ve anlaşılacak isimler değildir. Profesörler dahi yıllarca onlar üstünde çalışma yaparak derli toplu bir birikime ulaşırlar. Bu önemli girişten sonra soruya gelmek istiyorum: Ayetlerin çelişki içerdiğini söylemek, çelişkinin ne olduğunu bilmemektir. Çünkü ayetler aynı şeyi işaret edip farklı şeyler söylemiyorlar; ayrı şeylerden bahsediyorlar zaten. Allah, o zamanki insanlara “Bu mucizeler size yetmiyor mu?” diyor. Önceden olan kimi olayları anlatıyor. Önceden mucizelerin olması da millete bir ders verme amaçlı. Yoksa durduk yere “Bakın mucize yapıyorum, ben varım.” demek için değil. Peygamber döneminde de kıssalarla birlikte bunlara da atıf yapılıyor ve doğanın da zaten başlı başına bir mucize olduğuna, inen bu kitabın da (Kur’an-ı Kerim) başlı başına bir mucize olduğuna ayrıca değiniliyor. Şunu da belirteyim ki, Allah geçmişteki mucizeleri belirli şeylere işaret etmek için vemişken (her ne kadar karşıdakilerin iman etmeyeceğini bilse de) şimdi (karşıdakilerin yine iman etmeyeceğini bilerek) belirli bir mesaj vermeye gerek duymuyor olabilir. Ayetlerin tam olarak neyi kastettiği ayrıca tartışılır fakat ben burada mantık üzerinden bir cevap verdim, onu belirteyim.

      Ayrıca “doğada ibretler vardır” demekle mucizevi olaylar yollamak niye çelişsin? Doğada ibret var ama belirli bir zamanda “mucize” yollamak gerektiği için o yollanıyor. Ve dikkat edelim ki mucizeler “Hadi yolluyorum mucizeyi inanın bana” diye yollanmıyor, belirli bir olaylar silsilesi geçtikten sonra ders için vs. yollanıyor(Mucizeler konusuna detaylıca bakmak lazım elbette. Fakat senin bahsettiğin anlamda mucize için söylüyorum bunları).

      2. [DÜZENLEME: ALTTAKİ YORUMUMDA İLGİLİ CEVABI VERDİM. Kur’an-ı Kerim’in önceden de doğayı ve inen şeyi mucize gördüğü de unutulmamalı bu arada. Fakat bunun yanında, farklı bir takım maksatlardan dolayı da Allah mucize yollamıştır. Fakat aşağıda verdiğim cevaptan ötürü artık o maksatlar tamamlanmıştır.]

      3. Arkadaş kendince “İşte Kur’an’ın değiştirildiğinin en büyük kanıtı” demiş, oysa ki bunlar o kadar ilginç şeyler değil. Ben cevaplamaktan bıktım, fakat yine de cevaplayacağım: Öncelikle, Bakara Suresi’nin 106. ayeti şartlı bir durumdan bahseder. Örneğin Peygamber’e de -başka bir ayette- “İnsanların çoğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırır.” der(Mekkeli müşriklerden söz ediliyor ayette). Şimdi sen buradan “Hz. Muhammed, insanların çoğuna uymuştur” sonucunu çıkarır mısın? Yani, bu ayette şart cümlesi var. Kur’an-ı Kerim bu kullanım tarzını bir meselenin önemine vurgu yaparken kullanıyor. İkincisi, o ayetin bağlamına bir bakalım; ayet zaten Yahudilerin Hz. Peygamber’e inanmayı ret gerekçesi olarak öne sürdükleri “Bizim şeriatımız neshedilmemiştir.” şeklindeki iddialarına reddiye olarak iniyor. Kaldı ki ayette müşriklerin ve Yahudilerle Hristiyanların (Ehl-i Kitab’ın) istemediği ortak bir şey var. Siz, teknik anlamdaki “nesh” kavramını bu ayete yamamaya çalışırsanız anlamsızlaşır ayet. Ki, belirttiğim gerekçeler yüzünden Bakara Suresi’nin 105. ayetinde şöyle söyleniyor: [Ey Müminler!] Kafirlikte direnen Yahudi ve Hıristiyanlar ile müşrikler rabbiniz tarafından size/peygamberinize vahiy gönderilmesinden hiç hoşlanmazlar. Halbuki Allah peygamberlik ve vahyi dilediğine lütfeder. Allah büyük lütuf sahibidir.

      Diğer ayetlere bakacaksak, örneğin Fetih Suresi’nin 23. ayeti hangi kanunla ilgili sence? Üstteki ayetle aynı şeyden mi söz ediyorlar? Ancak birebir aynı şeyden söz ediyorlarsa çelişiyor olabilirler ama ortada öyle bir durum yok. Fetih Suresi’nde -zaten oluşan olaylar gereği- savaştan bahsedilir. Allah’ın müminlere yardım etme konusundaki kanunundan söz ediliyor orada. Yani müminler Allah’dan yardım bulur fakat müşrikler bulmaz. Bir önceki ayetler de buna zemin hazırlıyor zaten: [Ey Müminler!] Allah size ilerleyen zamanlarda elde edeceğiniz pek çok ganimet vaat etmiş, bunu da [Hayber’deki ganimeti] size ivedi olarak vermiştir. Yine O, düşmanlarınızın ellerini üzerinizden çekıniş, onların size zarar vermesini engelleıniştir. Bütün bu lütuf ve nimetler, Allah’ın müminlere yardım vaadinin gerçekliğine bir delil olması ve aynı zamanda sizi dosdoğru yolda sabitkadem kılması içindir. [Ey Müminler!] Allah size henüz güç yetirip erişemediğiniz fakat O’nun tarafından bilinen ve size nasip olması takdir edilen başka zaferler ve ganimetler de vaat etmiştir. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir. O kafirler /müşrikler Hudeybiye’de sizinle savaşa girecek olsalardı, kesinlikle arkalarını dönüp kaçarlardı. Üstelik kendilerine sahip çıkıp yardım edecek kimse de bulamazlardı. [Ey Peygamber!] Allah’ın müminlere yardım hususunda öteden beri uyguladığı kanun budur. Allah’ın bu kanununda hiçbir değişiklik bulamazsın! (Kelime kelime çeviri değil de anlam dayalı bir çeviri yapan Mustafa Öztürk’ün mealinden bu. Diğer çevirmenler de elbette neden bahsedildiğini biliyor fakat kelime kelime çeviri yaptıkları için sadece o ayeti okumunla hiçbir şey anlayamıyorsun, bir önceki ayetleri de kesinlikle okuman gerekiyor. Bu hususa dikkat edersen sen de göreceksindir)

      4. “İlk başta savaş kazancının tamamına sahip çıkmak isteyen Hz.Muhammed karşılaştığı muhalefet ve gördüğü tepkiler üzerine kazancı müritleriyle paylaşmak zorunda kalmıştır.” Şimdi ilmi bir açıdan inceleyelim, burada siz bunu söyleyerek Nihat Hatipoğlu gibi masal anlatıyormuşcasına kıssaları tamamen mucizevi bir hale sokan insanlardan senin farkın ne? İkiniz de dayanaksız konuşuyorsunuz(Zaten hali hazırda aklınızda olan ön kabullere göre konuşuyorsunuz). Enfal Suresi’nde böyle şeylerin söylenmesi neticesinde sizce neden hiçbir müşrik “İşte Allah burada çelişiyor.” diye karşı çıkmamış? Üstelik yatıp kalkıp Muhammed ile tartışmaya girişen kişiler bunlar. “Allah’ın ve resulünün”den kastın ne olduğunu bilmek gerekiyor. Diğer ayette de yalnızca Allah’ın olduğu tekrarlanıyor. O kadar basit mantıkla gidiyorsunuz ki, o halde şunu sormamız lazım: Allah’ın ganimete mi ihtiyacı var? Tabii, ayetlerin bağlamı ve dilin kullanımı çöpe atıldığında ortaya bu soru çıkar. Fakat gelin bir de asıl olaya bakalım: Enfal Suresi’nin ilk ayetinde “kulil enfâlu lillâhi ver resûl”(قُلِ الْاَنْفَالُ لِلّٰهِ وَالرَّسُولِۚ) ifadesi geçmekte. Orada “Allah ve Resul içindir” demekten kasıt, hükmün Allah’a ait olduğuna ve resülün(Elçinin) de onu bildirdiğine vurgu yapmaktır. Yani Enfal Suresi’nin 1. ayetinde “Allah’a ve Resul’e X kadar mal verin” denmemekte, hükmünün Allah tarafından olup resül aracılığıyla bildirildiğine vurgu yapılmaktadır. 41. ayette ise 1/5’inin Allah’a ve Resül’e ait olduğu söylenmektedir. Yani Enfal Suresi 1. ve 41. ayetler çelişkili değildir. Çünkü, 1. ayette ganimetin hükmünün Allah’a ait olduğuna ve resulün bunu bildirdiğine değinilirken 41. ayette ganimetin kendisi kastedilerek 1/5’i Allah’ın ve Resul’ün(Diğer sayılanları da unutmayalım) denmiştir. Dolayısıyla bu iki ayet arasında bir çelişki söz konusu değildir. Peki Allah’ın ve Resul’ün ganimet alması ne demektir? Burada Allah ve resulü bir müessese, bir devlet hükmündedir. Ganimet, adaletle paylaştırılmalı ve ortaya başıboş bir şekilde saçılmamalıdır. Ganimetin hükmü devletin iken(Allah ve resulü); miktarın 1/5’i devletindir. Kalan pay ise hak sahiplerine dağıtılır. Bu 1/5 de, peygambere, yakınlarına, yetimlere ve muhtaçlara dağıtılacaktır. Yani karar organı olan Resul(Bir devlet gibi) bunları Allah adına(Zaten bu yüzden Allah ve Resul denir) ganimetteki hükümde tek hakimdir, payda ise 1/5’ine hakimdir. Gerisi diğer hak sahiplerine verilir. Buradan da şimdi “Demek ki liberalizm ile İslâm terstir.” gibi bir sonucu çıkarmayın yine basit mantıkla giderek. Allah’ın elçisinin olduğu bir ortamda, direkt olarak Allah ile bağlantı kuran bir peygamberin olduğu ortamda o düşük sayıdaki mümini tabii ki o kişi yönetecektir.

      5. Bu kitabı okurkenki en büyük hatamızın bütün ayetlerinin direkt bize hitap ettiğini düşünmemiz olduğunu düşünüyorum. Ve bu konuların ilmi konular olduğunu belirtmek istiyorum. Yoksa, herhangi samimi bir mümin olmak isteyen bir Müslümanın tevhidi, meadı, nübüvveti ve bunlar çerçevesinde gelişen bir temiz ahlâkı benimsemesi yeterli olacaktır. Kur’an-ı Kerim konusunda bu tip konuları derinlemesine tartışmak ilim adamlarının işidir. Halk bu tartışmaları yapınca seviyenin ne kadar düştüğünü görüyoruz. Çünkü, gerekli bilgilere sahip olmadan yorum yapmak anlamsızdır. Şuradan birinin çıkıp da öznel görüşlerini belirtip bunun felsefe olduğunu söylemesi gibi bir hata bu. Bu felsefe değildir efendim, şarlatanlıktır. Gerekli bilgilere sahip olmadan ve bunun neticesinde gerekli verileri vermeden yapılan her yorum boştur.

      • itiraz dedi ki:

        Yorumu bölüp tekrar deniyorum. Görünmüyor bir türlü.

        “Şunu da eklemek istiyorum, yazıyı yazan değerli arkadaşımız Allah’ın domatesi, patatesi vs. bilmediğini nasıl biliyor? Sırf Kur’an-ı Kerim’de yazmadığı için mi?”
        Yazıda bahsedilen şey Kuranın tamamen dönem Araplarının düşünülerek, başka kimsenin düşünülmeden yazıldığı. Eleştirinin temeli bu. Hitabın ve İslama çağrının sadece Araplara yönelik olması, diğerleri yokmuş gibi önemsenmeden yazılması. Başka milletlerin Kuranı okumak istediklerinde kendilerini çekecek bir şey bulmakta çok zorlanacaklarından bahsediliyor. Etkilenmeyecekleri, çünkü zaten anlamayacakları, kendilerine uygun bulmayacakları ve bu dine ilgilerinin oluşmayacağından bahsediliyor.

        Ayrıca Allahın ganimetlere ihtiyacı yok ama muhammedin var. Ki Allah ve Muhammede ait olmasından kastedilen budur. Yani aslında tüm ganimeti Muhammede verin, o gerekli şekilde dağıtır anlamı çıkıyor. Allahtan korkun vs. diye devam ediyor alışıldık bir şekilde. Yani bizzat Allah onu 1 numara görüp tüm ganimeti paylaştırma yetkisinin onda olduğunu ima ediyor. İslam tarihi ve hadislerde ilk ganimet olaylarından sonra müslümanların Muhammede karşı sızlanmaları var. Adil bölüşüm yapmadığından yakınıyorlar. Kendine, eşine dostuna haksızca çok fazla ganimet ayırdığını söylüyorlar. (hatta Muhammedi hırsızlıkla suçlayanlar bile olmuş. Kadife çaldı demişler.) Adil paylaşım olması için Muhammedi sıkıştırıyorlar falan. Sonra da hop 1/5’i Allah ve Muhammedindir ayeti geliyor. Ardından bu sefer de ganimetlerin geriye kalan kısımlarının adil bölüştürülmediğiyle ilgili eleştiriler alıyor. Sahih hadislerde ve siyer kitaplarında böyle geçen şeyler. Dindarım diyen sensin. Ararsan bulursun, uğraştırma beni. Yok bulamazsan uğraşır bulur ortaya koyarım. Ama bundan sonra yazmayı da istemiyorum açıkçası. Senin dediğin şeyler de alakasız. Doğru olsaydı öncelikle İslam tarihiyle çelişmemeliydi. Daha da önemlisi 40 ayet boyunca başka şeylerden bahsetmeden önce hemen ilk ayetin ardından açıklamalı şekilde gelmeliydi bu hüküm. Aradan uzunca zaman geçip iş yapılmadan, kimse mırın kırın etmeden. Araya başka durumlar, şikayetler, dolayısıyla başka ayetler girmeden. Tabii ancak her şeyi, dolayısıyla da geleceği tam olarak bilemeyen bir varlık böyle bir şey yapabilir. Hem zaten ganimetlerin “hükmü” allaha ve muhammede aittir diye 1. ayeti değiştirsek bile bu sefer de allahın aklına ancak 40 ayet sonra bunu düzene oturtmak gelmiş çıkarımı yapılır. Gerçi o zaman da 1/5’i Allah ve resulüne aittir dediği için o beşte birlik payın hükmünü allah verir sonucu çıkıyor senin yorumuna göre. O zaman da geriye kalan kısmının hükmü boşlukta kalıyor. “Ganimetlerin hükmünü Allah şöyle koyar: 1/5i Muhammede ve onun vermeyi istediği yakınlarına-takdir ettiklerine, geriye kalanı da diğer Müslümanlara ait olup adilce paylaştırılsın.” Gibisinden yazsaydı, ya da yorumunda belirttiğin şekilde “tüm hüküm yetkisi devletindir, ele geçirilen malın ise beşte biri devletin malıdır” yazsaydı senin yorumun doğru kabul edilebilirdi. Ama bu şekilde yorumlanmasının doğru olmadığını gösterdim. En başta kural belirlemeden sadece kendi kafasına göre paylaştırma yapmış. İtirazlar gelince 1/5 diye kural belirlemiş. Olay bundan ibaret.
        Hem ayrıca bir çocuğun bile anlayabileceği kadar basit bir mantık hatası olan mucize yollama konusunu bile çarpıtıp aklına uydurmaya çalışıyorsun. Ortada çok bariz bir çelişki var. Üstelik Kurandan başka bir şeyden yoruma da gitmiyorum. Direkt Kuranda yazılana göre bakıyorum bu konuda. Mucizelere gerek yok, siz ve gördükleriniz mucizesiniz diyeceksin. Sonra da peygamberleri mucizelerle donatmıştık. Muhammedden önceki peygamberlere çeşitli mucizeler verdik deyip doğaüstü olayların yaşandığından bahsedeceksin. Sonra da “madem ki peygamberler mucizeyle kendini kanıtlamışlar, biz de isteriz ki sana inanalım” diyenlere “öncekiler inanmadı, siz de inanmazsınız mucizeler göndersek de” diyeceksin. Üstelik mucize göndermenin insanların inanmasını sağlamayacağı iddia ediliyor. Böylece Allahın deneyimle bilgi edindiği sonucu ortaya çıkıyor. Madem inanmayacaklardı da önceden niye inansınlar diye mucize yollamış? Mucize yollamayı kesmişsen bunu kitaba yazmanın mantıklı bir yanı yok. Üstelik kimse şahit olmamış bu bahsi geçen mucizelere. Muhataplar farklı deyince Allah ayrımcılık yapmış olur. Ayrıca sanki muhatapın birisi ilk maymunsu insan, diğeri uzay çağı insanı gibi bahsetmişsin. Oysa Kuran öyle görmüyor. Diyor ki, “Öncekilere gönderdik inanmadılar. Size göndereceğiz de inanacak mısınız sanki? Siz de onlar gibi inanmazsınız” diyor. Yani yine basbayağı çarpıtıyorsun. Kuran başka açıklama yapıyor, sen ondan başka yapıyorsun.
        Mucize göndermiyoruz, çünkü mucize gönderince inanmıyorsunuz derken başka zaman da “mucize göndersek inanırsınız” demek çelişkinin tanımını yapmak demektir.
        “Birinde “X yapmıyoruz çünkü daha öncekilere x yaptık y yapmadılar.” Ya da “size de x yapmıyoruz, çünkü x yaparsak y yapmazsınız” derken diğerinde “X yaparsak Y yaparsınız” deniyor.” İlkokul çocukları bile bunu anlayabilir diye düşünüyorum. Fakat sen çarpıtma konusunda çok üst bir seviyeye ulaşmışsın. Dünyanın neresine gidersen git, şu mucize ayetlerini insanların önüne koy. Apaçık çelişki olduğunu söyleyecektir sana. Kuran da mucize falan değil zaten. Öyle olmadığı halde benim kitabım mucizedir demek, öyle olmadığı, hak etmediği halde elindeki malı öve öve göklere çıkaran bir pazarlamacının taktiğidir. Muhammed dönemi milletine ders vermek için daha eski dönemdekilere mucize yollandığını söylemek de yine çok saçma. Ne biçim bir ders alma ve ders verme şekli bu? Karıncalarla konuşan peygamber olayını duyunca gerçekten ders mi alıyorsun? Salih peygambere “doğru söylüyorsan, yani peygambersen mucize getir” demişler, o da getirmişse, ve bunu iddia eden Muhammed ise o zaman ben peygamberim diyen Muhammedden aynı şeyin istenmesi çok normal. Akıllı bir insan ister istemez mucize isteyecektir bu sözleri söyleyenin peygamber olduğunu anlamak için. “Onlar inanmadılar, siz de inanmazsınız” demek yerine bahsedilen mucizelerden yollayıp da seslerini kesse çok daha mantıklı değil mi? Mucizelere şahit olduğu halde inanmayacak manyaklar çıkacak desek bile o sadece onların sorunu olurdu. Geri kalan herkes inanırdı. Çünkü aksi halde insanlar Muhammedin uydurukçu olduğunu düşünmekte haklı oluyorlar.
        Birisi karşına çıksa peygamber olduğunu iddia etse diyelim, eski peygamberlere mucize yollandığını (hatta örnekte olduğu gibi bazen o peygamberin kendisini sorgulayan insanların isteği üzerine mucize yollandığını) belirtse, sen mantıken ondan mucize göstermesini beklemez misin? Yoksa şairliği yeter diye inanır mısın? Kendisinden mucize isteyince “Önceki toplumlara mucizeler gönderildi inanmadılar, size göndersek siz de inanmazsınız” dese? O da yetmezmiş gibi, Allah isteseydi mucize gönderirdi de inanırdınız dese o kişinin peygamberliğine inanmak mantıklı gelir mi? Tabii o dönem insanlarının çoğu okuma yazma bilmiyor, bilenlerin de hepsi şüpheci değil, öyle olanların da büyük bölümü bu ayetler 23 yıl içinde yazıldığı için yenisiyle çelişen önceki ayetleri tıpkı Muhammet gibi unutabiliyor.

        • itiraz dedi ki:

          Tarafsız bakabilen normal akli yetiye sahip her insan için bunun başka türlü yorumlanabilmesi mümkün değil. Senin yaptığın şey kendi inancını dine uydurmaya çalışmak. Yani senin inancın, bakış açın, yorumun İslam inancından önce geliyor. İslamı ona göre yorumluyorsun, aslında çarpıtıyorsun. Başka türlüsü zaten mümkün değil. Yoksa İslamı reddetmek zorunda kalırsın. Kendini Kuran yazarının yerine koyup aslında Kuranın tamamen farklı şeyler söylediğini iddia ediyorsun ki bu kendi dinini yaratmak, dini olduğu gibi kabullenmemek demektir. Bir anlamda beceriksiz bir tanrıya inandığını içten içe itiraf ediyorsun ama dillendiremiyorsun aslında. Kitap yollayan bir insanüstü varlık varsa görünen o ki oldukça beceriksiz olmalı. Sadece dinini açıklamak, derdini anlatmak anlamında değil, dünyada tek din olmaması, binlerce din olması bakımından da, dinlerin birbirinden dünya kadar farklı olabilmesi bakımından da, hatta bazı yerlerde din-peygamber inancı olmaması bakımından da vs. Bunların hepsi birer ayrı adaletsizlik zaten. En basitinden kimine peygamber yollayıp diğerine yollamamak iddiasına göre de öyle. Bir topluma din, peygamber gönderilmemişse cezalandırılmayacak diyorsun ama bu sefer de din-peygamber gönderilip peygamberi inandırıcı bulmayan insanların cezalandırılacağı iddiasını unutuyorsun. Veya peygamber yollanmayanlara, dolayısıyla senin iddianla cehenneme gitmeyecek olanlara peygamber yollansa onların da belli bir kısmı inanmayacak ve cehennemlik olacaklardı. Bunu görmüyorsun. En başından zaten bir topluma peygamber yollayıp diğerine yollamamak saçma ve yine adaletsiz. Ben İslamla tanıştım ama saçma buldum, İslama göre cehennemliğim. Fakat Aborjinlerin, Japonların vs. arasında doğmuş olsaydım cezalandırılmayacaktım? Aynı şekilde kendi ülkesinde kalsa cehenneme gitmeyecek bir Aborjin de bir İslam toplumunda yetişmiş olsa ama dini saçma bulsaydı cehennemlik olacaktı? İş taa temelden yanlış. Bu yöntem de adil değil. İki ucu pis değnek gibi. Sen kabul etmesen de bilinçaltında böyle bir inanca sahipsin diye düşünüyorum ve “Kuranı haklı çıkarmak için çarpıtma ve olduğundan farklı yorumlama, Kuranda ilgili bir şey olmayınca kendinden bir şeyler ekleme” şeklinden yöntemini tutturmuş gidiyorsun. Başka bir din söz konusu olsaydı bu saçma ve çelişkili şeyleri görünce doğal karşılar ve o dinlerin uydurma ya da değiştirilmiş dinler olduğu için normal olduğunu iddia ederdin. Konu kendi dinin olunca hiç olmayacak anlamlar yükleyip, yazılı olanın zıttının belirtildiğini iddia edebiliyorsun. O yüzden bu tartışmayı devam ettirmenin pek bir işlevi olmayacak gibi. Öldükten sonra iyi bir yaşam olsun, mutlu olalım falan bunlar insanların isteyeceği şeyler. Sevdiğin insanlarla orada eğlenmeye devam edesin, kayıplarını yaşamayasın, acıdan uzak bir yer olsun falan. Tam da bundan dolayı, yani acıdan ve ölüm korkusundan kaçınmak, gerçekleri kabullenememekten dolayı dinler doğmuş diye düşünüyorum. Bazı insanlar dinin bu yapısını görüp amaçları için kullanmış, hatta kontrol zevki için din-tarikat falan üretmişler. Çok mantıklı ve vicdanlı, bilimle, gerçeklerle uyumlu bir din olsun ve evrensel yapıda olsun, herkese de ulaşmış olsun vs. isterdim ben de. Cennete gitmeden önce yeryüzünü cennet yapacak yapıda bir din… Ama yok. Eldeki tüm veriler maalesef dinlerin insan ürünü olduğunu gösteriyor. “Melekler onların yüzlerine ve arkalarına (ya da götlerine) vururken bir görseydin!” diyen psikolojinin eğer varsa bir yaratıcıya ait olabileceğine inanamam. Dur ben senin ne diyeceğini tahmin edip cevaplayayım. “Orada aslında gizli bir “de ki” var. Allah peygamberin böyle söylemesini istemiş, aslında kendisi buna bu şekilde sevinmemiş, Muhammedin sevincini bu şekilde söylemesi gerektiğini belirtmiş. Şakayla ve aşağılamayla karışık bu sevinç aslında Allahın değil.” falan dersin ona da. Öyle olsaydı bile saçmalığı değiştirmezdi. Allahtan ayrı, kendi kelimelerini kurarak kendi adına sevinemeyen bir peygamber olması gibi bir sonuç çıkar.
          Bu dinin insan ürünü olduğunu anlamanız için başka ne tür kanıt gerekiyor anlamıyorum. Hem ayrıca Kuran yerine en azından tüm dünyaya ve zamanlara hitap edecek bir kutsal kitap “ana kitap” olarak gönderilebilirdi çok tuhaf bir metin olan Kuranın yanı sıra. Kuran da içindeki hatalar, sıkıntılı noktalar vs. olmadan sadece dönemin arapları için kalabilirdi ayrıca. Sadece onlar için ve belli bir süreliğine sadece Muhammede ait konuşmalar kitabı gibi işlev görürdü. Pek bir ilahilik bu kitaba atfedilmezdi böylelikle. Ya da Kuran hiç gönderilmeyebilirdi bu duruma göre. Sadece ana-evrensel kitap dururdu. Tabii Kuran ancak insan ürünüdür dersek bunların düşünülememesi normal. İlahi bir güç yazdı dersek olmuyor işte. Ben bile böyle bir şeyi akıl edebiliyorsam kitap gönderen ve ileri görüşlü bir tanrı zaten etmeliydi. Hatta daha da iyisini…

          “Kuranın çok ciddi bir kısmını çöpe atmak demektir bu. Kuranda da şu ayet kıyamete kadar, şunlar da kısa bir zaman için geçerlidir falan yazmıyor. Dolayısıyla yaptığın yorum Kurana da dayanmıyor. Diğer yorumumda dediğime ek olarak, bu din tanrısal olsaydı ya dilde çağdan ve coğrafyadan dolayı yaşanacak kısıtlanmalar vs. düşünülmeden “herkese hitap edecek şekilde, ana kurallar ve bilgiler verilecek şekilde” bir kitap en uygun şekilde dizayn edilmeli, ya her dili konuşan toplum için kendi dilinde aynı şeyler dilde kısıtlama olmadan verilmeliydi, ya da en azından Kuran sadece yazıldığı dönem arapları için içeriği düzenlenerek bir süre uygulayacakları bir kitap olarak kalırken aynı zamanda evrensel nitelikte olacak bir kitap da ayrıca yanında yazılmalıydı. Ve bu çok kolayca her dile çevirilebilmeliydi. Her çağdan ve dilden okuyanlar kolayca anlayabilmeli ve güdülen hedeflerle ilgili bir sorusu kalmamalıydı. Kuran da belli bir dönem sonra (neredeyse) tamamen geçersiz sayılabilirdi müslümanlar tarafından. Böylelikle islam kaynaklı yaşanan zulümler ve saçmalıklar da olmazdı. Daha da düşünülse belki şimdiki din yollama anlayışından çok daha iyi olacak başka alternatifler de bulunabilir. Tanrısal bir din olsaydı böyle bir şey olurdu.”

        • Furkan dedi ki:

          İtiraz Bey, kusura bakmayın işlerimden dolayı geç cevap veriyorum. Bir önceki yorumlarımda direkt olarak bir şeye dikkat çekmektense dediğin gibi mantık hatalarının vs. olmadığını söyledim. Şimdi ise bu konu hakkında temelden konuşacağım. Birtakım rahatsızlıklarım olduğundan dolayı çok detaylı bahsedemedim ve yazdığım şeyler de düşüncelerimi güzel ifade etmiyordu açıkçası. Neyse ki şimdi toparlandım.

          1. Ganimet konusundaki ayetlerin Hz. Muhammed’ten olduğunu düşünmemiz için bir gerekçenin verilebileceğini söylüyorsunuz. O da kendisinin para kazanması. Öncelikle, ayetlerin çelişkili olmadığı konusunda bir anlaşalım. Çünkü bir önceki yorumumda da bahsettiğim üzere, ayetlerin biri ganimetlerin hükmü konusunda kimin söz sahibi olacağından söz ederken diğeri ganimetlerin paylaştırılmasının nasıl yapılacağından söz ediyor. Eğer bu konu anlaştıysak tamam. Gerisi zaten ikimizin de ön kabullerine göre konuşmasına dayanıyor açıkçası. Sen bu kitabın Hz. Muhammed tarafından yazıldığını düşündüğün için, bu ön kabule dayanarak, “Hz. Muhammed para istiyordu” diyorsun. Ben de senin tersini düşündüğüm için öyle olmadığını söylüyorum. Yani bu konuda ikimiz de ön kabullerimizle konuşuyoruz. Bu kitabın ilahi bir kaynaktan olup olmayacağı tartışmasını farklı bir zeminde yapmak gerekiyor. Çünkü bu ayetten direkt olarak bir sonuç çıkaramayız diye düşünüyorum. Çünkü benim dediğim gibi de olabilir, senin dediğin gibi de. İkimizin söylediği şeylerin doğruluğu, dayanağımıza bağlı gibi duruyor -hemen hemen-. Dolayısıyla bu kitabın ilahi bir kaynaktan gelip gelmediğini tartışmak verimli olur bu konuda bir sonuca varmak için. Yoksa dediğimiz şeyler hep bu konuya kendi bakış açımızı belirtmekten öteye gidemeyecek.

          2. Nerede doğduğun ve neticesinde nasıl Müslüman olduğu gibi konularda söylediğin şeyler boş şeyler değil, güzel noktalara değinmişsin. Bu konuda sitemizdeki “İmtihan Üzerine Bir Değerlendirme” yazısına göz gezdirmeni öneririm. Bu konudaki görüşümün ne olduğunu bir bakıma öğrenmiş olursun. Kısacası: Tanrı’nın insanları, insanların kendi kapasitelerine bakarak farklı farklı tarzlarda yargılayacağını düşünüyorum. Ve bunun neticesinde Tanrı’nın adaleti sağlayacağını düşünüyorum. Yani, Afrika’da her ne kadar elinde Kur’an-ı Kerim olsa da yaşam mücadelesinden dolayı onu okuyamamış ve kendi geleneğindeki herhangi bir tanrıya tapanla Kur’an-ı Kerim’i her ne kadar okuyabilse de direkt reddeden ve dalga geçen birisi aynı şekilde yargılanmayacak. Tanrı, bu imtihanın temel koşulları artık her ne ise ona göre adaletli bir biçimde yargılayacaktır insanları. İmtihanın olması için eşit şartlara gerek yok yani. Eğer sadece tek tip bir yargılama olsaydı, evet imtihanın belirli açılardan eşit olması gerekirdi. Ama tek tip bir yargılama olacağına dair hiçbir bilgimiz olmadığı gibi Allah’ın adaletli olduğuna dair ayetlerden farklı farklı yargılamaların olacağını çıkarabiliriz.

          3. Mucizeler konusuna bir önceki yorumlarda güzelce değinemedim, dediğim gibi – rahatsız olduğumdan dolayı bir bıkkınlık vardı üzerimde. Şimdi bir değineyim güzelce: Öncelikle, önceden mucize yollanmasıyla Hz. Muhammed döneminde yollanması bir çelişki yaratmıyor. Peki neden? Eğer Allah Hz. Muhammed’e, kavmi inanmayacak diye yollamıyorsa geçmiştekilerin de inanmayacağını bilmiyor muydu? (Bu arada, Allah’ın tikel konuları süreçle öğrendiğini söyleyen görüşler de yok değildir, ama ben geleneksel görüşteki gibi düşünüyorum ve Allah’ın her şeyi bildiğini savunuyorum. Bu durumda bana bir cevap verme yükümlülüğü düşüyor) Şöyle ki, Allah’ın mucize vermesinin tek nedeni ve gerekçesi kavimlerin inanması değil. “Eğer kavim inanacaksa, o halde yollayayım” gibi düz bir bakış açısı yok yani. Allah-u Teâlâ her şeyi biliyorsa neden mesela bizi direkt cehenneme-cennete atmıyor sorusunun cevabını vererek bu sorunun da temel anlamdaki cevabını vermiş olabiliriz.

          Evet Allah her şeyi biliyor, örneğin senin bu imtihan sonucunda iman edip etmeyeceğini biliyor ama neden bizi direkt oraya atmıyor? Bu onun süreçle öğrendiğini göstermez mi? Hayır, göstermez. Çünkü Allah’ın direkt atıp atmaması O’nun bilgisizliğini doğrudan göstermez. Nedenini bilmesek bile bu konudan yola çıkarak bizi neden cennete ya da cehenneme atmadığından hareketle O’nun her şeyi bilmediğini anlayamayız. Çünkü bu mantıksal olarak, ya da çok güçlü bir şekilde Allah’ın bir süreçle bildiğini düşünmemize itmez bizi. Nedensizce veya nedenini bilmediğimiz bir şey yüzünden Allah böyle yapıyor olabilir, illa ki bilgisizlikten yapacak diye bir kural yok çünkü. Peki neden yapıyor dersen, benim cevabım şöyle olur: Çünkü Allah, sorgulamaya ve karşı çıkmaya müsait bir varlık olan “insan”ı yaratmak istiyordu. Zaten ona sorgusuz sualsiz itaat eden varlıklar -mesela melekler- var. Bu sefer de bizler gibi sorgulayan bir varlık yaratmak istemiş. Eğer bizi direkt cennete veya cehenneme yollasaydı, neden orada olduğumuza dair bir bilgimiz olmazdı ve Tanrı’ya karşı çıkabilirdik. Bu durum adaletli olur muydu, o da tartışmalı. Allah, eğer yaptığımız şeyleri bize bir ekrandan gösterseydi ve “İşte bunu yaptın, o yüzden şuraya gireceksin” deseydi de, mesela kötü bir şeyler yapmışsak “Allah’ım, biz senin varlığını hiç bir kenara bırakıp kötülük yapar mıyız? Biz böyle bir şey yapmış olamayız.” diye karşı çıkabilirdik. Makul yollardan biri, yaptığımız şeyleri bize deneyimletmek olduğu için Allah bu yolu seçmiş denebilir, bu konuda da bir sorun çıkmaz doğrudan. Buraya kadar anlaştıysak tamam, bu dediğim şey cepte kalsın. Şimdi asıl konumuza dönelim…

          Mucizeler neden yollanıyor, bir ona bakmak lazım. Allah, ya iman etmek isteyen insanlara bir delil sunabilmek veya saldırgan kimseleri korkutup sakındırmak için, elçilerini mucizelerle desteklemiştir. Ancak mucizeler, bir “son uyarı” hüviyeti taşır. Yani mucizelerin reddedilmesi helakı gerektirir. Musa dönemindeki insanlarla Hz. Muhammed dönemindeki insanlar aynı mıydı bilgi açısından? Hayır. Hz. Muhammed dönemindeki müşrikler zaten ilgili mucizeleri biliyorlardı fakat reddediyorlardı. Artık sürekli sürekli mucize yollamanın bir manası var mı ki? İşte bu nedenle “İman etmeyeceksiniz, dolayısıyla yollamıyoruz.” deniliyor. Peki eski kavimlere neden yollandı? Bunun birkaç sebebi olabilir. Allah-u Teâlâ’nın ileriki elçilerine bir zemin hazırlaması açısından, her ne kadar iman etmeyeceklerini bilse de mucize yollamış olabilir mesela. Eğer hiç mucize yollamasydı Hz. Muhammed döneminde “İman etmeyeceksiniz diye yollamıyoruz.” demezdi. “İman etmeyeceksiniz diye yollamıyoruz.” gerekçesinin belirli şartlara bağlı olduğunu belirttim. Muhattaplar farklı olduğu için ve Allah’ın amacı farklı olduğu için artık iman edilmeyecek diye yollamıyor olabilir Allah. Fakat önceden amaç farklı olduğu için iman etmeseler de, onlara göstermek adına yolluyordu. Hem bunun sayesinde gelecekte bunlardan bahsetmek için bir zemin de hazırladı. “Yollasaydı, ya yollayınca iman edeceklerdiyse?” diye soracaksan da Allah’ın zaten iman etmeyeceklerini bildiğini söyleyebiliriz. Geçmiştekilerin de iman etmeyeceğini bildiğini fakat neden yolladığını az önce açıkladım zaten. Ve az önce açıkladığımla birlikte Allah’ın bilmesi ve insanların kaderi konusuyla ilgili olarak üstte “Allah neden bizi direkt cennete veya cehenneme yollamıyor?” sorusuna verdiğim cevabı bir arada ele alabilirsin. Kısaca dediğim şuydu az önce: Allah’ın farklı amaçları var diye her ne kadar öncekilerin iman etmeyeceğini bilse de mucize yolladı. Fakat artık mucize yollamasının bir gereği olmadığı için, bu kıssalardan bahsedecek gerekli zemini hazırladığı için (amacını tamamladığı için) artık yollamıyor. Hz. Muhammed dönemindeki muhattaplar da artık iyice olanları biliyor, Allah’ın neleri kastettiğini biliyor fakat bunları saptırıyordu. Dolayısıyla vahiy dışı bir mucizeye gerek yoktu. Nitekim Hz. Muhammed’in peygamberliğinin bitişi ardından o toplumda olanlarla örneğin Musa peygamberin peygamberliğinin bitişinde olanlar aynı değiller, dediğim şey burada dahi görülebilir. Halk Hz. Muhammed döneminde, din açısından, yeterince olgunluğa ulaşmıştı – bunu anlatmaya çalışıyorum. Allah-u Teâlâ’nın maksadı -haşa- “Ben şunlara bir mucize yollayayım da, yine inanmasınlar. Sonra da cezalandırırım.” olmadığından dolayı, -önceki mucizelerde bundan farklı bir amaç belirlediğinden ve artık bu amaç tamamlandığından dolayı- artık mucize gelmiyor.

          Umarım anlatabilmişimdir ne demek istediğimi. Bunlar dışında şunu da belirtmek istiyorum: “Çarpıtıyorsun” gibi lafların hiç hoş değil. Ve çarpıttığıma dair net olarak söyleyecek bir şeyin de yok. Sadece benim gibi düşünmediğinden ötürü çarpıttığımı söylüyorsun. Fakat örneğin ayetin bağlamından hareketle yanıldığımı göstermiyorsun, sadece senin gibi düşünmediğimden dolayı bana hakaret ediyor ve bir şeyleri çapırttığımı söylüyorsun. Ben sana dediklerin konusunda sürekli kendi görüşümü söyleyip “Çarpıtıyorsun sen ya” deseydim boş lakırdı yapmış olurdum. Bu tür konulara dikkat etmeni isterim, konuşma için de teşekkür ederim – değindiğin güzel noktalar oldu çünkü. Bu arada son olarak şunu da belirteyim: Allah-u Teâlâ önceden inen şeylerin de zaten bir mucize olduğunu ve doğanın da bir mucize (ibret alınabilecek şey anlamında kullanıyorum) olduğunu reddetmiyordu. Dolayısıyla önceden sadece mucizevi olaylar yollarken şimdi o olayları yollamayıp “Şu ve şu zaten mucize” demiyor. Üstte belirttiğim farklı maksatlardan ötürü, o şeylerin zaten ibretlik olduğunu savunurken, bir de mucizeler (mucizevi olaylar anlamnda kullanıyorum) yolluyordu. Gerekli amaçlar yerini bulduğundan ötürü mucizevi olayların Hz. Muhammed döneminde yollanmadığını zaten belirtmiştim.

          4. (Düzenleme ile ekliyorum, bir konudan bahsetmeyi unutmuşum) Tarihselcilik, “amaan her şeyi çöpe at gitsin” demek değil. Dinin amacının insanların şeriat hükümlerini doğrudan, A’dan Z’ye belirlemek olmadığını söyler tarihselciler. Allah’ın, vahiy ettiği topluma göre şeriat hükümleri verdiğini fakat temel anlamda, o şeriat hükümlerinin dayandığı temel kuralların din olduğunu söyler. Bu nedenle de “sabit din, dinamik şeriat” diye bir söylem vardır. Örneğin, hırsızlığın kötü bir şey olduğunu söylenir ve bunun pis bir şey olduğu dini bir kuraldır, fakat hırsızlığa karşı Kur’an-ı Kerim’de verilen ceza dinamik bir şeriat hükmüdür. Hz. Yusuf kıssasında da mesela o topluluğun hırsızlık yapana, hırsızlık yaptığı kişinin kölesi olması cezası veriliyormuş. Kur’an-ı Kerim’in indiği dönemin şartlarından ötürü de hırsızlığa karşı ağır bir ceza verildiği düşünülebilir. Bizler de bugün hırsızlığa karşı bir ceza verilmesi gerektiğini biliyoruz. Fakat nasıl vereceğimiz, haksızlık vs. yapmadan bizler tarafından belirlenebilir – bunda bir sorun yoktur. Tarihselcilik, Kur’an-ı Kerim’i çöpe atmıyor. Kur’an-ı Kerim’in amacının insanların hayatındaki her şeyi A’dan Z’ye belirlemek olduğunu reddediyor ve temel kuralları verdiğini söylüyor. Dolayısıyla bu kitap boş olmuyor, gayet önemli. Fakat ayetlerin öneminin nasıl anlaşılacağı konusunda farklı bir görüşe sahipler.

  7. itiraz dedi ki:

    Yorum yine görünmüyor. Aynı yorum admin olarak siteye tekrar tekrar düşüyor görünüyorsa silersiniz, kusura bakmayın. Bölüp tekrar deneyeceğim.

    Bahsettiğim ve eleştirdiğim konular değildi sanırım “Allah bizi neden direkt cennete cehenneme atmıyor” olayı. Böyle bir soru sorduğumu hatırlamıyorum. Ama bu söylediklerin bende başka bir şeyi çağrıştırdı. Ben özellikle de her şeyi bilen ve gücü yeten, hiçbir şeye de ihtiyaç duymayan bir varlığı düşündüğüm zaman zaten en baştan yaratmanın, özellikle de insan yaratmanın, kendisine inansınlar, söylediklerini yapsınlar falan diye insan yaratmanın çok saçma, anlamsız ve gereksiz olduğunu düşünüyorum. Böyle bir amaçlı yaratma eylemi ancak eğer tanrı bunu yapmak zorundaysa anlam kazanabilir. O zaman da her şeye gücü yeten, ya da her şeyi bilen olamaz. Tanrının gücü her şeye yetiyorsa, evreni ve insanı yaratmak onun için parmağını kaldırmak kadar bile zahmet olmamalı, aslında sıfır zahmet olmalı. O halde böylesi bir varlık kendisine inanmadılar, tapınmadılar diye insanları cehennemde yakacak kadar manyak olamaz. Ha illa da yaratılış olacaksa sadece cennete gidecek olanların yaratılıp direkt cennete atılmaları, diğerlerinin hiç yaratılmamaları çok daha mantıklı ve vicdani olurdu. İyi insanlar da (sadece iyilerin cennete gideceğini varsayalım) boşuna hiçbir acı çekmemiş olurlardı. Akla hayale gelmeyecek acıda işkenceler (insanların yanı sıra hayvanlara da) hiç yapılmamış, bebek tecavüzleri yaşanmamış olurdu vs. vs. Ama dediğim gibi daha en baştan yaratılış olayını, hele de böylesini, anlamsız buluyorum. Varoluşu anlamlandırmak için bilgi yoksunluğundan dolayı üretilen tanrı/tanrılar “öyle uygun görmüş, öyle istemiş ki yaratmış” diye bir cevap uydurmak zorunda kalınmış. Din icat ediyor ve çok eski dönemlerde yaşıyor olsam ben de böyle bir şey söylerdim herhalde. Veya şu zamanda din üretiyor olsam belki de her şeye gücü yetmeyen, her şeyi bilmeyen fakat insan medeniyetlerinden üstün kişi ya da kişilerin kendi varlıklarını anlamak için yaptığı bir evrim laboratuvarı testi olduğunu falan uydururdum belki de. Ama bu, böylesi inançların mantıklı ve doğru olduğu anlamına gelmiyor. Açıklıyor gibi görünüp aslında öteleyip orada bırakma yaklaşımıdır, zorlama yaklaşımlardır bunlar hep. Hayali varlıklar üretip onun üzerinden varsayımlar ve bu varsayımlardan çıkarımlara gitmektir. Süpermen yokken varmış gibi kabul edip onun özellikleri ve amacı, yaptıkları ve nedenleri hakkında çıkarım yapmaya çalışmak gibi geliyor bana.
    “Musa dönemindeki insanlarla Hz. Muhammed dönemindeki insanlar aynı mıydı bilgi açısından? Hayır. Hz. Muhammed dönemindeki müşrikler zaten ilgili mucizeleri biliyorlardı fakat reddediyorlardı.”
    Hayır. 1-Mucizeleri bilip de reddetmek saçmalık olurdu. Mucizeye şahit mi olmuşlar? Hayır. Şahit olup da reddetmiş olsalar cehennemde kebap olmak için Allahın (yani senin inancına göre Allah diye bir varlık var dersek) elinde sağlam bir koz olurdu. Bakın gösterdik ama inanmadınız diye. Ama sen mucize göstermeyip, “2000-3000 sene önce mucize göndermiştik kanıt sunmasak da” demenle yürümez bu iş. Adam şahit olmamış ki. Şu an biri çıkıp da peygamberlik iddiasında bulunsa ve Muhammedin taktiğini uygulasa yine aynı şey geçerlidir. O halde ona da inanman gerekir. 2- Halkın büyük çoğunluğu ise hem Musa, hem Muhammed döneminde de cahildi ama bazı şeyleri sorgulayanlar Muhammed zamanında varmış yine de. Her zaman olur. Muhammed sadece kendisinden mucize istenip de doğal olarak getiremediği için böyle bir yola başvurmuş. Adamların sesini kesmek için. Ki zaten ona “eskilerin masallarını söylüyorsun sen” şeklinde söylenenler olmuş. Yani eskiden yaşandığını iddia edip mucize diye bahsettiğin şeyler uydurmadır demiş adamlar. Önceki mucize iddialarını da reddediyorlar yani. Aksi saçma olurdu. “A kitabındaki kanıtsız mucize iddiasına inanıyorum ama aynı veya benzer şey B kitabında olunca inanmıyorum.” Diyen kişi boş bir inanç sahibidir zaten. Ayrıca “istesek mucize göndeririz de hepsi inanır ama bunu istemiyoruz yani” mealindeki ayetle kesin olarak çeliştiğini ispatladım.

    • Furkan dedi ki:

      İtiraz Bey, dikkat ederseniz dediğiniz şeyler kişisel görüşlerinize dayanıyor çok büyük çoğunlukla. Ben ise bunları kişisel görüşümden uzaklaştırıp mantıksal bir zeminde cevaplamaya çalışıyorum. Tanrı’nın kendine tapmamayı da seçebilecek insanlar yaratması size mantıksız geliyor olabilir. Fakat, Tanrı’nın “yaratan” sıfatı gereği varlıklar meydana getirdiğini ve özgür bir varlığı meydana getirmesinde de bir sorun olmadığını pekala iddia edebiliriz. Belirttiğiniz görüş doğrudan bu görüşü yıkamayacaktır. Dolayısıyla bu konu üzerinden direkt olarak bir “mantıksızlık” ya da “Tanrı’yı kanıtlama” sunulamaz gibi durmaktadır.

      Evet, “Tanrı neden bizi direkt cennete-cehenneme yollamıyor?” diye bir soru sormadınız fakat ben orada -belirttiğiniz üzere- bir örnek vermek açısından bunu belirttim. Orada zaten ilgili mevzuları anlattığım için bu dediklerinize burada tekrar cevap vermeyeceğim, lütfen yine o cevabımı okuyup anlamaya çalışınız. Allah’ın zaten cehenneme gidecek insanları yaratması, “insan” yaratmadığı ve “imtihan” yapmadığı anlamına gelir. Tanrı ise imtihan yapmak istemiş ve -özgür varlıklar olan- insanları yaratmak istemiştir. “Tanrılar öyle uygun görmüş” gibi görüşler gerekçelendirilmemiş bir inanca dayanmıyor, aksine orada belirli bir gerekçe vererek bunu belirttim. Tanrı’nın neden yaratmak istediği sorusunun muhattabının ben olmadığını, Tanrı’ya sormanız gerektiğini söyledim. Bu sorunun cevabının da Tanrı’nın yaratmış olduğunu bilmemizi etkilemediğini söyledim. Ben senin neden bir deftere “Merhaba” yazdığını bilmesem de senin oraya onu yazdığını bilebilirim çünkü. Bu iki durum (senin bir şey yazmanla, onu oraya yazmandaki amaç) farklı açıklama alanlarıdır. İlkini, diğerinden bağımsız açıklayabilirken ikincisini diğerinden bağımsız açıklayamam. Tanrı konusunda da ilkinden (oraya kimin bir şey yazdığından) bahsediyoruz, erek (onu oraya yazmandaki amaç) beni bağlamaz bu durumda – yani onu belirtmeden de Tanrı’nın yarattığını (senin o kağıda bir şey yazdığını) açıklayabilirim.

      “Söylediğine kendin inanmıyorsun” diye sorduğun kısım için söylüyorum, bir öncekiler mesela mucizeler geldiği halde yalanlamadılar mı? “Eskilerin masallarından söz ediyorsun” örneğini verdiğin kısım ise yanlış. O dönemki halk bunu diyerek “Bu Musa falan hep uydurma” demeyi kastetmiyorlar çünkü. Roberto Tottoli’nin de dikkat çektiği üzere bu durum daha çok ölümden sonra dirilme gibi (tevhidle ilgili, Allah’ın şirke karşı çıktığı durumlarla ilgili) mevzularla ilgili duruyor. Elbette bu durum tartışmaya açıktır. Fakat zaten dediğin şeylere asli cevapları bir önceki yorumumda ortaya koydum.

      El kesme cezasıyla falan ilgili söylediklerin de dönemin algısına dayanıyor. He, felsefi olarak “el kesme cezası her durumda kesin olarak (nesnel olarak) yanlıştır” gibi bir önermeyi kanıtlarsan orası farklı olur tabii. Fakat bunun dışında, dönemin algısıyla birlikte “Hayır öyle yapılmamalı” demen bir şey ifade etmez. Kur’an-ı Kerim’in bu söyleminin de “her hırsızlık yapanı alın da elini kesin” demek olmadığı anlaşılmalı. Nitekim, ayetin dönem içinde nasıl uygulandığına göz gezdirilmelidir.

      Hz. Muhammed’ten sonra halkın farklı olmasıyla Musa’dan sonra farklı olmasını sadece dine bağlamadım zaten. Halkın, senin de belirttiğin açılardan farklı bir yapıda olmasıyla birlikte halkın dini birikimin de farklı olduğunu belirttim. Halk çoğu açıdan olgundu yani. Konuları değerlendirme ve uygulama açısından belirli bir olgunluğa erişmişlerdi. Ve son olarak, her “Ben Peygamberim” iddiasında bulunan insanı aynı şekilde değerlendiremezsiniz. Bu konu ayrı bir tartışma konusu olabilir. Bu kadar konuyu iç içe geçirmenin de ne dediğimi tam olarak anlatamama sebebiyet verdiğini düşünüyorum. Birçok konuyu farklı açılardan değerlendirmek gerekiyor fakat o kadar uzun bir yazı elbette yazamam. Sizin o anlık belirttiğiniz açıdan cevaplıyorum. Ve siz de bu sefer farklı bir açıdan soru soruyorsunuz, tartışma böyle devam ediyor. Ama genel olarak belirtmek istediğim şeyi en başta söyledim: Kişisel görüşlerinizle birlikte kesin iddiada bulunduğunuzu söyledim bazı konularda. Fakat o konuda benim de sizin de fikrinizin birbirinin önüne çok açık bir biçimde geçemediğini söyledim. Dolayısıyla, o konu üzerinden Tanrı’nın varlığının ya da yokluğunun kanıtlanamayacağını ve başka konulara bakmamız gerektiğini, sonrasında -diğer konulara verdiğimiz cevaplardan hareketle- o konuları cevaplamamız gerektiğini öne sürdüm. Ayrıca, kimi konularda “boşlukların tanrısı” gibi görüşlere düştüğümüzü söylediğiniz yerlerin hatalı olduğuna vurgu yaptım.

      Yorumunuz için teşekkür ederim.

  8. itiraz dedi ki:

    Peygamberler eğer halüsinasyon görmeye, gaipten sesler duymaya dayalı hastalıklara sahip değillerse narsisttirler ve böyle kişiler dönemlerinin inanmaya kolayca meyilli insanlarının durumundan faydalanıp mitolojik hikayeler de üretip insanlara korku salmışlardır ki itaat etsinler, narsist ihtiyaçlarını bu sayede tatmin edebilsinler. Mucize hikayelerinin temeli sanırım bu mantıktır. Zamanımızın insanlarının çoğu için bu tür şeyler artık saçmalık olarak görüldüğü, devletler kontrolden çıkan duruma el koyduğu, bilim, tıp ve psikiyatri, zihniyet vs. geliştiği ve din savaşları da pek yapılmadığı için “ben peygamberim” diye ortaya çıkan narsistler artık eskisi kadar tutulmuyor, fazla popüler olmuyorlar. Onların da büyük çoğunluğu artık dönemi ve insanları kendine göre tahlil edip başka taktiklerle (en bilineni siyasete atılma -ama her siyasetçi de narsist değildir-, popüler olma yarışı vs. şeklinde) ortaya çıkıyorlar. İngilizcen iyiyse narsizmle ilgili şu siteden bir şeylere bakabilirsin: http://samvak.tripod.com/
    ““Yollasaydı, ya yollayınca iman edeceklerdiyse?” diye soracaksan da Allah’ın zaten iman etmeyeceklerini bildiğini söyleyebiliriz.”
    Şu sözüne kendin inanıyor musun cidden? O dönemdeki mesela milyon tane insanın gözünün önünde kayadan deve çıksa, gökten araba falan inse (bu kendi uydurduğum bir mucize) yine de hiçbiri inanmayacaktı öyle mi? Bunu mantıklı bulmam mümkün değil.
    Çarpıttığını yeterince net ve öz olarak açıkladığımı sanıyorum. Ayetlerin anlamını eğip bükmek, değiştirmek, araya başka kelimeler eklemek gibi. Çelişkiyi kabul etmemek gibi vs… Kuranda ne yazıyorsa odur arkadaşım. Ben onu kabul ederim. Müslüman olsaydım da öylece kabul edip itaat eder ve onu aynen öylece uygulardım. Hayattan edindiğim tecrübelerim, düşünce ve duygularım vs. İslam inancımı etkilemez, daha önemlisi, bu inancımı değiştirmezdi. Görüşüm ve inancım İslamdan önce gelmezdi. İslam inancına göre görüşümü şekillendirirdim. Yazdığım temel noktalara, mantığına ve yaklaşımına katılmadığım ve nedenlerini de açıkladığım için aynı fikirde olmadığımı da belirtiyorum.
    Hırsızlık konusuna gelince de bir Müslüman için “Kuranda neyse odur” derim. Araplar da böyle düşünmüşler ve hâlâ uyguluyorlar el kesme cezasını. Ama ben bu uygulamanın sadece bu zaman için değil, her zaman için saçma ve vahşice olduğunu düşünüyorum. Hangi dönem için olursa olsun vahşetin uygulanmasını isteyecek bir varlığa ilahilik atfedemem. Böyle basit bir varlık ilah olamaz. Şunlar olabilirdi: Hırsızın, malı çalınan kişinin belli bir süreliğine karın tokluğuna işçiliğini (veya köleliğini de diyebiliriz) yapması, yaptığından utandırılması, belli bir süreli tecrit, topluma kazandırmaya çalışma vs. çok daha mantıklı, vicdani ve ekonomiye de katkısı olan bir şey olurdu. Ayrıca hırsızlığın nedeninin araştırılması da olabilirdi. Ücreti çok mu düşük, zengin ama psikolojisi mi bozuk, çalma takıntısı mı var, suç işlememek için eğitim konusunda eksikleri neler acaba gibi. Tanrı kitabı olsaydı bunlar için gerekli bilgilendirme ve test yöntemleri vs. yazılabilirdi mesela. En azından vahşet içermeyip yaratıcı, işlevsel, vicdani ve faydalı çözümler üretilebilirdi. Dönem için belki tamamen olmasa da en azından çok ciddi oranda işlerdi. Veya el kesmeyi sadece o döneme özgü, uygulanması ihtiyaç olan bir şey olarak kabul edip vicdanımızı elimizin tersiyle itsek bile hiç olmazsa Kuranda açık açık “şartlar değiştikçe cezaları uygun bir şekilde değiştirin” de yazmalıydı en azından. “Bunlarla mı uğraşacaksınız? Kesin gitsin” yaklaşımını hiçbir dönem için mantıklı bulamam.

  9. itiraz dedi ki:

    + Ayrıca;
    “Hz. Muhammed dönemindeki muhattaplar da artık iyice olanları biliyor, Allah’ın neleri kastettiğini biliyor fakat bunları saptırıyordu. Dolayısıyla vahiy dışı bir mucizeye gerek yoktu.”
    Tam da öncelikle bu yüzden mucizeye gerek vardır. Mucize masallarından mucizevi olayların gerçekten yaşanmış olduğuna iman ederek ders çıkarmak, bundan çıkarılacak ders çocuklar için hadi neyse de yetişkinler için çok komik. Vahiy iddiası güdülen sözler, verilen bilgiler mucize değilse vahiy dışı bir mucizeye her zaman gerek vardır.
    “Halk Hz. Muhammed döneminde, din açısından, yeterince olgunluğa ulaşmıştı – bunu anlatmaya çalışıyorum.”
    Yeterince olgunluğa ulaşıyorsa niye “mucize göndersek öncekiler gibi siz de inanmazsınız diye göndermiyoruz” deniyor? Olgunlarla olgun olmayanları bir tuttuğu buradan anlaşılıyor. Eski ve yeni insanların yapıları aynıymış bu ayete göre. Hem madem öyle neden başka ayette “istesek mucize göndeririz de hepiniz inanırsınız” deniyor? Bu ayetler hem kendi içinde hem de senin yorumlarınla çelişiyor.
    “Nitekim Hz. Muhammed’in peygamberliğinin bitişi ardından o toplumda olanlarla örneğin Musa peygamberin peygamberliğinin bitişinde olanlar aynı değiller, dediğim şey burada dahi görülebilir.”
    Toplumların din dışı çok çeşitli yapı ve özellikleriyle esasen ilişkilidir bu. Kültür, tarih, sosyoloji, psikoloji, toplumsal psikoloji, ekonomi, adetler, coğrafya vs. dünya kadar faktör var işin içinde. Sadece dine bağlamak yanlış olur. Ki öyle olsaydı bile yukarıda neden yanlış olduğunu belirttim zaten.

  10. Benjamin Breeg dedi ki:

    – cehennemdeki yiyeceklerle ilgili ayetler çelişiyor. Farklı katlarda farklı yiyecek olması sizin çıkarımınız. Bi de cehennemde olduktan sonra farklı yiyeceklerin olmasının ne anlamı var? Biri diğerinden lezzetli mi? bu ayetlerin yazılmasındaki amaç belli: boş tehtidler.
    -tarık suresi 7. ayetle ilgili yorumunuz çok zorlama. Ayet açıkça meninin nereden geldiğini söylüyor.
    -“yaratanların en güzeli” ifadesinin geçtiği ayetin arkasını gözden kaçırmışsınız. “Baal’e mi tapıyorsunuz?”. Demek ki sözü edilen şey ilahlar. Burada gaf var.
    -“Bu insanlar kitabın Hz. Muhammed tarafından yazıldığını iddia ediyor değil mi? O kadar plan yapan ve insanları kandırmaya çalışan bir adam bu kitabı uydurduysa da kitabın temel öğretisi ile çelişen bir şeyi yazıp bunu fark etmeyecek midir?” E o zaman bu mantıkla Kurandaki tüm çelişkileri gözardı ede biliriz.
    – yemin etmek inandırma amaçlıdır. Dikkat çekme olayı demagojidir.
    – “de ki” ile başlamayan ayetler gaftır. Eğer Allah “de ki” ile de ayet göndermeden sözünü iletiyorsa “de ki” ile başlamayan ne gerek vardı?
    – Bir kitabı uydurup insanları kandırmak için o kadar plan yapan bir adamın bu kadar basit bir mantıksal hata yapması ne kadar ilginç(!)” Kitap 23 yılda yazılmış. İnsan işte, unutmuş olabilir. Bi de ayet zaten bilimsel olarak hatalı. Dağlar hem “çakılmamıştır”, hem de depremi önlemez. Dağlık ülkeler deprem bölgeleridir.
    -“Kur’an bilim kitabı değil, mesaj veriyor orda” anlayışı çelişkilidir. O zaman bilimsel ayetlerin ne işi var kitapta? Bu mesaj verme “Allah yoksa şu dağları kim yarattı?” seviyesinde. Çünkü Kuran’da bilimle çelişen çokça ayet var. Muhammed kendince bazı bilimsel şeyleri açıklamaya çalışmıştır ve yanılgıya düşmüştür. Bu yüzden bilimle çelişen ayetler vardır.

    Aslında ateistlerle müslümanlar arasında Kur’an’a bakış açısında basit bir fark var:
    – bu ayetler çelişkili, demek ki bu kitap Tanrının sözü değil.
    – bu kitap Tanrının sözü. Demek ki ayetler çelişemez.

    “şüphesiz o, şerefli bir elçinin sözüdür” (hakka 40)
    Adam kendi söylüyor işte daha ne yapsın?

    Bi örnek vericem:
    Enam Suresi 32. ayette Allah, “Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir” der. Duhan Suresi 38. ayette de “Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri bir oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık.”
    – müslüman bakış açısı: bu ayetlerin öncesi sonrası var. Kur’an’ın geneline bakmak lazım. Hem Allah edebi bir dil kullanıyor. Arapça’nın özelliklerini de düşünmek gerekir. Farklı olaylardan bahsediyor. Oyun ve eğlenceden ne anladığınıza bağlı. Burada çelişki yok, yorumlanırken mantık hatası yapılıyor. Bir yoruma bağlı kalamassınız. Arapçasında çelişki görülmüyor. İnsanları kandırmak isteyen birisi bu tür hata yapmaz zaten.
    Ockhamın usturası: ayetler çelişkili

    Not: yukarıdaki ayet “hadi cevapla” demek maksadıyla yazılmamıştır. Örnek vermek içindir

    • Furkan dedi ki:

      Lütfen yazdıklarımda tam olarak neye işaret ettiğimi anlamaya özen gösteriniz, yorumunuz için teşekkür ederim. Cevaplamaya gelirsek:

      1. Öncelikle, “Hz. Muhammed’in uydurduğu şeyler” lafını kabul ederek bu ayetlerin “boş” olduğunu söylüyorsunuz. Dolayısıyla bu ayetlerin “boş” olduğundan bu kitabı Hz. Muhammed’in yazdığı sonucuna çıkamazsınız. Yiyecekler konusundaysa, zaten belirli bir hitabî özellik sergileniyor burada. Etkileyici bir şekilde anlatmak için belirli bir şekilde aktarılıyor insanlara.

      2. Orada zorlama bir şey yok, kaldı ki ayetin amacı da bilimsel bir olguya dikkat çekmek değil. Kur’an-ı Kerim’in “Bu kitap apaçıktır” demeye çalıştığı şey işte bu. “Sana, seni Allah yarattı diyorum. Bunun neyini anlamıyorsun?” diyor dönemin halkına hitabî olarak. Bilimden bağımsız olarak da olabiliriz bu konuyu (Yazımızın belirli bir kısmında bu tür bir görüşe yer verdik). Ama illa ki bilimle birleştirmek istiyorsanız, ilgili kısımda zorlama bir şey yok.

      3. “Yemin” kelimesinin ilgili dönemdeki kullanımına dair ne yazısı okudunuz Allah aşkına? İddialarınız duygusal iddialardan öteye geçmiyor. “Yemin” zaten dikkat çekmek için de kullanılan bir ifadedir.

      4. Arapça bilen bir arkadaşınız varsa ilgili metni ona yollarsanız çok rahat bir şekilde orada İltifat Sanatı’nın olduğunu anlayacaktır. Bu metni Arapça’nın özelliklerinden koparmaya çalışırsanız elbette sorun çıkar. Çünkü onun anlam bulduğu temeli yok etmiş olursunuz.

      5. Bilimle çelişen ayetlerin olmasını Hz. Muhammed’e bağlaman -ki varsa- zaten bir ön kabul. Neden Tanrı’nın belirli bir mesaj vermeye çalıştığı bir çelişki doğursun?

      6. Örneğinize gelirsek, işte yazıda da bahsettiğimiz “hitabî dil” tam olarak bu. İki yerde farklı bir konudan bahsediliyor. Şunun gibi: Bir kafede masanın başında bir grup insan konuşuyor olsun. Kendileri gibi düşünmeyenleri öldüren Hristiyan bir topluluk olsun. Bu masadakiler bu topluluk hakkında konuşurken aralarından biri “Bu Hristiyanlar çok kötü insanlar.” desin. Sonra başka bir zamanda -örneğin- eziyet görmüş bir halka yardım yollayan Hristiyanlardan konuşuyor olsunlar. Burada da yine aynı kişi “Bu Hristiyanlar çok iyi insanlar.” derse bunlar çelişir mi? Eğer denilen şeyi bir romanmış gibi, dümdüz bir şekilde okursanız, evet. Ama eğer onun hitabî bir dille kullanıldığını hesaba katarsanız ve farklı temellere sahip konuşmalar olduğunu kavrarsanız, hayır. Şunun gibi, bir keresinde okula defterimi götürmeyi unutmuştum. Öğretmen benim getirmediğimi gördü, ve bana mimikleriyle “Defterini evde mi unuttun?” tarzında bir işaret gönderdi. Ben de kafamı sallayarak “Evet” dedim. “Neyse, sonra yazarsın” der gibi bir el işareti yaptı diyelim. Sonrasında da öğretmen bir konuyu anlatırken “Herkes son dediğimi yazdı mı?” demiş olsun. Burada hoca çelişmiş mi oluyor? Benim defterimi getirmediğimi ve yazmadığımı biliyor, hatta bana “neyse sonra yazarsın” gibi bir işaret de yaptı. Şimdi de “Herkes son dediğimi yazdı mı?” diye soruyor, ben de “herkes”in içindeyim sonuçta. İşte, durum o kadar basit değil. Eğer masa başında yazılmış bir kitapta bu tip bir şey görürseniz çelişkili diyebilirsiniz fakat hitabî bir dilde o kişilerin zaten önceden sahip olduğu bir bilgi birikimi olur. Bunu tekrar konuşmaya yansıtmaları gerekmez. Orada hoca “Herkes…” derken her ne kadar “herkes” genel olarak tüm şeyleri kastetse de orada yaşadığımız bir olay sonucu çok rahat bir şekilde “herkes”in “Furkan dışındaki herkes”i kastettiği açıktır.

      Her ayetle ilgili olarak “Arapça’nın özelliği bu” diyen birisi varsa hata ondadır. Fakat bazılarının böyle hatalar yapması sizin gerçekten de Arapça’nın özelliklerinden kaynaklanan şeyleri görmenizi engellememeli. Mesela bu yazımızda da Tarık Suresi ile ilgili bir duruma değindik, Arapça’nın özelliklerinden yola çıkarak(Tarık Suresi’nin ilgili ayetlerinde kastedilen şeyin “insan” değil “meni” olduğuna dair). Arapça’nın özelliklerini bilmeyen birisi bunu dümdüz bir şekilde okusa oradan “Bu ayet insandan da bahsediyor olabilir” sonucu çıkabilir mesela. Ama eğer Arapça’nın ilgili özelliklerine bakarsanız çok rahat bir şekilde anlaşılıyor ki orada çıkan şey “meni”ye işaret ediyor. Bu arada, Ockham’ın Usturası’nın ne olduğunu tam olarak anlamadığınızı düşünüyorum. İlgili konunun Ockham’ın Usturası ile bir alakası yok çünkü.

      “Adam kendi söylüyor, daha ne yapsın?” diyerek Hakka Suresi’nin 40. ayetini örnek vermişsin mesela. İşte bu ayette de üstte dediğim şeyi bir kenara atarak anlamaya gittiğin için bir sorun çıkıyor. “innehü le-kavlü rasülin” ifadesi Kur’an-ı Kerim’in Hz. Muhammed’in sözü olduğuna değil; bu sözlerin bir şair veya kahinin dilinden değil, bir elçinin dilinden döküldüğüne dikkat çeker. Ayetlerin bağlamından anlatmaya çalıştığı şeyin bu olduğu çok ama çok net bir biçimde ortada. En başından bu ayetlerin ne anlatmaya çalıştığını gerekli tefsir kaynaklarıyla birlikte okursanız anlayacaksınızdır. Ama dediğim şeyi anlaman için bunu yapmana da gerek yok, ileriki ayetlere bakınca ve bir önceki ayetlerin konusuna bakınca da bu çok rahat bir biçimde ortaya çıkıyor.
      Hakka 40-41-42-43-44-45-46-47: O Kur’an muhakkak ki şanlı-şerefli bir elçinin dilinden dökülen bir kelamdır. O bir şair sözü değildir. Ne var ki siz bu gerçeğe hiç inanmıyorsunuz. Kur’an bir kahin sözü de değildir. Ama siz bunu hiç düşünmüyorsunuz. O, alemlerin rabbi Allah katından indirilmiştir. Şayet Peygamber birtakım sözler uydurup bize isnat edecek olsaydı biz onun takatini derhal keser, sonra da can damarını koparıverirdik. O zaman hiçbiriniz buna engel olamazdı.

  11. Benjamin Breeg dedi ki:

    cevap için teşekkürler.
    tek tek gitmiyicem ayetler konusunda. Verdiğiniz cevaplardan şu sonuç çıkıyor: kuran hakkında şüphelerimizi gidermek için kapı-kapı Arapça uzmanlarını dolaşmalıyız. Şayet bunu yapmazsan cehennemi boylarız galiba. günümüz insanının böyle bir lüksü varmı? işini gücünü bırakıp Arapça konusunda uzman olmak gibi? Yukarıdaki çelişki konularına dönmek istemiyorum. Ama bir şeyin farkına varmış durumdayım. Kurandaki tüm çelişki, tutarsızlık, bilime ve temel vicdani normlara aykırı konuları toplasak, üzerine hadisleri de konu edinsek her biri 2 saatten 5 bölümlük belgesel serisi yapılır. Demem o ki, hiç kimse bir sabah kalkıp da “bu günden itibaren ateistim” demiyor. Bi yere kadar bazı şeyleri mantığa oturta biliyorsun. artık soru işaretleriyle baş edemediğinde dinden çıkma kaçılmaz oluyor. Kuran’da bi tek çelişki olmasa bile bazı konular gerçekten can sıkıcı. Düşünsene sen hiç kimseyi inancından ötürü yargılamıyorsun. Ama inandığın tanrı bazı insanları inancından ötürü durmadan sonsuza kadar, hem de derilerini değişe değişe yakmayı planlıyor.
    Birisi peygamber olduğu iddiasıyla çıksa ortaya teistlerin ona neden inanmayacak biliyormusunuz? Çünkü bu haklarını 1400-2000-3000 yıl önce yaşamış, hiç görmedikleri insanlar için kullanmıştırlar. Bi de böyle çarpıklık vardır dinlerde:
    -beni tanrı size elçi olarak seçti
    -nasıl inanıcam sana?
    -inanacaksın işte! Yoksa cehenneme gidersin
    -mucize göster inanayım sana
    – hayııır! O zaman her kes inanır, imtihanın manası kalmaz.

    Peygamberlik olayı aynen yukarıdaki gibi işler. Her kes inancında özgür elbette ama akıl, var mantık var. Ben de uzun zaman düşündüm bu konuda. İnanmak için makul bir sebep bulamadığım gibi inanmamak için yeterli sebepler buldum. Kısacası mesele 3-5 çelişki tartışmasından öte. İnsanın kendi aklı ve vicdanıyla hesaplaşması bence.
    Tabii “inanmıyorsan inanma ne diye yazıyorsun” gibi düşüne bilirsiniz. Ateistlerin kendilerini ifadeye ihtiyaç duymasının sebepleri var. Dinin kitlesel ve mutlakcı yapısı, dindar bireylerin kişisel yaşama müdaheleleri, dinin siyasi araca çevrilmesi, dini propaganda hareketleri ve s. gibi faktörler ateistleri tepki vermeye zorluyor. Pilot kalemle ateizmi çökerten mı dersin, poşete lego doldurup sallayan mı dersin. Adam bu yerde agresifleşiyor.
    İnternet ortamında bir kaç seviyeli teist blog yazarından birisiniz. Ama sizin de ateistler konusunda bazı fikirleriniz önyargılı gibi geldi. Biraz empati yapmayı deneyin bence.

    • Furkan dedi ki:

      “Şu kişiyle bir konuşur musun, kendisi bir ateist…” diye kimi zaman internetten tanıdığım kişiler bana yönlendirme yapıyor. Ve onlarda gördüğüm şey ayetleri sanki bilimsel bir makaleymiş gibi anlamlandırmaya çalışmaları. Oysa bu ayetlerin belirli bir yaşanmışlık üstüne indiği unutuluyor. Benim vurgulamak istediğim şey ilk önce buydu. Eğer Kur’an-ı Kerim hakkında “din” dışında bilgi edinmek istiyorsan, yani Kur’an-ı Kerim hakkında entelektüel bilgin olsun istiyorsan, evet, Arapça bilen insanların çalışmalarını vs. okuyarak inceleme yapmalısın. Fakat, amacın bu dini yaşamaksa ahlâkın ve ibadetin neyi anlaşılmıyor ki? Din, teistler tarafından da çok fazla “ritüel”e ve dolayısıyla da “gösteriş”e dönüştürülüyor. Oysa Kur’an-ı Kerim yürüyen bir Kur’an olan Peygamber’in hayatına bir ahlâk ve ibadet göstergesi olarak indi. İnsanların kaçırdığı noktanın bu olduğunu düşünüyorum. Ayetlerde çelişki olduğuna dair getirilen söylemler de pek tutarlı olmuyor genelde (bilimsel eleştirileri bir kenara bırakırsak). Bilimsel eleştiriler de ayrıca tartışılır tabii. Gerçekten öyle bir şey var mı, varsa bu bir sorun olur mu gibisinden.

      Peşin hükümlü olduğumu düşünmüyorum açıkçası. Efe Aydal’a dediklerimden bunu çıkartıyorsan, hiç de alakası yok. Efe’yi uzun zamandır internet ortamında görüyoruz hepimiz. Beni şaşırtan nokta bir insanın senelerdir kendini nasıl hiç geliştiremediği, gerek ayetler konusunda olsun gerekse felsefi açıdan olsun hiç bir ilerleme kaydetmediği. Belki bu şaşkınlığım yüzünden bazı kısımlarda biraz sert konuşmuş da olabilirim. Teolojik sebeplere dayananlar genelde çok basit iddialara dayanıyor fakat bazı felsefi iddialara dayananlar hakkında konuşacaksak, onları asla saçma görmüyorum. Fakat kimileri çok saçma iddiaları büyük bir şeymiş gibi ortaya atınca insanın gülesi geliyor haliyle.

  12. Ayfer Kaya dedi ki:

    Bi göz attım yazıya, dağlar depreme sebep olur ve Kur’an ayeti yanlış çeviriye kurban gitmiştir. Kur’an da bilime uygundur ve dağlar sarsılsın diye çevrilmesi gerekir. Lütfen bunu da araştırın. Selamlar.

  13. Erdem dedi ki:

    Tebbet suresini de katsaydınız keşke. Birde peygamberimizin müşriklerden korunacağı ayeti olduğu halde dişinin kırılması ve sanırım Hayber miydi tam hatırlamıyorum ama yahudi kadın tarafından zehirlenmesi açıklamalarını. Çok beğendim yazıyı bu arada Allah’a emanetsin.

  14. Erdem dedi ki:

    Furkan kardeşim senden ricam kurandaki tebbet suresi Rum sureleri. Veya denizlerin karanlığı gibi mucizevi konuları sistemlerip yazıya döker misin? Ayrıca ekşi sözlüğün Rum suresindeki mucize için attıkları yalanlar içinde eleştiri yazısı yazar mısın?

  15. Good dedi ki:

    Merhaba yukarıdaki konuyla pek alakalı değil ama farklı bir konu hakkında sizden bilgi almak istiyorum. Bu konu hakkında yapabildiğim kadarıyla araştırma yaptım. Ama tatmin edici bir sonuca ulaşamadım. Sizin yazılarınızda da mantığıma yatmayan bir durumla karşılaşmadığım için de size sormak istedim.2 – Diyanet İşleri: Eğer kulumuza (Muhammed’e) indirdiğimiz (Kur’an) hakkında şüphede iseniz, haydin onun benzeri bir sûre getirin ve eğer doğru söyleyenler iseniz, Allah’tan başka şahitlerinizi çağırın (ve bunu ispat edin). 2 – Diyanet İşleri: Eğer, yapamazsanız -ki hiçbir zaman yapamayacaksınız- o hâlde yakıtı insanlarla taşlar olan ateşten sakının. O ateş kâfirler için hazırlanmıştır.Bu meydan okuma Kuran’ın belagat ve fesahat bakımından bir meydan okuması mıdır ? Yani bu meydan okuma edebi yönden bir meydan okuma mı ? Hangi yönden Kuran’ın benzeri yazılamıyor ? 1999 yılında Arapça olarak The true Furqan isimli bir kitap yazılmış bu kitap bazı sitelerde Kuran’ın meydan okumasına karşılık yazılan başarılı bir eser olarak gösterilmiş Kuran’ın mucizeleri çöktü gibi yorumlar yapılmış.Kafam çok karışıyor Kuran da hangi yönden meydan okunuyor ? Yardımcı olursanız gerçekten sevinirim.

    • Furkan dedi ki:

      Selam,

      Bu konuda farklı farklı cevaplar verilebilir. Fakat en azından kendi cevabımı vereyim: Kur’an-ı Kerim edebi bir mükemmelliğe sahip mi değil mi bunu pek bilemiyorum, doğrudan Arapça bilmediğim için kontrol edemiyorum. Edebi güzelliğe sahipse de Kur’an-ı Kerim gibi 26 yılda parça parça inen, hitâbî dile sahip olan bir metin her dönemde “edebi olarak mükemmel” diye adlandırır mı pek bilemiyorum fakat [eğer edebi mükemmelliğe sahipse] en azından kendi dönemi içinde öyle adlandırılabilir. Bundan öte, ben Kur’an-ı Kerim’in “Benzeri on ayet/sûre getirin.” gibi iddialarının [en azından] sadece edebi yönden olduğunu düşünmüyorum. Kur’an-ı Kerim’in bu iddiasının daha çok o dönem çerçevesinde Kur’an-ı Kerim’in nasıl bir başarıya sahip olduğuna gerek bilgi açısından gerekse pratikte olanlar açısından değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Mesela The True Furqan 23 senede parça parça, büyük oranda insanların hayatını etkileyerek; o kadar zor bir durumun içinden mi çıktı? Hayır. Bence Kur’an-ı Kerim’in bu iddiası edebi yönden değil, yarattığı etki üzerinden; elbette -üstte dediğim gibi- Allah’ın bilgisine ve gücüne de dikkat çekme var burada. Kur’an-ı Kerim’e eskilerin masalları (esâtîru’l evvelin) diyen kafirler, “Ne var ki biz de yazabiliriz bunları; Muhammed’in eskilerin masallarını anlatması.” şeklinde de bir algıya sahipti denebilir(Her ne kadar genel olarak bu ifade ahiret gibi iddialara “eskilerin masalı” şeklinden bakmak olsa da kafirler “Bu ne yani şimdi, biz de bunun benzerini yaparız.” algısına da sahiplerdi.). Bu açıdan, Kur’an-ı Kerim’in ilgili ayetleri “Hadi, lafzi olarak, edebi olarak yazın da benzerini görelim!” değil, “Hadi o şairleriniz, kâinleriniz ve putlarınız böyle bir metni -tam anlamıyla- ortaya koysun da görelim!” anlamına gelmektedir. “Tam anlamıyla”dan kasıt ise, üstte dediğim gibi, o dönemin şartları içinde pratikte böyle başarılı bir metni ortaya koymaktır. Allah-u Teâlâ bu noktada “Benim gücüm olmasaydı böyle bir şey gerçekleşemezdi. Sizin bu metni karalama çabalarınız boşadır, hadi kendi destekçilerinizle bir araya gelin de böyle bir metin ortaya koyun bu şartlarda, bakalım olacak mı!?” diyor bir bakımdan. Nitekim görmekteyiz ki Kur’an-ı Kerim kendi dönemi içinde defalarca bu söylemde bulundu ve açıkçası benim bildiğim Kur’an-ı Kerim benzeri bir metin yazılmadı o yıllarda.

      Sonuç olarak, The True Furqan’ın Kur’an-ı Kerim ile aynı edebi güzelliğe sahip olup olmadığı tartışmasını bir tarafa bırakırsak (çünkü Arapça bilmediğim için bu konuda net bir şey söyleyemiyorum) ben Kur’an-ı Kerim’in “benzerini yazın” iddiasıyla üstte belirttiğim şeyleri kastettiğini düşünüyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir