KUR’AN ÇELİŞKİLERİ İDDİALARINDAKİ TEMEL HATALAR

İnsanların Kur’an-ı Kerim’in gerek bilimle olsun gerekse farklı ayetlerle olsun çeliştiğini söyleyenler ve bundan hareketle İslâm’ın ilahi bir kaynağa sahip olamayacağını söyleyenler genellikle Kur’an-ı Kerim’in hitabî dil olduğunu unuttukları için ve ayetlerin tek bir anlamlandırmasının ve yorumunun olacağını düşündükleri için hataya düşmektedirler.

 

İlk olarak dil bilimsel bir hatadan dolayı kaynaklanan bir iddiaya değineceğiz: Buna göre En’am Suresi’nin 151. ayetinde anne-babaya iyilik etmek haram kılınmaktadır. Ayet şöyledir:

[Ey Peygamber!] De ki onlara: “Gelin, ben size Rabbinizin neleri haram(harrame) kıldığını söyleyeyim: Allah’a hiçbir şeyi eş ve ortak koşmayın. Ana-babanıza iyi davranın. Fakirlik yüzünden bakıp büyütemeyiz endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin. Zira sizin de onların da rızkını veren biziz. [Zina, üvey anayla nikah gibi] çirkin ve utanç verici fiilleri açıkça ya da gizli işlemekten uzak durun. Haklı bir sebep bulunmadıkça, Allah’ın kutsal/dokunulmaz saydığı cana kıymayın.” İşte Allah size bütün bunları emrediyor ki düşünüp ders alasınız, yanlış yola sapmayasınız.

 

Bu ayet pek çok mealde “Rabbinizin neleri haram kıldığını söyleyeyim…” diye ele alınmaktadır. Kur’an Meali adlı siteden baktığım üzere 39 mealin 39’u da ilgili kelimeyi “haram etmek/yasaklamak” anlamında almıştır. Oysa böyle bir çeviride ayette Allah-u Teâlâ’ya şirk koşmamak, anne babaya iyi davranmak gibi helal ve hatta emir olan şeylerin haram kılındığı gibi bir sonuç çıkmaktadır. Haram anlamında alınan “harrame” (حَرَّمَ) kelimesi; “harim” (dokunulmaz), yani “olmazsa olmaz” (zorunlu) anlamına da gelebilmektedir. Hatta Enbiyâ Suresi’nin 95. ayetinde de “harâmun” (حَرَامٌ) kelimesi “zorunlu, kaçınılmaz” anlamında kullanılmıştır. Bu ayette de o anlamda kullanıldığını düşünmek en makul seçenek gibi durmaktadır.[1]

 

Bu tür hatalarda son olarak bir örneğe daha değinmek istiyorum. Kimilerine göre Rahman Suresi’nin 19-20-21-22. ayetlerinde tatlı ve tuzlu sudan mercan çıktığı söylenmektedir, bu da bilimsel anlamda hatalıdır; inci her ikisinden çıksa da mercan çıkmaz. Ayetler şöyle söylemektedir:

O, iki denizi birbirine kavuşmak üzere salıverdi. Fakat aralarında engel bulunduğu için birbirine karışmazlar. Böyleyken, Rabbinizin onca nimetinden hangisini inkar edebilirsiniz?! O ikisinden inci ve mercan çıkar. – Merecel bahrayni yeltekıyân. Beynehumâ berzehun lâ yebgıyân. Fe bi eyyi âlâi rabbikumâ tukezzibân. Yahrucu min humâl lu’luu vel mercân.

 

Öncelikle, burada “iki deniz”i ifade ettiği düşünülen “bahrayni” (بَحْرَيْنِ) ifadesi Râgıb el-İsfahânî’nin (ö. 1108) de belirttiği üzere “iki büyük su kütlesi” anlamına gelir. Zaten bu durum iddia sahipleri tarafından da sorun görülmemektedir. Onların da kabul ettikleri bir diğer konu ise bu ayetin Furkan Suresi’nin 25. ayetindeki gibi tatlı ve tuzlu olan iki farklı su kütlesinden bahsetmesidir. Ve gerçekten de mercan tatlı suda yetişmez, peki bu durum ayetin bilimsel bulgularımızla çeliştiğini mi gösterir? Bir arkadaşınızın şöyle dediğini düşünün:

İki arkadaşım bana şapka ve kapüşonlu aldı.

 

Bu cümleden her iki arkadaşımızın da bize bir şapka ve bir kapüşonlu aldığı sonucuna varabiliriz, bu durumda iki şapkamız ve iki kapüşonlumuz olur. Fakat, bu cümleden bir arkadaşımızın şapka bir arkadaşımızın kapüşonlu aldığı sonucuna da varabiliriz. Kur’an’daki ilgili ifade de böyle anlaşılabilir. Denizin birinden (tatlı olanından) biri (inci), denizin bir diğerinden (tuzlu olanından) de bir diğeri (mercan) çıktığı da düşünülebilir. Bunun dışında, önemli bir dil alimi olan Zeccâc’ın da belirttiği üzere Rahman Suresi’nin 22. ayetindeki “yahrucü minhumâ” (يَخْرُجُ مِنْهُمَا) ifadesi “ikisinden birinden X çıkar” şeklinde de anlaşılabilir. Buna göre o iki denizin birinden (tuzlu olanından) bunları ikisinin (inci ve mercan) çıktığı da düşünülebilir.

 

Üstte, dil bilimsel açıdan hata yapılması konusuna değindik. Şimdi ise ayetlerin bağlamını çöpe atmaktan dolayı ortaya çıkan hatalara değineceğiz ki bu hata en çok yapılan hatadır. Bu konuda bir örnek: Kimilerine göre Tevbe Suresi’nin 31. ayetiyle Enbiya Suresi’nin 98-99. ayeti çelişmektedir. Ayetler şöyledir:

Yahudiler ahbârını, Hristiyanlar da ruhbanlarını ve Meryem oğlu İsa Mesih’i Allah’ın yanı sıra rab/tanrı edindiler. Hâlbuki onlar bir tek ilaha/tanrıya, kendisinden başka hiçbir gerçek ilah/tanrı olmayan Allah’a kulluk/ibadet etmekle yükümlü kılınmışlardı. Allah onların tanrılık yakıştırdıkları her şeyden münezzehtir.

İşte o zaman müşriklere şöyle denecek. “Hem siz hem de Allah’ın yanı sıra ilah (tanrı) yerine koyduğunuz o putlar cehennemin odunusunuz. Evet, şimdi hepiniz cehennemi boylayacaksınız!” O putlar gerçekten tanrı olsalardı cehenneme uğrarlar mıydı?! Oysa onlar da onlara tapınanlar da cehennemde temelli kalacaklar.

 

Ayetlerin “Onlar da onlara tapınanlar da…” ifadesinden ötürü Kur’an-ı Kerim’in Hz. İsa’nın da cehenneme gideceğini söylemektedirler, aksi halde Enbiya 98-99 ile Tevbe 31 çelişir(!) Fakat buradaki sorun ayetlerin bağlamıyla birlikte alınmamasıdır. Tevbe 31’de Hz. İsa’nın dönemindeki bir olaydan söz ederken Enbiya Suresi’nin 98-99. ayetlerindeki hitap Mekke halkının müşriklerinedir. Bilindiği üzere müşrikler putlara tapmaktadır(Putlar aracılığıyla farklı şeylere insanlar da burada kastettiğim şey meselâ Hz. İsa gibi bir insana tapmamalarıdır). Burada mevzu bahis olan şey müşriklerin putlarına tapmasıdır; örneğin siz beni ilah belirlediğinizde bu konuda benim de cehenneme gidip gitmeyeceğim değildir. Ayette “Madem o taptığınız putlar güce sahipler hadi cehennemden kurtulsunlar!” tarzında bir meydan okuma vardır, onların aslında güçsüz olduğuna değinilir. Dolayısıyla Enbiya Suresi’ndeki hitap Mekkeli müşrikleridir ve özelde onların taptığı putlarla (daha doğrusu onların putlara tapma şekliyle) ilgilidir; konu Hz. İsa ve Hristiyanların ona nasıl taptığıyla ilgili değildir. Pek çok çelişki iddiası ne yazık ki ayetlerin bağlamını çöpe atmaktan kaynaklanmaktadır. Bu konuda bir örnek daha vermek istiyorum. Kimilerine göre Bakara Suresi’nin 256. ayeti ile savaş ayetleri (Biz burada Tevbe 5’i örnek alacağız) çelişmektedir, ayetler şöyledir:

İman hususunda asla zorlama yoktur. Çünkü artık neyin hak neyin batıl, neyin doğru neyin yanlış olduğu açıkça ortaya çıkmıştır. Şimdi her kim putları ve şeytanın yandaşlarını [tâğûtu] reddedip yalnız Allah’a inanıp güvenirse, kopma ihtimali bulunmayan bir kulpa tutunmuş olur. Allah her şeyi işitir, her şeyi bilir.

Haram aylar sona erdiğinde müşrikleri ele geçirdiğiniz yerde öldürün. Gerektiğinde onları yakalayıp tutsak edin, gelip geçtikleri her yeri gözetim altında tutun. Şayet tövbe edip imana gelir [ve tıpkı sizin gibi] namazı kılıp zekatı verirlerse onları serbest bırakın. Çünkü Allah tövbekar kullarına karşı çok affedici, çok merhametlidir.

 

İnsanların Kur’an-ı Kerim’i -üstte de belirttiğimiz gibi- topluca yazılmış bir kitap gibi okuması çok büyük bir hatadır. Oysa bir suredeki ayetlerin iniş zamanı arasında oldukça fark olabilmektedir. Çünkü her ayet bir bağlam çerçevesinde, bir olay vuku bulduğunda ona çözüm için inmiştir. Tevbe Suresi’nin başlarında zaten vurgulanmaktadır ki müşrikler Müslümanlarla aralarındaki antlaşmayı bozmuştur ve Müslümanları yok etmek adına tekrar harekete geçmişlerdir. Müminler de bu nedenle onlara savaş açmıştır. Kaldı ki Tevbe 5’in hemen bir ayet öncesinde antlaşmayı bozmayanlarla savaşılmaması emredilir:

[Ey Müminler!] Kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklerden, antlaşma şartlarına tam olarak uyan ve size karşı başkalarıyla işbirliği yapmayan [Kinâne gibi] kabilelerin durumu farklıdır. Bu sebeple, onlarla yaptığınız antlaşmanın şartlarına süresi doluncaya kadar uyun. Çünkü Allah antlaşmalarına uyan, ahde vefasızlıktan sakınan kimseleri sever.

 

Yine Tevbe Suresi’nin 6-7-8. ayetlerinde eman dileyenlerin affedilmesi ve bozgunculuk edilmemesi vurgulanır. Ve 13. ayette de savaşın fitilini karşı tarafın ateşlediği bildirilir(Burada özel bir durum olduğundan ötürü bildirilir, yoksa bildirmesine gerek yoktur çünkü savaşanlar zaten savaşı kimin başlattığını bilmektedir, toplumun açıkça bildiği bir şeyin bir daha vurgulanmasına günlük dilde gerek yoktur):

[Ey Müminler!] Sizinle yaptıkları antlaşmaya uymayan, vaktiyle Peygamber’i yurdundan çıkarmak için etmediklerini bırakmayan bu namert adamlarla savaşmayacaksınız da başka kimle savaşacaksınız?! Kaldı ki savaşın fitilini ateşleyenler de onlardır. Yoksa onlardan korkuyor musunuz?! Oysa asıl korkmanız gereken Allah’tır. Çünkü siz iman sahibi kimselersiniz.

 

Sonuç olarak ayetlerin hangi zamanda ve zeminde indiğine bakmadan, ayetlerin bir bütün olarak ne anlatmaya çalıştığına bakmadan bir kanıya varmak ayetin söylediğini anlamaya değil, sizin ayetin ne söylemesini istediğinizi gösterir. Bu konu gerçekten pek çok kişi tarafından bir kenara atılıyor ve Kur’an-ı Kerim anlatmaya çalıştığı şeyden koparılıyor diye son bir örnek daha vereceğim: Kimilerine göre şeytanın insana secde etmesi gerektiğini söyleyen ayetlerle insanı yeren, onların nankör vb. olduğunu söyleyen ayetler çelişmektedir; bazı ayetlerde insan el üstünde tutulurken bazılarında “aşağılanmaktadır”. Örnek olarak Meâric Suresi’nin 19-20-21. ayetlerini, İbrahim Suresi’nin 34. ayetini, Abese Suresi’nin 17. ayetini ve Furkan Suresi’nin 44. ayetini seçtik. Ayetler şöyledir:

Doğrusu insan tahammülsüz, mızmız ve aynı zamanda aç gözlü bir mizaca sahiptir. Nitekim başı dara düşünce başlar feryat etmeye; nimete kavuştuğunda ise cimri mi cimri kesilir.

Dahası O size yaşamanız için gerekli olan her şeyden verdi. O’nun size verdiği nimetleri saymaya kalksanız, mümkün değil sayamazsınız. Ama gel gör ki insan alabildiğine şükürsüz, alabildiğine nankördür.

Kahrolası insan nasıl da nankörlük ediyor!

Ey Peygamber! Yoksa sen o kafirlerin/müşriklerin birçoğunun söz dinleyen, gerçekleri düşünüp anlamaya çalışan kimseler olduğunu mu sanıyorsun?! Yoo! Gerçekte onlar tıpkı davar sürüsü gibidirler; hatta yolu şaşırmışlıkta davardan da beter haldedirler.

 

Tüm bu ayetler kafirleri eleştirmek adına indirilmiştir. Çünkü Kur’an-ı Kerim göre nankörler [adı üzerinde] “kâfirlerdir”. Hiçbir ayette müminlerin nankör olduğuna, alçak olduğuna dair bir vurgu yoktur. Elbette müminlerden de günah işleyenler olabilir, nitekim öyle bir durumda müminler de eleştirilmiştir fakat “nankör” gibi sıfatlar kullanılmamıştır. Bu İbrahim Suresi’nin 34. ayetinde de oldukça açık bir şekilde görülmektedir. Diğer tüm ayetlerin de birkaç ayet öncesine ve sonrasına bakarlarsa, ayetin konu edindiği şeye bakarlarsa göreceklerdir ki yerilen kişi mümin insan değil, kafir insandır. Dolayısıyla insanlara güzel bir biçimde aktarmak adına ayetlerdeki “insan” kelimesinin önüne parantez içinde “kâfir” yazılırsa daha doğru olacaktır, ki insanlar bağlamın ne olduğunu anlasın ve anlaşılmazlıktan dolayı ortaya çıkan bu tür sorunlar ortadan kalksın. Bu noktada, bize “Tamam da sen ayette olmayan bir şeyi ekliyorsun!” deyip karşı çıkanlar olabilir. Fakat üstte defalarca vurgu yaptığımız gibi, ayetler bir bağlam üzerine inmiştir ve birtakım şeylerden bahsetme gereği duymaz, o ayetin neyi konu edindiğini bilirseniz ancak o zaman anlayabilirsiniz. Örnek vermek adına Bakara Suresi’nin 158. ayetinin düz bir mealine bakalım:

Şüphesiz Safa ile Merve Allah’ın işaretlerindendir. Böylece kim Evi hacceder veya umre yaparsa, bu ikisini tavaf etmesinde kendisi için bir sakınca yoktur.

 

Bilinir ki Safa ile Merve arasında gidip gelmek bugün ibadet olarak görülmektedir. O halde bir kimsenin “Tamam da bizim ibadet diye yaptığımız bir şeyden niye ‘sakınca yoktur’ şeklinde bahsedilmektedir ki? Herhangi bir sakınca bulundurabilecek bir durum mu var?” diye soru sorması muhtemeldir. İşte bağlamıyla çeviri için şöyle meal edilmesi gerekir:

[Ey Müminler!] Safa ve Merve [adlı iki tepe her ne kadar İslam öncesi dönemlerde İsaf ve Naile adlı putların bulunduğu mekanlar olsa da] Allah’ın değer atfettiği birer nişane, birer semboldür. Bu yüzden, hac veya umre yapan kişinin bu iki tepe arasında sa’y etmesinde [ibadet maksadıyla hızlıca gidip gelmesinde] sakınca yoktur.

 

Üstte ayetlerin bağlamını çöpe atmaktan dolayı ortaya çıkan hataya değindik. Şimdi ise muhatabın algısı çerçevesinde yapılan hitabın çöpe atılmasından dolayı ortaya çıkan bir hataya değineceğiz. Aslında bu bağlamı da çöpe atmaktan çok bağımsız değil ama ayrıca bahsedilebilir diye düşünüyorum. Kimilerine göre Zümer Suresi’nin 6. ayetinde 8 çift hayvandan söz edilmektedir ama hayvanlar çok daha fazla olduğu için bu bilimle çelişmektedir(!) Ayet şöyle demektedir:

O Allah ki sizi bir tek özden yarattı; eşini de aynı özden meydana getirdi. Yine O size erkekli-dişili dört tür hayvan lütfetti. Ayrıca O sizi analarınızın karnında üç karanlık içinde aşama aşama geliştirerek yaratınaktadır. İşte rabbiniz Allah budur! Mutlak hükümranlık O’nundur. O’ndan başka gerçek ilah/ tanrı yoktur. Böyleyken nasıl olur da O’ndan başka varlıklara tapınır, haktan uzaklaşırsınız?!

 

Öncelikle burada “8 çift hayvan”dan kasıt erkekli-dişili 4 tür hayvanın olmasıdır. Ayetlerde kastedilen hayvanları zaten muhatap bilmektedir fakat benzeri bir konu üzerinden En’am Suresi’nin 143-144. ayetlerinde hangi hayvanlar olduğunu değinilmiştir. Buna göre hayvanlar deve, sığır, koyun ve keçidir. Peki Allah insanlar için sadece bu hayvanları yarattığını mı söylemektedir, dolayısıyla ayet bilimle mi çelişmektedir? Elbette bu komik bir iddiadır. Zaten akrep, örümcek, arı gibi hayvanlar çok açıkça o dönemki halk tarafından da biliniyordu; Hz. Muhammed uydurmuş olsa bile fazla hayvanın olduğunu biliyordu. Peki buradaki kasıt nedir? Muhatabın kim olduğu ve ne tür hayvanlardan ne şekilde yararlanıldığı bilinmektedir. Allah’ın onlara nasıl güzel bir lütufta bulunduğunu belirtmek adına tabii ki [o bölgedeki, yani ayete muhatap olan] insanların etinden-sütünden-gücünden yararlandığı hayvanlardan söz edecektir. Örneğin hayatında hiç telefon kullanmamış ve telefonun ne olduğunu bilmeyen birisine “Telefon ne güzel bir şey! Bunu icat edenler ne güzel bir iyilik yapmış bizler için!” derseniz sizi anlayacağını mı düşünüyorsunuz? Elbette anlamayacaktır. Allah-u Teâlâ lütfetti şeylerden bahsetmek adına o insanların kullandığı hayvanlardan örnek vermiştir. Vahiy farklı hayvanlardan yararlanan bir halka inseydi elbette örnek verilen hayvanlar da farklı olurdu. Sonuçta burada sadece o hayvanların bir lütuf olduğuna değil, ondan [bir şekilde] yararlandığımız tüm hayvanların bir lütuf olduğuna vurgu vardır.

 

Unutmayalım ki Kur’an-ı Kerim masa başında yazılmış bir roman değil, belirli bir geçmişi olan bir topluluğa belirli olaylar neticesinde sözlü olarak aktarılmış bir metindir. Bu nedenle de günlük dilin getirdiği özelliklere sahiptir. Bazıları neredeyse Kur’an-ı Kerim’de “Aklını başına al!” yazsa “Akıl zaten baştadır, işte Kur’an-ı Kerim bilimle çelişiyor.” diyecek seviyede eleştiriler yapmaktadır. 1) Her şeyden önce, Kur’an-ı Kerim Allah merkezli bir dile sahiptir. Allah-u Teâlâ; mutlak kudretine, birliğine vurgu yapmak adına ve o toplumun algısı, tecrübeleri nedeniyle tamamen Allah merkezli bir dil kullanmıştır. Bunun en açık örneği Enfal Suresi’nin 17. ayetindedir:

[Ey Müminler!] Bedir’de o müşrikleri gerçekte siz katletmediniz, Allah katletti. [Ey Peygamber!] Bedir’de düşmana karşı [ok gibi] birtakım şeyler attığın zaman da aslında sen atmadın, Allah attı. Allah bütün bunları müminlerin güzel bir imtihan kazanmalarını sağlamak için yaptı. Şüphesiz Allah her şeyi işitir, her şeyi bilir.

 

Burada vurgulanmak istenen şey şudur: Orada savaşan müminler sonuç olarak Allah’ın iradesine bağlıdır ve Allah sayesinde var olmuştur. Dolayısıyla yaptığı tüm şeyler de dolaylı olarak Allah’a bağlıdır. Allah-u Teâlâ bu gerçeği vurgulamak adına Allah merkezli bir dil kullanmıştır. Ayrıca ayette Müslümanların kendilerini çok yüceltmemeleri, Allah’ın yolunda giderken kendilerini yüksek görmeden gitmeleri vurgulanmıştır. Sonuçta her mümin başardığı ve başaramadığı her işte Allah’ı anmalıdır. 2) Kur’an-ı Kerim’de anlatılan hiçbir kıssa, verilen hiçbir şer’i hüküm boşa verilmemiştir. Hepsinin o toplumda bir karşılığı vardır. Kur’an-ı Kerim “İleride şöyle bir sorun çıkarsa siz şöyle yapın.” diye hüküm vermez. Zaten hali hazırda çıkmış bir sorun için hüküm verir. Kıssa anlatırken de muhatap halkın o an o kıssa ile bağlantısını kurarak verir. Böyle bir iletişim de o anki halkın gerek dil açısından gerek sosyolojik açıdan neler tecrübe ettiğini bilerek ve onların üzerinden mesaj vererek olur. Özellikle Kur’an-ı Kerim’in bu yönü de unutulduğundan ötürü bazıları gerçekten çok ilgin yorumlara gitmektedirler. Fakat aslında gündelik dilde kendileri de benzeri bir mantığı kullanır. Diyelim ki öğretmeniniz tahtaya 1’den 5’e kadar numaralandırdığı 5 tane soru yazdı. Sonrasında sınıf arkadaşlarınız bu soruları çözdüler ve öğretmen bu sefer de tahtaya 6’dan 10’a kadar numaralandırdığı 5 tane soru daha yazdı. Ve bu sefer de size “Kalkıp birinci soruyu çözer misin?” dedi. Şimdi siz burada “Öğretmenim, birinci soruyu arkadaşlarım daha demin sildiler ya şu an tahtada 6-7-8-9-10. sorular var.” mı dersiniz? Yoksa öğretmenin şu anda tahtada olan ilk soruyu kastettiğini anlar mısınız? Yapacağınız şey çok büyük olasılıkla ikincisi olacaktır. Kur’an-ı Kerim’in dili de o halkın anlayacağı türden bir hitapdır. Eğer Kur’an-ı Kerim ayetlerin iniş sebebiyle ve farklı ayetlerin birbiriyle bağlantısıyla ele alınırsa ancak o zaman anlaşılabilir. Aksi halde, aslında kendi metodunuzun çelişkisinden dolayı ortaya çıkan bir nedenden ötürü Kur’an-ı Kerim’de çelişki varmış gibi algılayabilirsiniz. O halde -aşağıda da değineceğimiz üzere- ayetlerin çelişkili olup olmadığı ele alınırken birbirinden farklı makul yorumlara göz atılması gereklidir. Eğer hepsinden bariz bir şekilde hata varsa ancak o zaman çelişki olduğu savunulabilir. Hitabî dil konusunu daha geniş bir şekilde ifade edecek olursak, şöyle bir alıntı yapalım:

Kitabî dil hitabî dilden farklıdır; bağlamın esas olduğu hitabî dilde belirtilmesine gerek olmayan zaman, mekân gibi hususlar, halkın ortak geçmiş tecrübeleri, toplumun konu hakkındaki ortak bilgileri, kelimelere dökülmesine gerek olmayan, yani, konuşanların ve dinleyenlerin diğer noktalar sayesinde paylaştığı anlamlar yazılı dilde veril(e)mediği, yani muhataba yansıtılmadığı için, hitabî dilin muhatapları tarafından rahatça anlaşılan mâna/mesaj, yazılı metnin bağlamadan bîhaber muhatapları tarafından anlaşılmaz; böylece, bilimselci yorumlarda olduğu gibi gerçek anlamla alakası olmayan saçma sapan anlamlar ortaya çıkar; çünkü, yazılı metin hepsine müsaittir, çok su götürebilmekte, hepsini kaldırabilmektedir. Nitekim iç savaşlarda Kur’an’ın bağlamından habersiz cahil kitleler(Havâric), ilgili ayetlere alakasız anlamlar atfettikleri için Hazret-i Peygamber’in dizinin dibinde yetişen âlim sehabiler “Kur’an’ın gerçek anlamının sağlanması” demek olan sünneti esas almışlardır.[2]

 

Anlayacağınız üzere, Kur’an-ı Kerim’in bir metin değil, olgulara karşılık dile getirilen sözlü söylem olduğu unutulmamalıdır. Kur’an-ı Kerim birkaç ay içinde masa başında yazılmamış, gerçekleşen her bir olayla şekillenerek ve kimi zaman da bu olaylara şekil vererek 23 küsür senede tamamlanmıştır. Bu durumda Kur’an-ı Kerim’in yazılmış bir kitabın dil özelliklerine sahip olacağını düşünmek ve onu bu yönde incelemek büyük bir hata olacaktır. Kur’an-ı Kerim’de hiçbir sure yoktur ki hiçbir olay olmadan, “ileride belki bu işinize yarar” diye insin. Örneğin “kadınların özel hallerini sorarlar, haram aylar hakkında sorarlar, hilali sorarlar, Zülkarneyn’i sorarlar” gibi pek çok ayet ayetlerin indiği toplumla Kur’an-ı Kerim’in yakın ilişkisinin olduğunu açıkça gösterir. Bu noktada sorulan sorulara verilen cevapların soran kesme ve onların niyetlerine göre olduğunu da unutmamak gereklidir. Örneğin haram aylar hakkındaki sorunun siyasi bir soru olduğu ve cevabın da bu çerçevede verildiği açıktır. Dolayısıyla ayetlerde bir durumun bahsedilmesiyle birlikte o durumun hangi zeminde söz edildiği de oldukça önemlidir. Kur’an-ı Kerim sözlü bir söylem olduğu için de ayetlerin hangi zeminde ele alındığı gibi birtakım unsurlar metin-dışı bir şekilde anlaşılmayı gerektirir. Mesela bir kitap metni ile söz(gündelik dil) arasındaki en büyük fark bu ikisinin kurgulanış biçimlerinden kaynaklanır. Söz, karşılıklı konuşma olduğu için konuşulan kişinin zihniyeti gibi durumlar da hesaba katılır. Ve sözlü söylemde bağlam konuşmanın dışında bulunur. Aynı zamanda sözlü söylemde jest, mimikler, tonlama, konuşma tarzı gibi pek çok konuşma dışı özellik bulunur ve bu unsurlar sayesinde konuşmacı kendini aktarma konusunda çok daha başarılı olur. Bizim ayetleri anlamadaki problemlerimizin en önemlilerinden biri, ve hatta en önemlisi, bu gerçeği anlayamamamızdan kaynaklanmaktadır.

 

Düşünün ki ortaokula giden çok başarılı bir öğrencisiniz. Sınıfınız otuz kişiden oluşuyor ve sınıfınızdaki kişiler çoğunlukla ipe sapa gelmez kimseler. Fakat siz ve birkaç arkadaşınız çok başarılı, çok efendi insanlarsınız. Şimdi, sınıfınızdaki o ipe sapa gelmez çocukların yaramazlık yaptığını ve öğretmeninizin bu yaramazlığı öğrendiğini varsayalım. Bu durumda genellikle öğretmenler bir nasihat konuşması yapar. Şimdi, öğretmeninizin nasihat konuşmasında şöyle şeyler söylediğini varsayalım: “Siz ne ipe sapa gelmez çocuklarsınız, yaptığınız şeyin hiç mi farkına varmıyorsunuz? Yaptığınız şeyler çok çirkin, ve bunu siz de biliyorsunuz ama yine de yapıyorsunuz. Siz hiç akıllanmayacak mısınız? Hepiniz birer yaramazdan ibaretsiniz.” Bu durumda öğretmen her ne kadar konuşmayı tüm sınıfa yapsa ve konuşması sırasında kime hitap ettiğini doğrudan bildirmese de siz [ve o çalışkan arkadaşlarınız] bilirsiniz ki öğretmeniniz cümlelerinde her ne kadar tüm sınıfa hitap ediyormuş gibi gözükse de aslında size ve o çalışkan arkadaşlarınıza laf atmamaktadır. İşte, bağlam gereği hitabî dilde biz bu tür şeyleri anlarız. Oysa öğretmeninizin kendi konuşmalarını yazıya geçirdiğini, bazı cümlelerde de kahraman bakış açısını kullanarak bir şeyler söylediğini ve tüm bunları şöylece yazıya geçirdiğini varsayarsak yüzlerce sene sonra yaşayan birinin önüne ilgili kağıdı verseydik:

Öğretmen çocukların yaramazlık yaptığını fark etti ve içeri girdi, sınıfa döndü ve dedi ki: “Siz ne ipe sapa gelmez çocuklarsınız, yaptığınız şeyin hiç mi farkına varmıyorsunuz? Yaptığınız şeyler çok çirkin, ve bunu siz de biliyorsunuz ama yine de yapıyorsunuz. Siz hiç akıllanmayacak mısınız? Hepiniz birer yaramazdan ibaretsiniz.” Çocukların hepsi başını öne eğmişti.

 

Ve yazıya geçirdiğimiz konuşmalardan bir başkası da şöyle olsaydı:

Öğretmenin sınıfındaki çocukların önemli bir kısmı ipe sapa gelmez kimselerdi. Oysa çalışkanlar başka… Onlara kötü söz söylememeli! Onlar kesinlikle ödüllendirilmesi gereken kişilerdir! Nitekim benim sınıfımda da var öyleleri.

 

Şimdi yüzlerce sene sonra bunları bağlamı dışında “düz mantık” okuyan birisi “Bu kağıtta yazdığına göre öğretmen çalışkan kimseleri azarlamamak gerektiğini düşünüyor, ve kendi sınıfında da böyle kişilerin var olduğunu söylüyor. Ama sınıfındaki birtakım çocuklar yaramazlık yaptığında girip tüm çocuklara bağırıyor. Bu kağıtta yazanlar çelişkili!” derse bu dediği şey makul müdür, gerçek midir? İkisi de değil. Açık ki günlük konuşmamızda bağlamdan dolayı hepimizin anladığı şeyler vardır ve konuşmacının bunu bir daha bir daha vurgulaması beklenmez. Öğretmenin konuşmasının sadece yaramazlık yapanlar için geçerli olduğunu söylemesi gerekmez çünkü o sınıfta bulunan herkes zaten bunu bilir.

 

Sonuç olarak, her ayet bir olgunun gerçekleşmesi üzerine bir bağlam çerçevesinde inmiştir ve ayetlerin dili de içeriği de olgulara göre şekillenmiştir. Dolayısıyla ayetler indiği dönemin zihniyetiyle, toplumda yaşanan olgularla doğrudan bağlantılıdır. Günümüzde iki kapak arasında olan Kur’an-ı Kerim, masa başında yazılmış bir kitabın özelliklerini taşıdığı düşünüldüğünde aralarında çelişki olan birtakım ayetler, bozuk dil özellikleri, ayetler arası bütünsüzlük vs. ortaya çıkmaktadır. Oysa, indiği dönemde ayetlerin çeliştiğine dair makul hiçbir itiraz getirilmemesi aslında Kur’an-ı Kerim’in çelişki barındırmadığının kanıtlarından biridir, denebilir.

 

Şimdi çelişkili olduğu savunulan birkaç ayete daha değineceğiz ki çelişki iddialarında bulunanların kimi zaman gerçekten çok saçma hatalar dahi yaptıklarını gösterelim. Daha sonraysa ayetleri anlama konusunda genel ilkelere değineceğiz: Pek çok çelişki iddiası ne yazık ki Kur’an’ın dilini anlamaya çalışmamaktan ötürü kaynaklanıyor. Elbette insanların aklına takılan şeyler olabilir fakat hakkında doğru düzgün bir araştırmaya sahip olmadan çelişki iddiasında bulunmak yanlış bir harekettir. Örneğin, “Yaratıcıların en güzeli Allah’tır” ifadesinin farklı tanrıların da olduğunu gösterdiğini söyleyen iddialara göz gezdirelim(Bkz. Saffat Suresi 125-126, Müminun Suresi 14). Bu çelişki iddiasını sunanlar Kur’an’ın Hz. Muhammed tarafından yazıldığını iddia ediyor değil mi? O kadar plan yaparak insanları kandırmaya çalışan bir adam bu kitabı uydurduysa da kitabın temel öğretisi ile bariz bir şekilde çelişen bir ifadeyi yazıp bunu fark etmeyecek midir ya da en azından o bunu söyledikten sonra ona karşı çıkan kafirler bunu anlamayacak mıdır? Şimdi bu konuyla ilgili farklı cevaplar arasından ikisini verelim: “Yaratmak” demek sadece “yoktan var etmek” anlamına gelmez; “Bir şeyi biçimlendirmek, bir şeyi inşa etmek” gibi anlamlara da gelir. Hatta Ali İmran Suresi 49. ayette Hz. İsa da “Ben, çamurdan, kuş görünümünde bir şey yaratır(en-nî ehluku), ona üflerim de Allah’ın izniyle kuş oluverir…” demektedir. Burada, “yaratıcıların en güzeli” ifadesinde kullanılan fiilin aynısı tekil formda kullanılmıştır. Tabii ki mealciler bunu tercüme ederken “yaratırım” diye değil, “yaparım” diye çevirmişler. Çünkü, bizler Türkçe’de “yaratmak” fiilini daha çok “bir şeyi yoktan var etmek” anlamında, “yapmak” fiilini ise daha çok “inşa etmek” anlamında kullanıyoruz. “Yaratmak” fiili aslında Türkçe’de de “bir şeyi yapmak” anlamına da gelmektedir ama biz bu fiili bu anlamda pek kullanmayız. Görüldüğü üzere, insanlar da yaratıcıdırlar. İnsanlar, örneğin, bir robot tasarlayıp bunu yaratabilir. Tanrı ise yaratanların en güzelidir. Çünkü O, yoktan var etme yetisine sahip olan tek yaratıcıdır ve mutlak güce sahiptir. Diğer yaratıcılar(Örneğin insan) var olan maddelerden bir şey üretebilirken, Tanrı [hiç] yoktan yaratabilendir. Bu konuda bir diğer cevap ise dilin kullanımıyla alakalıdır. İbni Âşûr’un belirttiği üzere ism-i tafdil her zaman iki şey arasındaki mukayese için kullanılmaz. Mesela bir kimse Arapça “Bal sirkeden tatlıdır.” (العسل أحلى من الخل.) derse “Bal tatlıdır, ama sirke de az çok tatlıdır.” demek istemez. Demek istediği şey balın tatlı, sirkenin ise hiç tatlı olmadığıdır. Aynı bu durumda olduğu gibi, “yaratıcıların en güzeli” ifadesinde de mukayese yapılmaz, tam tersine Allah’ın tek bir yaratıcı olduğu vurgulanır.[4]

 

Örneğin, Tanrı’nın yemin etmesinin çelişkili olduğunu söyleyen iddialara göz gezdirelim(Bkz. Tarık Suresi 1-11, Fecr Suersi 1, Yasin Suresi 1, Asr Suresi 1, Necm Suresi 1, Zariyat Suresi 1, Tin Suresi 1, Vakıa Suresi 77 ve daha fazlası). Arapça’da yemin etmek, bir şeye dikkat çekmek anlamında da kullanılır. Gayet belli ki Allah, Kur’an’da yemin ederken de bu anlamında kullanmıştır. Dikkat edersiniz ki Kur’an -genellikle- bahsedeceği konuya başlamadan önce yemin etmektedir. Meselâ Necm suresinin 1. ayetinde ”yıldızlara andolsun” diye geçer. Bu ifade de üzerinde durulması gereken şeye(yıldıza) dikkat çekme açısından kullanılıyor. Bu ayetlerde -Türkçe’deki gibi- inandırmayı güçlendirme fonksiyonu yoktur. Fecr Suresi 5. ayet ise şöyle söyler:

 Nasıl, bunlarda akıl sahibi için bir yemin var mı?

 

Burada da “yemin”in dikkat çekme anlamında kullanıldığı net bir şekilde görülüyor. Ayetin öncesinde “fecr”den bahsediliyor ve Fecr Suresi 5. ayette de bunlarda öğüt olduğuna dikkat çekiyor. Dil bilimsel açıdan cevabı bu kadar basit ve nettir. Örneğin, “De ki” gibi ifadeler geçmeden peygamberlerin konuşması kitabın bir başkası tarafından yazıldığını gösterir diyen iddialara göz gezdirelim(Bkz. Hud Suresi 2). Kur’an edebi bir hitaptır. Kur’an’da emirler bazen “de ki” ifadesi ile bazen de “de ki” demeden Hz. Muhammed’in demesi gereken şeyin söylenmesi ile ifade edilir. “De ki” denmeksizin bunun söylenmesi ile özne değişmektedir ve Allah konuşmaktadır. Arapça’da bu bir söz sanatıdır ve kullanımları Arap literatüründe kolayca gözlemlenebilir. Kur’an bazen “De ki” der ve peygamberin söylemesi gerekeni ifade eder. Bazen de söz aktarır ve “böyle dediler” veya “böyle dedi” demez. Bu, Arapça’da, failin kim olduğunun anlaşıldığı bir söz sanatıdır, buna İltifat Sanatı denir ve Arapça’da bu çok kullanılan bir sanattır.[3] Hatta bazıları daha da ileri gitmekte “Kur’an’daki bu hatayı saklamak için parantez içine ‘De ki’ ifadeleri koyuyorlar.” demektedirler. Oysa bu durum bir şey saklamak için değil insanların yanlış anlamasını önlemek adına kullanılıyor. Örneğin, bir ayette dağların oturtulduğundan bahsederken diğer bir ayette dağların hareket ettiğini söyleyen ayetlerin çelişkili olduğunu söyleyen iddialara göz gezdirelim(Bkz. Neml Suresi 88-Naziat Suresi 32). Kur’an, dağların “oturtulduğunu” söylerken ayrı bir olaydan bahsetmekte iken dağların hareket ettiğini söylerken ayrı bir olaydan bahsetmektedir. Dağların hareket ettiğinden bahseden ayetin hemen bir öncesinde zaten kıyamet gününe dikkat çekilmektedir. Dolayısıyla, Neml Suresi 88. ayet de kıyamet günü olacaklardan bahsetmektedir. Diğer bir ayete gelirsek, dağların yerin altına inen çok büyük “kökleri” vardır ve dağlar, yeryüzü tabakalarının birleşim noktalarında yer üstüne ve yer altına doğru uzanarak bu tabakaları birbirine “perçinler”. Ayet buradan yola çıkarak Allah’ın yaratmasının ihtişamına vurgu yapmaktadır. Anlayacağınız üzere, bu iki ayet dağ konusunu farklı bağlamlarda ele aldığı için söyledikleri arasında bir çelişki olduğunu düşünmek yanlış bir tutum olacaktır.

 

Sonuç olarak, ayetlerin bağlamından koparılması ve dolayısıyla indiği zeminden bağımsız olarak ele alınması ayetlerin anlaşılmamasına ve hatta oldukça yanlış anlaşılmasına sebebiyet verir. Bununla birlikte Kur’an-ı Kerim’in sözlü bir ürün olduğunun unutulması, tekrarlar ve konu bütünlüğü olmaması gibi birtakım sorunların gündeme getirilmesine sebebiyet vermektedir. Bunlar dışında, bazı insanlar neredeyse Kur’an “Aklını başına al!” dese “Akıl zaten baştadır ki, bilimsel çelişki var.” diyecek duruma gelmiştir. Böyleleri kimseler de Kur’an-ı Kerim’i incelemekte bir hayli garip bir bakış açısına sahip ve ilmi hassasiyetten de bir o kadar yoksun kimselerdir. Ne yazık ki ayetlerdeki çelişkileri ortaya koyduğu söylenen İlhan Arsel ve Turan Dursun gibi kişiler de böyle bir algıdan pek de uzak değildir. Elbette Turan Dursun’un öldürülmesi gibi bir durumun acıklılığı ve bu durumun günümüzde İslâm ahlâkına ne olduğuyla ilgili bağlantısı utanç vericidir. Fakat böyle birtakım acıklı olaylar nedeniyle de Turan Dursun’un dini iddiaları da üste çıkarılamaz. Eğer bu yazıda belirttiklerimiz dikkate alınırsa ve Turan Dursun gibi isimlerin kitapları öyle incelenirse görülecektir ki o eleştiriler hep bilgi eksikliği, ilginç bakış açısı gibi nedenlere dayanmaktadır.

 

Neticede, ayetleri değerlendirirken şu ilkeleri unutmamak gerekiyor:[5]

Uyumsama ilkesi: Bu ilkeye göre Allah bilimi ilgilendiren bir konudan bahsederken dönemin insanlarının bilimsel bilgilerini doğru olarak kabul eder ve öyle vahyeder. Örneğin Kur’an-ı Kerim’de Dünya’nın düz olduğu kabul ediliyorsa bile bu bir sorun değildir. Çünkü Kur’an’ın amacı bilimsel bilgilerimizi düzeltmek değil, Tanrı’nın gücünü vurgulamaktır. Şimdi bu durumda, müşriklerle Müslümanlar arasında çıkan tartışma Dünya’yı yaratan Tanrı’nın tek tanrı olup olmadığı gibi konularken Allah neden Dünya’nın gerçekte nasıl bir şey olduğuna dair bilgi versin? Bunu beklemek gereksizdir ve saçmadır. Şimdi, o dönemde sıradan bir insanın teorik fizikçi değil de bir esnaf olduğunu düşünürsek Allah’ın bugün dahi pek çoğumuzun bilmediği teorik fizik konularını insanlara anlatmadan doğrudan onların kabulüne göre konuşması (mesela 6 günde yaratılışın kabul edilmesi) gayet yerindedir. Somut bir örnek vermek gerekirse: Siz evinizin duvarını boyamak için bir boyacı çağırdığınızda boyacıyla duvar boyarken fırçanın sağa-sola değil de yukarı-aşağı sallanarak boya yapılması gerektiğiyle ilgili bir tartışmaya tutuştunuz diyelim. Bu durumda boyacının size hakkında hiçbir fikriniz olmadığından ve hatta belki de yanlış bildiğinizden ötürü boyanın tarihçesinden söz ettiğini varsayalım. Bu durumda kuşkusuz ki boyacının akılsız bir adam olduğunu düşünürdünüz, çünkü aranızdaki söz konusu tartışma boyanın tarihçesiyle alakalı değil, boyanın nasıl yapılması gerektiğiyle alakalı. Benzer bir şekilde, Allah ile o dönemin insanlarının arasındaki konuşma aslında tevhid inancını vurgulama amacında olduğu için Allah’ın bilimsel yanlışlarımızı düzeltmesi saçma olurdu. Allah’ın bu tartışmadan uzaklaşıp da bilimsel bilgimizi düzeltmeye çalışması neticesinde Kur’an hem şu anda bizim tarafımızdan bile anlaşılmaz bir hâle gelirdi (çünkü günümüzde biz pek çok teorik fizikçinin bildiği şeyleri anlayamıyoruz, hatta şu anki pek çok teorik fizikçi de binlerce yıl sonraki kişileri anlayamayacak), hem çok uzun olurdu, hem de Allah amacından (insanlara doğru yolu aktarmak) sapmış olurdu. Ben Kur’an’da Dünya’nın düz olduğunun söylendiğini düşünmüyorum ama öyle olsaydı bile bu gayet normal karşılanması gereken bir şey olurdu.[6]

Tevazu ilkesi: Kur’an-ı Kerim’in bağlam çerçevesinde indiğini söylemiştik. Şimdi, ayetlerin bağlamı hakkında bilgi sahibi olamayabiliyoruz. Ve bazen ayetlerin bağlamını bilsek de ayetteki bazı ifadelerin (mesela zamirlerin) kime atfedildiğini kestiremiyoruz. Bu durumda önümüze ayetlerin anlamına dair farklı görüşler çıkıyor. Bu görüşler elbette birtakım ilkelerle budanabilir, bu durumdan söz edersek yazının kapsamı fazlasıyla genişleyecektir. Oysa biz burada söylediklerimiz çerçevesinde ayetleri inceleyen alimlerimizin tevazu sahibi olmasını vurgulamak istiyoruz. Sizin yorumunuz insanların ulaşabileceği yegâne yorum değil ve sizin yorumunuz kesinlikle doğru da değil. Eğer yorumunuzun muhtemelen doğru olduğuna inanıyorsunuz bunu ilmi çerçevede savunup gösterebilirsiniz. Fakat hakikatin sizin tekelinizde olduğunu varsaymak -haşa- Allah’tan çok Allahçılık yapmak olacaktır. Eğer Allah’tan bir mesaj almıyorsanız -belirli ilmi bilgilere sahip olduktan sonra- hepimiz Kur’an’ı anlamada eşit mesafedeyiz. Lütfen farklı görüşlere karşı daha sabırlı ve tevazu sahibi olalım. Tartışmalarımızı kahve ağzıyla değil de ilmi bir hassasiyetle dile getirelim.

İki Kitap İlkesi: Ayetlerden sürekli bir bilimsel bilgi çıkarma arayışından olmak garip bir durum, öyle ki tefsirciler mi yoksa bilim insanları mı Kur’an’ı tefsir etmeli? Bize öyle geliyor ki Kur’an-ı Kerim bilimle ilgili konulardan bahsederken hiçbir zaman bilimsel bilgi verme çabasında bulunmaz, ana amacı ya tevhid ilkesini vurgulamaktır ya da başka bir dini ilkeyi vurgulamaktır. Nitekim müşriklerle, yahudilerle Müslümanların tartışmalarında bunları görebiliriz. Bu çerçevede Allah’ın bize Kur’an ile verdiği şey dini bilgiyi içeren yazılı bir metinken Allah’ın bilimsel dille yazdığı evren de bizler için yaratılışımızı anlamak adına araştırma yapacağımız bir eserdir. Bu durum geçmiş yıllarda pek çok mümin teolog ve bilim insanı tarafından da savunulmuştur. Hristiyanlar arasında Augustine, Francis Bacon, Galileo gibi isimler buna örnekken Müslümanlar arasında Fahreddin er-Râzî, Muhammed bin Ahmed el-Bîrûnî, İbni el-Heysem gibi isimler buna örnektir. Kur’an-ı Kerim’de de evrenin yaratılışında ihtişamın olduğuna dair vurgu gayet açıktır.

Bağlamsal Bilgi İlkesi: Ayetleri anlamlandırırken ve yorumlarken bizler için en önemli şey ayetinin bağlamının ne olduğudur. Bu durum özellikle Kur’an’ın ilk dönem tefsirlerinde açıkça önemsenir, esbâb-ı nüzûl bilgisinin ne kadar önemli olduğu aşikardır. Şimdi böyle bir deyimimizin olmadığını düşünürsek “Laf ağızdan bir kere çıkar.” gibi basit bir cümlenin bile bağlamına göre nasıl değişebileceğini görebiliriz. Basitçe, bir kimse bu cümleyi a) “[Nasıl olur da beni duymazsın? Bunu hep yapıyorsun, beni dinlemiyorsun. Bir daha tekrar etmeyeceğim, dinleseydin.] Laf ağızdan bir kere çıkar.” veya b) “[Dediğim şeyi yapmalıyım, makul bir insan böyle yapmalıdır.] Laf ağızdan bir kere çıkar.” şeklinde kullanabilir. Kur’an-ı Kerim gibi toplumla şekillenen bir kitapta bağlamsal bilginin ne kadar önemli olduğunu üstte vurguladık. Yine kısaca şu örneği de verebiliriz: Bakara Suresi’nin 158. ayetinde Safa ile Merve tepeleri arasında gidip gelmekte bir sakınca olmadığı söylenir. Bugünkü bilgilerimizde dâhilinde biz “Safa ile Merve tepeleri arasında gidip gelmek bir ibadettir (Bkz. Sa’y ibadeti) fakat neden ayette olumsuz bir durum varmış gibi konuşulmuş?” diye düşünürüz. Ayetin öncesi ve sonrasına bakarsanız da hiçbir şey anlamayacaksınızdır. Oysa ayetin bağlamı şudur: Müminlerin Hac için gidip geldiği Safa ile Merve tepelerinde o dönemde müşrikler pek çok put dikmişti. Dolayısıyla müminler Safa ile Merve arasında gidip gelirlerken -o mekân müşriklerin putları için önemli bir yer olduğundan ötürü- bir günah işleyip işlemediklerini merak etmişlerdir ve bu meraklarını Peygamber’e belirtmişlerdir. Bu bağlamda da ilgili ayet inmiştir. Sonuç olarak, bağlam bilgisi bilinmediği sürece ayetler istenildiği tarafa çekilebilir ve herkes kendi Kur’an’ını yazabilir. Çünkü böyle bir durumda ayetin anlamı ayeti okuyan kişinin insafına kalmıştır.

 

Üstte Kur’an’ı anlamanın bağlamsal bilgiyi gerektirdiğine işaret ettik. Bu durum ilmi araştırma yapma gerekliliğini gündeme getirmektedir. Yani Kur’an’ı okuyan herkes Kur’an’ı anlayamayacaktır, Arapçanız mükemmel olsa dahi yine de anlayamazsınız. Çünkü Kur’an’ı anlamak için gerekli olan şeylerden biri bağlam bilgisidir. Bu durumda birisi bize “Kendisine kolay anlaşılır bir kitap diyen Kur’an’ı anlamak nasıl zor olabilir?” diye bir soru gelebilir. Kur’an-ı Kerim’i anlamak gerçekten zor mudur, zorsa Kur’an-ı Kerim -haşa- yalan mı söylemektedir? Öncelikle Kur’an-ı Kerim’in kendine anlaşılır dediği bazı ayetlere bakalım. Zuhruf Suresi’nin 2-3. ayetine, Sad Suresi’nin 29. ayetine, Ta-ha Suresi’nin 113. ayetine, Duhan Suresi’nin 58. ayetine ve Yusuf Suresi’nin 1-2. ayetine bakalım:

Hak ve hakikati ortaya koyan bu kitaba (Kur’an’a) andolsun ki biz onu anlayıp kavrayasınız diye Arapça olarak indirdik.

[Ey Peygamber!] Bu Kur’an, insanlar ayetlerini düşünsün, aklıselim sahipleri öğüt alsın diye sana indirdiğimiz feyizli, bereketli bir kitaptır.

[Ey Peygamber!] İşte biz sana onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik ve uyarı mesajlarımızı tekrar tekrar dile getirdik ki onlar (kâfirler) Allah’a ortak koşmaktan sakınsın yahut Kur’an onların ibret alıp gafletten uyanmalarına vesile olsun.

[Ey Peygamber!] Biz bu Kur’an’ı konuşup anlaştığın dilde indirmek suretiyle kolay ve anlaşılır kıldık ki [o kâfirler] düşünüp öğüt alsınlar.

Elif-Lâm-Râ. Bunlar mana ve mesajı açık ve anlaşılır Kur’an’ın ayetleridir. Biz onu anlayıp kavramanız için Arapça bir Kur’an olarak indirdik.

 

Bu ayetler dün-bugün-yarın yaşayan tüm insanlar için “Sen hiçbir ilim bilme, hiçbir araştırma yapma ama gel Kur’an-ı Kerim’i anla; işte o kadar kolay.” dememektedir. Ayetler, indiği çerçevede, “Biz size vahyi sizin bildiğiniz dilden gönderdik (nitekim tam da bu yüzden onun Arapça bir Kur’an olduğu söylenir) ve Allah’ın o muhteşem yaratmasını açıkladık. Hâlâ neyini anlamıyorsunuz!?” demektedir. Burada “anlamak”tan maksat da cahillikten bilgeliğe geçmek değildir, anladığı hâlde anlamamazlıktan gelmenin yok edilmesidir. Kur’an’ın burada “anlamak” derken ki vurgusu, örneğin “Kadın eline aldığı bir yiyecekle yanındaki köpeği de besledi, işte onun yaptığı şey ne güzel bir iştir! O kadın gibi olun.” dendiğinde “Kadın ne giymişti? Köpeğe verdiği yemek neydi? Köpeğin cinsi neydi? Bu olay ne zaman oldu?” gibi gereksiz soruları sormaktansa herkesin kolayca anladığı o mesajı uygulamaya başlaması gerektiğidir.

 

Kur’an-ı Kerim’i bugün okuyan bizlerin, Kur’an-ı Kerim’i anlamasının iki yolundan söz edebiliriz: Bir kimsenin Müslümanca yaşaması için anlaması ve bir kimsenin entelektüel biçimde anlaması. Müslümanca yaşaması için anlaşılacaksa zaten pek çoğumuz Kur’an-ı Kerim’in her koşulda haram kıldığı şeyleri bilmekteyiz ve bize önerdiği şeyleri de bilmekteyiz. Hırsızlığın kötü olmasından tutun fakirlere yardım edilmesinin iyi bir şey olmasına kadar pek çok hükmü bilmekteyiz. Fakat elbette değişen yaşam koşulları gereği insanlar sadece bununla yetin(e)miyor ve entelektüel bir şekilde anlama yoluna da koyulmak istiyor, bu oldukça normal bir şey. Fakat entelektüel bir biçimde anlamak, önemli araştırmalar yapmayı ve kendi yorumunuzun üzerine kafa patlatıp olabildiğince makul bir metoda sahip olmayı gerektirir. Bu konuda en büyük kaynak ilahiyat ile uğraşan, bu iş üzerine onlarca sene kafa patlatan insanlar olacaktır (eğer siz bir ilahiyatçı olmak istemiyorsanız). Bu durumda yapmanız gereken şey ilahiyatçıları dinlemek, merak ettiğiniz noktada neden öyle bir yorum yaptıklarını sormak, eğer herhangi bir mantık hatası veya metot açısından hata vs. yaptığını düşünüyorsanız o konu hakkında soru sormak olacaktır. Fakat hiçbir ilme vakıf olmadan, kimin neden öyle çevirdiğini sormadan bir-iki meal okuyup da alim olunamaz. Bu arada, bizi ruhban sınıfı yaratmak ile suçlayanlar da olacaktır onlara şimdiden cevap verelim: Biz din bilginlerinden oluşan ayrı bir toplumsal sınıfın olması gerektiğini savunmuyoruz. İnsanların nasıl ibadet edeceği gibi konular sonuçta kendilerine kalmıştır, kimse de başka bir kimsenin dini samimiyetini bir terazi ile ölçemez. Hatta biz her insanın bir şekilde dinin konularla içli-dışlı olması gerektiğini savunuyoruz. Hayatını normal bir şekilde yaşama uğraşında olan herhangi bir insan bunu gayet başarabilir. Fakat iş entelektüel boyuttaki tartışmalara gelirse, işte orası bugün simitçi olarak yatıp da yarın ilahiyatçı olarak kalkan bir insanın değil de senelerdir bu konu üzerine kafa patlatan bir adamın işidir.

 

Kaynaklar

[1] Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, XIII. 189-190; XXII. 191.

[2] Murat Sülün (2017), Kur’ân Vahiylerinin Kitaplaşması(Farklı Bir Bakış), içinde: ed. Murat Sülün, Kur’ân Vahyi (İstanbul: Kur’an Çalışmaları Vakfı), s. 343.

[3] http://isamveri.org/pdfdrg/D00095/2010_28/2010_28_YUKSELA.pdf

[4] Güzel bir değerlendirme için bkz. Mustafa Öztürk, Kur’an ve Yaratılış.

[5] Buradaki bazı ilkeleri Kelly James Clark’ın kitabından aldım. Bilim-din ilişkisi bakımından güzel bir değerlendirme için bkz. Kelly James Clark, Bilim Ve/Veya Din.

[6] Belirtmeliyim ki “Kur’an Güneş’in balçığa battığını söylüyor.” gibi bir ifade ise farklı değerlendirilebilir. O dönemin insanı dahi muhtemelen Güneş’in balçığa battığını düşünmüyordu. Kur’an öyle söylüyor olsaydı garip olurdu. Ama ne var ki o ayeti böyle okuyan kimseler çok önemli bir noktayı kaçırıyor. O ayetler Güneş’in balçığa battığına dair en ufak bir şey söylemiyor. Bu konuda güzel ve yalın bir değerlendirme için bkz. https://www.youtube.com/watch?v=MgCi-I8bXT0. Ayrıca, “Kur’an’da Sümerlerin kabul ettiği şeyler yazıyor.” türü çürütme argümanları da çoğunlukla bu dediğimiz durumdan kaynaklanıyor, Araplar o dönemde Sümerlerin kabul ettiği bilimsel bilgileri kabul ediyorsa bunu Kur’an’ın da kabul etmesi garip değildir.

MANTIKSAL TEİZM ©2017