BOŞLUKLARIN TANRISI ARGÜMANINA CEVAP

image_pdf

Boşlukların Tanrısı Argümanı’na göre teist kimseler cevap veremediği konularda Tanrı’ya vurgu yapmaktadır. Özellikle de bu durum “Bilimsel anlamda açığa çıkaramadığımız şeyleri Tanrı ile izah ediyorlar. Fakat bilimsel araştırmaları yaptıkça görüyoruz ki doğa olaylarını Tanrı’ya atıfta bulunmadan açıklayabiliyoruz, yani Tanrı’ya ihtiyacımız yok.” şeklinde ele alınmaktadır. Yani bu iddiaya göre teistler ispatlama mecburiyeti safsatası olarak da bilinen cahillikten doğan safsata(argument from ignorance) yapmaktadır.

 

Argümanda oldukça fazla hata var fakat burada iki basit ve önemli hatayı ele alacağız: 1) Hiçbir mümin “Bilemediğimiz için Tanrı’ya atıfta bulunuyoruz.” dememektedir. 2) Bu argüman açıklama alanlarını birbirine karıştırmaktadır.

 

İlk maddeyi ele alalım: Hiçbir bir mümin Tanrı’yı kanıtlama açısından “Şunu bilmiyoruz, o nedenle Tanrı var diyoruz.” dememektedir. Hiçbir dinin de iddiası bu olmamıştır. Dolayısıyla bu argüman en başta korkuluk safsatası(strawman fallacy) yapmaktadır. Çünkü dinlerin iddiası ya da müminlerin iddiası öyle olmadığı halde öyleymiş gibi gösterip o iddiayı yıkmaya çalışmaktadır. Oysa bilimsel bilginin bilinmemesinden kaynaklanan Tanrı algısı yunan tanrıları gibi tanrılardır. İbrahimi geleneğin böyle bir şey savunmadığı açıktır. Hatta Newton zamanında neredeyse tüm bilgileri bildiğini düşünen insanlar “Tanrı’ya ihtiyacımız kalmadı.” dememiş, tüm bu açıklamaları Tanrı’nın yarattığı doğal sebepler olarak görmüşlerdir. Bu da ortaya koymaktadır ki bilimsel açıklamalar yapıldığında dahi Tanrı inancı -bu çerçevede- makul bir şekilde savunulabilir. Hatta bilimsel camia için yaptığı çalışmalarla bilindiği kadar Tanrı’ya da atıfta bulunan Kopernik şöyle söylemiştir:

Bilgiyi cehaletten daha makbul gören Tanrı’nın yüce işlerini bilmek O’nun bilgeliğini, gücünü ve ihtişamını kavramak; O’nun yasalarının işleyişini takdir etmek muhakkak güzel bir ibadet biçimidir.[1]

 

Örneğin Kur’an-ı Kerim’de Ali İmran Suresi’nin 191. ayetinde şöyle söylenir:

Nitekim bu kimseler her hâl ve ahvalde Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünürler ve “Rabbimiz!” derler, “Sen bu kâinatı boş yere yaratmadın. Sen yüceler yücesisin. Bizi cehennem ateşinden muhafaza buyur!”

 

İkinci maddeyi ele alalım: Bilimsel araştırmaların ortaya çıkmasıyla birlikte, sözgelimi yağan yağmurun neden yağdığının seküler (doğal) bir açıklamasının yapılması ona sebep olan şeyin Tanrı olmadığı anlamına gelmez. Nitekim yağmurun yağmasının doğal sebebi ayrı iken onu yaratan/var eden şeyin ne olduğu ayrıdır. Meselâ yağmurun yağmasının kökensel açıklaması bu evrenin bulut dediğimiz yapıları oluşturabilecek şekilde var olmasıdır. Daha spesifik nedeni ise bulut dediğimiz su damlacıklarının farklı bulutlarla birleşerek ağırlaşıp yer çekimine karşı koyamayacak ağırlığa ulaştığında yer yüzüne su damlacığı olarak düşmesidir. Peki bu açıklamaların hiçbiri “Yağmurun en temel nedeni nedir?(Bu evreni var eden temel neden nedir?)” sorusuna cevap verdi mi? Hayır. Bilimsel bilgilerin bulunması demek daha önce Tanrı ile açıklamaya çalıştığımız, bilgisiz olduğumuz bir alanın anlaşılmaya başlanması demek değildir. Çünkü bilimsel bilgiler ayrı bir açıklama alanı iken Tanrı ayrı bir açıklama alanıdır. Açıklama alanlarını birbirine karıştırmak ise, aynı “Senin anneni kim doğurdu? Onun annesini kim doğurdu? Onunkini kim doğurdu? Onu kim yarattı?” diyerek evrim teorisini (evrimin doğal nedenini açıklayan teoriyi) yıkmaya çalışanların yaptığı hataya sebep olacaktır. Yani [mümin bir kimse için] doğal açıklamalar Tanrı’nın yerini kaplayacak bir açıklama değil, Tanrı’nın yaratmasını açıklayan bir açıklamadır. Ayrıca ir çocuğun doğması, yağmurun yağması gibi bilimsel fenomenleri Tanrı’ya atıfta bulunmadan açıklamamız pek de önemli görülmeyebilir; meselâ belki de Tanrı temelde her şeyin kökeninin (kozmolojik kökenin de diyebiliriz) en iyi açıklaması olabilir.

 

Farklı açıklama alanlarının daha iyi anlaşılması adına bir alegori yapalım: Ford marka bir otomobili ele alalım. Dünyanın ilkel kalmış yerlerinden birinde yaşayan, onu ilk kez gören ve modern mühendislik hakkında hiçbir şey bilmeyen birinin, o aracın motorunun içinde aracı hareket ettiren bir tanrının olduğuna inandığını düşünelim. Hatta aynı adam, motorun içinde bulunan tanrının kendisinden hoşnut olursa aracın güzelce gideceğini, eğer tanrı onu sevmez ise aracın gitmeyeceğini -veya yavaş gideceğini- bile düşünebilir. Elbette daha sonra mühendislik çalışarak ve aracı parçalarına ayırarak, o aracın içinde tanrının olmadığını da keşfedebilir. Hatta arabanın nasıl çalıştığını açıklamak için, tanrıya seküler anlamda ihtiyacı olmadığını anlamak için çok zeki olmasına gerek bile yoktur. İçten yanmalı motorların genel prensiplerini anlamak aracın nasıl çalıştığını açıklaması için o kişiye yetecektir. Veya en azından aracı parçalarsa içinde tanrının olmadığını görüp düşündüğü sistemin yanlış olduğunu da düşünebilir. Buraya kadar tamam… Fakat sonradan o kişi, motorun çalışma prensiplerini anlamanın, başlangıçta onu tasarlayan tanrının varlığına inanmayı gereksiz hale getirdiğine karar verirse bu bir hata olur. Eğer o kişi bunu yaparsa, felsefi terminolojiyle bir kategori hatası yapmış olacaktır. Çünkü belki de mekanizmayı tasarlayan bir tanrı olmasaydı onun anlamaya çalışacağı bir şey de olmayacaktı. Yani onun o saati seküler anlamda açıklaması o şeyin tanrı tarafından var edilip edilmediğine dair hiçbir şey söylemez. O şeyin tanrı tarafından var edilip edilmediği konusunda rehber olacak olan şey felsefe olur. Elbette felsefi argümanlar da gerek doğa bilimlerinden gerekse sosyal bilimlerden beslenebilir.

 

Kaynaklar

[1] Louis E. Van Norman, The Knight Among Nations (New York: Fleming H. Revell Company, 1907), s. 290.

MANTIKSAL TEİZM ©2017

Furkan

O kimseler ki her hâl ve ahvalde Allah'ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünürler ve "Rabbimiz!" derler, "Sen bu kâinatı boş yere yaratmadın. Sen yüceler yücesisin. Bizi cehennem ateşinden muhafaza buyur!"

You may also like...

6 Responses

  1. Timur Göne dedi ki:

    “eğer tanrı her şeyi biliyorsa, her şeye gücü yetme özelliğini kullanarak yapacağı şeyler zaten önceden bellidir. demek ki tanrı bu belirli eylemleri değiştiremeyecektir, ki bu da her şeyi yapabilme gücünün olmadığı anlamına gelir.”

    ”Tanrı Yanılgısı” adlı kitaptan bir alıntıdır. Bu söz hakkında bir şeyler söyleyebilir misiniz?

    • Furkan dedi ki:

      Basitçe açıklama gerekirse şöyle denebilir; eğer ki Tanrı eylemlerini önceden belirlemişse(Ki belirlediğini kabul ediyoruz, her şeyi bildiği için) Tanrı’nın eylemleri değiştirmesi için eylemlerinden pişman olması gerekir. Bu yüzden Tanrı’nın, eylemlerini değiştirememesi kusurluluk değil, kusursuzluğunun bir sonucudur. Tanrı önceden biliyor diyelim “şey”leri. Zaten planı kusursuzdur, niye değiştirsin ki? Eğer değiştirmesi gereken bir şey varsa zaten yine O’nun kusursuz planı dahilindedir, değiştirir.

  2. Benjamin Breeg dedi ki:

    Teist bilim adamlarının olması bu argümanı boşa çıkarmıyor. Çünkü bu insanlar konuya duygusal yaklaşıyorlar. Yazıda argümanın “yanından geçmişsiniz”. Argümanin tarihsel altyapısı var. Eski inançları ve bu inanćlara bağlı metin, sözlü anlatımları araştırdığımızda karşımıza bazı yanılgılar çıkıyor. Örnek olarak:
    -meteourun düşmesi: Tanrı bizi cezalandırıyor
    -sel basması ve ya kuraklık: ibadeti aldattım Tanrı kızdı
    -güneş tutulması: Tanrı kurban istiyor, yoksa bidaha güneş çıkmaz.
    -deprem: sapkınlık yüzünden (bkz: 7.4 yetmedi mi)
    -yıldırım: Tanrı kafirleri çarpıyor.
    Sanırım o devirdeki insanlara bunun Tanrı işi olmadığını söyleseydin, “o zaman bu nasıl oluyor?” derlerdi. İşte bu Tanrı boşlukların Tanrısıdır. 3 semavi kitapta da böyle yanılgılar ında olması söz konusu kitapların hiç de ilahi olmadığı konusunda bize bir ipucu veriyor.
    Günümüzde bu tip bir Tanrı “ilk canlı nasıl oluşdu?, evren nasıl var oldu?” gibi sorularla karşımıza çıkıyor. İlk canlı konusunda teoriler ve deneyler geliştirildi. Bi tek evrenin varoluşu sorusu kaldı. Tanrının varlığına delil gösteriliyor. Ama orada da barınamayacak.
    Bi de bu bazı kişilerden alıntı yapılması olayını anlamadım, fikirlerimizi oluştururken birisinden bağımlımıyız?

    • Furkan dedi ki:

      Evvela meteorun düşmesine dair verilen cevap gerçekten boşlukların tanrısına dayanıyor da olabilir, fakat dayanmıyor da olabilir. Bunun analizinin iyi bir şekilde yapılması gerekiliyor. Evrenin kökeninin ne olduğunun sorusu kaldığını ve ilk canlının nasıl oluştuğu sorusunun cevaplandığını söylemişsiniz. Öncelikle, ilk canlı konusunda tartışmaların olduğunu belirtmek isterim. Fakat dikkat çekmek istediğim şey bu değil. Dikkat çekmek istediğim şey şu: Evrenin kökeni konusunda bilimsel bir açıklama yapılması Tanrı’yı geçirsiz kılmayacaktır (tabii cevaba bağlı olarak). Çünkü bunların ilgili olduğu alanlar farklıdır. Örneğin sizin anne ve babanızın bir araya gelip de sizi var etmesi ile, evrenin oluşup sizi var edecek bir zemini oluşturması farklı konulardır. Birini açıklamanız, diğerine dair bir açıklama yapmamanızı sağlamaz/gerekçelendirmez. Bahsettiğiniz konuların bilimsel bir açıklaması yapılıyor, kökenine dair bir şey söylenmiyor zaten. Örneğin evrim ile, canlıların doğal süreçlerle meydana gelebileceğinin gözlenmesi Tanrı’yı gereksiz kılmaz. Çünkü, Tanrı canlıları bu şekilde de yaratmış olabilir. Demek istediğim şey, evrimin direkt olarak varlığımızın kökenine dair bir cevap olamayacağıdır. Aynı şekilde, evrenin nasıl var olduğu (cevabınızı bağlı olarak) Tanrı’yı da gereksiz kılmaz. Hiçbir gerekçeye felsefi gerekçeye dayanmadan ve aynı zamanda da o olay hakkında bilimsel anlamda bilgisiz olarak “Yıldırım, bir üst varlık tarafından yapılmalıdır” demenizle, felsefi bir gerekçeye dayanarak – ve bilimsel bir bilginiz olsun ya da olmasın “Bu olay temelde bir yaratıcıya dayanıyor” demeniz aynı şey değildir.

      Bu ayrımı iyice yapmak gerekiyor. Felsefi literatürdeki tartışmalara bakarsak, herkesin “boşlukların tanrısı”na inanmadığını söyleyebiliriz. Elbette teist bilim adamlarının olması doğrudan boşlukların tanrısının olmadığını göstermez. Fakat biz üstteki gibi bir akıl yürütmeyle birlikte bunu belirttik. Sonuç olarak, bazı insanların gerekçelendirilmemiş inançla Tanrı’ya inanması (reformcu epistemolojiyi konu dışı tutarsak) ve bununla birlikte boşlukların tanrısı diyebileceğimiz görüşü benimsemesi ile kimilerinin gerekçelendirilmiş inanca sahip olmasını ayırmak gerekiyor. Bir olayın kökenine dair “Bunu Tanrı yapıyor.” açıklamalarının hepsini boşlukların tanrısı olarak görürseniz, “Neye ‘bu görüş boşlukltan/bilgisizlikten ortaya atılmıyor’ diyebiliriz?” sorusunu çok keyfileştirmiş olursunuz. Çünkü, bilimin ilgilendiği şeyler farklıyken felsefenin ilgilendiği şeyler farklıdır. Sizin yaklaşımınız (eğer az önce belirttiğimiz gibiyse) her şeyi bilimeden beklemeye girer. Oysa, her şeyin bilimden beklenmesi gerektiğine dair bir görüş de felsefi bir görüş olduğundan dolayı yine sağlam bir temele dayanmamış olursunuz. Yani, her şeyin cevabının bilimde olduğunu iddia etmek saçmalıktır. Bununla birlikte, şeylerin kökenine dair tüm açıklamaların -bilim açıklayamıyor diye açıkladığını düşünerek- boşluklara/bilgisizliklere bağlayacaksak hangi açıklamayı bunun dışında tutacağımız keyfileşiyor.

      Umarım anlatabilmişimdir. Yorumunuz için teşekkür ederim.

  3. Benjamin Breeg dedi ki:

    Yazdıklarınızın çoğuna katıldığımı belirtmekle birlikte yanlış anlaşıldığını düşünüyorum. Bazı insanların “boşlukların tanrısı”na inanıyor olması,. Tanrının yokluğu demek değildir. Ama cevabını bilmediğimiz soruların olması da Tanrıya delil değildir. Bazı felsefecilerin bu konuda tribünlere oynadığını düşünüyorum.
    – “evrenin kendi kendine oluşması ihtimali 10 üzeri bilmem kaç o yüzden Tanrı var”
    – “canlılar organizması şöyle müthiş. Bu kendi kendine olabilir mi?”
    – “güneşe 1 mm yakın olsak yanarız”
    – “evrende mükemmel düzen var. Bu tesadüfen olamaz”
    Bu tür argüman ları dile getirenler tamamen duygu sömürüsü yapıyor. İnsanlar sansasyonel şeyleri severler, sıkıcı bilimsel anlatım yerine bi anda hayret edecekleri şeyler duymak isterler. Bu yüzden bazı teist felsefeciler insanların bilgisizliklerini kullanıp yukarıdaki gibi abuk argümanlarla ateizmi çürüttüklerini zann ederler, reyting alırlar, hiç bir işe yaramayan kitaplarını satarlar. Tanrıyı gözleriyle görmüş gibi inanmayanları akılsızlıkla suçlarlar. Evrenin muammalarını Tanrıya bağlamak, yeni sorular da doğurur. Tanrıya inanıyorsan sadece inanırsın, inatla ispat sunmaya çalışmak, bilinmezlerin arkasına Tanrıyı koymak bana samimi bir davranış gibi gelmiyor.
    Dinlerdekı Tanrı aklıma yatmıyor. Bunu açıklasam baya baya uzun bir yorum olur.
    Tekrar argümana dönersek, etnografi ve ya dinler tarihi ile ilgilenince inançların büyük çoğunluğunun boşlukların Tanrısıyla ilgili olduğu sonucu çıkıyor.
    Salt Tanrıya düşüncesine gelirsek, onun olmadığını ve ya her şeye gücü yetip de insanlarla ilgilenmediğini düşünmek de bir bilgiye değil inanca dayalı. Tanrı fikrinin ilk kez nasıl ortaya çıktığı bilinmediği için agnostisizm bana en mantıklı düşünce gibi geliyor. Belki tanrı sadece bir ruhtur,. Gücü sınırlıdır. O da belki evrenin bir parçasıdır. Ve ya üstün bir insandır.
    Tanrı fikrinin ilk kez insanların sebebi bilinmeyen doğa olaylarını anlamlandırırken ortaya çıktığı görüşü var ki, bana yüzde 50 mantıklı geliyor.
    Cevabınız için sağolun

    • Furkan dedi ki:

      Evet, şimdi daha iyi anlayabildim. Sitemizdeki Din Felsefesine Giriş adlı yazıyı (bu konu çerçevesinde) okumanızı öneririm. Örneğin Hassas Ayarlı Evren Argümanı’nın belirttiği şey elbette “Tanrı kesinlikle vardır” değildir. Bunun yerine, teizmin daha makul görülebileceğini belirtmeye çalışır. Eğer, “daha mantıklı gibi görünen açıklamanın bir bakıma doğru olduğu kabul edilebilir” diye düşünüyorsanız(ki çoğu insan böyle düşünür), ilgili konularda da -eğer argümanların önermelerini kabul ediyorsanız- argümanların sonuçlarına da inanabileceğinizi düşünmekteyim. Yoksa belirttiğiniz her şey “bilemiyorum” demeye kadar gidebilir ve bu bilinmezciliğin sınırlarını koyamayabilirsiniz.

      Tanrı inanışının nasıl ortaya çıktığının (çok ilginç bir şey olmadığı sürece) doğrudan Tanrı ile ilgili kanaatlerimizi etkileyeceğini sanmıyorum. Çünkü, kökeni her ne olursa olsun doğru olan şey doğrudur. Anlatmaya çalıştığım şey şu: Bir adam bir kağıda Dünya’nın yuvarlak olduğunu çiziyor ve Dünya’nın yuvarlak olduğunu kanıtladığını söylüyor. Elbette bu sağlam bir kanıt değildir. Birkaç adam bunun mantıklı olduğuna kanaat getirip Dünya’yı gerçekten gözlemlemeye çıkıyor diyelim. Ve bir de bakıyorlar ki cidden yuvarlak. O halde -her ne kadar kökeni yanlış bir görüşe dayansa da- (kökenine aldırmadan) Dünya’nın yuvarlak olduğunu söyleyebiliriz.

      Agnostisizm konusuna gireceksek bu konu çok daha detaylı yerlere uzayacaktır, o nedenle girmemeyi yeğliyorum. Ve belirttiğim gibi, Din Felsefesine Giriş adlı yazımızı okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum. Teşekkürler…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir