BOŞLUKLARIN TANRISI ARGÜMANINA CEVAP

image_pdf

Boşlukların Tanrısı Argümanı(God of the Gaps), bilimsel olarak cevap veremediğimiz şeylerde “Bunu Tanrı yapıyor” dediğimizi ileri sürer. Yani, bilimde boşluklar olan yerlere Tanrı’yı koyduğumuzu iddia eder. Peki biz Tanrı’yı boşlukları doldurmak için mi kullanıyoruz? Yoksa boşluklar doldukça Tanrı’nın yaratışının farkına daha mı iyi varıyoruz?

 

1. YANILGILAR BATAKLIĞINDA BİR ARGÜMAN

Tarihe baktığınızda Antik Mısır Tanrıları, Antik Yunan Tanrıları gibi inanışlar böyle yapmaktadır.[1][2] Örneğin, şimşek çaktığında bunun güçlü bir varlık tarafından yapıldığını söylerler. Gördükleri bu tip şeylerin arkasında Tanrısal bir gücün olduğunu iddia ederler. Tarihte bu özellikle milattan önce oldukça fazla bir inanıştır. Thales, Anaksimenes, Anaksimandros gibi kişiler bu algıyı yıkmaya çalışmış ve “Orada bir güç yok. Bu bir doğa olayı” demişlerdir.[3] Peki, bizim açıklamaya çalıştığımız Tanrı da boşlukları doldurmak için mi?

Tarihsel süreçten bir yanıt vermek gerekiyorsa Isaac Newton’dan örnek verebiliriz. Isaac Newton birçok doğa olayını açıklamıştı.[4] En azından mantıklı ve evrenle uyumlu cevaplar getirebilmişti. O zamanlarda Newton’un her şeyi açıkladığı düşünülüyordu. Hatta Alexander Pope hakkında şöyle der:

Doğa ve Doğanın yasası karanlıkta saklıydı. Tanrı: Newton olsun! dedi ve her şey aydınlandı.[5]

O dönemde Tanrı inancına sahip insanlar “Bilimsel şeyleri açıklıyoruz, o halde Tanrı’ha ihtiyacımız yok.” demedi. Böyle bir şey demek de saçma olacaktır. Zira(Aşağıdaki Henry Ford alegorimizde de göreceğiniz üzere) bilimin bir şeyleri açıklamasından yola çıkarak Tanrı’yı kabul etmemek saçmadır. Bilim, sadece belirli metotları olan bir arşatırma alanıdır. Tanrı’nın direkt bilimsel kanıtını bulamadığımızdan dolayı zaten bilimden Tanrı’nın yokluğuna çıkmak saçmadır. Bilim açıklayabildiği her şeyi açıklasaydı da hala önemli sorular cevapsız kalacaktı. Çünkü bilim, sadece belirli konularla ilgilenir. Hatta bilimin yapılabilirliği için çok büyük önem teşkil eden “evren anlaşılabilir” ve “beynimiz bu evreni anlayabilir” görüşleri metafiziksel kanıtlara dayanmaktadırlar. Anlayacağınız üzere bilim dışında zaten çok önemli alanlar durmaktadır. Bilim, alanı gereği onlarla ilgilenmemektedir(Örneğin zaman nedir, nedenselliğin doğası nedir, bilinç nedir, fiziksel olmak ne demektir gibi gerçeklik hakkındaki “genel” sorular metafiziğin alanıdır, bilimin değil).Sonuç olarak, bilimden dolayı Tanrı’nın varlığına veya yokluğuna çıkmak mantıksızdır. Ve geçmişteki insanlar da bunun farkına vararak “Bir şeyleri bilimsel olarak inceliyoruz, o halde Tanrı’ya ihtiyacımız yok” dememişlerdir. Çünkü bilim, bulduğu şeylerin doğasını açıklamamaktadır(Aşağıda yapacağımız Henry Ford alegorisi tam olarak da buna değinmektedir).

 

Newton’un zamanında çoğu şeyin Newton sayesinde açığa çıktığı düşünülüyordu. O, birçok bilim açısından çok önemli bir isim olmuş ve bir devrim yaratmıştı. Bunlara rağmenn Newton, bu bilimsel açıklamalar sayesinde Tanrı’nın varlığını daha iyi anladığını iddia etti.[6][7] Hiç kimse “Artık gezegenlerin hareketlerini anlıyoruz. O halde Tanrı’ya ihtiyacımız yok.” demedi. Bu nedenle Newton, açıklayamadığı için boşlukları dolduran bir Tanrı’ya değil, tam aksine dolu olan kısımları anlamlı bir hale çeviren Tanrı’ya inandı.

 

Oxford Üniversitesi’nde bir Matematik profesörü olan John C. Lennox, boşlukların Tanrı’sı argümanı hakkında şöyle diyor:

İki tarz boşluk vardır. Bunlardan bir tanesi bilimin doldurabileceği boşluktur. Diğeri de bilimin açıklandıkça ortaya çıkardığı boşluktur. 1953 yılında Miller ve Urey yaptıkları deney ile hayatın yapı taşları olan proteinlerdeki amino asitleri keşfettiler. Ve bu o zaman hayatın sırrının keşfi olarak görüldü, bunun sonucunda Nobel ödülü de aldılar. Bunun üzerinden 50 yıl geçti ve çok daha büyük sorunlarla karşılaşıyoruz. O zamanlar DNA kodunun dijital yapısını bilmiyorlardı. Zamanla her şey daha da karmaşık bir hale geldi. O halde, benim inandığım Tanrı boşlukları dolduran bir Tanrı değildir. Bilim, Tanrı’nın varlığına dair deliller sunar ve beni Tanrı’ya inanmaya yönelten bilimsel olarak anlayamadığım şeyler değil, bilimsel olarak anlayabildiğim şeylerdir.[8]

 

Bu iddia Tanrı’ya inanan bilim adamlarına ve felsefecilere baktığımızda yok olmaktadır. Yani, iddia zaten Tanrı’ya inananlar hakkında bir iddia olduğu için, daha bu evrede bile iddia çökmektedir. Hatta Francis Collins isimli bilim adamı, DNA hakkında araştırmalar yapması sonucunda “Laboratuvarda Tanrı’yı hissettim”[9] diyerek bu araştırmalarını açıkladı. Tarihte adını duyurmuş birkaç teist bilim insanı: Anselmus, Gregor Mendel, Galileo Galilei, Isaac Newton, John Bachman, Biruni, Nicolaus Copernicus, Blaise Pascal, İbni Sina, El-Harizmi, El-Kindi, Fred Hoyle, El-Farabi, Francis Bacon, Johannes Kepler, Nicole Oresme, Gottfried Leibniz, Isaac Milner, Michael Faraday, Heinrich Hertz, Cahit Arf, Immanuel Bonfils, İbni Bişr, Isaac Barrow, Eş-Şatir, Wilhelm Röntgen, Ernest Rutherford, Petrus Alphonsi, Riazuddin, El-Cahiz, George Price, Kurt Gödel, El-Fergani, John F. Haught, El-Battani, Ali Javan, Pierre Duhem, İbni Heysem, Ernan McMullin, Sameera Moussa, Guglielmo Marconi, Cabir bin Hayyan, Werner Heisenberg, Ali bin Abbas, Arthur Eddington, Fred Hoyle, Hüseyin Tevfik Paşa, İbni Nefis, Kerim Erim, James Clerck Maxwell, Max Born, Max Planck, İbni Miskeveyh, Karl Stern, John Ray, İbni Haldun, Jean Guitton, Akşemseddin, Abdus Salam, El-Cezeri, Fatma El-Fihri, Henry Margenau, Allan Sandage, Nasiruddin Tusi, Abraham Zacuto, İbni Firnas, Meryem El-İcliyye, William Turner, Selman Akbulut, Edward Hitchcock, İbni Miskiveyh, Pierre Gassendi, Fazlur Rahman Khan, Şerafettin Sabuncuoğlu, Robert Main. Saydıklarımız dışında binlerce, on binlerce bilim insanı teizmin Tanrı’sına inanmıştır. Bu insanlar Tanrı’ya boşluklardan dolayı inanmıyorlar. Hatta üstte saydığımız geçmiş dönemlerde yaşamış olanların birçoğu bugünkü bilimin temelini atmış ve bilimin alanlarını belirlemiş kişilerdir. Bugünlerde de Tanrı’ya, var olan boşlukları doldurduğu için inanmamaktayız. Ayrıca bilirsiniz ki artık çoğu bilim insanının Tanrı’yı reddettiğine dair bir görüş egemendir. Bu konu hakkındaki Bilim İnsanlarının Çoğu Ateist Midir? adlı yazımızı okuyabilirsiniz.

 

2. ASIL OLARAK

Bazı kimseler bahsettiğimiz Tanrı’yı Zeus gibi hayali karakterlerle karıştırmaktadır(Peki neden Zeus olamaz?). Bizler boşlukları doldurduğumuz bir Tanrı’ya değil, boşlukları bilimsel gerçeklerle doldurduktan sonra varlığı açığa çıkan Tanrı’ya inanıyoruz. Tanrı, şimşeklerin çakmasını yarattığı ölçülerle ayarlamaktadır. Bu da tam olarak bizim bilim dediğimiz şeydir. Kaldı ki, Tanrı’nın varlığına dair onlarca argüman bilimin gelişmesiyle ortaya çıkmıştır ve bilimsel gerçeklere dayanmaktadır. Geçmişte bazı tanrı tasavvurlarının boşlukları doldurmak için uydurulduğu gerçeği diğer tüm tanrı inanışlarının da öyle olduğunu göstermemektedir. Bilim, biz teistlerin korktuğu bir şey değil -tam tersine- sahip çıktığı ve Tanrı’nın sanatına tanık olma açısından değer verdiği bir şeydir. İbn Heysem şöyle demektedir:

Ben sürekli bilgi ve gerçeğin peşinde koştum. Allah’ın ihtişamına ve yakınlığına erişebilmek için gerçek ile bilgiyi aramaktan daha iyi bir yol olmadığına inandım.[10]

 

Bilimin gelişmesiyle Tanrı’nın yok olacağını savunanlar Tanrı varlığını(Ontolojik varlık) anlayamamış kişilerdir. Bilim ne kadar gelişirse gelişsin Tanrı’yı yok etmeyecektir. Bu tür bir iddiayı sunan kimse Tanrı’nın nasıl kanıtlanacağını düşünmektedir? Yani fizik hakkında bir deney yapıp “İşte Tanrı var/yok” diyebileceğimizi mi sanmaktadır? Tanrı felsefenin konusundur, tabii ki felsefi argümanlardaki öncüller bilimden beslenebilir ama bilim tek başına hiçbir işe yaramaz bu konuda. Bilim, bilimin yapılabilirliği konusunda da işe yaramaz, bilimin alanı bu değildir çünkü. Bilimi tek gerçek olarak görmek ve metafiziği boş görmek de kendi ayağına sıkmaktır. Çünkü bilimin tek gerçek olduğu görüşü dahi metafiziksel bir görüştür.

 

Bu konu açısından önemli bir alegori yapalım; Ford marka bir otomobili ele alalım. Dünyanın ilkel kalmış yerlerinden birinde yaşayan, onu ilk kez gören ve modern mühendislik hakkında hiçbir şey bilmeyen birinin, o aracın motorunun içinde aracı hareket ettiren bir tanrının(Örneğin Henry Ford’un, yani Ford markasının kurucusunun) olduğuna inanması mümkündür. Hatta aynı adam, motorun içinde bulunan Henry Ford’un kendisinden hoşnut olursa aracın güzelce gideceğini, eğer Henry Ford onu sevmez ise aracın gitmeyeceğini -veya yavaş gideceğini- bile düşünebilir. Elbette daha sonra mühendislik çalışarak ve aracı parçalarına ayırarak, o aracın içinde Henry Ford’un olmadığını da keşfedebilir. Hatta arabanın nasıl çalıştığını açıklamak için, Henry Ford’a ihtiyacı olmadığını anlamak için çok zeki olmasına gerek bile yoktur. İçten yanmalı motorların genel prensiplerini anlamak aracın nasıl çalıştığını açıklaması için o kişiye yetecektir. Veya en azından aracı parçalarsa içinde Henry Ford’un olmadığını görüp düşündüğü sistemin yanlış olduğunu da düşünebilir. Buraya kadar tamam… Fakat sonradan o kişi, motorun çalışma prensiplerini anlamanın, başlangıçta onu tasarlayan Henry Ford’un varlığına inanmayı gereksiz hale getirdiğine karar verirse, bu çok büyük bir hata olur. Eğer o kişi bunu yaparsa, felsefi terminolojiyle bir kategori hatası yapmış olacaktır. Oysa ki mekanizmayı tasarlayan bir Henry Ford olmasaydı, onun anlamaya çalışacağı bir şey de olmayacaktı. Tanrı konusu da aynen böyledir. Tanrı’nın varlığı hakkında direkt olarak fiziksel, kimyasal, biyolojik kanıtlar bulunamaz. Zaten bu bir eksiklik değildir, aksine, böyle kanıtlar beklemek çok saçmadır. Çünkü Tanrı, örneğin şimşeklerin çakmasını yarattığı ölçülerle ayarlamaktadır(Yağmur yağması, bir çocuğun doğması, evrenin genişlemesi, zıt yüklü parçacıkların birbirini çekmesi, canlıların evrimi gibi konular da böyledir). Tanrı’nın bunları yaptığını anlamamız için Tanrı’yı direkt olarak gözlemlememize gerek yoktur. Tanrı’nın da iddiası(Dinler için söylüyorum) bu yönde değildir. İşte bu nedenle felsefi olarak verilmiş argümanlarda Tanrı’nın yaptığı şeylerin izini bulabiliriz. Bir saatin tüm parçalarını tek tek incelemek(Bilim), entegre olmuş bir bütün olarak saatin nasıl çalıştığını kavramamıza yetmez. İşte bu nedenle Tanrı’nın varlığını veya yokluğunu kanıtlamak için bilim gibi birçok konunun felsefesini yapmak gereklidir. Arabanın içinde Henry Ford’u direkt olarak görmemek, arabanın oluşumunda onun bir parmağı olmadığını göstermez.

 

Son olarak şunu da söylemek gerekir, boşlukların Tanrı’sı argümanı korkuluk safsatasına(Straw man fallacy) düşmüş bir argümandır. Korkuluk safsatası, karşıdaki görüşün sunmadığı bir şeyi karşıdaki görüş sunmuş gibi gösterip; bir korkuluk yaratıp ona karşı “savaşmaya” benzer. Tabii ki gerçek bir insandansa korkulukla karşı karşıya gelmek kolaydır. Teistler, bilimdeki boşluklar nedeniyle Tanrı’ya inanamadığı halde teistlerin bilimdeki boşluklar yüzünden Tanrı’ya inandığını söyleyen bu argüman korkuluk safsatasına düşmüştür.

 

Kaynaklar

[1] https://tr.wikipedia.org/wiki/Yunan_mitolojisi

[2] https://tr.wikipedia.org/wiki/Antik_M%C4%B1s%C4%B1r_tanr%C4%B1lar%C4%B1

[3] https://tr.wikipedia.org/wiki/Milet

[4] https://en.wikipedia.org/wiki/Isaac_Newton

[5] https://tr.wikiquote.org/wiki/Alexander_Pope

[6] http://www.enisdoko.com/wp-content/uploads/2011/07/D%C3%A2hi-ve-Dindar-Isaac-Newton.pdf

[7] http://biologos.org/common-questions/gods-relationship-to-creation/god-of-the-gaps

[8] https://www.youtube.com/watch?v=zSb4nX3Zzq0

[9] http://blog.milliyet.com.tr/ateist-dr–collins—dna-da-allah-i-gordum-/Blog/?BlogNo=102944

[10] C. Plott, Global History of Philosophy: The Period of Scholasticism, Motilal Banarsidass, Delhi, 2000, Sf. 465

MANTIKSAL TEİZM ©2017

Furkan

O kimseler ki her hâl ve ahvalde Allah'ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünürler ve "Rabbimiz!" derler, "Sen bu kâinatı boş yere yaratmadın. Sen yüceler yücesisin. Bizi cehennem ateşinden muhafaza buyur!"

You may also like...

6 Responses

  1. Timur Göne dedi ki:

    “eğer tanrı her şeyi biliyorsa, her şeye gücü yetme özelliğini kullanarak yapacağı şeyler zaten önceden bellidir. demek ki tanrı bu belirli eylemleri değiştiremeyecektir, ki bu da her şeyi yapabilme gücünün olmadığı anlamına gelir.”

    ”Tanrı Yanılgısı” adlı kitaptan bir alıntıdır. Bu söz hakkında bir şeyler söyleyebilir misiniz?

    • Furkan dedi ki:

      Basitçe açıklama gerekirse şöyle denebilir; eğer ki Tanrı eylemlerini önceden belirlemişse(Ki belirlediğini kabul ediyoruz, her şeyi bildiği için) Tanrı’nın eylemleri değiştirmesi için eylemlerinden pişman olması gerekir. Bu yüzden Tanrı’nın, eylemlerini değiştirememesi kusurluluk değil, kusursuzluğunun bir sonucudur. Tanrı önceden biliyor diyelim “şey”leri. Zaten planı kusursuzdur, niye değiştirsin ki? Eğer değiştirmesi gereken bir şey varsa zaten yine O’nun kusursuz planı dahilindedir, değiştirir.

  2. Benjamin Breeg dedi ki:

    Teist bilim adamlarının olması bu argümanı boşa çıkarmıyor. Çünkü bu insanlar konuya duygusal yaklaşıyorlar. Yazıda argümanın “yanından geçmişsiniz”. Argümanin tarihsel altyapısı var. Eski inançları ve bu inanćlara bağlı metin, sözlü anlatımları araştırdığımızda karşımıza bazı yanılgılar çıkıyor. Örnek olarak:
    -meteourun düşmesi: Tanrı bizi cezalandırıyor
    -sel basması ve ya kuraklık: ibadeti aldattım Tanrı kızdı
    -güneş tutulması: Tanrı kurban istiyor, yoksa bidaha güneş çıkmaz.
    -deprem: sapkınlık yüzünden (bkz: 7.4 yetmedi mi)
    -yıldırım: Tanrı kafirleri çarpıyor.
    Sanırım o devirdeki insanlara bunun Tanrı işi olmadığını söyleseydin, “o zaman bu nasıl oluyor?” derlerdi. İşte bu Tanrı boşlukların Tanrısıdır. 3 semavi kitapta da böyle yanılgılar ında olması söz konusu kitapların hiç de ilahi olmadığı konusunda bize bir ipucu veriyor.
    Günümüzde bu tip bir Tanrı “ilk canlı nasıl oluşdu?, evren nasıl var oldu?” gibi sorularla karşımıza çıkıyor. İlk canlı konusunda teoriler ve deneyler geliştirildi. Bi tek evrenin varoluşu sorusu kaldı. Tanrının varlığına delil gösteriliyor. Ama orada da barınamayacak.
    Bi de bu bazı kişilerden alıntı yapılması olayını anlamadım, fikirlerimizi oluştururken birisinden bağımlımıyız?

    • Furkan dedi ki:

      Evvela meteorun düşmesine dair verilen cevap gerçekten boşlukların tanrısına dayanıyor da olabilir, fakat dayanmıyor da olabilir. Bunun analizinin iyi bir şekilde yapılması gerekiliyor. Evrenin kökeninin ne olduğunun sorusu kaldığını ve ilk canlının nasıl oluştuğu sorusunun cevaplandığını söylemişsiniz. Öncelikle, ilk canlı konusunda tartışmaların olduğunu belirtmek isterim. Fakat dikkat çekmek istediğim şey bu değil. Dikkat çekmek istediğim şey şu: Evrenin kökeni konusunda bilimsel bir açıklama yapılması Tanrı’yı geçirsiz kılmayacaktır (tabii cevaba bağlı olarak). Çünkü bunların ilgili olduğu alanlar farklıdır. Örneğin sizin anne ve babanızın bir araya gelip de sizi var etmesi ile, evrenin oluşup sizi var edecek bir zemini oluşturması farklı konulardır. Birini açıklamanız, diğerine dair bir açıklama yapmamanızı sağlamaz/gerekçelendirmez. Bahsettiğiniz konuların bilimsel bir açıklaması yapılıyor, kökenine dair bir şey söylenmiyor zaten. Örneğin evrim ile, canlıların doğal süreçlerle meydana gelebileceğinin gözlenmesi Tanrı’yı gereksiz kılmaz. Çünkü, Tanrı canlıları bu şekilde de yaratmış olabilir. Demek istediğim şey, evrimin direkt olarak varlığımızın kökenine dair bir cevap olamayacağıdır. Aynı şekilde, evrenin nasıl var olduğu (cevabınızı bağlı olarak) Tanrı’yı da gereksiz kılmaz. Hiçbir gerekçeye felsefi gerekçeye dayanmadan ve aynı zamanda da o olay hakkında bilimsel anlamda bilgisiz olarak “Yıldırım, bir üst varlık tarafından yapılmalıdır” demenizle, felsefi bir gerekçeye dayanarak – ve bilimsel bir bilginiz olsun ya da olmasın “Bu olay temelde bir yaratıcıya dayanıyor” demeniz aynı şey değildir.

      Bu ayrımı iyice yapmak gerekiyor. Felsefi literatürdeki tartışmalara bakarsak, herkesin “boşlukların tanrısı”na inanmadığını söyleyebiliriz. Elbette teist bilim adamlarının olması doğrudan boşlukların tanrısının olmadığını göstermez. Fakat biz üstteki gibi bir akıl yürütmeyle birlikte bunu belirttik. Sonuç olarak, bazı insanların gerekçelendirilmemiş inançla Tanrı’ya inanması (reformcu epistemolojiyi konu dışı tutarsak) ve bununla birlikte boşlukların tanrısı diyebileceğimiz görüşü benimsemesi ile kimilerinin gerekçelendirilmiş inanca sahip olmasını ayırmak gerekiyor. Bir olayın kökenine dair “Bunu Tanrı yapıyor.” açıklamalarının hepsini boşlukların tanrısı olarak görürseniz, “Neye ‘bu görüş boşlukltan/bilgisizlikten ortaya atılmıyor’ diyebiliriz?” sorusunu çok keyfileştirmiş olursunuz. Çünkü, bilimin ilgilendiği şeyler farklıyken felsefenin ilgilendiği şeyler farklıdır. Sizin yaklaşımınız (eğer az önce belirttiğimiz gibiyse) her şeyi bilimeden beklemeye girer. Oysa, her şeyin bilimden beklenmesi gerektiğine dair bir görüş de felsefi bir görüş olduğundan dolayı yine sağlam bir temele dayanmamış olursunuz. Yani, her şeyin cevabının bilimde olduğunu iddia etmek saçmalıktır. Bununla birlikte, şeylerin kökenine dair tüm açıklamaların -bilim açıklayamıyor diye açıkladığını düşünerek- boşluklara/bilgisizliklere bağlayacaksak hangi açıklamayı bunun dışında tutacağımız keyfileşiyor.

      Umarım anlatabilmişimdir. Yorumunuz için teşekkür ederim.

  3. Benjamin Breeg dedi ki:

    Yazdıklarınızın çoğuna katıldığımı belirtmekle birlikte yanlış anlaşıldığını düşünüyorum. Bazı insanların “boşlukların tanrısı”na inanıyor olması,. Tanrının yokluğu demek değildir. Ama cevabını bilmediğimiz soruların olması da Tanrıya delil değildir. Bazı felsefecilerin bu konuda tribünlere oynadığını düşünüyorum.
    – “evrenin kendi kendine oluşması ihtimali 10 üzeri bilmem kaç o yüzden Tanrı var”
    – “canlılar organizması şöyle müthiş. Bu kendi kendine olabilir mi?”
    – “güneşe 1 mm yakın olsak yanarız”
    – “evrende mükemmel düzen var. Bu tesadüfen olamaz”
    Bu tür argüman ları dile getirenler tamamen duygu sömürüsü yapıyor. İnsanlar sansasyonel şeyleri severler, sıkıcı bilimsel anlatım yerine bi anda hayret edecekleri şeyler duymak isterler. Bu yüzden bazı teist felsefeciler insanların bilgisizliklerini kullanıp yukarıdaki gibi abuk argümanlarla ateizmi çürüttüklerini zann ederler, reyting alırlar, hiç bir işe yaramayan kitaplarını satarlar. Tanrıyı gözleriyle görmüş gibi inanmayanları akılsızlıkla suçlarlar. Evrenin muammalarını Tanrıya bağlamak, yeni sorular da doğurur. Tanrıya inanıyorsan sadece inanırsın, inatla ispat sunmaya çalışmak, bilinmezlerin arkasına Tanrıyı koymak bana samimi bir davranış gibi gelmiyor.
    Dinlerdekı Tanrı aklıma yatmıyor. Bunu açıklasam baya baya uzun bir yorum olur.
    Tekrar argümana dönersek, etnografi ve ya dinler tarihi ile ilgilenince inançların büyük çoğunluğunun boşlukların Tanrısıyla ilgili olduğu sonucu çıkıyor.
    Salt Tanrıya düşüncesine gelirsek, onun olmadığını ve ya her şeye gücü yetip de insanlarla ilgilenmediğini düşünmek de bir bilgiye değil inanca dayalı. Tanrı fikrinin ilk kez nasıl ortaya çıktığı bilinmediği için agnostisizm bana en mantıklı düşünce gibi geliyor. Belki tanrı sadece bir ruhtur,. Gücü sınırlıdır. O da belki evrenin bir parçasıdır. Ve ya üstün bir insandır.
    Tanrı fikrinin ilk kez insanların sebebi bilinmeyen doğa olaylarını anlamlandırırken ortaya çıktığı görüşü var ki, bana yüzde 50 mantıklı geliyor.
    Cevabınız için sağolun

    • Furkan dedi ki:

      Evet, şimdi daha iyi anlayabildim. Sitemizdeki Din Felsefesine Giriş adlı yazıyı (bu konu çerçevesinde) okumanızı öneririm. Örneğin Hassas Ayarlı Evren Argümanı’nın belirttiği şey elbette “Tanrı kesinlikle vardır” değildir. Bunun yerine, teizmin daha makul görülebileceğini belirtmeye çalışır. Eğer, “daha mantıklı gibi görünen açıklamanın bir bakıma doğru olduğu kabul edilebilir” diye düşünüyorsanız(ki çoğu insan böyle düşünür), ilgili konularda da -eğer argümanların önermelerini kabul ediyorsanız- argümanların sonuçlarına da inanabileceğinizi düşünmekteyim. Yoksa belirttiğiniz her şey “bilemiyorum” demeye kadar gidebilir ve bu bilinmezciliğin sınırlarını koyamayabilirsiniz.

      Tanrı inanışının nasıl ortaya çıktığının (çok ilginç bir şey olmadığı sürece) doğrudan Tanrı ile ilgili kanaatlerimizi etkileyeceğini sanmıyorum. Çünkü, kökeni her ne olursa olsun doğru olan şey doğrudur. Anlatmaya çalıştığım şey şu: Bir adam bir kağıda Dünya’nın yuvarlak olduğunu çiziyor ve Dünya’nın yuvarlak olduğunu kanıtladığını söylüyor. Elbette bu sağlam bir kanıt değildir. Birkaç adam bunun mantıklı olduğuna kanaat getirip Dünya’yı gerçekten gözlemlemeye çıkıyor diyelim. Ve bir de bakıyorlar ki cidden yuvarlak. O halde -her ne kadar kökeni yanlış bir görüşe dayansa da- (kökenine aldırmadan) Dünya’nın yuvarlak olduğunu söyleyebiliriz.

      Agnostisizm konusuna gireceksek bu konu çok daha detaylı yerlere uzayacaktır, o nedenle girmemeyi yeğliyorum. Ve belirttiğim gibi, Din Felsefesine Giriş adlı yazımızı okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum. Teşekkürler…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir