DİN VE BİLİM ÇATIŞIR MI?

image_pdf

Doğa bilimleri hayatımızı -özellikle son birkaç yüzyılda- inanılmaz derecede değiştiren ve gerek teorik gerekse pratik değeri çok yüksek olan bir alan. Bu yazıda din-bilim arasındaki çatışma iddiasına dair birtakım yorumlar yapacağız. Yazının içeriği şu şekildedir:

1. Tarihsel Yalanlar ve Doğrular

  1. Din ile Bilimin Çatıştığına Dair Tarihsel Örnekler
  2. Bilim İnsanları Din ve Bilimin Çatışması Hakkında Ne Diyor?

2. Felsefi Açıdan Değerlendirme

3. Teolojik Açıdan Değerlendirme

4. Bilim ve Din İlişkisi Modelleri

 

1. TARİHSEL YALANLAR VE DOĞRULAR

1. Din ile Bilimin Çatıştığına Dair Tarihsel Örnekler

Galileo’nun, Dünya’nın dönmesi konusunda kiliseyle çatıştığı ve sonrasında asıldığı masalını; geçmişte Dünya’nın yuvarlak olduğu biliniyordu fakat sonrasında din adamları bu bilgiyi yok edip Dünya’nın düz olduğu görüşünü yaygınlaştırdılar masalını; Ortaçağ’da ve Yeniçağ’da din herkesi esir etmişti ve bilime karşıtlık vardı masalını çoğunuz duymuştur. İşin ilginç yanı “pozitif bilimlere” bakmayı öneren ve kendilerinin “sorgulayan” olduğunu söyleyen kimseler bu konulara gelince (ki muhtemelen dine ve dindarlara karşı olan peşin hükümlerinden dolayı) bilimi pek de önemsemiyorlar ve o konudaki -kendi işlerine yarayan- genel kabulleri direkt olarak kabul ediyorlar. Bu masallara karşılık tarih bilimine baktığınızda Galileo’nun ne yargılandığını ne de asıldığını görürsünüz. Tarihte Dünya’nın yuvarlak olduğu da inkar edilen bir bilgi değildi. Malum dönemlerde bu ilmi açıdan tartışılan bir görüştü. Dünya’nın düz olduğunu savunanlar kendi ilmi gerekçelerini ortaya koyarken karşıt görüştekiler de aynısını yapıyorlardı. Benzer şekilde, Güneş Merkezli Evren Modeli (GMEM) ve Dünya Merkezli Evren Modeli (DMEM) de bilimsel olarak tartışılan görüşlerdi. Oysa insanlar Galileo’nun, ortaya attığı iddiaları çok açık bir şekilde kanıtladığını fakat yine de o zamanki insanların dini inançlardan ötürü Galileo’ya karşı çıktığını zannetmektedir.

 

Gelelim Galileo Galilei’ye. Galileo hiçbir zaman bilimsel düşüncelerinden dolayı işkence görmemiş ve kötü bir şekilde hapsedilmemiştir. Pek çok insan (ne kadar entelektüel olursa olsun fark etmez) GMEM’in doğruluğunun neredeyse tamamen kanıtlandığını ama kilisenin sadece ve sadece Kutsal Kitap’taki pasajlardan ötürü o hipotezi savunan bilim insanlarına karşı çıktığını zannetmektedir. Oysa o dönemde GMEM ve DMEM gibi hipotezlerin -zannedildiği gibi- çok büyük ölçüde kanıtlanması olası değildir, teleskop gibi önemli bir gözlem aracı dahi henüz icat edilmişti. Üstelik GMEM ile DMEM tek bir biçimde savunulmuyordu. Örneğin o dönemde Galileo’nun savunduğu GMEM farklı bir içeriğe sahipken Kepler’in savunduğu GMEM farklı bir içeriğe sahipti. Ve bugün bildiğimiz üzere, Galileo GMEM’i savunurken hatalı pek çok şeyi de beraberinde savunuyordu. Anlayacağınız üzere, bu iki evren modeli o dönemde bilimsel olarak tartışılıyordu, yani hangi modelin doğru olduğu konusunda bilimsel bir anlaşmazlık vardı. Bir örnek olarak, Christoph Scheiner ve Orazio Grassi Galileo’ya karşı sunduğu kanıtlarda dini metinlere atıfta bulunmamıştır ve DMEM’in doğruluğunu bilimsel gerekçelerle savunmuşlardır.[1] Tüm bu söylediklerimizin yanında yüzlerce senedir DMEM’in savunulduğunu ve doğa felsefecilerinin ve bilim insanlarının önemli bir kısmının DMEM’i desteklediğini unutmayın. Yani, bu kadar uzun zamandır bilim insanlarının aklında doğru olarak yer eden bir evren modelini birkaç gözlemle yıkmaya çalışmak o bilim insanlarının hemen kabulleneceği bir şey değildir. Hele Kutsal Kitap’ın DMEM’i savunacak şekilde yorumlanması bunu daha da zorlaştırmıştır.

 

Dönelim Galileo’nun yargılanma sürecine. Hikayemiz Galileo’nun 1609 yılında, teleskobun icadından kısa bir süre sonra, birtakım gözlemler yapmasıyla başlıyor. Galileo gözlemlerini The Sidereal Messenger (1610) ve Sunspots Letters (1613) kitaplarında dile getiriyor. Her ne kadar daha önceleri GMEM’i kabul etmese de yaptığı keşiflerden sonra GMEM’in daha makul olduğu sonucuna varıyor. Galileo GMEM’in doğru olduğu görüşünü ve Kutsal Kitap’taki ilgili pasajlar hakkındaki görüşünü Benedetto Castelli’ye ve Düşes Christina’ya yazdığı mektuplarda dile getiriyor. Galileo’nun bu düşünceleri bilim camiasında tartışma yarattığı gibi din adamları arasında da tartışma yaratıyor.

 

1615 yılında Galileo Papa V. Paul’u görmek için Roma’ya gidiyor. Papa tartışmadan kaçınmak için meseleyi başka görevlilere havale ediyor ve bu görevliler Galileo’nun ortaya attığı fikirlere bir kınama yayımlıyorlar. Ancak burada önemli olan şey kilisenin resmi olarak Galileo’nun fikirlerini reddetmemiş olması. 1616 yılında ise Kardinal Robert Bellarmine, Galileo’ya Kopernikçi sistemi (GMEM’i) savunmasını yasaklıyor. Ve yine aynı yılda kilise GMEM’in bilimsel anlamda yanlış olduğunu ve Kutsal Kitap ile uyuşmadığını bildiren bir kararname çıkarıyor. Galileo ise 1623 yılına kadar pek ses çıkarmamayı tercih ediyor. 1623 yılında ise Galileo’nun eski dostu Kardinal Maffeo Barberini Papa VIII. Urban oluyor, dolayısıyla Galileo Papa ile aralarındaki dostluk nedeniyle kendini daha özgür hissediyor ve içinde DMEM’i ve GMEM’i savunacak kişilerin yer aldığı bir diyalog yazmayı düşünüyor. Nihayet 1632’de ünlü kitabı Dialogue Concerning the Two Chief World Systems yayımlanıyor. İşte tüm olay da burada kopuyor. Galileo’nun 1616’daki yasağı çiğnediği düşünülüyor, fakat Galileo bu kitapta GMEM’i savunmadığını sadece GMEM ile DMEM’i tartışan kişileri kaleme aldığını söylüyor. Ama burada asıl sorun şu ki Papa VIII. Urban zamanında Galileo’ya eğer GMEM’i ele alırsa DMEM’i de ele almasını ve ikisini adil bir şekilde karşılaştırmasını söylemişti. Oysa Galileo bu karşılaştırmayı sert bir dille, DMEM’i savunanlarla bir ölçüde alay ederek yapmıştır. Galileo’nun eserinde Simplicio(Ahmak) adlı bir karakter yer alıyor ve bu karakter kilisenin savunduğu görüşü, Aristotelesci ve Batlamyuscu modeli (DMEM’i) savunuyor.[2] Şimdi burada Galileo’yu ceza almaya iten önemli nokta şu gibi duruyor: On altıncı yüzyıl ve on yedinci yüzyıl zaten kilise açısından çok karışık bir dönemdir. Papa, Protestanlık ile başa çıkmaya çalışırken Galileo gibi önemli bir bilim insanının kendisini böyle küçük düşürmesine katlanamıyor.  Ayrıca da hatırlatmakta fayda var: Galileo sıkı bir Hristiyandı.[3] Ve Katolik Kilisesi’nin itibarını -hele ki o dönemde- düşürebilecek şu fikri savunuyordu:

Kutsal metin yanılmaz, ama kutsal metinlerin yorumu yanılabilir. Bu yorumu düzgün yapmak için bilimsel araştırma gerekir.[4]

 

Sonuçta Galileo yargılandı ve sapkınlık şüphesiyle ev hapsine mahkum edildi; kilisenin onu sapkın olarak nitelendirmediği gözden kaçmamalı. Sapkınlık şüphesiyle yargılandı çünkü kilise hiçbir zaman GMEM’i tamamıyla reddetmemişti ve GMEM’i savunanları kafir ilan etmemişti. Galileo’nun yargılanması konusunda ortaya çıkan birtakım mitler var, onlara da değinelim: 1) Galileo mahkemede büyük olasılıkla hiçbir zaman “Ama yine de Dünya dönüyor.” demedi. Galileo’nun böyle dediğine dair hikayeler ilgili olaydan bir yüzyıl sonra ortaya çıkıyor ve daha önceki metinlerde hiç yer almıyor. 2) Galileo yargılanıyor ve ev hapsine mahkum ediliyor, evet. Fakat ev hapsi dediğimiz şey bugün bizim zannettiğimiz gibi bir hapis değil. Bir kere, Galileo muhtemelen kaldığı villadan yaklaşık olarak iki kilometre öteye kadar hareket etme hakkına sahipti. Bunun dışında, bir önceki cümlede villa ifadesini kullandık fark ettiğiniz üzere. Çünkü Galileo’nun kaldığı ev gayet büyüktü ve güzel bir bahçesi vardı. Ayrıca kendisine ileride bir rahibe olacak kızını görme, kendi yemeğini kendi seçme, yemeğini kimle yiyeceğini seçme gibi daha birçok hak tanınmıştı. 3) Bir önceki maddeyle bağlantılı olarak, Galileo büyük olasılıkla hiçbir zaman işkence de görmedi.[5]

 

Öyle gözüküyor ki Galileo’nun yargılanmasının sebebi Kutsal Kitap’ın aksini savunması değildi. Dönemin siyasi şartları Papa’nın otoritesini sarsıyordu ve dolayısıyla Galileo gibi saygın birsinin kilisenin tersine gitmesi onun yargılanmasına sebebiyet verdi. Bugün bir yönetici “Şu adam otoritemi sarsıyor.” diye bir dava açsa pek çoğumuza absürt gelir ama o dönemde kişisel özgürlüklere günümüzdeki kadar değer verilmediğini unutmamak gerekiyor. Bununla birlikte Galileo’nun yargılanmasında kilisenin Kutsal Kitap yorumunun hiçbir ilgisinin olmadığını savunuyor değiliz fakat işlerin bu raddeye gelmesinin sebebi kilisenin Kutsal Kitap yorumu gibi durmuyor. Çünkü Galileo’dan daha önce Kopernik de bu sistemi savunmuştu (ki zaten bu nedenle GMEM’in bir diğer ismi Kopernikçi Evren Modeli) ve kilise “Bu sistem dinle çelişiyor, bunu savunamazsın.” gibi bir şey söylemedi de ve Kopernik’i GMEM’i savunuyor diye yargılamadı da. Hatta Kardinal Schoenberg ve Piskopos Giese gibi önemli din adamları kiliseyi, Kopernik’in bu sistemi savunan kitabının basılmasına teşvik etmişti.[6] Sonuç olarak, Galileo’nun yargılanmasının sebebi büyük oranda dönemin siyasi şartlarına bağlı. Eğer Galileo Papa’nın otoritesinin devrilmeye başladığı bir dönemde yaşamasaydı muhtemelen hiç yargılanmayacaktı.

 

Gelelim Giordano Bruno’ya. Giordano Bruno olayı da Galileo’nun hikayesine benzer bir şekilde savunulur. İddiaya göre Bruno bilim yaptığı için dine inanan kimseler tarafından suçlu bulunmuştur, tabii bu hangi tarihsel metinde yazıyorsa. Bruno olayı din-bilim çatışması olarak örnek gösterilebilecek türden bir olay değildir. Çünkü Bruno bir bilim insanı değil filozof ve din adamıdır.[7] Bruno’nun yargılanma sebebi ise teslis inancını reddetmesi ve Antik Mısır’ın sihir tanrısı olan Thoth’a inanıyor olmasıydı; herhangi bir kozmolojik modeli falan savunduğundan dolayı yakılmadı.[8] Konumuz din-bilim ilişkisi olduğu için bu olayı ayrıntılı bir şekilde anlatmayacağız.

 

Her nasılsa bilimsel verileri takip ettiğini ve olaylara eleştirel bir gözle baktığını söyleyenler Orta Çağ’da ve Yeni Çağ’da bilime değer verilmediği, din adamlarının bilim insanlarına kötü davrandığını iddia etmektedir. Hatta engizisyon mahkemelerinin tek yaptığı şeyin din ile çatışan kişileri öldürmekten başka bir şey olmadığını iddia edenleri bile gördüm. Neyse ki konumuz şimdilik engizisyonlar değil. Fakat bu tür söylemler insanların o dönem hakkında ne kadar bilgisiz olduğunu ve kulaktan dolma bilgilere fazlasıyla inandığını gözler önüne seriyor. Öncelikle Orta Çağ’daki ve Yeni Çağ’daki genel sahneyi İslam dünyası ve Hristiyan dünyası olarak ayıracağım. Gelelim İslam dünyasına. İslam dünyasında bilimsel keşfin çok önemli bir basamağı olan Beytü’l Hikme (Hikmet Evi) din adamları tarafından kurulmuş ve yine bir din adamı olan İbni Mansûr ile yeni bir boyut kazanmıştır.[9] Özellikle sekizinci ve on üçüncü yüzyıllar arasında İslam dünyası bilimsel gelişmişlik açısından oldukça ilerideydi. Evreni Tanrı’nın ikinci kitabı olarak tanıtan bir kutsal kitaba inanan kişinin bilimsel verilere ilgi duyması gayet normal bir şeydir. Bilimsel bilgimize pek çok şey katmış malum bilim insanlarını (Allah hepsinden razı olsun) internette kısa bir araştırmayla kolayca bulabilirsiniz; hatta burada görece ünlü olan birkaç ismi sayacağım, daha fazlası için Muslim Heritage sitesine göz atabilirsiniz. İslam dünyası çok değerli bilim insanları yetiştirmiştir. Kimya ve simya adlarının yaratıcısı olan ve bu alanlarda önemli çalışmaları olan Cabir bin Hayyan bunlardan biridir. Kabul edilen hakim görüş gözlerimizden çıkan ışınlarla çevreyi gördüğümüz iken yüzyıllardır kabul edilen bu yargıyı deneyleriyle yıkan, optik alanında çok büyük bir adım atarak görme ile ilgili temel prensipleri ortaya çıkaran, deneysel bilim metoduyla da bilinen ve bilime katkılarından dolayı Ay’daki bir kratere ismi verilen – Hevelius’un Selenographia eserinde ise aklın temsilcisi olarak gösterilen İbni Heysem bunlardan biridir.[10] Cerrahi aletleri icat edip günümüzdeki ameliyat aletlerinin temelini atan el-Zehravi bunlardan biridir. Özellikle el-Kânûn fi’t-Tıb (القانون في الطب) eseriyle yaşadığı dönemin gözde bir tabibi olan ve Avrupalıların yaptığı bir tasvirde “Hekimlerin Üç Büyük Hükümdarı” arasında anılan İbni Sina bunlardan biridir.[11] Matematik, astronomi, kimya, jeoloji gibi daha pek çok bilim dalına verdiği katkılardan dolayı ismi Ay’da bir kratere verilen Biruni bunlardan biridir. Bugün hayatımızda çok önemli yeri olan algoritma ve cebir alanına adını veren Hârizmî bunlardan biridir. Özellikle kimya ve fizik alanlarında büyük yeniliklere imza aten Ebû Bekir er-Râzî bunlardan biridir. Sayılabilecek yüzlerce isim ve örnek verilebilecek yüzlerce önemli keşif ve icat vardır. Ortadoğu tarihçisi olan James L. Gelvin Arapların bilim dünyasına katkılarını daha iyi anlayabilmemiz adına cebir, algoritma, kablo, şeker, atlas, alkol, averaj, sıfır gibi kelimeleri örnek verir ve bu kelimelerin ya Arap kökenli olduğunu ya da Araplar aracılığıyla dünyaya yayıldığını söyler.[12] Rasathanelerin tarihine bakarsak rasathanelerin İslam dünyasında oldukça gelişmiş bir hâle dönüştürüldüğünü ve bu tür rasathanelerin Batı’ya Müslüman bilim insanları tarafından özellikle Tycho Brahe aracılığıyla ulaştığını görürüz. Uzun lafın kısası İslam dünyasının bilimsel gelişmeye katkısı fazlasıyla olmuştur.

 

İslam dünyası adına bilim ve dinin çatıştığına dair tarihsel birkaç örneğe bakacaksak, bunlardan bir tanesi İskenderiye Kütüphanesi’nin yakılması olayıdır. 642 yılında Hz. Ömer İskenderiye’yi fethetmiştir. İddiaya göre John Philoponus, Hz. Ömer’e “Ganimetlerimizi zaten aldınız. Bari kitaplarımızı bırakın.” demiştir. Fakat Hz. Ömer “Kitaplar Kur’an ile çelişkili şeyler söylüyorsa zararlıdır ve yakılmalıdır. Eğer Kur’an ile aynı şeyleri söylüyorlarsa da ihtiyacımız yoktur ve yine yakılmalıdır.” deyip buradaki kitapları dört bin fırında, hamamların ısınması için altı ay boyunca yaktırmıştır. Bu iddiada şöyle bir sorun var ki bu olaydan bahseden İbnü’l-Kıftî’nin eseri olayın gerçekleştiği yıldan yaklaşık 600 sene sonra yazılmıştır.[13] Böylesine büyük bir olay gerçekten gerçekleştiyse neden hiçbir Kıpti, Yahudi, Hristiyan veya Müslüman kişi bu olaydan asırlarca bahsetmedi? Ve olayda adı geçen John Philoponus, Hz. Ömer’den bir asır önce yaşamıştır. Bu iddia görüldüğü üzere hiçbir kanıta dayanmamakta ve çelişkiler barındırmaktadır. Bernard Lewis, Fr. Eusèbe Renaudot, Alfred J. Butler, Victor Chauvin, Paul Casanova, Gustave Le Bon Eugenio Griffini gibi tarihçiler de bu iddiayı açıkça reddetmiştir. Hatta ünlü ateist Bertrand Russell da o dönemde yaşayan Müslümanların açık fikirli olduğunu ve böyle bir olayın efsaneden ibaret olduğunu söylemiştir.[14] Benzeri iddialar Hristiyanları karalamak için kullanılır ki o iddialar da tutarsız ve kanıtsızdır. Peki bu kütüphaneye ne oldu? Bu kütüphane en büyük zararı MÖ 48 yıllarında Julius Sezar’ın şehri fethetmesiyle aldı. MS 389 yıllarında İmparator Theodosius’un emriyle de kütüphane çok büyük zarar görmüştü. Anlayacağınız üzere, Hz. Ömer orayı fethettiğinde zaten kütüphane çok küçülmüş ve oldukça zarar görmüştü.

 

İslam dünyasında din-bilim çatışması söz konusu olunca bahsedilmeden geçilmeyecek bir olay vardır: Astronom ve matematikçi olan Takiyüddin’in rasathanesinin yıkılması. Aslına bakarsanız bu konuda durumlar biraz karışık. Şöyle başlayalım: Rasathanenin açılmasının nedeni sadece astronomik gözlemler değildi. Geleceği tahmin etme, astroloji araştırmaları ve astronomi araştırmaları önem arz etmekteydi. Hoca Sadettin Efendi, Uluğ Bey’in yaptığı hesaplamaların tekrar yapılması için III. Murad’ı bir rasathanenin açılması konusunda ikna etti ve bu konuda Takiyüddin’e görev verildi. İşte bundan sonrası için farklı farklı yorumlar var. Örneğin bir yoruma göre Sadettin Efendi dönemin Şehyülislam’ı olan Ahmet Şemsettin Efendi ile bozuşuyor. Bunun üstüne Şemsettin Efendi, bazı bahaneler bularak III. Murad’a rasathanenin yıkılmasını öneriyor. Yani anlayacağınız üzere bu yoruma göre tamamen siyasi sebeplerden dolayı rasathane yıkılıyor. Diğer bir yoruma göre Takiyüddin tamamen kendi istekleri sonucunda rasathaneyi yıktırıyor. Bunun sebebi geçen bir kuyruklu yıldızın İran’ın fethini müjdelemesi ve Takiyüddin’in İran ile Osmanlı’nın arasının bozulmasını istemediği için rasathaneyi yıktırması olarak veriliyor. Bu yoruma göre Takiyüddin rasathaneyi toplarla yıktırmıştır ki İran’a daha fazla güven versin. Tarihçi Paul Lunde’ye göreyse dönemin bilim insanlarının geçeceğini hesapladığı bir kuyruklu yıldızdan dolayı III. Murad’ın Takiyüddin’den bir kehanette bulunmasını talep etmiştir. Takiyüddin de bu kuyruklu yıldızın barış ve mutluluk getireceği kehanetinde bulunmuştur. Fakat bu kuyruklu yıldızın dünyanın yakınından geçtiği dönemde veba salgınının artmasıyla birlikte Takiyüddin’in kehaneti yanlış çıkmış ve bu nedenle rasathaneye muhalif olanların sayısı artmıştır.[15] Bunun gibi sebeplerle üst rütbeli kişiler halkı kışkırtmış ve rasathanenin yıkımına sebep olmuştur. Fakat dediğimiz gibi bu konuda düzgün bir kanıt yok.

 

Gelelim Hristiyan dünyasına… Bilinenin aksine Hristiyan dünyasında da herhangi bir bilim insanının bilim yaptığından dolayı yargılandığına dair herhangi bir tarihsel kanıt yoktur. Hatta Katolik Kilisesi bilim kitaplarının basımı ve dağıtımı ile uğraşıyor bu dönemde. Hristiyan camiası için Orta Çağ ve Yeni Çağ kötü bir çağ değildir. Sonraki döneme göre daha durgun olsa da bilimin küçümsendiği bir çağ falan değildir. Hristiyan bilim insanlarının yazdığı kitaplar da hiç mi hiç ilkel değildir. Bilim felsefesinde önemi büyük olan Pierre Maurice Duhem de bu kişilerin kitaplarını okuyarak hiç de ilkel olmadığını savunmuştur. Hristiyan bilim insanlarını ve bilime katkılarını birer birer yazıp yazıyı uzatmaya gerek yok diye düşünüyorum. Kısacası: Orta Çağ’da ve Yeni Çağ’da yaşayan Müslüman bilim insanları dışında bilime büyük katkısıyla popülerleşmiş isimlerden birini getirin aklınıza, o kişi çok yüksek ihtimalle Hristiyandır. G. Galilei, N. Kopernik, J. Kepler, T. Brahe, W. Gilbert, C. Huygens, C. Linnaeus, J. Ray, A. Lavoisier, B. Pascal, F. Bacon, R. Boyle, I. Newton, P. Gassendi… Aklınıza kim geldi? Bu isimlerden bazıları ilahiyatla da ilgilenmiş isimlerdir, hatta gelmiş geçmiş en büyük bilimsel devrimi yapan Newton ilahiyat konusunda pek çok kitap yazmıştır.[16]

 

Şimdi din ve bilim arasındaki çatışmaya dair tarihsel iddiaların gerçekten de iddia edildiği gibi gerçekleştiğini varsayalım. Yani Takiyüddin’in rasathanesini Şeyhülislam’ın yıktırdığını, İskenderiye Kütüphanesi’ni Hz. Ömer’in talan ettiğini, Galileo’nun Kutsal Kitap’ın yorumu nedeniyle Papa tarafından yargılanıp asıldığını, Bruno’nun bilim yaptığı için yakıldığını varsayalım. Bu olaylar böyle gerçekleşmiş olsaydı din ile bilimin çatıştığını söyleyebilir miydik? Hayır. Eğer olaylar öyle gerçekleşmiş olsaydı, bu durum sadece ve sadece tarihsel anlamda belirli din yorumlarının bilimle çatıştığını kanıtlardı. Yani bu tür tarihsel olaylarlardan yola çıkarak en fazla o dinin belirli bir kolunun belirli ölçüde bilime karşıt olduğu sonucuna varabiliriz, daha fazlasına değil. Dinin belirli bir kolunun dahi tam anlamıyla bilimle çatıştığını söylemek için birkaç tarihsel olaydan daha fazlasına (teolojik ve felsefi tahlile) ihtiyaç vardır. Bu yazıda bizi de daha çok ilgilendiren şey tarihsel çelişki iddialarındansa felsefi itirazlardır.

 

2. Bilim İnsanları Din ve Bilimin Çatışması Hakkında Ne Diyor?

Gelin bir de bilim insanlarının din-bilim konusunda ne düşündüğüne göz gezdirelim. Tabii araştırmalara geçmeden önce şunu söylemek gerekiyor: Bilim insanlarının ister hepsi teist olsun isterse de ateist olsun, din-bilim çatışması mevzusu felsefi bir mevzudur ve bilim insanlarının savunduğu görüş sırf onlar bilim insanı diye değerli olmayacaktır. Din-bilim ilişkisine dair inançlar felsefi olarak savunulmadığı sürece en zeki bilim insanının görüşü dahi hiçbir şey ifade etmez. Bilim insanlarını hayatın her alanında söz sahibi olarak görmekten kaçınmalıyız, çünkü pek çoğu kendi alanı dışındaki alanlarda pek de araştırma yapmıyor (her insan gibi).

 

Günümüzde bazı insanlar bilim insanlarının tamamıyla ateist olduğunu, Tanrı inancına sahip çok az ismin olduğunu söylemektedir. Gelin bu konudaki araştırmalara bir bakalım. Nature dergisinde yayımlanan, 1000 bilim insanı arasında yapılan araştırmaya göre ateist olan bilim insanlarının sayısı daha fazla çıkmıştır.[17] Prof. Elaine Howard Ecklund’ın ve Christopher Scheitle’ın 2198 adet fakültede görev alan bilim insanlarının dini görüşlerine dair yaptığı araştırmaya göre bilim insanlarının çoğu ateist değildir, hatta çoğunluğu teisttir.[18][19] Bu araştırma oldukça kapsamlıdır ve birçok farklı meslek grubundan birçok bilim insanının görüşleri alınmıştır. Araştırma birçok ülkede gerçekleştirilmiştir, sadece Amerika’da yapılmamıştır. Amerika’nın en önemli 21 üniversitesinde bilim insanları arasında yapılan bir araştırmaya göreyse bilim insanlarının çok az bir kısmı bilim ile dinin çatışmakta olduğunu düşünüyor, yani genellikle bilim ile dinin çatışmadığına dair görüşte hemfikirler.[20] Kaldı ki, din ve bilimin çatıştığını düşünenlerin büyük bir çoğunluğu da zaten seküler ailede yetişmiş ve din eğitimi almamışlar.[21] İşte burada çok önemli bir bilgi yatıyor. Önemli bir kesim insan bilim insanlarının çoğu konuda rasyonel kararlar verdiğini düşünüyor. Fakat görüyoruz ki ateist olan bilim insanlarının önemli bir kısmı bu kararı ergenlik döneminde vermiş ve çoğu çağdaş din felsefesine dair hiçbir şey bilmiyor. Bu konuda ülkemizden de bariz bir örnek verebiliriz: Celâl Şengör. Bilim camiasında ve üstelik halk arasında oldukça popüler olan Şengör, henüz bir çocukken ateist olduğunu söylüyor.[22] Ve çıktığı programlardaki konuşmalarına bakılırsa, çağdaş din felsefesi literatürüne dair bir bilgisi yok. Fakat yine de, bazı insanlara göre, o bir bilim insanı olduğu için -ve tabii ateizmi seçtiği için- rasyonel bir karar vermiştir. Oysa din ile ilgili konuştuğu zamanlar Şengör açıkça saçmalıyor. Eğer dindar bir bilim insanı ateizm hakkında konuşurken saçmalasaydı herkes onunla dalga geçerdi – fakat o kişi bir ateist olunca bazı insanlar onun rasyonel bir karar verdiğini düşünüyor. Bu entelektüel keyfiliktir, ayıptır, haksızlıktır.

 

İngiliz tarihçi Frank Turner İngiltere’de sekülerleşmenin en hızlı yaşandığı dönemi incelediğinde insanların dinden soğumasının altındaki en önemli nedenin bilim değil, dini kurumların baskısı olduğunu tespit etmiştir.[23] Bana öyle geliyor ki çoğu kişi ya çevresinden etkilenerek ateist oluyor (nasıl ki dindarlar doğdukları çevre dindar diye dine inanıyorsa ateistler de fazlasıyla seküler bir ortamda yetişerek ateist oluyor) ya dindar insanların belirli irrasyonel hareketlerinden ötürü ateist oluyor (örneğin evrime dair hiçbir bilgi sahibi olmadan “Bize şimdi maymun mu diyorsun?” diyen dindarlardan kötü yönde etkileniyorlar ve/veya IŞİD gibi terör örgütlerinden etkileniyorlar) ya da bazı dini pasajlardan ötürü ateist oluyorlar (bunlardan bazıları Turan Dursun gibi neredeyse “Kur’an-ı Kerim Güneş doğuyor diyor, oysa Güneş insan değil ki doğamaz.” şeklinde düşük seviyeli eleştiri getiren kimselerden etkilenirken bazıları da gerçekten İslam tarihine dair birtakım şeyleri araştırıyor ve geniş bir bilgi havuzunda kafaları karışıyor). Bu insanların asla kötü düşünceli insanlar olduğunu düşünmüyor. Fakat ne yazık ki çoğunluğu yeni ateizmin pençesine düşüyor ve yozlaşmış kişilere dönüşüyor. Açık fikirli olduklarında, hoşgörülü olduklarında, bilimsel bilgiye önem verdiklerinde, fazlasıyla akıllı olduklarında ısrar ediyorlar ama tam tersi bir tavır takınıyorlar. Yeni ateizm dediğimiz ateizm türü insanlığa saldırgan din yorumları kadar zarar verici; aralarındaki tek fark, yeni ateizm insanları zihinsel olarak yozlaşmış bir etkide bırakıp -onlar farkına varamasa da- onları çekilmez bir insan hâline çevirirken saldırgan din yorumları insanları direkt olarak öldürüyor. Yeni ateizm literatürü konusunda yaptığımız eleştiriyi buraya tıklayarak okuyabilirsiniz, şimdi yazımızın diğer başlığına geçelim.

 

Darwin’den J. Brodie Innes’e mektup, 27 Kasım 1878.[24]

Genel anlamda bilim insanlarının ne düşündüğü konusunu bir kenara bırakarak özellikle de Charles Robert Darwin konusuna gelmek istiyorum. Çünkü Darwin’in bilimsel nedenlerden dolayı dini inancını kaybettiği fikri çokça savunuluyor ve bunun üzerinden bilim-din ilişkisi hakkında bir fikre varılıyor. Tabii tekrar ve tekrar şunu söyleyelim: Darwin din felsefesi konusuyla ilgilenmiş bir isim değildir, istiyorsa bilimsel gerekçelerden ötürü dini inancını kaybetmiş olsun – yine de bu kararı irrasyonel olabilir. Önemli bir bilim insanı diye onu pek çok konuda karar merci görmenin hiçbir makul yanı yok.

 

Charles Darwin -birtakım iddiaların aksine- dinlere karşı çıkan, dinin saçma olduğunu savunan ve evrim iddiasından dolayı din adamları tarafından fazlasıyla aşağılanmış bir ateist mi? Her şeyden önce, anlaşıldığı kadarıyla Charles Darwin bir ateist değil agnostiktir.[25] Ve Darwin’in agnostik olmasına da doğrudan doğruya evrim teorisi sebep olmamıştır. Desmond ve Moore’un ünlü Darwin biyografisinde Darwin’in Tanrı’dan uzaklaşmasının nedeninin daha çok psikolojik nedenler olduğuna dikkat çekilmiştir.[26] Hatta Türlerin Kökeni adlı kitapta Darwin’in Tanrı’nın yaratmasına atıf yaptığını da görürüz.[27] Bazen Türlerin Kökeni kitabında Tanrı’ya atıf yapılması o dönemde kilisenin saldırgan olmasına bağlıyor. Buna göre Darwin kilisenin tepkisini çekmemek için kitabında Tanrı’ya atıf yapmıştır. Fakat bu iddia Darwin’den çok Darwin olmak oluyor. Çünkü Darwin otobiyografisinde o dönemlerde bir teist olduğuna ve Tanrı’nın evrimi yarattığını düşündüğüne inandığını söylemektedir, yani bu tür bir iddia zaten Darwin tarafından yalanlanmaktadır.[28] Ve o dönemde kilise Darwin’e karşı saldırgan bir tutum sergiliyor değil.

 

2. FELSEFİ AÇIDAN DEĞERLENDİRME

Einstein’dan bilim insanlarının felsefe konusunda çok hatalı olduğuna dair eleştiri içeren bir söz. Einstein’dan Robert A. Thornton’a mektup. 7 Aralık 1944.[29] Bugünlerde de manzara pek farklı değil.

Din ile bilimin çatıştığına dair bazı iddialar var, bu iddialardan özellikle de internet ortamında çok popüler olanlarına cevap vereceğiz. İddialar şöyledir:

1. “Din ile bilim yöntemsel açıdan çelişmektedir. Bilim deneylerle ilerler fakat din dogmatiktir. Din araştırmayı kabul etmezken bilim araştırmalarla ayakta durur.”

Bilim ile dinin yöntemsel açıdan farklılıklar içerdiği doğrudur. Fakat bu, bilim ile dinin çeliştiği anlamına gelmez. Örneğin doğa bilimleri ile sosyal bilimlerin metodu aynı değildir, doğa bilimleri ile felsefenin metodu da aynı değildir, doğa bilimleri ile hukukun metodu da aynı değildir. Ancak bu durum, o alanların bilim ile çeliştiğini göstermez. Farklı yöntemlere sahip olmaları ancak birtakım sorulara farklı açılardan baktıklarını ifade eder. Örneğin bir doğa bilimi olan biyoloji ahlâk dediğimiz şeyin insan vücuduyla ilgisini araştırır; bir sosyal bilim olan sosyoloji ise ahlâk konusunda toplumların bakış açısını ele alır; oysa felsefe ahlâk konusunda daha temel sorular sorar ve ahlâkın nereden geldiği, neden ahlâklı olmamız gerektiği, ahlâkın tanım olarak neyi kapsadığını tartışır. Buradaki basit örnekte de görüldüğü üzere, tüm bu alanlar ahlâk olgusunu farklı açılardan ele alır ve yöntemleri birbirlerinden oldukça farklıdır. Fakat biyolojinin verilerinin sırf yöntemleri farklı diye tarihle çelişmesi, felsefeyle çelişmesi gibi bir durum söz konusu değildir.

 

Birisi daha da ileri gidip bilimcilik görüşünü, yani doğa bilimleri hayatımızdaki kararlar konusunda başvurulacak yegâne alandır görüşünü, savunursa verilebilecek cevaplar şunlardır: 1) “Bilimsel bilgi doğruya ulaşmada yegâne alandır.” inancının kendisi bilimsel bir inanç değil, felsefi bir inançtır. Dolayısıyla bunu savunan kişi kendiyle çelişmiş olur. 2) Bilimin imkânı, yöntemi, nasıl ilerleme kaydettiği gibi araştırmalar doğa bilimleri tarafından belirlenemez – hepsi felsefenin alanına girer. Buradan bilimin belirli oranda felsefeye bağlı olduğu anlaşılmaktadır. 3) Doğa bilimleri ahlâk, politika, din gibi konularda herhangi bir şekilde doğrudan söz sahibi değildir. Öyleyse bilimin doğruya ulaşmada yegâne yol olduğunu söyleyen birisi ahlâk, politika, din gibi alanlarla ilgili normatif hiçbir şey iddia edemez. Aslına bakarsanız burada pek çok kişinin atladığı bir sorun vardır. Bilimcilik görüşünü kabul eden birisi, genellikle, ateist olduğunu söyleyecektir. Bilimsel bilginin Tanrı’nın var olup olmadığı konusunda diyecek herhangi bir şeyi olmadığına göre, eğer bilim yegâne karar merci ise o kişi Tanrı’nın var olmadığı sonucuna nasıl ulaşmıştır? O kişinin kendisiyle çelişip bilimsel alan dışında bir şeyler iddia ettiği kolayca görülebilir.

 

Gelelim iddianın diğer bir kanadına: Dinin dogmatik olduğu ve bilimle ilgilenmediği konusu. Bilimle ilgilenmemekten kasıt eğer ki “Bilim önemli bir konu, din ise bilimin iyiliğinden bahsetmiyor. Mesela önemli bilimsel teorilerden ve kanunlardan söz etmiyor.” ise bu iddiaya şöyle cevap verilebilir: Bilim özellikle de son birkaç yüzyıldır tüm insanlığın açıkça farkına vardığı önemli bir alandır fakat Tanrı’nın şu anda yaşayan bizler için önemli bir alandan 1400 sene önceki bambaşka bir sosyolojide bahsedeceğini düşünmek saçma olacaktır. Dönemin sosyolojisine göre, Kur’an-ı Kerim zor şartlarda inmiştir ve indiği kesim de bilim insanı yahut filozof değil, baskı ve zulüm gören bir halktır. Dolayısıyla bilime, hele ki bilimsel teorilere ve kanunlara doğrudan vurgu yapmaması gayet normaldir. Dinin görevi ilgili sosyolojiyi ahlâki olarak şekillendirmek ve Tanrı’nın varlığının farkına varmış bir yaşam biçimi oluşturmaktır. Bilim, özellikle de o dönemde, bu konuda çok büyük bir rol sahibi değildir. Hele ki insanların hiç anlamayacağı bilimsel teorilerden ve kanunlardan bahsedilmesi beklenebilecek bir şey değildir. Peki Kur’an-ı Kerim bilime hiçbir vurgu yapmamakta mıdır? Açıkçası Kur’an-ı Kerim’in doğayı araştırmayı fazlasıyla övdüğünü düşünüyorum, bu konudaki kanıtlarımızı yazımızın üçüncü başlığında vereceğiz zaten. Gelelim dinin dogmatik olmasına. Dogmatiklik kötü bir şey midir? İlk önce, dogmatiklik nedir? Bizim için burada önemli olan şey dogmatikliğin sözlük anlamı değil, insanların dini dogmatiklikle suçlarken ne kastettiği. Bir şeyin dogmatik olmasını şöyle tanımlayalım o halde: “Kesin bir bilgi olduğunu öne süren ve deney-gözlem gibi yöntemlerle değişme göstermeyen düşünce.” Bu tanıma göre, dogmatiklik kötü bir şey mi? Öyle görünüyor ki hayır. Evet din örneğin biyoloji gibi deneylerle, gözlemlerle ilerleyen bir alan değildir. Din, üzerinden 1400 sene geçse de 2500 sene geçse de aynı şekilde kalan inançları içinde barındırır. Fakat dinin böyle olması beklenmez mi? Eğer din insanlığa belirli bir hayat şeklini sunuyor ve hayatlarımız konusunda çok temel bir iddiada bulunuyorsa dogmatik olması gayet normaldir.

 

Kutsal Kitap’a ve Kur’an-ı Kerim’e baktığımızda iman etmek için kanıtın pek vurgulanmadığını görürüz, yani inanca dair kanıt dinin üzerinde durduğu bir konu değildir. Dinin bu yönünün bilimle, bilimsel yöntemle çeliştiği söylenebilir mi? Dini inanç bakımından kanıtın açıkça vurgulanmadığı aşikar fakat bu dinin bilimle çeliştiği anlamına gelmez. Çünkü din nasıl ki kanıtın büyük bir gereklilik olduğunu vurgulamıyorsa kanıta bir karşı çıkış da göstermiyor. Kanıta vurgu yapmasını beklemenin de gereksiz olduğunu düşünüyorum açıkçası. Bir kanıta ulaşmak, kanıt dediğimiz şeyin ölçütlerini belirlemek bizim sorunumuz, Tanrı’nın sorunu değil.

 

En nihayetinde şunu tekrarlamak istiyorum: Bilim, bilgi üretme konusundaki tek yolun deney ve gözlem olduğunu söylemez – kendi metodunun deney ve gözlem olduğunu söyler. Ne yazık ki özellikle son iki yüzyıldır bilimin teoride ve pratikte fazlasıyla ilerlemesi insanların bilimi doğru bilgi veren tek alan olarak görmesine sebebiyet verdi. İnsanlar bilimin sahip olduğu kanıt kıstaslarını her alana uygulamaya çalıştı. Hatta pek çok insan, farkına varmasa da, kanıt vermenin ölçütünü öyle bir sıkılaştırdı ki bilim dahi onların ölçütüne uymaz oldu. Evet, bilim en açık kanıtları veren alan. Fakat bu, diğer alanların makul kanıtlar üretemediği hele ki diğer alanların gereksiz olduğu sonucunu kesinlikle doğurmaz. Yazının en üst kısmında, bilimciliği eleştirirken, belirttiğim gibi: Bilimin herhangi bir şekilde söz sahibi olmadığı ve hayatımızın vazgeçilmezi olan pek çok alan var. Bunun dışında, bilimin duygusal dürtüleri olan insanlar tarafından yapıldığını da unutmayın. Bilimin de diğer entelektüel alanlar gibi zorluklar içerdiğini unutmayalım. Örneğin kozmoloji konusunda evrenin başlangıcından öncesi bir çıkmaz içindedir. Veya mesela pek çok bilim insanı genel görelilik ve kuantum fiziği konusunda net bir karara varmış değildir. Hatta tarihsel bir örnek vermek gerekirse, evrenin neredeyse tüm işleyişini açıkladığı zannedilen Newton fiziği zamanla büyük oranda değişmiştir ve bilim insanları için bu değişim anlık olmamıştır; yani Newton fiziği konusundaki ön yargıları yeni teorileri ve kanunları benimsemelerini zorlaştırmıştır. Newton fiziğinin temelinde bulunan evrensel nedensellik ilkesine karşı Heisenberg’in belirsizlik ilkesi ortaya çıkmıştır. Newton’un ısıyla ışık teorisi Planck’in kuantum teorisi ile değişime uğramış ve söz konusu fiziğin kendisi Einstein’ın genel göreliliğiyle revize edilmiştir. Yani bilimi ve bilim insanlarını tanrısallaştırmanın bir anlamı yoktur. Diğer tüm entelektüel alanlar nasıl ki belirli tartışmalara sahipse bilim de tartışmalara sahiptir. İnsanlar bilim insanlarının deney ve gözlem yaptıktan sonra fikirlerini hemen değiştirdiğini, bilimsel teorilere ve kanunlara dair tüm kanıtların kesin olduğunu ve hiçbir tartışma olmadığını zannetmektedir. Oysa durum bundan çok farklı. Bilim elbette felsefeye göre daha kesin bilgiler üretir ama mutlak anlamda tartışmasız ve kesin bilgiler üretmez, üretemez. Bilimi bugün sahip olduğu entelektüel ve teknolojik değerinden ötürü arşa çıkarmanın bir anlamı yok, insanlar bilimi arşa çıkardıkça bilimi istismar ediyor ve bilimi bilimle alâkası olmayan bir yöne sürüklüyor. Bu da bilimin asıl değerinin yok edilmesine sebebiyet veriyor. Ve toplumun bir kısmı bilimi tanrısallaştırmışken diğer kısmı da (tanrısallaştıran insanlardan ötürü) bilimi yermeye başlıyor; insanlar kutuplaşıyor. Bu rant kavgası hepimize zarar veriyor.

 

2. “Din adamları ancak be ancak inanırken, araştırma yapmazken bilim insanları araştırır ve inanmaz, bilir.”

Din adamları Tanrı’nın varlığı konusundaki soruları cevaplamıyor iken bilim insanları da bilimin yapılabilirliği konusundaki soruları cevaplamaz. Çünkü bu alanlar o sorularla ilgilenmez. Bu açıdan bakarsak, din de bilim de aynıdır. Böyle bir iddia ortaya atan kişi din adamlarının gerçeği ve doğruyu araştırma konusunda pratikte bir eylemlerinin olmadığını kastediyor olabilir. Böyle bir iddia din adamlarını haksızca küçümsemektedir. Her ne kadar üstteki paragraflarda birkaç bilimi insanını örnek vermiş olsak da yeri gelmişken özellikle Yakın Çağ’dan birkaç kişiden daha söz edelim: K. Gödel, A. Salam, R. Wallace, A. Sancar, J. S. Henslow, J. Dalton, G. Cuvier, M. Faraday, A. Zewail, M. Mirzahani, W. Röntgen gibi bilimsel gelişmeye katkı sağlamış isimler dindardı hatta aralarından bazıları ilahiyatla ve/veya din felsefesiyle de uğraşıyordu. Bu gösteriyor ki bilim insanı olmak ve aynı zamanda dindar olmak insanı araştırmaktan alıkoymuyor.

 

Dindarların dine inanma konusunda belirli bir duygusal bağa sahip olduğu dolayısıyla olaylara duygusuz bir şeklide bakmamızı öğütleyen bilimsel bakış açısıyla çeliştiği iddiasına bakalım. Bir kere, dininin manevi yönünün çok önemli olduğu reddedilemez. Bilim her ne kadar duygularımızı bir kenara bırakmamızı öğütlese de din açısından duygular önemli bir araçtır. Bu durum bilim ile dinin çelişmesine, bilim insanının bir dindar olamamasına sebebiyet verir mi? Aslına bakarsanız bilimin sahip olduğu duygusuzluk, nesnellik fikri sadece bir idealdir. Ve dünyadaki hiçbir insan bunu tam olarak uygulayamaz gibi duruyor. Sadece dindarlar değil pek çok ateist, pek çok bilim insanı hayatındaki birtakım konulara duygularla yön veriyor. En ünlü bilim insanlarını düşünün, illaki hepsinin makul bir araştırmaya sahip olmadan duygusal olarak kabul ettikleri inançları vardır. Fakat bu durum onların bir bilim insanı olmasını, iyi bir bilim insanı olmasını engellememektedir. Demek ki belirli alanlarda duygular aracılığıyla karar vermek bilim insanı olmakla çelişmemektedir. Üstte belirttiğimiz gibi, bilimsel bilgi doğru bir sonuca varma konusunda yegâne seçenek değildir. Bir kişi bilim yaparken duygusunu minimum seviyeye indirse de (ki bilim insanları bunu ne ölçüde yapıyor tartışmalı) diğer alanlarda böyle yapması gerektiğini söyleyebilir miyiz? Mesela erkek bir bilim insanını düşünün. Eve gittiğinde karısı onun için yemek hazırlamış olsun. Bu bilim insanı masaya oturduğunda “Acaba karım beni öldürecek mi, acaba yemeğime zehir koydu mu?” gibi soruları aklının ucundan dahi geçirmez ve büyük oranda duygusal olarak karısına güvenir. Bu demek oluyor ki doğru bir bilgi için duygularımızı kesinlikle bir kenara bırakmamız gerekmez ve bilim de hayatın her alanında duyguyu bir kenara bırakmayı gerektirmez.

 

Bu noktada bilim insanlarının sürekli doğrunun peşinden koşan, nesnel bakış açısına sahip insanlar olarak kabul edilmesinin büyük bir hata olduğunu düşünüyorum. Thomas Kuhn Bilimsel Devrimlerin Yapısı adlı eserinde, özetle, bilim insanlarının sanıldığı kadar özgür düşün(e)mediklerini, içinde bulundukları paradigmanın ve aldıkları eğitimin etkisi ile bilimsel teorileri sorgulamadan kabul ettiklerini; sadece devrim zamanlarında bilimsel teorileri gerçek bir sorgulamaya tabi tuttuklarını belirtmiştir. En azından “Bilim insanları bilimsel bulguları çok nesnel bir biçimde kontrol eder ve ona göre karar verir.” fikrine tarihsel anlamda birçok örnek verilebilir. Mesela bugünlerden bir örnek verelim. Evrenin başlangıcı varsa Tanrı fikrinin daha mantıklı olacağını düşünen Celal Şengör, evrenin başlangıcına dair önemli kozmolojik fikirleri kabul etmemekte hatta onlara karşılık milattan önce yaşamış olan Anaksimandros’un “apeiron” fikrini savunmaktadır.[30] Kaldı ki Şengör, “apeiron” derken ne dediğini bilmemekte. Zira, apeiron, Şengör’ün tanımladığı şey olmaktan çok Tanrısal vasıflara sahip bir varlıktır, örneğin Aristo da Anaksimandros’un fikrindeki bu noktaya vurgu yapmıştır.[31] Diğer bir örnek Einstein’dır. O kendi teorisini bırakmak istememiş ve daha fazla kanıta sahip olan görüşü reddetmiştir. Bir bilim yazarı olan John Maddox ise dinlerin savunduğu bir görüş olduğundan ötürü Büyük Patlama Teorisi’ni kabul etmemiştir.[32] Bilim insanları da normal, psikolojik olarak birçok şeyin etkisi altında kalan insanlardır ve sanıldığı gibi sürekli doğrunun peşinde koşan, çok iyi kalpli ve sürekli kanıtlara bakan insanlar değillerdir.

 

3. “Evrim ve Tanrı görüşü çelişmektedir. Dindar kimseler de evrim gibi bilimsel bir bulguyu reddederler ki dinleri zarar görmesin.”

Bazı dindarlar gerçekten evrim konusunda oldukça anlamsız davranmaktadır. Hiçbir bilgileri olmamasına rağmen “Biz maymundan gelemeyiz.” demektedirler. Böyle bilgisiz yorumlar önemli bir kısım insanları dinden ve dindarlardan soğutmaktadır. Evrim konusundan bağımsız olarak, dindar kimselerin bilimsel bulguyu reddettiğini söylemek dinin bilimsel bir bulguyu reddettiği anlamına gelmez. Dolayısıyla bu durum dinin bilimsel bir gerçekle çeliştiğini göstermez.

 

Üstteki kitap el-Cahiz’in yazdığı Kitâbü’l-Hayevân‘dan iki sayfadır. Orijinal kitabı buradan inceleyebilirsiniz.

Öncelikle tarihsel bağlamda bir bakalım: Drapler’ın dediği gibi, diğer coğrafyalarda bu görüş yokken İslam’ın Altın Çağ’ında yaşayan el-Cahiz gibi bilim insanları evrim teorisi öne sürmüşlerdi. Hatta, cansız varlıklardan canlı varlıkların oluştuğu düşüncesi de vardır bu görüşte. Örneğin İbni Haldun evrim ile ilgili görüşlerini, bu görüşler el-Cahiz’inki kadar bilimsel gerçeklere dayanmasa da, Mukaddime eserinde şöyle bildirmiştir:

Yaratılış dünyasına bakmak gerekir. Önce madde oluşmuştur. Dereceli bir şekilde ilerlemiş, bitki ve hayvan oluşmuştur. Minerallerin son basamağı, bitkilerin ilk basamağıdır, tıpkı çimen ve tohumsuz bitkiler gibi. Üzüm ve hurma gibi bitkilerin son basamağı da hayvanların ilk basamağını oluşturur, tıpkı yılanlar ve kabuklu deniz hayvanları gibi. Buradaki “bağlantı” son basamaktaki her grubun bir üst basamağa geçmek için hazır olma durumudur. Daha sonra hayvanlar alemi sürekli genişler, çoğalır, yaratılış basamağında son olarak, düşünen ve ifade eden “insan” oluşur. İnsanların en üst basamağına, zeka ve idrakın olduğu ancak aktif düşünme ve ifadenin olmadığı maymunlar aleminden ulaşılmıştır.[33]

 

Darwin’in de etkilendiği jeolog ve evrim felsefecisi olan Robert Chambers, Tanrı’nın evrimle yaratmasını daha üstün bir yaratma olarak görmüş ve bu fikri savunmuştur. Dawkins tarafından Darwin’in en önemli halefi olarak anılan Ronald Aylmer Fisher, evrim ve Tanrı fikrinin çelişmediği savunmuş birisidir. Hatta Theodosius DobzhanskyFrancisco AyalaSimon Morris gibi evrim teorisine çok büyük katkıda bulunmuş isimler de evrimin Tanrı fikriyle çelişmediği savunan ve bunu dile getiren kişilerdir. Charles Kingsley ve daha sonra İngiltere’nin en önemli iki din adamlarından biri(Canterbury başpiskoposu) olacak olan Frederick Temple, Darwin’in teorisini dinen sakıncalı bulmadığı gibi dinle uyumuna da vurgu yapmıştır. Darwin’in en yakın dostlarından birisi olan ve Darwin’in okul yıllarında çokça konuştuğu botanikçi Asa Gray de Darwin’in teorisinde dinen bir sakınca görmemiş ve teorinin insanlar arasında yayılması için Darwin’e destek olmuştur. Darwin ile eş zamanlı olarak evrim teorisini ortaya atmış olan Russel Wallace da dine ve Tanrı’ya inanmayı bırakmamıştır.

 

İslam dünyasında da biyolojik evrim ve evrim teorisi hiçbir zaman Tanrı’yı reddeden bir bulgu olarak görülmemiştir. Seyyid Ahmed Han, Hasan el-Attar, el-Tahtavi ve Muhammed Abduh gibi 19. yüzyıl İslam düşünürleri de evrim teorisinin İslam ile uyumlu olduğunu düşünmüştür.[34] İsmail Fenni Ertuğrul, evrim teorisinin bilimle desteklenmediğini düşünse de İslam ile çelişmediğini de dile getirmiştir. Hatta Fenni, o dönemde Amerikan okullarında evrimin yasaklanmasına karşı çıkmış ve bilimi bilim dışı otoritelere değil, bilim insanlarına bırakılması gerektiğine vurgu yapmıştır.[35] Darwin’in yaşadığı dönemlerde yaşamış olan Ahmet Midhat Efendi de evrim teorisinin doğruluğundan şüphe duyduğunu belirtmiş fakat İslam ile evrimin çelişmediğine vurgu yapmıştır.

 

Yukarıdaki tüm örnekler gösteriyor ki evrimi reddetmeyen teistler de var. Ve bu isimler arasında evrim teorisine fazlasıyla katkı yapmış isimler de var. Evrim bizi doğrudan ateizme iten bir görüşmüş gibi gösteriliyor, aslında bilimin bu şekilde istismar edilmesi pek çok dindarın daha araştırmadan evrime karşı çıkmasına sebebiyet veriyor. Evrimin bilimsel olarak tanrısız bir teori olduğunun düşünülmesi hatalıdır, evrim sadece canlılığın ortaya çıkması konusunda belirli önermelere sahiptir, Tanrı’nın var olup olmadığı ya da O’nun var olup olmadığının bilinmeyeceği gibi konularda hiçbir şey söylemez. Özellikle internet ortamında rahatça karşılaşabileceğimiz, evrimden bilimsel olarak Tanrı’nın var olmadığını çıkaran görüş bariz hatalar içermektedir: 1) Bilimsel veriler felsefi konularda doğrudan bir sonuca varmamızı sağlayamaz. Bu bağlamda Prof. John Lennox bilim ve Tanrı arasında seçim yapmamızı söyleyenleri “Jetlerin varlığı fizik yasalarına mı yoksa jet motorunun mucidi Frank Whittle’a mı bağlı?” şeklinde soru soran bir insana benzetir.[36]

 

Plantinga evrimin 5 temel iddiasını aktarır ve bu iddiaların hiçbirinin Tanrı görüşüyle çelişmediğini, dolayısıyla evrimi kabul eden birisinin Tanrı’yı da kabul edebileceğini söyler.[37] Evrimle Tanrı arasında bir gerilimin olmadığını düşünenlerdeniz biz de. Tanrı, her nasıl yağmurun yağmasını belirli fiziki şartlara bağlamışsa bizlerin varoluşunu da belirli şartlara bağlamıştır. Mutasyonlar aracılığıyla bizim gibi varlıkların oluşması bizim gözümüzden rastlantısal olsa da Tanrı’nın gözünden öyle değildir. Hele ki bazılarının “İnsanların varoluşunu evrimle açıkladık, Tanrı’ya ihtiyacımız kalmadı.” demesi bir kategori hatasıdır. Bu aynı “Ben annem ve babamla varoluşumu açıklayabiliyorum, o halde evrime ihtiyacım yok.” demek gibidir. Anne ve babamız bizim varoluşumuzu birey olarak açıklarken evrim tür olarak varoluşumuzu açıklar. Tanrı ise, evrimden daha temel bir açıklama olarak, evrimin varoluşunun şartlarının ve diğer her şeyin nasıl var olduğunu açıklar. Bizi tür olarak açıklayan bir teoriden bütüncül bir açıklama olan Tanrı konusuna doğrudan atlayıp da “Demek ki Tanrı yok.” demek oldukça saçmadır. Tanrı’nın bizi aşamalı olarak yaratmasında ne gibi bir sorun vardır? Öyle görünüyor ki evrimle tanrının çeliştiğini söyleyen pek çok insan aslında kutsal kitaplar nedeniyle böyle düşünüyor. Bu konudan burada bahsetmeyeceğiz, detaylı bir inceleme için buraya tıklayarak ilgili yazımızı okuyabilirsiniz. Ayrıca şunu da belirtelim, evrimin felsefi imalarına dair güzel tartışmalar yok değil. Fakat bizim bu yazıdaki amacımız zaten basit birkaç iddiaya değinmek, dolayısıyla henüz “Körelmiş organlarımız varsa Tanrı en başında o organları neden yarattı?”, “Ateist bir dünya görüşü açısından evrimin işleyişi tam da beklenen tarzda bir varoluş sürecidir. Teizm için çok daha çeşitli varoluşlar uygun olurdu ama ateizmle de gayet uyuşan bir süreç gerçekleşmiş. Bu durum ateizmi daha makul kılmıyor mu?” gibi soruları bir kenara bırakacağız. Bu konuda daha detaylı bir yazı yazabilir.

 

4. “Hz. Nuh’un gemiye o kadar hayvanı alması, Hz. Meryem’in bakire iken hamile kalması gibi olaylara inanmak akıl yoksunluğudur. Dindarlar salak kimselerdir.”

Bu konuda en basit ve net cevap şudur: Hristiyanların ve Müslümanların kabul ettiği üzere Hz. Meryem normal bir insan değildir ve bu olay Tanrı aracılığıyla gerçekleşmiştir. Evrendeki tüm bilimsel fenomenleri, fiziksel-kimyasal-biyolojik şartları yaratan Tanrı bu şartlara müdahale ederek mucizelerin gerçekleşmesini sağlamaktadır. Yani elimizdeki bilimsel verilerin bu tür olaylarla örtüşmemesi dini yanlış, irrasyonel yapmaz. Bu tür olaylara Tanrı doğrudan mücadele etmiştir, dolayısıyla elimizdeki bilimsel verilerin bu mucizelerin (zaten o yüzden mucizelerdir) açıklayamaması gayet normal. Evreni bütünüyle yaratmış bir Tanrı’nın birtakım şartları belirli bir zaman için değiştirmesinde bir sorun gözükmemektedir. Bu tür mucizelere inanmanın irrasyonel olduğunu iddia edip de dini inancın saçma olduğunu kanıtlamaya çalışanların yanlış sularda yüzdüğünü söyleyebiliriz. Çünkü bizim verdiğimiz cevaba karşı “Tanrı’nın müdahalesiyle böyle bir olay gerçekleşemez.” gibi bir cümleyi kanıtlamaları gerekir ki bu konudaki argümanlarını merak ediyorum. Üstteki iddiaya dar bir çerçeveden bakarsak bu cevap yeterlidir. Felsefe camiasında Tanrı’nın zamana müdahale etmesinin mümkün olup olmadığı tartışılmaktadır fakat üstteki iddiayı belirten birisinin sorunu zaten bunlar değildir; mucize fikrinin direkt olarak saçma görmektedirler. Bizim üstteki cevabımız işte bu bakımdan yeterlidir.

 

Dindarların salak bir kimse olduğu fakat ateistlerin araştıran ve sorgulayan kimseler olduğu iddiasına gelelim. Böyle bir inanç kesinlikle yanlıştır ve saldırgandır. İnsanların dilinde bir retorik oluşmuş, “Ateistler sorgulayan kimselerdir.” diye düşünüyorlar. Oysa çevremde gördüğüm ve internette gözlemlediğim pek çok ateist ne din felsefesine dair okuma yapmış ne de ilahiyat konusunda doğru düzgün bir bilgiye sahip. Evrim hakkında birkaç şey söyleyebilmek, medeni bir insan olduğunu iddia etmek, bir miktar genel kültüre sahip olmak sizi araştıran ve sorgulayan bir kişi yapmaz. Gördüğüm kadarıyla pek çok ateist (her nasıl teistler ateistler konusunda öyleyse) teistlere karşı oldukça hoşgörüsüz ve konuştuğu konularda da bilgisiz. İnsanların birbirine karşı bu hoşgörüsüzlüğü bırakmasını ve birbirini anlamaya çalışmasını temenni ediyorum. Dindarların salak ve saldırgan kimseler olduğu inancı özellikle de yeni ateistler arasında yaygın. Yeni ateist literatürü eleştirdiğimiz yazımızı buraya tıklayarak okuyabilirsiniz. Ateist bir din felsefecisi olan Wielenberg’in bu konudaki itirafı size belki bir fikir verir:

O zamana kadar, diyebilirim ki, Dawkins benzeri diyebileceğin eğilimler sergiliyordum. Dawkins, senin de farkında olduğun gibi, dini inançları sadece reddetmiyor, insanların bu inançlara sahip olmasını da aptalca buluyor. Bu tavrını da kimseden saklamıyor. Diyebilirim ki daha bilgisiz ve genç biriyken ben de bu fikirlere sahiptim. Ama din felsefesi konusunda çalışmak bu eğilimleri benden çekip çıkardı, ve bunun kesinlikle iyi bir şey olduğunu düşünüyorum. Aquinas, C.S. Lewis ve daha çağdaş olanlardan Alvin Plantinga gibi düşünürleri okuduğum zaman teizmin aptallar için doğru olan, saçma bir görüş olmadığını ve bu düşünürlerin çoğumuzdan -ve kesinlikle benden!- daha zeki olduklarını düşündüm. Ateizmi savunmaya devam etmeme rağmen, Dawkins benzeri eğilimlerim din felsefesi çalıştıkça ortadan kayboldu.[38]

 

3. TEOLOJİK AÇIDAN DEĞERLENDİRME

Elbette Kur’an-ı Kerim indiği dönemin halkının sosyolojik sorunlarını ele almıştır. Ve din dediğimiz Allah’ın birliği, ahiret gibi konulardan da bahsetmiştir. Kur’an-ı Kerim filozofların veyahut bilim insanlarının olduğu bir çevreye inmediği için; hatta aralarında pek çok masallar dolaşan, savaşçı bir millete indiğinden dolayı ve indiği dönemde yaşanan şeylerden dolayı Kur’an-ı Kerim’in dili ve söyledikleri de o çerçevede gelişmiştir. Bizler ise burada doğayı araştırmaya yönlendiren ayetlerden bazılarına değineceğiz: Kur’an-ı Kerim pek çok konuda yaratılan fenomenlere dikkat çekmiş bir kitaptır. Örneğin sırasıyla Gaşiye Sûresi’nin 17-20. ayetleri ve Kaf Sûresi’nin 6. ayeti şöyle söyler:

O kafirler devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl sapasağlam dikildiğine, yeryüzünün nasıl halı gibi ayaklarının altına serildiğine bakıp da ibret almazlar mı?

O kafirler/müşrikler üstlerindeki gökyüzüne bakıp hiç düşünmezler mi? İbret nazarıyla bakıp da bizim onu nasıl kusursuz şekilde meydana getirip yıldızlarla süslediğimizi görmezler mi?

 

Şüphesiz bu ayetlerde evreni incelemeye yönelik imalar bulunmaktadır. Kur’an-ı Kerim başka birçok ayette de göklerin ve yerin yaratılışından ibret alınması gerektiğini vurgulamıştır. Sırasıyla En’am Sûresi’nin 99. ayeti ve Nahl Sûresi’nin 66-67. ayeti ise şöyledir:

Gökten yağmur yağdıran da O’dur. Nitekim biz bu yağmurla her türlü bitkiyi filizlendirir, filizlenmiş ekinden de üst üste dizili daneler çıkarırız. Hurma ağacının tomurcuklarından da kolayca ulaşılıp devşirilebilen salkım saçak hurmalar meydana getiririz. Yine biz renk ve tat bakımından birbirine benzeyen-benzemeyen üzüm bağları, zeytin ve nar ağaçları yetiştiririz. Bütün bu bitkilere hem oluşup gelişirken hem de olgunlaştıklarında ibret nazarıyla bakın. Nitekim bütün bunlarda nice ibretler vardır, fakat ibret alacak olanlar Allah’ın ibadete layık yegâne tanrı olduğuna inananlardır.

(Koyun, keçi, deve, sığır gibi) Çiftlik hayvanlarında da ibret alacağınız şeyler var. Nitekim biz size bu hayvanların karınlarındaki besin artıklarıyla kan arasından süzülüp gelen ve içenlere lezzet, afiyet veren tertemiz saf süt içiririz. Öte yandan hurma ağaçlarının meyvelerinden ve asmaların üzümlerinden hem sirke, şıra gibi içecekler hem de güzel yiyecekler elde edersiniz. Şüphesiz bunda da Allah’ın kudretine ve rahmetine işaret eden bir delil var; fakat bunu aklıselimle düşünen kimseler anlar.

 

Kur’an-ı Kerim yaratılmış hayvanlara, bitkilere ve onların bize sağladıkları birtakım yararlara defalarca vurgu yapmış bir kitaptır ve bunlardan ibret alınmasını öğütlemiştir. Sırasıyla Rahman Sûresi’nin 1-7. ayetleri ve Zariyat Sûresi’nin 21. ayeti ise şöyledir:

Rahman! Kur’an’ı O öğretti. İnsanı O yarattı. İnsana düşünmeyi, düşündüğünü ifade etmeyi de yine O öğretti. Güneş ve Ay, O’nun belirlediği hesaba/kanuna göre hareket eder. Bitkiler ve ağaçlar da O’nun kanunu uyarınca hayatlarını idame ettirir. O gökyüzünü yükseltti ve bütün kainatta şaşmaz bir düzen/denge tesis etti.

Bizzat kendi varlığınızda da nice deliller var. Bunca delili hiç görmez misiniz?!

 

Bu ayetlerde de önceden sözünü ettiğimiz noktalara dikkat çekilmektedir, ayrıca insanın bizzat kendisinde de birtakım ibretlerin olduğu söylenmektedir. Kur’an-ı Kerim’in doğadan ibret almamıza yönelik telkinlerine dair yüzlerce ayet örnek verilebilir, biz birkaç tane daha verelim:

Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde ve sürelerinin değişmesinde, insanların ticaret mallarını taşıyan gemilerin denizlerde yüzmesinde, Allah’ın gökten yağdırıp ölü toprağa hayat verdiği yağmurda, her türlü canlıyı yeryüzüne yaymasında, rüzgarlan ve gökle yer arasında emre amade olan bulutlan yönlendirmesinde Allah’ın kudret ve cömertliğine işaret eden nice deliller vardır, fakat bunu anlayacak olanlar aklıselim ve sağduyu sahibi kimselerdir. (Bakara Sûresi 164)

Nitekim bu kimseler her hâl ve ahvalde Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünürler ve “Rabbimiz!” derler, “Sen bu kfilnatı boş yere yaratmadın. Sen yüceler yücesisin. Bizi cehennem ateşinden muhafaza buyur!” (Âl-i İmrân Sûresi 191)

[İşte bütün bunları yaratmak Allah’a ait olduğu gibi], doğru yolu göstermek de O’na aittir. Çünkü birçok yanlış yol vardır. Allah dileseydi hepinizi doğru yola iletirdi. [Ama O herkesi doğru yola iletmeyi dilemedi. Bilakis insanoğlunun bu konuda özgür irade ve tercih sahibi olmasını istedi]. Sizin için gökten yağmur yağdıran O’dur. Bu sayede sizler su ihtiyacınızı karşılarsınız. Hayvanlarınızı atlattığınız çayır çimenler de yine bu sayede yeşerir. Allah, yağmur suyuyla sizin için ekinler, zeytinlikler, hurmalıklar, üzüm bağlan ve daha başka çeşitlerden nice ürünler meydana getirir. İşte bütün bunlarda Allah’ın kudretine ve rahmetine işaret eden nice deliller var; fakat bunu anlayacak olanlar aklıselimle düşünen kimselerdir. Allah geceyi ve gündüzü sizin istifadenize sundu. Güneş, ay ve diğer yıldızlar da O’nun emri uyarınca hizmetinize sunulmuştur. Şüphesiz bunlarda da aklıselimle düşünen kimseler için nice dersler ve ibretler var. Allah’ın yeryüzünde sizin için yarattığı envaiçeşit nimetler var. Şüphesiz bunda da Allah’ın rahmetini ve cömertliğini gösteren deliller var; fakat bunu anlayacak olanlar düşünüp ibret alma kabiliyeti olan kimselerdir. Allah denizi de istifadenize sundu ki siz bu sayede hem taptaze et/deniz ürünleri yersiniz hem de takı olarak kullandığınız [inci, mercan gibi] süs eşyaları çıkarırsınız. Aynca, denize baktığın[ız]da gemilerin sulan yararak yüzdüğünü görürsün[üz]. İşte o gemiler denizde böyle süzülüp gider ki sizler [ticaret yapıp] Allah’ın lütfuna nail olasınız. Şu halde sizden beklenen, bunca nimetine karşılık O’na iman ve itaat üzere şükretmenizdir. (Nahl Sûresi 9-14)

 

Özellikle de Âl-i İmrân Sûresi’nin 191. ayetinde tefekkür eden bir mümin güzelce resmedilmiştir. Neticede Kur’an-ı Kerim’de etrafımıza bakıp Tanrı’ya şükretmeyi hatırlatan pek çok ayet vardır, bu durumda Kur’an-ı Kerim’in doğayı tanımaya önem vermediğini söylemek pek de doğru olmayacaktır. O halde Kur’an-ı Kerim’in doğa bilimlerine fazlasıyla vurgu yaptığını rahatça söyleyebiliriz; yani Kur’an-ı Kerim bilimsel araştırmaya önem vermektedir. Zaten Müslümanlar namaz vakitlerini hesaplama, Kabe’nin yönünü bulma, Ramazan vakitlerini hesaplama gibi konularda bilimin verilerine muhtaçtır ve İslâm dünyasında bu hesaplamalar için bilim kullanılmıştır; icat edilen usturlaplar, inşa edilen rasathaneler bu konuda oldukça yarar sağlamıştır.

 

Bilimsel araştırmaya vurgu yaptığını kabul ettik diyelim, peki bilimle çelişen ayetler yok mu Kur’an-ı Kerim’de? Bizim bu konudaki kararımız olmadığı yönünde. Genellikle bilimsel çelişki, ayetler arası çelişki gibi iddialar ayetlerin bağlamını ve Kur’an-ı Kerim’in amacını bir çöpe atmaktan oluyor. Kur’an-ı Kerim akademik bir kitap değildir, altıncı-yedinci yüzyılın Mekke ve Medine’sine inmiş ve insanları manevi açıdan geliştirmeye, insanlara Tanrı’ya adanmış bir yaşam biçimini öğretmeye odaklanmış bir kitaptır. Biz burada çelişki olmadığını düşünüyoruz desek de birtakım itirazların geleceğini biliyoruz. Bu yazıda itirazları cevaplama gibi bir niyetimiz yok fakat Kur’an Çelişkileri İddialarındaki Temel Hata adlı yazımızda bu iddiaların bazılarına değindik ve özellikle de çelişki iddialarındaki genel hataları belirtmeye çalıştık. Neticede unutulmaması gereken bir şey var, ayetlerin anlaşılması ve yorumlanması basit bir iş değil, ciddi bir araştırma istiyor. Bu alanla ilgilenen ilahiyatçılarımızın ilgili konulardaki eserlerini okuyup o şekilde karar vermenizi öneririz. Ayetlerin keyfi olarak pek çok yöne çekilebildiği de bir gerçek, bu keyfilikten kurtulup Kur’an-ı Kerim’in ayetlerini bağlamları çerçevesinde anlayarak Kur’an-ı Kerim’i nesnel bir zemine oturtmak gerekiyor. Mesela bazılarının “Dağlar hareket etmiyor ki, Kur’an-ı Kerim hatalıdır.” derken bir başkalarının “Dağlar, kıtalar nedeniyle tam da bulutlar gibi hareket ediyor, işte bilimsel mucize.” dediği ayetler (Bkz. Neml Sûresi 87-88) aslında ayeti anlamak için okuyan birisinin görmekte zorlanmayacağı bambaşka bir şeyden bahsediyor:

Kıyamet günü sûra üflenecek ve o zaman Allah’ın diledikleri dışında, göklerde ve yerde bulunan herkes tarifsiz bir korkuyla düşüp ölecektir/dehşete düşecektir. [Sûra ikinci defa üflenip diriliş gerçekleştiğinde ise] Herkes boyun bükmüş bir halde O’nun huzuruna çıkacaktır. [Ey Peygamber!] Senin şu gördüğün ve yerinden hiç oynamaz zannettiğin dağlar var ya, işte o dağlar [kıyamet günü] bulutlar gibi akıp gidecektir. Bu olaylar yaptığı her işi kusursuz yapan Allah’ın kudretinin eseridir. Şüphesiz O, yaptığınız her şeyden haberdardır.

 

Ayetin tefsirlerine bakıldığında burada sayılan olayların kıyamet günü olacağı söylenmiştir. Kaldı ki Tur Suresi’nin (O gün gök öyle bir sarsılacak, dağlar yerinden öyle bir oynayacak ki…) ve daha birçok surenin bazı ayetlerinde kıyamet zamanı dağların hareket edeceği vurgulanmıştır. Dolayısıyla buradan mucize çıkarmaya çalışanlar da çelişki çıkarmaya çalışanlar da hatalı bir çıkarım yapmaktadır.

 

4. BİLİM VE DİN İLİŞKİSİ MODELLERİ

Yazımızın ikinci bölümünde din-bilim çelişkisine dair birtakım iddialardan söz etmiştik. Şimdiyse bilim ile dinin arasındaki ilişkinin ne olduğuna dair birkaç modele yüzeysel bir şekilde değineceğiz. Bu konuda ana başlık olarak üç görüş vardır. Görüşler şöyledir:

  1. Bilim ve Din Çatışmaktadır
  2. Bilim ve Din Ayrışmaktadır
  3. Bilim ve Din Uzlaşmaktadır

 

Bu görüşleri biraz daha açmak gerekirse:

1. Bilim ve Din Çatışmaktadır

Buna göre bilim ateizmi rasyonel kılmaktadır. Hatta dahası bilimsel veriler teizme inanmayı engellemektedir. Teizm, irrasyoneldir.

 

2. Bilim ve Din Ayrışmaktadır

Bu başlık çerçevesinde, belirli bir kesim bilim ile dinin tam anlamda ayrıştığını ve birbirlerini hiçbir şekilde ilgilendirmediğine inanmaktadır. Örneğin yarın bir gün bulduğumuz herhangi bilimsel bir kanıt bizi o kanıttan yola çıkarak herhangi dini bir mevzuyu konuşmaya itemez, bilim ve din tamamen ayrı şeylerdir ve birbirlerini ilgilendirmezler. Bir başka modele göre bilim ile din ayrışmaktadır fakat aralarında çok küçük birtakım “birleşen noktalar” olabilir.

 

3. Bilim ve Din Uzlaşmaktadır

Bu başlık çerçevesinde, belirli bir kesim bilim ile dinin tam anlamda uzlaştığına inanıyorlar. Yani buna göre bilim, verileriyle dini destekliyor. Yani dini daha makul bir hale sokuyor ve bu durum ateizme inanmayı irrasyonel bir durum yapıyor. Uzlaştığını savunanlar arasında arkadaşça bir aradalık ve gerilimli bir aradalık görüşlerini benimseyenler de vardır. Arkadaşça bir aradalık görüşüne göre bilim ile din, ateizme göre daha iyi bir şekilde uzlaşmaktadır fakat bilimin verileri ateizmi geçersiz kılmamaktadır. Gerilimli bir aradalık modeline göre de ateizm ile bilim, dine göre daha iyi bir şekilde uzlaşmaktadır fakat bilimin verileri dini geçersiz kılmamaktadır.

 

Kaynaklar

[1] Finocchiaro, Defending Copernicus and Galileo: Critical Reasoning in the Two Affairs, s. 293.

[2] http://turtledove.wikia.com/wiki/Dialogue_Concerning_the_Two_Chief_World_Systems (Erişim Tarihi: 28.06.2019)

[3] https://www.bethinking.org/does-science-disprove-god/conflict-myths-galileo-galilei (Erişim Tarihi: 28.06.2019)

[4] http://strangenotions.com/galileo-controversy (Erişim Tarihi: 28.06.2019)

[5] Maurice A. Finocchiaro, “That Galileo Was Imprisoned and Tortured for Advocating Copernicanism”, Galileo Goes to Jail and Other Myths About Science and Religion içinde, ss. 73-78.

[6] Arthur Koestler, The Sleepwalkers: A History of Man’s Changing Vision of the Universe(New York: The Macmillan Company, 1959), s. 357.

[7] http://www.science20.com/science_20/bruno_was_martyr_magic_not_science-115582 (Erişim Tarihi: 26.06.2019)

[8] https://www.str.org/blog/the-bruno-martyr-myth#.WT3KBGjyiUk (Erişim Tarihi: 26.06.2019)

[9] http://www.islamansiklopedisi.info/dia/ayrmetin.php?idno=d060089 (Erişim Tarihi: 28.06.2019)

[10] https://www.sabah.com.tr/pazar/2017/03/12/ibn-i-heysem-dunyaya-deneysel-bilim-metodunu-hediye-etti (Erişim Tarihi: 01.07.2019)

[11] Ortada bulunan Avicena isimli kişi İbni Sina’dır. Bkz. https://books.google.com.tr/books?id=bYJnAAAAcAAJ&pg=PP7&hl=tr&source=gbs_selected_pages&cad=2#v=onepage&q&f=false (Erişim Tarihi: 01.07.2019)

[12] Daha fazla bilgi için Alper Bilgili’nin Bilim Ne Değildir? adlı kitabının 104. sayfasında bulunan 186. dipnota bakabilirsiniz.

[13] http://www.ekrembugraekinci.com/makale.asp?id=189 (Erişim Tarihi: 01.07.2019)

[14] Bertrand Russell, Human Society in Ethics and Politics, Routledge: London, (1954), 1992, s. 218.

[15] https://web.archive.org/web/20160927094638/http://archive.aramcoworld.com/issue/198601/arabs.and.astronomy.htm (Erişim Tarihi: 01.07.2019)

[16] Daha detaylı bilgi için bkz. Enis Doko, Dahi ve Dindar: Isaac Newton (İstanbul: İstanbul Yayınevi, 2011).

[17] http://www.evrimagaci.org/makale/415 aracılığıyla (Erişim Tarihi: 28.06.2019)

[18] http://news.rice.edu/2015/12/03/first-worldwide-survey-of-religion-and-science-no-not-all-scientists-are-atheists (Erişim tarihi: 26.06.2019)

[19] Ecklund, E. H. ve C. P. Scheitle. 2007. Religion among Academic Scientists: Distinctions, Disciplines, and Demographics. Social Problems 54: 289–307.

[20] Ecklund, E. H., J. Z. Park, and K. L. Sorrell. 2011. Scientists Negotiate Boundaries Between Religion and Science. Journal for the Scientific Study of Religion 50: 552–569.

[21] Elaine Howard Ecklund ve Jerry Z. Park, “Conflict Between Religion and Science Among Academic Scientists?”, Journal for the Scientific Study of Religion, 48, 2, 2009, ss. 284-286.

[22] https://www.youtube.com/watch?v=_jZua2vC6yo (Erişim Tarihi: 26.06.2019)

[23] Frank Turner, “The Victorian Crisis of Faith and the Faith that was Lost”, ss. 9-11.

[24] https://books.google.com.tr/books?id=JinoKpYo7JUC&printsec=frontcover&hl=tr&source=gbs_ge_summary_r&cad=0#v=onepage&q&f=false (Erişim Tarihi: 26.06.2019)

[25] http://www.discovery.org/a/9501 (Erişim Tarihi: 26.06.2019)

[26] Adrian Desmond ve James Moore, Darwin: The Life of a Tormented Evolutionist(New York: Norton, 1991), s. 387.

[27] Charles Robert Darwin, On the Origin of Species by Means of Natural Selection, or rthe Preservation of Favoured Races in the Strugle for Life(London: John Murray, 1860), s. 490.

[28] Francis Darwin(der.), The Life and Letters of Charles Darwin: Including an Autobiographical Chapter, I. Cilt(Londra: John Murray, 1887), ss. 312-313.

[29] https://www3.nd.edu/~dhoward1/vol58no12p34_40.pdf (Erişim Tarihi: 26.06.2019)

[30] http://www.gazetevatan.com/ateizm–tanri-fikrinden-tutarlidir–422557-gundem (Erişim Tarihi: 26.06.2019)

[31] Aristotle, Physics, çev. Robin Waterfield (Oxford: Oxford University Press, 1996), s. 64.

[32] John Maddox, “Down with the Big Bang”, Nature, vol. 340, 1989, s. 378.

[33] https://archive.org/details/IbnHaldunMukaddime1 (Erişim Tarihi: 26.06.2019)

[34] John W. Livingston, Muhammad Abduh on Science, Muslim World, 3, 4, 1995, ss. 216-220.

[35] İsmail Fenni, Maddiyyun Mezhebinin İzmihlali (İstanbul: Orhaniye Matbaası, 1928), s. 110-111.

[36] John C. Lennox, Why the New Atheists are Missing the Target (Oxford: Lion Books, 2011), s. 32-33.

[37] Alvin Plantinga, Where the Conflict Really Lies: Science, Religion and Naturalism (Oxford: Oxford University Press, 2011), ss. 8-12.

[38] http://commonsenseatheism.com/?p=7445 (Erişim Tarihi: 26.06.2019)

 

İleri Okuma:

Scientus sitesinin hazırladığı Galileo Mhyts yazısı. (Erişim Tarihi: 29.06.2019)

Ronald L. Numbers tarafından düzenlenen Galileo Goes to Jail And Other Myths About Science and Religion.

Alper Bilgili, Sosyal Etkenlerin Bilimsel Bilginin Oluşumundaki Rolü: Kuhn ve Güçlü Program Örneklerinin Eleştirel Bir Analizi.

Alper Bilgili, Bilim Ne Değildir? Yeni Ateist Bilim Anlayışının Felsefi ve Sosyolojik Analizi.

Alvin Plantinga, Where The Conflict Really Lies: Science, Religion and Naturalism.

Joshua Moritz, Science and Religion: Beyond Warfare and Toward Understanding.

MANTIKSAL TEİZM ©2017

Furkan

O kimseler ki her hâl ve ahvalde Allah'ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünürler ve "Rabbimiz!" derler, "Sen bu kâinatı boş yere yaratmadın. Sen yüceler yücesisin. Bizi cehennem ateşinden muhafaza buyur!"

You may also like...

5 Responses

  1. Bilal dedi ki:

    Emekleriniz için teşekkürler. Eksiklerine rağmen iyi bir yazı olmuş. Eksik ve eleştirilerilmesi gereken noktalar ise özellikle Ortaçağ da yaşanan bilim-din ilişkisinde kilisenin hiç bir bilim insanını yargilamadigi ve bilime karşı çıkmadıği gibi tarihsel olarak yanlış ifade ettiginiz ve ne yazık ki bu iddianiza hiç bir kaynak gostermemeniz; bir diğer nokta sizin de bir çok teist gibi bilim ve bilim insanlarına dayanarak dini doğrulama çabanız ve son olarak da epistemolojik değerlendirme yapmamaniz göze çarpan noktalar olarak görülebilir. Ben özellikle ortacagdaki kilise tutumunu çok net bir şekilde olumlamanizı anlamadım. Hiç bir kaynak göstermeden bir çatışma olmamıştır demek şimdiye kadar bu konuda yazılmış tüm bilim tarihi kitaplarını çöpe atmak anlamına gelir. Korye , Russell, Lewis, Adıvar gibi insanların kitaplarını incelemediginizi düşünmüyorum. Ama görülen o ki siz de kendi fikirlerinizi haklı çıkarmak için spekülatif bir yola basvurmussunuz. Bilimin ua da bilim insanlarinin dine olan bakışı dine ne yuceltir ne de alcaltir. Dini salt olarak incelemek gerekir. Felsefi değerlendirme bu anlamadır. Siz bir şeyin mahiyeti ile ilgilenmez sadece görünüşteki etkilerine bakarsanız bu sıradan bir sağduyulu tutum olur. Felsefi değerlendirme olgunun ya da o şeyin tam olarak ne olduğunun sorgulamasiyla olur. Eleştirilerimi umarım ukalaca algilamazsiniz. Çalışmalarınızın devam etmesi dileğiyle…

    • Furkan dedi ki:

      Yorumunuz için teşekkür ederim. Ortaçağ’da bilim nedeniyle yargılanan birisinin olduğunu bilmiyorum açıkçası. Hiç kimse sadece bilim yüzünden yargılanmadı. Bilim yaptığından dolayı yargılananlar da aslında otorite nedeniyle yargılandı. Bu yazıda da bahsedilen Galileo örneği mesela. Evet, bilimsel deyişleri ön planda tutuluyor yargılaması açısından ama işin arkaplanı hiç de öyle değil. Tamamen Papa’nın otoritesine dayanıyor yani. Diğer olaylar da çok büyük bir çoğunlukla böyle olmuştur. Tam emin değilim, belki, “Hiç bir olay olmamıştır” dememiz yanlış olabilir, belki küçük olaylar vardır. Ama hiç bir tane büyük olay böyle olmamıştır.

      Dediğiniz gibi, bilim insanlarının düşüncelerinin veya kendine dindar diyenlerin, bilim insanlarnına nasıl davrandıkları tabii ki bir görüşün doğru olması konusunda hiç ama hiç önemli değildir, yazıda bundan da söz ediyoruz zaten. Estağfurullah, neden ukalaca alyıgalım ki? Zaten istediğimiz şey de budur. Eğer herhangi bir hatamız varsa veya herhangi bir öneriniz varsa bunu yorumlarda dile getirirseniz çok mutlu oluruz. Hem kendi yanlışlarımızı düzeltiriz hem de başka insanlara daha doğru bir şekilde bilgi vermiş oluruz. Tekrar teşekkürler.

  2. Ayfer Kaya dedi ki:

    Merhaba. Elinize sağlık.Katılmadığım ya da eksik bulduğum şeyler olsa da yazınızı beğendim. Meryem’in durumu için Youtubre’ta Mehmet Okuyan’ın yorumunu dinlemenizi isterim. Sizi tamamlayacaktır. Ayrıca alt kısımda vereceğim site adresimde mucizelerle ilgili bir yazı kaleme almıştım. Sizin için faydalı olabilir.
    Selamlar.

  3. Alp dedi ki:

    Sitenize tamamıyla tesadüf tosladım. Din Felsefesi okurken Din ve Bilim Çatışır Mı? linkini tıklamak zorunda kaldım ve kendimi tamamıyla bir karışık salata içerisinde buldum. Mutlaka yazılara emek vermişiniz ama bir yazı içerisinde bu kadar mantık, felsefe, veri hatası ve manipilasyon taşır mı demekten kendimi alamadım. Şimdi ben nereden başlayım şaşırdım. İçerik için toplu bir yanıt yazayım. Şunu unutmamak gerekir ki, her kim ne kadar okumuş, hatta bilgi sahibi olursa olsun, kendi düşün gücünü din kitaplarının etkisinden ve baskısından uzaklaştıramamış, akılcı yolu bulamamış olan kişi, fikirsel değer ölçeğinde henüz “barbarlık” safhasını aşamamış kimsedir. Yazının içeriğinde bir özgür irade göremedim. Çünkü Emanuel Kant’ın çok gerçekçi bir şekilde ifade ettiği gibi var olan her şeyin iki ayrı yüzü vardır. *“Das Ding an sich”* yani şeyin kendisi onun kendi gerçekliğidir. Buna karşılık *“das Ding für mich” *şeylerin bize göre göreceli görünüşüdür ve biz maalesef şeylerin bu göreceli algılarına daha çok itibar eder ve herkesin gerçeklik algısının kendisine göre olduğunu düşünür ve onların asıl gerçekliğini bilmek ve anlamak zahmetine katlanmayız. Dinler bahsettiğiniz gibi ilk, ortaçağlarda ilerici roller üstlenmiş, hemen hemen bütün filozoflar klise okullarından mezun olmuş, çoğunun babası papaz imiş, bilim ortada yok iken okuma yazma oranının %2-3 olduğu dönemlerde bu kişiler sadece kilise ve çevresi olmuş. Bu durum aydınlanma dönemine kadar böyle devam etmiş. Aydınlanma ve sonrası özellikle 21. yy da din ile insanlığın gideceği bir santimetre yol yoktur. Dünyanın son 400 yılına bakalım kim hükmediyor? Sadece teknik ve fen de ilerleyenler. ABD’nin kuruluşu 1776. Din ve Bilim Çatışır Mı sorusunu ben bir ortaokul veya lise öğrencisine sorsam çok rahat şöyle bir yanıt alırdım. Kesinlikle çatışır ve halen çatışmaktadır, çok uzağa gitmeyin ülkemizde işinden atılan tutuklanan akademisyenlere bakın bu yeter. Platon misali koltuğu garanti etmek için halkı cahil bırakacaksın. Yanıtı çok basit bir soru manipülasyonlara kurban edilmiş. Din ve Bilim Çatışır çünkü; iki düşünce biçimi olan bilim ile dini uzlaştırmak mümkün değildir. Din ile bilimin birinci önemli farkı “yanlışlanabilirlik” noktasındadır. Bilimde, yanlışlanabilir olmayan bir kavramın bilgi değeri yoktur. Yanlışlanabilirliği kısaca açıklayacak olursak, bir önermenin yanlışlanabilir olması demek, eğer yanlışsa, yanlışlığının ortaya çıkartılabilir olması demektir. “Elimde kırmızı bir balon var” yanlışlanabilir bir önermedir. Eğer yanlışsa, yani elimde bir balon yoksa, ya da başka renk bir balon varsa, bunu anlamak çok kolaydır. Fakat “Ölümden sonra hayat var” yanlışlanabilir değildir. Bilimle din arasındaki birbaşka fark, bilimde yargıların deneyden (testten) sonra, dinde ise önce yapılmasıdır.
    Bilimde yargılar deneyden (testten) sonra yapılır. Deneyin sonucuna göre, gerekirse yargılar değiştirilir. Dinde ise yargılar baştan verilir, doğrular baştan bellidir, ve deneyin sonucu bu bilgilere göre yorumlanır. Bu yüzden bir mümini kuranda geçen bir ifadenin yanlış olduğuna ikna edemezsiniz örneğin. Çünkü kuranda geçen tüm ifadelerin doğruluğunu baştan kabul etmiştir. Dolayısıyla, dinsel düşünce şekli, doğruların sorgulanmasının önünde de bir engeldir. İnsanların Adem ve Havva’dan türediğine inanan biri, dağa, bozkıra çıkıp, ilkel insan fosili aramaz. Kutsal kitaplara göre dünya 6000 yıl kadar önce, toplam 6 günde yaratıldığı için, dünyanın yaşını ve nasıl oluştuğunu merak edip tespit etmeye çalışmaz. Her kim ki 21.yy halen halka bilerek veya bilmeyerek dinsel şırınga yapıyorsa şunu kesinlikle bilmelidir ki cehaleti kutsuyor, cehalete çanak tutuyor, halkı bilinçli olarak cahil bırakıyordur. Bugün bütün Avrupayı dolaşın mimarisi değişmemiş ama pup şeklini almış kliseleri çok sayıda göreceksiniz. Aristo, Galileo, Bruno hakkında yazdıklarınız, müslüman bilim adamları ve diğerlerinin çektiği eziyetleri değerlendirme konusunda gerçekten büyük yanılgılar içerisindesiniz. Bilerek ya da bilmeyerek saptırmalar var her cümleniz eleştiriye muhtaç, inanın yorum değil kitap yazılır. Sanki klise ve papa birbirleri ile hiç ilişkisi olmayan kurumlar gibi anlatılmış. Kilise tarafından resmen kutsanmış olan ve doğruluğu tartışılmayan Yermerkezli evren modeli Galieo Galilei, tarafından evrenin merkezinin Güneş olduğu fikrini kabul etmiş, bu nedenle de Vatikan’ı karşısına almıştı. Kendiniz sorup kendiniz yanıtlamışınız. Ben hiçbir bilimsel kitap da Galileo’nun idam edildiğini okumadım. Olayları sanki Galileo ve papa arasında bir güç kavgası gibi anlatmışınız. Hal böyle olsaydı neden klise tam 359 yıl sonra özür dile getirmiştir. Amansız çekişme çok eski yıllara uzanmakla birlikte tüm dünya bu haberle çalkalanmıştı. 1992’de Va-tikan, “evrenin merkezi dünyadır” savını geri çekip, Toscanalı inatçı bilim adamının haklılığını kabul ediyordu. 1820 yılında Katolik Kilisesinin suçlaması sonu erdirildi. 11 Eylül 1822 günü Kardinaller Kurulu Güneş merkezli sistem hakkında yazıların basım ve dağıtımına izin verdi. 1835 yılında Galileo”nun Diyalogları Vatikan”ın yasaklı listeler kitabından çıkarıldı. 1992 yılında Katolik Kilisesi Güneş sistemi hakkında Galileo”nun sistemini resmen tanıdı. Bruno evet Soylu bir ailenin çocuğu olarak 1548 yılında İtalya’nın Nola kasabasında dünyaya geldi. Onaltı yaşındayken Dominiken adını taşıyan bir tarikatta yer aldı. Kopernilus sistemiyle tanışınca, Bruno tarikat mensubu bir kişi olmaktan sıyrıldı ve buna bağlı olarak Hıristiyan inancıyla arasındaki bütün bağları koparttı. Kiliseye karşı bir sistem içinde yer aldığından din sapkınlığı ile suçlandı. Engizisyondan baskısından kurtulmak için Roma’ya ardından Kuzey İtalya’ya kaçtı. Siz ise Bruno’ nun 16-20 yaşındaki halini sanki bütün ömrü böyle geçmiş bir dini molla gibi yansıtmışınız. Bruno 1582 yılında Sorbonne Üniversitesi’nde bir kürsüsü olan Londra, Zürih, Cenevre, Venedik de dersler veren bir bilim insanı. Bruno Engizisyon’a teslim edildi. Ona, düşüncelerinden vazgeçmesi ve sonsuz evren görüşünün din sapkınlığı olduğunu kabul etmesi durumunda kilise tarafından affedileceği söylendi. Ama o, gördüğü bütün işkencelere karşın, görüşlerinden taviz vermedi ve ölüme mahkum edildi. Ölüm kararını Bruno’ya bildiren yargıç, ondan şu cevabı almıştır: “Ölümümü bildirirken siz benden daha çok korkuyorsunuz”. Kilisenin bu kararı, 1600 yılının Şubat ayında, Roma’da Campo dei Fiori meydanında Bruno’nun diri diri yakılması ile yerine getirildi. Belki bu Roma’da Campo dei Fiori meydanına giderseniz göreceğiniz o görkemli anıtı karşısında yazdıklarınızdan pişmanlık duyarsınız. Yorum çok uzadı dostum kesmek zorundayım din adamları kliselerin işkence ve zulmüne uğrayan bilim adamları eleştirim başka bir yoruma kalsın ama en azından İran’dan her yıl hacca giden müslümanların önce yol üstünde mezarı olan Hayyam’a tükürmek için mola verdiklerini, ömrünü Aristo nun kitaplarını çevirmekle geçiren, Endülüslü-Arap felsefeci İbn Rüşdün Gordoboda camide oğluyla birlikte hücuma uğrayıp camiden atıldığını ömrünün kalan zamanını göz hapsinde geçirdiğini bildiğinizi zannediyordum. Bu kadar polemikten sonra bir yazınıza daha göz atayım istedim. TÜRKLERİN İSLAM’A GEÇİŞİ KILIÇ ZORUYLA MI OLDU? Yazıya başladım ama maalesef ilerleyemedim. ‘’Türk ve Arap toplumları, tarihin en eski toplumlarından ikisidir.’’ cümlesini okuyunca doğrusu okumayı noktaladım. Yazılı tarih Sümerlerle başlar gerek yazılı gerek Neolitik, Paleolitik; Mezolitik; Kalkolitik tarih hiçbirinde ’Türk ve Arap toplumları, tarihin en eski toplumları olmamıştır. Aksini iddia ediyorsanız buyurun kaynağını bildirin. Bu kadar emeğe ve pozitif eleştiriye saygı duyar yorumumu yayınlarsınız en azından okuyucunun başka bir pencereden bakma şansı olur. Dostlukla

    • Furkan dedi ki:

      1) Din-bilim konusunda söylediklerinize kesinlikle katılmıyorum. Bir kere sizin kafanızdaki gibi bir “din-bilim” karşılaştırmasının çok yanlış olduğunu düşünüyorum. Tam olarak öyle değil ama yaptığınız şey konuyu ıskalamak gibi geliyor bana; bir adamın “Neden çizgi roman okuyorsun? Bilimsel çalışmalar yapıp bir işe yarasana!” demesi gibi. Yani, kanaatimce, din-bilim farklı açılardan değerlendirilmelidir. Dinin amacı bilim yapmak, bilimin amacı da din hakkında bir kanıya varmak değildir. Bu iki alan birbirinden tamamen uzak olmamakla değildir, yöntemlerinin farklı olması gibi etkenler de bu alanları tamamen farklı yollara ayırmaz.

      Muhtemelen felsefî okumalarınızın henüz başlarında olduğunuz için çok keskin şeyler söylüyorsunuz. Ben de en başlarda öyleydim açıkçası. Sorun şu: Din ve bilim çatışır deyip kısaca kestirip atıyorsunuz, buna dair kanıtınız da bilimin yöntemlerinde farklılıklar olması ve bugün dini toplulukların geri kalmış olması… Oysa, doğa bilimlerinin yöntemi de felsefenin yönteminden farklıdır meselâ. Bu durumda bunlar çatışıyor mu oluyor? Elbette hayır, bu veri çatıştıklarını göstermez. Ancak ve ancak farklılıklarının olduğunu gösterir.

      Bilimde kanıya sonradan varılır, dinde böyle değildir gibi söylemlerinizin aslında hiçbir şey ifade etmediğini umarım göreceksinizdir. Din, Tanrı’dan gelmiştir; bilim, insanların ürünüdür. Bundan dolayı böyle bir şeyin olması zaten doğal olandır. Fakat mevzu din değil de insanların imanının makul olup olamayacağı ise orada durum değişir – bu öyle ya da böyle felsefenin alanına girer. Sonuçta, din ile bilim arasında yaptığınız ayrım ikisinin ne çatıştığını ne de birinin diğerinden değersiz olduğunu gösterir. Fakat sizin asıl vurgulamak istediğiniz şey bilimsel bir veriye inanmakla dini bir bilgiye inanmanın makuliyeti ise orada pek çok konuya girmemiz gerekir. Fakat bu yazının o konuyla pek bir alâkası yok. Bu konu daha çok din ve bilimin çatıştığını ele alan yüzeysel görüşlere cevap vermek için yazılmıştır. Epistemolojik bir tartışma amaçlamadım ynai.

      2) Olaylar temelde Papa ve Galileo arasında fakat Papa kim? Papa zaten tüm Katoliklerin takip ettiği isim. Ve o dönemde kilise en yüksek güce sahip yer. Dolayısıyla Papa’yı ilgilendiren bir şey neredeyse tüm Avrupa’yı, tüm Hristiyan dünyasını ilgilendiriyor. Olayların sadece Papa-Galileo kavgası olmadığını, dini tartışmaların da bilimsel tartışmaların da o zamanlarda revaçta olduğunu söyledik yazımızda. Fakat Galileo’nun böyle hapsedilmesi gibi daha şiddetli şeyler açıkça o dönemle alâkalı.

      Son olarak: Şunu da belirtmekte fayda var, örneğin biz bu yazıda Galileo’nun o dönemde karşılaştığı şeyi tarihsel bir yazıymış gibi ele almadık. Bu konudaki yaygın bir iddianın hatalı olduğunu belirtmek için ele aldık. Bu iddiaya karşı çıkmak için belirli siyasi, kişisel çekişmelerin de olduğunu vurguladık. Bundan dolayı sanki o olayı sadece kişisel isteklere dayandırmışız gibi gözüküyor olabilir. Fakat elbette o olay sadece Papa-Galileo kavgası değildi.

      3) Bruno konusunda neredeyse bir yorum yapmadık. Tek söylediğimiz şey “Bruno asıldı çünkü bilim adamıydı” algısına karşı idi. Çünkü Bruno bir bilim adamı değil, bir filozof; hatta gayet mistik bir filozof. Bruno’nun durumu gerçekten içler acısı, yaşadıkları kötü. Fakat yazımızda bu konuyu ele almadık zaten, sadece “bilim adamı olduğundan ötürü yakıldı” fikrine karşı çıktık.

      4) “Türk ve Arap toplumları, tarihin en eski toplumlarından ikisidir.” ifadesinden kastımız elbette bu iki milletin gerçekten de en eski toplumlardan olduğu değildi. Şu anki milletler içerisinde bu iki milletin köklü bir geçmişe sahip olduğunu belirtmek için böyle söyledik. Sizin anladığınız gibi bir şeyin anlaşılacağını hiç düşünmedik doğrusu, çünkü çok açıkça bu iki millet de en eski topluluklardan değiller.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir