EVRİM VE İSLAM ÇELİŞİR Mİ? (TÜM DETAYLARIYLA)

Yazıya geçmeden önce olası yanlış anlaşılmalara karşı belirtelim ki bu yazıda evrimin doğru olup olmadığına dair hiçbir kanıt verilmemektedir. Çünkü bu yazı İslam ve evrim teorisinin çelişip çelişmediğine dair bir yazıdır. Bu yazıda, evrim teorisi doğru olsa da yanlış olsa da bunun Kur’an-ı Kerim ile bir çelişki içinde olmadığı savunulmaktadır. Yazıya geçmeden önce şu bilgilendirmeyi de yapmak istiyorum: Evrim, varlığın belirli noktaları hakkında açıklama yaparken varlıkların nasıl var olduğunu açıklamaz. Yani, süreçlerin nasıl olduğunu açıklarken bu süreçlerin kim veya ne tarafından yapıldığını açıklamaz. Bu açıklama felsefenin alanına girmektedir. Dolayısıyla evrimin Tanrı’yı gereksiz kılıp kılmadığı doğrudan bilimsel iddialarla değil evrimin felsefi imalarıyla savunulabilir ve dolayısıyla felsefi bir tartışmayı gerektirir. Bu mevzuyu şu örnekle daha iyi anlayacaksınızdır: Sizin anneniz ve babanızın sizleri meydana getirmesi sizin varlığınızı açıklayan açıklamalardan bir tanesidir. Ama sizin anneniz ve babanız sayesinde var olmanız, “İşte ben bu çocuğun nasıl burada var olduğunu açıkladım, evrim falan yalan.” gibi bir şey söylemeye kesinlikle sebebiyet vermez. Çünkü anne ve babanız sizin burada var olmanızı açıklayan farklı bir açıklama alanı iken evrim de farklı bir açıklama alanıdır. Evrim tür bazında burada nasıl var olduğunuzu açıklar mesela, fakat anne ve babanız bir kişi olarak nasıl burada var olduğunuzu açıklar. İşte nasıl ki anne ve baba açıklamaları evrimi ortadan kaldırmıyorsa evrim teorisi de Tanrı’yı doğrudan ortadan kaldırmaz. Çünkü Tanrı, sizin burada nasıl var olduğunuzu daha büyük bir çerçevede açıklayan farklı bir açıklama alanıdır. Neticede, evrim teorisi felsefi imaları üzerinden tartışılmalıdır; evrim teorisi doğrudan doğruya Tanrı’yı geçersiz kılamaz.

 

Peki İslam ve evrim teorisi çelişir mi? “Çelişir” veya “çelişmez” demek için başvurmamız gereken ana kaynak Kur’an-ı Kerim’dir. Fakat unutulmamalı ki Kur’an-ı Kerim’i anlamlandırmak ve yorumlamak belirli kişisel/sosyolojik yorumlara tabiidir. İslam ile ilgili sadece belirli bir yorumdan yola çıkarak evrim teorisi ile İslam’ın çeliştiği kesin bir biçimde savunulamaz çünkü Kur’an-ı Kerim insanlığın yaratılışını bilimsel bir nitelikte ele alan bir kitap değildir. Altıncı ve yedinci yüzyılın o zor koşullarına zaten yaratılışın bilimsel niteliğinden bahseden ayetlerin olmasını beklemenin pek de savunulabilir bir tarafı yoktur. Yine yazıya geçmeden önce belirtelim ki bu yazıdaki düşünceler bizim belirli nedenlerden ötürü savunduğumuz bakış açımızı yansıtmaktadır. Elbette nihai karar merkezi biz değiliz. Bizim bakış açımızı, ele aldığımız gerekçeleri okuyup bir karara varmak siz değerli okuyucularımıza kalmıştır. Yazının içindeki başlıklar şu şekildedir:

1. Ayetleri İnceleme Aşaması

  1. Topraktan Yaratılma Konusu
  2. Hz. Adem İlk İnsan Mıdır? Dini Açıdan “İlk İnsan” Ne Anlama Gelmektedir?
  3. Adem-Havva Hikayesi Ne Peki?
  4. “Ol Dedi ve Oluverdi” İfadesi
  5. Adem-İsa Benzetmesi

2. “Kur’an’da Evrim Zaten Var Ki” İddiası

3. Müslüman Bilim İnsanları ve Evrim, Kur’an’da Evrim Fikri

4. “İslam ve Tanrı Görüşü Evrim ile Çelişmez” Fikrine Gelecek Eleştirilere Karşı Cevap

 

1. AYETLERİ İNCELEME AŞAMASI

1. TOPRAKTAN YARATILMA KONUSU

Müminun Suresi 12. ayet – Yemin olsun ki, biz insanı topraktan oluşan bir özden yarattık.

Rum Suresi 20. ayet – Onun ayetlerinden biri de sizi, topraktan yaratmış olmasıdır. Sonra siz bir insan türü oldunuz, her tarafa yayılıyorsunuz.

Fatır Suresi 11. ayet – Allah sizi bir topraktan, sonra bir spermden yarattı; sonra sizi çiftler haline getirdi. O’nun ilmi dışında, bir dişi ne hamile olur ne de doğurur…

 

Daha başka ayetlerde de toprakta yaratma mevzusu söz konusudur, isterseniz diğer ayetlere de göz atabilirsiniz. Şunu demeliyiz ki topraktan yaratılma konusunda iki yorum yapılabilir, bu yorumlar:

  1. Tanrı, toprağa şekil verdi ve direkt olarak insanı meydana getirdi.
  2. Tanrı, insanın özünü toprakla yarattı.

 

Kur’an-ı Kerim sadece Hz. Adem’in değil, tüm insanlığın topraktan (toprağın farklı farklı hâllerinden) yaratıldığını söyler. Kur’an’ın bu söylemini “Allah eline toprağı aldı ve bizi yaptı.” olarak algılamanın makul bir gerekçesi yoktur. Bunun yerine insanlığın özünün topraktan yaratıldığını düşünmek daha isabetli durmaktadır. İnsanlığın özünün topraktan yaratılması ne anlama gelir peki? Bu muhtemelen insanlarla toprağın yakın ilişki içinde olmasına vurgu yapmaktadır. Neticede toprak, her insan için, yaşam kaynağıdır. Tabii şunu da hatırlatmanın faydası var ki Kur’an’dan bu konuda bilimsel bir açıklama beklemek saçmadır. Kur’an, 6-7. yüzyılın Arap dünyasına inmiştir ve amacı insanların hayatını dini-ahlaki boyutta yenilemektir; bilimsel gerçekler vermek, hele ki bu gerçekleri bilimsel bir dinle anlatmak Kur’an’ın kapsamının oldukça dışındadır.

 

2. HZ. ADEM İLK İNSAN MIDIR? DİNİ AÇIDAN “İLK İNSAN” NE ANLAMA GELMEKTEDİR?

“Adem” kelimesinin geçtiği tüm ayetlere bakabilirsiniz. Buraya tüm ayetleri yazmamız mümkün değil. Kur’an-ı Kerim’in hiçbir ayetinde “Adem ilk insandır.” gibi bir ifade geçmemektedir. Burada tüm mesele yaratılış ayetlerine nasıl baktığımızla ilgilidir. Yaratılış hikayesine nasıl bakıldığına göre Hz. Adem’in ilk insan olduğu da iddia edilebilir ilk insan topluluklarından biri olduğu da iddia edilebilir.

 

Peki Hz. Adem’in ilk insan olması bilimsel bir bakış açısıyla çelişir mi? İlk insan diyebileceğimiz bir varlık bilimsel olarak belirlenebilir mi? Burada şunu söylememiz gerekir: İlk insan belirlenebilse de belirlenemese de Hz. Adem’in bilimsel olarak ilk insan olma niteliğini taşıdığının iddia edilmesi hatalı gibi gözükmektedir. Kur’an-ı Kerim bilimle doğrudan ilgilenen bir kitap değildir. Hz. Adem’in ilk insanlığından kastı “Dini açıdan mükellef olan, bizim tarafımızdan bilgi verilen ilk insan.” olarak algılanabilir.

 

3. ADEM-HAVVA HİKAYESİ NE PEKİ?

Bu yazımız açısından en önemli konudur diyebiliriz. İlk bahsedeceğimiz konu Adem’den eşinin yaratılması konusu. İlgili ayetlere bakmaya başlayalım, Araf Suresi’nin 11. ayeti şöyledir:

Andolsun ki sizi yarattık, sonra sizi biçimlendirdik (insan şekline soktuk). Daha sonra meleklere, “Adem’in üstünlüğünü kabul edin.” buyurduk. İblis hariç tüm melekler Adem’in üstünlüğünü kabul ettiler, ama İblis dayattı ve onun üstünlüğünü kabule yanaşmadı.

 

Buradaki en önemli nokta “şekil verdik” ifadesinin süresinin belirli olmamasıdır. Bu bir süreçle de olabilir anında yapılmış da olabilir. Peki Kur’an-ı Kerim’deki “Ol dedi ve oldu.” ifadesi ne anlama gelmektedir? Bu konuya dördüncü maddede değineceğiz, şimdilik bu ifadenin süreçsiz bir yaratılışa işaret etmediğini söyleyelim. Her iki mealinde de evrimle alakası olmadığı için ve şu anda konumuz evrim olduğu için ayette “Adem’e secde edin.” mi yoksa “İnsanlara secde edin.” mi dendiğini ele almayacağız.[5]

 

Diğer bir ayete göz gezdirelim, Nisa Suresi’nin 1. ayeti ve Araf Suresi’nin 189. ayeti sırasıyla şöyledir:

Ey insanlar! Sizi bir tek canlıdan yaratan, ondan eşini vücuda getiren ve o ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üreten Rabbinize karşı gelmekten sakının. Adını anarak birbirinizden dilekler dilediğiniz Allah’tan korkun. Rahimlerin haklarına saygısızlıktan da sakının. Şu bir gerçek ki Allah, Rakîb’dir, sizin üzerinizde sürekli ve titiz bir gözetleyicidir. – Yâ eyyuhân nâsuttekû rabbekumullezî halakakum min nefsin vâhidetin ve halaka minhâ zevcehâ ve besse minhumâ ricâlen kesîran ve nisââ, vettekûllâhellezî tesâelûne bihî vel erhâm. İnnallâhe kâne aleykum rakîbâ. – يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُواْ رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالاً كَثِيرًا وَنِسَاء وَاتَّقُواْ اللّهَ الَّذِي تَسَاءلُونَ بِهِ وَالأَرْحَامَ إِنَّ اللّهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيبًا

O, sizi bir tek özden yarattı. Eşini de ondan vücuda getirdi ki gönlü ısınsın. Erkek, eşiyle ilişkiye girer, o hamile kalır ve bebeğini karnında taşır. Ağırlaştığında ikisi birden Rablerine şöyle dua ettiler: “Bize iyi huylu, yakışıklı bir çocuk verirsen yemin ederiz, şükredenlerden olacağız.” – Huvellezî halakakum min nefsin vâhıdetin ve ceale minhâ zevcehâ li yeskune ileyhâ, fe lemmâ tegaşşâhâ hamelet hamlen hafîfen fe merret bihî, fe lemmâ eskalet deavâllâhe rabbehumâ le in âteytenâ sâlihan le nekûnenne mineş şâkirîn. – هُوَ الَّذِي خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ وَجَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا لِيَسْكُنَ إِلَيْهَا فَلَمَّا تَغَشَّاهَا حَمَلَتْ حَمْلاً خَفِيفًا فَمَرَّتْ بِهِ فَلَمَّا أَثْقَلَت دَّعَوَا اللّهَ رَبَّهُمَا لَئِنْ آتَيْتَنَا صَالِحاً لَّنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِرِينَ

 

İki ayetin de Arapçasında görebileceğiniz üzere, geleneğin kişi olan Adem diye çevirdiği “min nefsin vâhıdetin”(مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ) ifadesi ayette yer almaktadır. Nefs kelimesinin anlamları ise şöyledir: Öz, ruh, zihin, insanoğlu, canlı, kişilik, şahıs, kimlik, arzu.[9][10] Bu durumda “nefs” kelimesine verdiğiniz anlama göre ayetin anlamı değişecektir. “Nefs” kelimesinin anlamlarından da sadece ve sadece “şahıs” anlamı evrimle çelişmektedir. Bu ifadeyi şahıs anlamında yorumlamanın makul bir nedeni yoktur; genelde bu yönde yorum yapılması alimlerimizin Adem-Havva hikayesini Tevrat’taki gibi benimsiyor olmasıdır. Şahıs anlamı değil de öz anlamı kabul edilirse ayetin anlamı şöyle olur: Allah erkekleri bir özden yaratmıştır(Bu öz, Kur’an’da da anlatıldığı üzere topraktır.). Erkeklerin oluşturulduğu bu özlerden de kadınlar meydana getirilmiştir. Yani, erkekler de kadınlar da aynı özden meydana gelmiştir. Burada şöyle bir soru kafanızı karıştırabilir: Peki neden bu ayette “İnsanları aynı özden yarattım.” denmemektedir de “Erkekleri belirli bir özden yarattım. Kadınları da o özden yarattım.” gibi daha karışık bir şey söylenmektedir. Kur’an-ı Kerim’in dil özellikleri hesaba katıldığında bunun bir sorun olmadığı açıkça anlaşılacaktır. Kur’an-ı Kerim’in dili, indiği zaman-zemin ve muhataplar açısından incelenirse zaten ayetlerin eril bir biçimde indirildiği görülecektir. Dolayısıyla Allah’ın böyle bir dil kullanmasında, bizim görüşümüz açısından hiçbir sıkıntı yoktur. Rum Suresi’nin 21. ayetinde de aynı türden eş yaratılması konusuna bir atıf vardır hatta. Şunu da vurgulamakta fayda vardır: Allah’ın çok açık bir biçimde en temel yasaklardan biri olarak gördüğü ensest ilişki neden Allah tarafından, Hz. Adem ve eşinin yapmaya zorunlu tutulduğu bir şey olsun? Yani, neden biz bu ayet hakkında böyle temel bir yasağın gerçekleştiğini kabul etmemizi gerektiren bir yorumu seçelim? Alimler tam da bu konuda makul bir cevap verememiştir.

 

Bu konuda biraz daha farklı bir bakış açısı ise şöyle söylemektedir: Geleneğimizde bu ayetlere dayanan tartışmaların ağırlıklı olarak insanlığın başlangıcına dayanıyor olması Nisa Suresi’nin 1. ayetindeki “Ey insanlar!” ifadesine dayanmaktadır. Fakat “yâ eyyühe’n-nâs” ifadesi insanlığın bütününe değil, İbn Abbas ve Suyûti gibi alimlerin belirttiği üzere, Mekke halkına hitap eder gibi görünmektedir. Buna göre ayetlerin ilk insanın yaratılışından söz etmediği söylenebilir. Ayet Mekke halkının atalarından söz etmektedir. Bu durumda “nefs-i vâhide” ifadesinden kasıt Mekke halkının atalarıdır. Bu bakış açısını A’raf Suresi’nin 189. ayeti üzerinden ele alalım. Kaffâl’ın da dikkat çektiği gibi bu ayet, her zaman ve zeminde muadillerine rastlanan müşrik ve nankör insan tipini aktarmaktadır.[6] Yani bu ayet yaratılıştan bahsetmemekte, müşriklerle ilgili bir olguya vurgu yapmaktadır. Araf Suresi’ndeki “min nefsin vahidetin” ifadesine Hz. Adem diyen alimlerimiz, ayetin devamında gelen müşrik konusunu da tabii ki fark etmiştir. Dolayısıyla “min nefsin vahidetin”e Hz. Adem dedikleri için,  Hz. Adem ve eşinin müşrik olduğunu savunmak zorunda kalmışlardır. Bu durumda “Onların şirkleri öyle anladığınız gibi bir şirk değildir. Çocuğuna Abdullah(Allah’ın kulu anlamına gelir) gibi isimler koymak yerine Abd-al-Uzza(Üzza’nın kulu) gibi isimler koymuşlardır.” demişlerdir. Oysa insanların varoluşunun daha ilk zamanlarında neden bu tür isimleri koysunlar? Açık ki bu ayet insanların yaratılışından değil müşriklerin atalarından söz etmektedir(Bu ayette bahsedilen kişinin Kusay bin Kilab olması muhtemeldir). Ayetteki “Ey insanlar!” söylemi sizleri tüm insanlığın ilk yaratılışından söz edildiği kanısına düşürmesin. Nitekim, Kur’an-ı Kerim’de bu tür kullanımlar Ehl-i Kitap’a karşı çokça kullanılmaktadır. Ayetler hitâbi dilde, belirli bir zamanda-zeminde indiği için özellikle kimlere vurgu yapıldığı bildirilmeden “Ey insanlar!” tabiriyle müşriklere vurgu yapılabilmektedir(Hatta Kur’an-ı Kerim’in kafirlere seslenirken neredeyse her zaman “Ey Kâfirler!” diye seslenmemesi dildeki farklı bir incelik olarak da anlaşılabilir fakat konumuz bu değil diye değinmeyeceğiz buna).

 

Adem’in ve eşinin, kendi dönemlerinde tek insanlar olup olmaması konusunda ise Kur’an-ı Kerim’in net olarak söylediği bir şey yoktur diyebiliriz. Belki dolaylı yoldan çıkarım yapabileceğimiz ayetler var denebilir. Örneğin Ali İmran Suresi 33. ayet şöyle der:

Allah; Âdem’i, Nûh’u, İbrahim Ailesi’ni, İmran Ailesi’ni seçerek âlemlere üstün kılmıştır.

 

Peki, eğer Adem yaratılışta tek kişi ise ve sonra da ondan eşi meydana getirilmiş ise, Adem nasıl seçilmiş olsun? Seçilme iki ve daha fazla seçenek arasında olan bir olaydır. Eğer Adem tekse nasıl seçilmiştir? “Adem tekti, ondan Havva meydana geldi. Sonra çocukları ensest çoğaldı.” diyenler bu noktada yanılıyor olabilir. Fakat onlar için asıl sorun Kur’an’da ensest ilişkinin açıkça yasaklanmasına rağmen Hz. Adem ile eşinin çocuklarının ensest ile çoğaldığını iddia etmeleridir.[11]

 

Hucurat Suresi 13. ayette ise şöyle der:

Ey İnsanlar! Biz sizi bir erkekle bir kadından yarattık. Ve örfler yoluyla tanışıp kaynaşasınız diye sizi kabilelere, boylara ayırdık. Şunu da bilin ki, Allah katında en değerli olanınız, O’nun emir ve yasakları hususunda en duyarlı, en dikkatli olanınızdır. Şüphesiz Allah her şeyi bilen, her şeyden haberdar olandır.

 

Bu ayette dikkat çekmemiz gereken konu şudur: Ayet ilk yaratılışından söz etmez. Şu anda da devam eden yaratılışından söz eder. Bu durumda bir erkek ve bir dişinden meydana gelmek doğru bir ifadedir ve evrimle de çelişmez. Sonuçta tüm insanlar bir anne ve babadan meydana gelmektedir(Bazı hayvanlar vardır, hermafrodit ile meydana gelirler. Bu ayet bununla çelişmez çünkü bu ayet sadece insanlardan bahsetmektedir. İnsanlar arasından da bildiğimiz kadarıyla sadece Hz. İsa bir istisnadır. Kur’an-ı Kerim’in Hz. İsa’nın annesi olan Hz. Meryem için hem eril hem de dişi takılar kullanması Hz. Meryem’in hem erkek hem de dişi özellikleri barındırdığı hususunda bize bir kaynak olabilir.[12]). Kaldı ki ayette ilk yaratılıştan söz etseydi (Adem ve eşinden meydana gelmekten bahsetseydi) “el” takısıyla kullanır ve o erkekle dişinin belirli kişiler olduğunu aktarırdı (Arapça’daki “el” takısı, İngilizce’deki “the” takısı gibidir ve önüne geldiği ismi belirli hale sokar). Ayetin Arapçasında “el” takısı yoktur, yani belirli insanları değil, tüm insanları ilgilendirmektedir.

 

Geçelim şimdi cennetten kovulma olayına. Bu ayetlerdeki “cennet” kelimesini ahiretteki bir mekan olan cennet olarak yorumlayanların zorda kaldığı durumlar vardır: Kur’an-ı Kerim’e göre cennette hiçbir şey yasak değildir, ama yaratılışla ilgili bu ayetlerdeki cennet kelimesini ahiretteki cennet olarak alırsak garip bir durum ortaya çıkar, cennetteki bir ağaca dokunmak nasıl yasak olur? Kur’an cennete ödül olarak girileceğini söyler fakat bu adamların hikayesinde Adem-eşi ve hatta şeytan nasıl olur da cennete girer, hangi ödül karşılığında? Hatta Kur’an-ı Kerim’de Adem’in de eşinin de diğer tüm insanların da dünyada yaratıldığından bahseder. Bunlar dünyada yaratılıp tekrar cennete mi gittiler(Bkz. Araf Suresi 25, Taha Suresi 55)? Kur’an-ı Kerim’e göre cennete giren kişi bir daha oradan çıkamaz(Bkz. Hicr Suresi 48), peki nasıl olur da bu kişiler cennete girmiş ve çıkmıştır?

 

Bu şekilde çelişkiler açığa çıkıyor. Çünkü, Adem ve eşi gökteki(?) cennette yaratılmamıştır! Kur’an-ı Kerim’in hiçbir yerinde insanların başka bir yerde yaratıldığından söz etmez, Kur’an-ı Kerim’e göre insanlar dünyadaki topraktan yine burada yaratılmıştır. Ayrıca “Dünyada yaratıldınız ve sonra sizi [gökteki] cennete aldık.” diyen bir ayet yoktur. Dolayısıyla bu ayetteki “cennet” kelimesinin anlamını ödül olarak gidilecek yer olan cennet olarak alma konusunda hiçbir dayanak yoktur. Hatta öyle almamamız gerektiğini bize gösteren birtakım çelişkiler de öne sürülebilir(Üstte belirttiklerimiz bunlardan birkaçıdır). Yani gökteki cennetten indirilme gibi bir durum yoktur. “Cennet” kelimesinin bir başka anlamı da bahçedir.[13] Bu ayetteki anlamı da dünyadaki bir bahçe(Cennet kelimesi “cnn” kökünden gelir.[27] Cennet, zemini üstündeki yapraklar nedeniyle görünmeyen bahçe anlamına gelir. Kur’an ayetlerinden anlıyoruz ki Adem’in ve eşinin bulunduğu bu yer gayet sakin ve gerekli olan tüm ihtiyaçları karşılayacak bir yerdir. Ve başka bir gezegende falan değildir, şu an yaşadığımız gezegendedir.) olarak almak üstteki tüm çelişkileri yok edecektir ayrıca bu yorum diğer ayetlerle de uyumlu olacaktır. Ve söylemeliyim ki bunu böyle savunan ilk kişi elbette bizler değiliz. el-Mâtüridi(Ö. 944), Ebû Müslim el-İsfahani(Ö. 934) gibi müfessirler de bu tip bir kanıya varmıştır.[14] O halde mealler şöyle olmalıdır, Bakara Suresi 35. ayet:

Ve Âdem’e şöyle buyurmuştuk: “Ey Âdem, sen ve eşin bahçeye yerleşin ve ondan dilediğiniz yerde, bol bol yiyin. Ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zulme sapanlardan olursunuz.”

 

Şunu da eklemenin faydası var ki, “ağaç” ifadesi müphemdir. Eski Ahit’te “bilgi ve hayat ağacı” diye aktarılmaktadır(Bkz. Tekvin 2/9). Kur’an-ı Kerim’in, hikayede anlatılan ağaç ifadesini ne mana kullandığı da tartışmalıdır. Fakat evrimle direkt alakası olmadığından dolayı bu konuya girmeyeceğiz. Şimdiye kadar tamamdır, “cennet” kelimesi malum ayetlerde de dünyadaki bir bahçe anlamına gelmektedir(Cennet kelimesinin dünyadaki bahçeler için kullanıldığı bazı başka ayetler bkz. Bakara Suresi 265-266, İsra Suresi 91, Müminun Suresi 19, Sebe Suresi 16, Şuara Suresi 57, Kalem Suresi 17). Şimdi, Bakara Suresi 36. ayetteki “aşağıya inin” ifadesine bir bakalım. Bakara Suresi 36. ayet meali şöyledir:

Bunun üzerine şeytan onların ayaklarını kaydırdı da onları içinde bulundukları yerden çıkardı. Biz de şöyle buyurduk: “Bir kısmınız bir kısmınıza düşman olarak aşağıya inin. Bundan böyle siz insanlar çoğalıp yeryüzüne dağılacak ve sınırlı süreli ömrünüz boyunca orada hayat mücadelesi vereceksiniz.

 

Ayetin Arapçasındaki, “aşağıya inin” ifadesine karşılık gelen ifade şudur: “ihbitu”(اهْبِطُو). “Aşağıya inin” ifadesi gökten veya bir gezegenden veya farklı bir boyuttan aşağıya inmeyi kastetmek zorunda değildir. Bir tepeden aşağıya inmek, bir tümsekten aşağıya inmek için de aynı ifade kullanılır. Yahut bu ifade “gözümden düştünüz” gibi anlamlarda da kullanılır. Bir örnek olarak, Bakara Suresi 61. ayette de Musa’nın kavmi için “aşağıya inin” ifadesi(ihbitu) geçer. Fakat kimse bunu “[gökteki] cennetten aşağıya inin” veya “farklı bir gezegenden aşağıya inin” diye anlamıyor. Aynı ifade Hud Suresi 48. ayette Nuh’un gemiden inmesi için kullanır. Neticede anlıyoruz ki malum ifade illaki “gökten aşağı inmek” anlamında değildir.

 

4. “OL DEDİ VE OLUVERDİ” İFADESİ

Ali İmran Suresi 59. ayet – Allah katında Adem’in durumu neyse İsa’nın durumu da odur. Nitekim Allah Adem’in yaratılış hamurunu topraktan oluşturdu; sonra ona “Ol!” dedi ve o da oldu.

 

Öncelikle, “Ol dedi, artık o olur.” ifadesine bir bakalım. Arapça olarak “kun fe yekun” ifadesi kullanılır. Bu ifade, geçmiş-şimdiki-gelecek zamanı içine alır. Yani, “ol dedi oluverdi, ol diyor oluveriyor, ol diyecek ve oluverecek” gibi anlamlara gelmektedir. Konumuz açısından kilit noktaya gelirsek, “kun fe yekun” ifadesi bir şeyin pat diye hiçbir süreç olmadan gerçekleştiğini göstermez. Biliyorsunuz ki Kur’an-ı Kerim’de göklerin ve yerin oluşumunun 6 dönemde olduğu geçer:

Kaf Suresi 38. ayet – Andolsun ki biz gökleri, yeri ve bu ikisi arasında bulunan her şeyi altı günde/evrede meydana getirdik ve hiçbir zahmet de çekmedik.

 

Fakat Kur’an, 6 dönemde yaratıldığından bahsettiği evren için “kun fe yekun” ifadesini kullanmıştır. Bakara Suresi 117. ayette şöyle denmektedir:

Gökleri ve yeri örneksiz ve eşsiz güzellikte yaratan Allah’tır. O, herhangi bir şeyin olmasını dilerse ona sadece “Ol!” der ve olur. – Bedîus semâvâti vel ard, ve izâ kadâ emren fe innemâ yekûlu lehu kun fe yekûn. – بَدِيعُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَإِذَا قَضَى أَمْراً فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُن فَيَكُونُ

 

Anlayacağımız üzere, “kun fe yekun” süreçli şeyler için de kullanılır. “Kun fe yekun” ifadesinin güzel bir tarafı, Allah için geçmiş-gelecek farkının olmadığını ortaya koyar(Birçok zaman dilimini içinde barındıran bir ifade olduğu için). Allah’ın “ol” dediği şey, insanların kavrayışında çok uzun süre alacak olsa da o şey olacaktır. Onu durduracak, Allah’tan üstün bir güç yoktur. İnsanın oluşumu konusunda da “Kun fe yekun” gibi ifadeler geçmesi, yaratılışın süreç içermediği anlamına gelmez, ayetlerden de bunu görüyoruz. Bu ifade özelde Allah’ın için her şeyin oldukça basit olduğuna da vurgu yapmaktadır.

 

5. ADEM-İSA BENZETMESİ

Ali İmran Suresi 59. ayet Allah katında Adem’in durumu neyse İsa’nın durumu da odur. Nitekim Allah Adem’in yaratılış hamurunu topraktan oluşturdu; sonra ona “Ol!” dedi ve o da oldu.

 

Bu ayet genel olarak “Hz. İsa nasıl babasız doğduysa Hz. Adem de onun gibi babasız doğmuştur.” diye yorumlanıyor. Bu durumda Kur’an-ı Kerim ile evrim fikri bir bakıma çelişki içine düşüyor. Açıkçası bu ayetin babasızlığa vurgu yapmadığını düşünüyorum; fakat Hz. Adem’in Hz. İsa gibi babasız olduğu kabul edilirse de evrim reddedilmek zorunda değildir. Eğer böyle kabul edilirse, insan evrim geçirirken evrim mekanizmalarına [o anda] Allah’ın doğrudan müdahale ettiği savunulabilir. Allah, Hz. Adem’i de Hz. İsa gibi “mucizevi” bir şekilde yaratmış olabilir. Fakat ben şu yorumu daha uygun görmekteyim: Ayetin devamında “Onu topraktan yarattı, sonra ona ‘Ol!’ dedi, artık o, olur.” denmektedir. Ve Kur’an-ı Kerim’de Hz. İsa ile ilgili tartışmaların genel noktasına bakarsak bunun Hz. İsa’ya tanrısallık atfedilmesi olduğunu görürüz. Kur’an-ı Kerim açısından Hz. İsa’nın babasızlığı bir tartışma konusu olmamıştır, çünkü Kur’an-ı Kerim Hz. İsa’nın babasız doğduğunu savunmaktaydı ve muhatap olduğu kesim zaten Hz. İsa’nın babasız olarak doğduğuna inanmaktaydı. Ayetin devamından ve Kur’an-ı Kerim’in genel üslubundan(Bkz. Mâide Suresi 75. ayet) çıkarılacağı üzere bu ayette Hz. İsa’nın Hz. Adem gibi topraktan yaratılmış bir insan olduğu, yani onda herhangi bir tanrısallığın bulunmadığı vurgulanmaktadır. Nitekim “Allah katında” ifadesi de daha sonraki ayetlerde Hz. İsa’nın tanrısallığıyla ilgili iddialara vurgu yapılması bu anlamlandırmamızı destekler niteliktedir.

 

2. “KUR’AN’DA EVRİM FİKRİ ZATEN VAR Kİ” İDDİASI

Burada da Kur’an-ı Kerim’in evrim teorisini desteklediğine dair ortaya atılan görüşleri irdeleyeceğiz. Açıkçası ben Kur’an-ı Kerim’in ne evrimden bahsettiğini ne de evrimin tersi bir durumdan bahsettiğini düşünenlerdenim. Kur’an-ı Kerim bu konuda net şeyler söylememektedir ve söylediklerindeki amaç da bu konuyu bilimsel açıklığa kavuşturmak değil, ilgili halkı Allah’ın yarattığına ikna etmek ve yaratılıştaki birtakım özelliklere dikkat çekmektir. Bu konuda verilecek kararı bilime bırakmalıyız; din bu durumla pek ilgilenmemektedir. Kur’an-ı Kerim’den bu konuda doğrudan bir sonuç çıkarmaya çalışan kişiler genelde müphem konuları kendi görüşlerine göre yoğurmakta ya da oldukça alakasız yerlere değinmektedirler. Fakat müphem konuları kendi isteklerimize ve alimlerin bilmem kaç sene önceki bilimsel bilgilerine değil, bilimin bulunduğu son noktaya bırakmalıyız. Elbette evrim bilimsel olarak tartışılabilir fakat işi -hiç alakası olmadığı halde- dini bir boyuta dökmek İslamiyet’e de Müslümanlara da zihinsel zararlar verecektir. Nitekim her nasıl bazı bilim insanlarının evrimi bilimsel olarak ateizmi savunuyormuş gibi göstermesi pek çok dindarın araştırmadan evrime bir tavır takınmasına sebebiyet vermişse Kur’an-ı Kerim’i hiç alakalı olmadığı bilimsel konulara alet etmek de İslam’a inanmayan insanların dindarlarla dalga geçip Kur’an-ı Kerim’e ön yargılı davranmasına bir o kadar sebebiyet vermiştir. Bu kısa açıklamadan sonra iddialara geçelim:

 

1. Nuh Suresi 14. ayet – “O Allah ki sizi birçok evreden geçirerek yarattı.”

Bu ayette evrimdeki gibi bir evreden evreye geçme durumundan söz edilmemektedir. O şekilde yorumlamak ayeti oldukça farklı bir tarafa çekmek olacaktır. Bu ayette insanın anne karnına düşüşünden ve bundan sonra gerçekleşen evrelerden bahsedilmektedir.

 

2. Araf Suresi 166. ayet – Kendilerine yasaklanan işleri yapmakta ısrar ettiklerinde, biz de onlara “Aşağılık bir halde maymunlar gibi olun!” dedik.

İddiaya göre burada maymunla insan arasındaki bağlantıya dikkat çekilmektedir. Bu iddia, açıkçası, “Bu kadar saçmalık da iddia edilemez.” denilecek türdendir. Ayetin bağlam olarak yaratılışla hiçbir alakası olmaması bir yana bu görüş evrimi yanlış anlayan insanlar tarafından ileri sürülmektedir. Çünkü evrime göre anladığınız anlamda maymundan insana doğru bir geçiş söz konusu değildir. Kaldı ki insanlara “aşağılık maymun” denmektedir, yani bu iddia sahipleri aslında evrimsel süreç ters döndürmektedir. Maymun kavramıyla insan kavramının nasıl bir ilişkide olduğunu şu video ile daha iyi anlayabilirsiniz.

 

Peki ayete gelirsek, bu benzetme ne manada kullanılmıştır? Eğer Kur’an-ı Kerim’i okursanız göreceksiniz ki bu tür benzetmeler Kur’an-ı Kerim’de defalarca kullanılmaktadır. Bu ifade ne maymunu aşağılamak için kullanılmıştır ne de maymundan insana ya da insandan maymuna geçişten söz etmek için kullanılmıştır. Bu ayette de daha önceki ayetlerde sözü edilen kâfirlerin akılsızca hareket ettiğine ve kendilerine yaratanlara karşı utanç verici bir tavır takındıklarına değinilmiştir. Benzetmeyi canlılaştırmak adına da “aşağılık maymunlar” ifadesi kullanılmıştır.

 

3. Nuh Suresi 17. ayet – “Ve Allah sizi topraktan/yerden bitki olarak bitirdi.”

Bu ayette bitkilerle insanların ortak yönlerinden(Mesela ikisinin de topraktan gelmesinden) söz edilmektedir. Evrim teorisine vurgu yapılması gibi bir şey kesinlikle söz konusu değildir.

 

4. İnsan Suresi 1. ayet – [Gerçek şu ki] Kendisinden “insan” olarak söz edilmeye değer bir varlık hâline gelinceye kadar insanın üzerinden uzun zaman geçti.

Sadece meale bakınca, yani bağlamını çöpe atınca, aralarından en makul iddia bu ayet gibi durmaktadır. Fakat bağlamını çöpe atmak ayetin gerçekten dediği şeyin anlaşılmasına değil fakat sizin istediğiniz şeyin anlaşılmasına sebebiyet verir. İnsan Suresi’nin bir sonraki ayetlerinden anlaşılacağı üzere burada insanın meni halinden söz edilmektedir. Şu ana kadar değerlendirdiğimiz ayetlerden göreceğiniz üzere Kur’an-ı Kerim’de yaratılış hakkında daha çok insanın ne kadar aciz bir şekilde meydana geldiğine dair vurgular vardır. Bunun sebebi, ayetlerin indiği zaman ve zemindir. Kur’an-ı Kerim hiçbir zaman bilimin konusu olan yaratılışı söz konusu edinmemiştir. Niyeti dini boyuttaki yaratılış olmuştur bu nedenle de Allah’ın varlığını, birliğini ve yüceliğini çeşitli yollarla bildirmek için yaratılışa dikkat çekilmiştir.

 

3. MÜSLÜMAN BİLİM İNSANLARI VE EVRİM, KUR’AN’DA EVRİM FİKRİ

Müslüman bilim adamlarının evrimden bahsettiği gözler önündedir. İslam alimlerinin evrime dair görüşlerinin incelendiği şu makaleyi okuyabilirsiniz. Evrim Ağacı adlı sitenin şu yazısında da bu konuya yer verilmiştir. Ancak Müslüman bilim insanlarının evrimden bahsetmesi Kur’an-ı Kerim’de evrim teorisinin olduğuna veya Kur’an-ı Kerim’in evrim teorisi ile çelişmediğine bir delil olamaz. Burada bu tarz bir başlık açmamızın sebebi, evrim görüşünün İslam camiasında desteklenmesiyle ilgilidir. Bu noktada belirtelim ki: Evrim teorisi ile evrimi de karıştırmamak gerekir. Evrim, genel anlamda zaman içinde birdenbire olmayan, kesintisiz, niteliksel ve niceliksel gelişme sürecini ifade etmektedir. Evrim teorisi ise genellikle biyolojik evrimin Darwinci okuması olarak kullanılır. Bu farkı anladıktan sonra örneğin İbni Haldun, evrim ile ilgili görüşlerini Mukaddime eserinde şöyle bildirmiştir:

Yaratılış dünyasına bakmak gerekir. Önce madde oluşmuştur. Dereceli bir şekilde ilerlemiş, bitki ve hayvan oluşmuştur. Minerallerin son basamağı, bitkilerin ilk basamağıdır, tıpkı çimen ve tohumsuz bitkiler gibi. Üzüm ve hurma gibi bitkilerin son basamağı da hayvanların ilk basamağını oluşturur, tıpkı yılanlar ve kabuklu deniz hayvanları gibi. Buradaki “bağlantı” son basamaktaki her grubun bir üst basamağa geçmek için hazır olma durumudur. Daha sonra hayvanlar alemi sürekli genişler, çoğalır, yaratılış basamağında son olarak, düşünen ve ifade eden “insan” oluşur. İnsanların en üst basamağına, zeka ve idrakın olduğu ancak aktif düşünme ve ifadenin olmadığı maymunlar aleminden ulaşılmıştır.[25]

 

Müslüman olan birçok bilim insanı evrim hakkında kendilerince bir fikir üretmiştir ki üretmeyenler de üretenlere karşı çıkmamış ve “Bu İslam ile çelişiyor” dememiştir. İslam dünyasında da evrim teorisi ve evrim fikri hiçbir zaman Tanrı’yı reddeden bir bulgu olarak görülmemiştir. Seyyid Ahmed Han, Hasan el-Attar, el-Tahtavi ve Muhammed Abduh gibi 19. yüzyıl İslam düşünürleri evrim teorisinin İslam ile uyumuna dikkat çekmiştir.[45] İsmail Fenni Ertuğrul, evrim teorisinin bilimle desteklenmediğini düşünse de İslam ile çelişmediğini de dile getirmiştir. Hatta Fenni, o dönemde Amerikan okullarında evrimin yasaklanmasına karşı çıkmış ve bilimi bilim dışı otoritelere değil, bilim insanlarına bırakılması gerektiğine vurgu yapmıştır.[42] Darwin’in yaşadığı dönemlerde yaşamış olan Ahmet Midhat Efendi de evrim teorisinin doğruluğundan şüphe duyduğunu belirtmiş fakat İslam ile evrimin çelişmediğine, hatta süreçli yaratılışa dair ayetlerin olduğuna vurgu yapmıştır. Ayrıca, İslamın Altın Çağı’nda yaşamış olan İbni Miskeveyh, el-Cahiz, Biruni, İbni Haldun, İhvan al-Safa Grubu gibi bilim insanları kendilerince evrim teorisi öne sürmüşlerdir.[43] Malum bilim insanları cansız maddelerden canlı maddenin oluşmasına dair görüşler de bildirmiştir, hatta John William Draper bir eserinde şunları söylemektedir:

İslam Dünyasında bazen, şaşırtıcı bir şekilde, bizim zamanımızda ve bizim tarafımızdan ortaya çıkarılmış olmasıyla övündüğümüz fikirlerle karşılaşıyoruz. Nitekim bizim modern evrim ve gelişim doktrinlerimiz Müslümanların okullarında öğretiliyordu. Aslına bakarsanız Müslümanlar bu görüşü bizden daha ileri taşıyıp inorganik ve mineral şeylere kadar genişletmişlerdir. Simyanın temel prensibi de madeni cisimlerin doğal gelişim sürecidir.[21]

 

Birçok Müslüman bilim insanı evrimi kabul etmiş ve nasıl olduğuna dair felsefi görüşler de belirtmişlerdir. Özellikle el-Cahiz bunu ileri taşımış ve somut kanıtlara dayandırmıştır. Örneğin İbni Tufeyl’in Hayy Bin Yakzan romanında kendiliğinden türemeye rastlanır.[38] Güçlü bir şekilde dini mesajlar içeren bu metne göre Hayy, anne ve babadan doğmamış, doğadaki maddelerden kendi kendine var olmuştur. İbni Sina, kendiliğinden var olma fikri ile birçok Avrupalı düşünürü etkilemiştir.[39] 

 

Müslüman bir bilim insanı olan el-Cahiz’in Kitâbü’l-Hayevân adlı eserinden iki sayfa. Eserin içerisinde 350’den fazla türden bahsetmiş ve bir çeşit evrim fikri oluşturmuştur.[22][23] El-Cahiz, kitabında ayetlere de atıfta bulunmuştur.

Kur’an’da insanın yaratılışı hakkında bizleri düşünmeye ve araştırmaya sevk eden ayetlerden bir tanesi Ankebut Suresi 20. ayettir, şöyle der:

[Ey Peygamber!] De ki onlara: “Yeryüzünde gezip dolaşın da Allah’ın yaratmaya nasıl başladığını görün/anlayın. Allah ölüm sonrası diriltmeyi de böyle gerçekleştirecektir. Şüphesiz ki Allah’ın gücü her şeye yeter.”

 

Görüldüğü üzere yaratılışın araştırılması ve anlaşılmasından bahseder Kur’an-ı Kerim. Kur’an bizlere yeryüzünde ve hayvanlarda da ayetler(Kur’an’da “ayet” kelimesi kainatta bulunan şeyler için de kullanılır – onlar da bizler için Allah’ın birer ayetidir) bulacağımızı söyler, Casiye Suresi’nin 4. ayeti şöyledir:

Gerek sizin yaratılışınızda, gerek yeryüzüne yaydığı diğer canlılarda Allah’ın sınırsız kudretine işaret eden deliller(ayetler) vardır; fakat bunu tevhide şeksiz-şüphesiz inanmış kimseler anlar.

 

4. “İSLAM VE TANRI GÖRÜŞÜ EVRİM İLE ÇELİŞMEZ” FİKRİNE GELECEK ELEŞTİRİLERE KARŞI CEVAPLAR

1. “Evrim sanki hiçbir ilahi gücün etkisi olmadan gerçekleşmiş gibi duruyor, artık bizlerin nasıl var olduğunu açıklayabiliyoruz. Ve hayvanlar aleminde birçok kötülük görüyoruz, sanki ‘iyi’ sıfatlı bir Tanrı böyle bir ‘aslanlar arenası’ yaratamaz gibi duruyor.”

Öncelikle, evrimde olan “tesadüfi” oluştu maddesi İslam ile çelişmez. Çünkü, evrimin tesadüfi olması bir Tanrı aracılığıyla olmadığını değil hayvanların ” Boynum yetişmiyor, boynumu uzatayım.” diyerek evrim geçirmediğine vurgu yapar. En üstte de belirttiğimiz gibi, evrim varlığı farklı bir açıklama olduğu için bilimsel olarak doğrudan asla ve asla Tanrı hakkında bir şey söylemez. Bazı kimselerin sanki evrim teorisindeki “tesadüf”ün Tanrı’nın olmamasına sebebiyet verdiğini düşünmesi bilimi istismar etmektir. Tesadüfi olması hayvanların bilinçli bir şekilde evrimleşmediğine işarettir. Evrim bilimsel bir bulgudur doğrudan ne ateizmi ne de teizmi besler. Ancak evrimin felsefi yorumu Tanrı hakkında bir fikir belirtebilir. Ve bu yorum da felsefi düzeyde güzelce belirtilmeli ve savunulmalıdır. Bazı kimselerin “felsefik” tavırları felsefi anlamda hiçbir değer ifade etmemektedir. “Felsefe yapılacaksa ya felsefe adam gibi öğrenilmeli ya da felsefeden gelen adama saygı duyulmalıdır.” Herkesin her konuda bir bilgiçliğe soyunduğu şu günlerde insanların gerçekten entelektüel seviyeye dikkat etmesi inanılmaz derecede önemlidir. Bu arada, hep söylediğimiz gibi, bilimsel bir bulgunun bulunması Tanrı’yı gereksiz kılmaz çünkü Tanrı farklı bir açıklama alanını içerir, bilim farklı. Hiçbir zaman da “Bunu açıkladık, demek ki Tanrı gerek yok.” gibi bir görüş benimsenmemiştir. İnsanların gerçekten her şeyi ortaya çıkardığını düşündükleri Newton döneminde bile böyle söylenmemiş, tam tersine dindarlar imanını artırmıştır.

 

İddianın bahsettiği diğer bir şey kötülüğün var olmasıdır. Bu ise oldukça geniş bir alan olan kötülük problemine tekabül eder. Kötülük problemini aktardığımız ve cevaplayamaya çalıştığımız yazımızı buradan okuyabilirsiniz. Kötülük cidden pek çok insanı imandan eden önemli ve zor bir konudur. Fakat açıkçası bence bu konuda çok net bir şey ifade edemeyiz, kötülüğe teizmin cevap vermesi oldukça zor gözükmektedir fakat bu doğrudan ateizmin çok daha iyi bir açıklama olmasına sebebiyet vermez. İşte üstteki yazıda da açıklamaya çalıştığımız yegâne şey bu olmuştur, lütfen okumayı ihmal etmeyin.

 

 

Bu arada sürekli bilimsel bulguların doğrudan Tanrı’nın olmadığına yahut olduğuna sebebiyet veremeyeceğini belirttik. Bunu akılda daha kalıcı olması için bir hikayeye dökmek istiyorum. Şöyle bir alegori yapalım: Ford marka bir otomobili ele alalım. Dünyanın ilkel kalmış yerlerinden birinde yaşayan, onu ilk kez gören ve modern mühendislik hakkında hiçbir şey bilmeyen birinin, o aracın motorunun içinde aracı hareket ettiren bir tanrının(Örneğin Bay Ford’un) olduğuna inanması mümkündür. Hatta aynı adam, motorun içinde bulunan Bay Ford kendisinden hoşnut olursa aracın güzelce gideceğini, Bay Ford onu sevmez ise aracın gitmeyeceğini de düşünebilir. Elbette daha sonra mühendislik çalışarak ve aracı parçalarına ayırarak, içinde Bay Ford olmadığını da keşfedebilir. Hatta arabanın nasıl çalıştığını açıklamak için, Bay Ford’a ihtiyacı olmadığını anlamak için çok da zeki olmasına gerek bile yoktur. İçten yanmalı motorların genel prensiplerini anlamak aracın nasıl çalıştığını açıklaması için ona yeter. Buraya kadar tamam… Fakat sonradan o kişi, motorun çalışma prensiplerinin anlamanın başlangıçta onu tasarlayan Bay Ford’un varlığına inanmayı gereksiz hale getirdiğine karar verirse, bu çok büyük bir hata olur, felsefi terminolojiyle bir kategori hatası yapmış olur. Mekanizmayı tasarlayan bir Bay ford olmasaydı, onun anlamaya çalışacağı bir şey de olmayacaktı. Tanrı konusu da aynen böyledir. Tanrı’nın varlığı/yokluğu hakkında direkt olarak fiziksel, biyolojik kanıtlar bulunamaz, böyle kanıtlar beklemek de saçmadır ve çoğu teist zaten bunu savunmamaktadır. Doğa olaylarından yola çıkarak Tanrı’yı yok saymak hiç de güçlü bir yöntem değildir. Örneğin yağmur nasıl yağmaktadır veya bir çocuk nasıl doğmaktadır? Belli ki yağmur da bir çocuğun doğumu da belirli doğa yasaları sayesinde gelişmektedir. Burada Tanrı’nın bir etkisini direkt olarak gözlemleyebildik mi? Hayır. Birçok teist de zaten Tanrı’nın doğa yasaları olduğunu değil, doğa yasalarının Tanrı tarafından var edildiğini savunur. Çünkü Tanrı, bir çocuğun doğmasını veya yağmur yağmasını elleriyle ayarlamamaktadır. Tanrı, bu olayları yarattığı ölçülerle, yasalarla ayarlamaktadır. Bir saatin tüm parçalarını tek tek incelemek(Bilim), entegre olmuş bir bütün olarak saatin nasıl çalıştığını kavramamıza yetmez, işte bu nedenle Tanrı’nın varlığını ve yokluğunu kanıtlamak için bilim dahil birçok konunun felsefi incelemesini yapmak gerekir. Felsefi argümanları bir kez olsun incelemeden ve hatta felsefeyi hiçe sayarak gözlerini ve kulaklarını tıkayan yeni ateistler (new atheists) zaten birçok görüşünde çelişkiye düşmektedir. Bu çelişkilerden bahsettiğimiz ve yeni ateist iddialara cevap verdiğimiz yazımızı da buradan okuyabilirsiniz. Astrofizikçi Paul Davies, “Bilimsel bir bulgu buldum, artık Tanrı’ya ihtiyacım yok.” diyen kişileri şöyle diyerek eleştirir:

Bu tür düşünceler, priz bularak buzdolabının varlığını açıkladığını söylemektedir.[32]

 

Bazıları da evrim ile yaratılmış olmanın küçük düşürücü bir şey olduğunu söylemektedir. Tarihte Allah’ın evrimle yaratmasının daha üstün bir yaratılış olduğunu söyleyenler de olmuştur. Bu konuda özellikle Robert Chambers’ı örnek vereceğim. Çünkü Darwin, teorisini ortaya koyarken Chambers’dan etkilenmiştir.[15] Chambers da Tanrı’nın evrimle yaratma fikrinin daha üstün olduğunu ve daha muazzam olduğunu bildirmiştir.[16] Yani, Tanrı’nın böyle yaratmasında hiçbir kötülük veya düşüklük yoktur. Kur’an-ı Kerim’e gelirsek insanların hem bazı özellikler bakımından aşağı hem de bazı özellikler bakımından çok yüksek olduğunu belirtir. İnsanların bazı organları pek de dayanıklı, güçlü değildir mesela. Cinsellik, yemek yemek gibi şeyler. Limbik sistem dediğimiz beyin bölgesi diğer hayvanlarla aynı birçok yapı içermekteyiz. Fakat insanın farkı, iradesinin olması(Yani ödül sistemiyle, bir şeyi ertelemesi, sabretmesi vb.) ve sorgulayabilmesidir.[17] Ki bu nedenle felsefe yahut bilim kitapları yazmış bir şempanze yahut kedi görememekteyiz. Tanrı’nın evrimle yaratmasını daha muazzam gören başka bir isim de, yine teist olan Francis Collins’dir.[18] Evrimsel süreçlerin gerçekleşmesi bazı insanları “Biz maymundan mı geliyoruz şimdi?” gibi bir tavırla rahatsız etmektedir. Oysa bu oldukça saçmadır. Maymun(?) ezik görülecek bir hayvan değildir. Elbette ki insan akli olarak maymunlardan çok üstündür. Fakat insanların kökende maymunlar sayesinde bu halde olması ezik görülecek bir olay değildir. Tabii maymundan geldik diye bir iddia evrim teorisinde bulunmamaktadır, orası ayrı bir konu.

 

Şunu da ekleyeyim, günümüzün en önemli din felsefecilerinden biri olan Alvin Plantinga, evrim teorisinin beş temel iddiasını özetlemekte ve bu iddiaların hiçbirinin Tanrı’nın varlığıyla doğrudan çelişmediğini söylemektedir. Özet şu şekildedir:

  1. Dünya 4,5 milyar yaşındadır.
  2. Hayat, basit canlılarla başlamış, karmaşık canlılar daha sonra ortaya çıkmıştır.
  3. Canlılar ürerlerken modifikasyona uğrarlar ve bu ufak farklılıklar neticesinde bugünkü farklı canlı türleri oluşur.
  4. Canlılar ortak bir ataya sahiptirler dolayısıyla birbiriyle akrabadırlar.
  5. Doğal seleksiyon bu canlılardan doğaya en iyi uyum sağlayanları ayırırken, diğerleri elenir.

 

Plantinga, bu beş maddeyi özetledikten sonra teorinin Tanrı’nın varlığı ve yokluğu konusunda hiçbir şey söyleyemeyeceğini hatırlatır. Ve üstteki maddeleri kabul eden birisinin Tanrı’nın var olduğunu kabul etmesinin de hiçbir çelişki yaratmayacağına vurgu yapar.[7] Görüldüğü üzere bilimsel anlamda evrim teorisinin temel söylemleri bu şekildedir ve bunların kabul edilmesi herhangi bir şekilde Tanrı’ya inanmamayı zorunlu kılmayacağı gibi, Tanrı’ya inanmamayı daha makul de yapmaz. Evrim teorisine dair felsefi bazı iddialar ortaya atılabilir ki aşağıda onların da -popüler olan- bazılarını cevaplayacağız. Yazının bu kısmının öncesinde de cevapladığımız gibi, bu kabuller hiçbir şekilde İslam ile de çelişmemektedir. Dolayısıyla bir kimse hem İslam’a hem de evrim teorisine inanabilir.

 

2. “Dinler insanlara belirli bir önem yüklüyor. Ama evrim, bizlerin diğer hayvanlardan farksız olduğunu göstermedi mi?”

Diğer hayvanlarla aynı süreçlerde gelişmiş olmamız bizi neden daha önemsiz kılsın? Ve gördüğümüz üzere, sorgulayan ve iradeye sahip olan yüksek zekamızın olması, duygusal açıdan çok daha yoğun şeyler yaşamamız ve doğa yasaları hakkında böylesine tartışmalar yürütüp kitaplar ve makaleler yazabilmemiz diğer hayvanlardan farklı olduğumuzu açıkça gösterir. Eğer insanların hayvanlardan bir farkının olmadığını söylüyorsanız insanlar açısından seküler bir ahlakın da temeli atılamaz hale gelir. Bazı insanlar duygusal sebeplerden dolayı dinlerin insanlara önem arz etmesi konusuna karşı çıkıyor. Evet, dinler insanlara önem arz ediyor ama bu, “Diğer hayvanlara işkence yapın.” dediği anlamına gelmiyor. Yani biz insanların dinlere göre önemli olması diğer hayvanlara acılar çektirmemize ve acımasızca onlara saldırmamıza meşruiyet vermez. Tam tersine insanların diğer hayvanlardan değer bakımından farksız olduğuna inanmak onlara acı çektirebileceğimiz anlamına dahi geliyor olabilir(Örneğin hayvanlar birbirine tecavüz eder ancak bizler “ahlaksız” demeyiz. Fakat insanlarda durum farklıdır, tecavüze ahlaksızlık gözüyle bakarız). Hatta yeni ateist olan Celal Şengör goriller birbirine dışkı yedirince buna kötü demediğimizi, insanların da goriller aynı atatan türediğini ve insanların birbirine dışkı yedirmesinin de kötü bir olay olmadığını savunuyor.[33] Eğer ki insanlar diğer hayvanlardan önemli değilse, diğer hayvanların birbirlerine yaptığı “kötülükleri” insanların birbirine yapması da ahlaksızlık olarak görülmemeli ve insanlar mahkemelerde yargılanmamalı.

 

Şengör’ün dışkı olayına geri dönmek gerekirse, Sayın Dawkins de aynen şöyle diyor:

Bir hayvanat bahçesi yöneticisinin gereksinim fazlası şempanzeleri “uyutma”(Öldürme) yetkisi vardır, fakat fazlalık olan bir hayvan bakıcısını ya da bilet satıcısını “uyutma” yetkisi müthiş bir öfkeyle karşılanacaktır. Şempanze hayvanat bahçesinin malıdır. İnsanlarınsa bugünlerde kimsenin malı olmadığı varsayılıyor. Fakat yine de şempanze ayrımcılığı bu biçimiyle pek ender dile getirilir ve bunu savunacak bir mantık olup olmadığı konusunda kuşkuluyum. Bizlerin Hristiyan kaynaklı davranışlarımızın insanın nefesini kesen türcülüğü işte böyle.[34] (Dawkins burada hayvanların öldürülmesini değil, insanlar öldürülünce neden garipsendiğini eleştirmiştir. Verdiğimiz kaynağa göz gezdirirseniz ne dediğimizi iyice anlarsınız. Kendisi de ontolojik olarak insan ile diğer hayvanların aynı olduğunu söylemiş ve ontolojik üstünlüğü Hristiyanlık’tan aldığını iddia etmiştir.)

 

Dawkins’e göre, “insan hakları, insanın asaleti ve insan yaşamının kutsallığı” gibi varsayımların da gerçekte karşılığı yoktur.[35] Burada ilk itiraz edeceğim şey şudur: Dawkins, insanların diğer hayvanlardan ontolojik olarak hiçbir farkının olmadığını savunuyor. Ama neden normal hayatında bu görüşün tam tersini gerçekleştiriyor? Hatta kendisi de kendi görüşüyle çelişen şu sözleri de söylüyor:

Ben hastanın bakıldığı, güçsüzün kollandığı, ezilenin gözetildiği bir toplumda yaşamak istiyorum, ki bu da anti-Darwinist bir toplumdur.[36]

 

Dawkins bir yandan dinlerin insanlık için son derece zararlı olduğundan ve bilimin dinlerin yerini alması gerektiğini savunurken, bir yandan da bu yaşam için dinlere borçlu olduğumuzu kabul ettiği “insan yaşamı kutsaldır” ilkesini, doğadan veya bilimden çıkarılamamasına rağmen benimsemektedir. Eğer insanlarla hayvanların değer açısından hiçbir farkının olmadığını düşünen bir yeni ateistseniz insan hakları gibi bir şeyden söz edemez ve tecavüzleri, hırsızlıkları, cinayetleri cezalandıramazsınız. Bunları yapmak için insanlar ile diğer hayvanların ontolojik statüsü arasında fark olduğunu benimsemek gerekir. Örneğin ateist ahlak felsefecisi Peter Singer, hayvanlar yerine anne babasız bebeklerin veya zihinsel engelli bireylerin de ölümcül bilimsel deneylerde kobay olarak kullanılabileceğini söyler. Çünkü bu bireyler de hayvanlar gibi belli zihinsel yetilerden mahrumdur, dolayısıyla onları hayvanlardan üstün görmenin rasyonel bir gerekçesi yoktur.[37]

 

3. “Evrime inanan bilim insanları ateisttir.”

Darwin’in J. Brodie Innes’e mektubu, 27 Kasım 1878.[24]

Saçmalık! En başta da söylemiştik, evrim teorisi canlılığın nasıl başladığını ve geliştiğini aktarır. Varlıkların ilkin nasıl var olduğunu aktarmaz! Bu durumda “Evrim Tanrı olmadan olmuştur.” veya “Evrim Tanrı ile olmuştur.” demek felsefi bir düşüncedir, tartışılır. Ancak evrim teorisini bir pakete koymak ve bu pakete “Evrim ateistlerin bir düşüncesidir.” demek hem evrim teorisini bilmeyen dindarları evrim teorisinden soğutmakta hem de bilimi istismar etmektedir, sözde bilim yapmaktır. Bilimin halk nazarına inmesiyle birlikte sözde bilimin de halk arasında oldukça yaygınlaştığı sanıyorum ki söylenebilir. John Lennox bilim ve Tanrı arasında seçim yapmamızı söyleyenleri, “Jetlerin varlığı fizik yasalarına mı yoksa jet motorunun mucidi Frank Whittle’a mı bağlı?” şeklinde bir soru soran insana benzetir.[44] Evrimi ateizmin bir müttefiki görmek saçmadır. Çünkü hiçbir bilimsel bulgu -üstte de dediğimiz gibi- bilimin alanı gereği Tanrı’nın varlığı veya yokluğu konusunda söz sahibi değildir, olamaz. Yazıya henüz başlamadan önce zikrettiğimiz sözleri hatırlayın, işte orada bunu kastediyorduk. Evrim doğrudan natüralistik bir görüşü içinde barındırdığı keyfi bir düşüncedir fakat evrimin felsefi imalarının bizi natüralizmin daha makul olduğunu düşünmeye itip itmediği tartışılabilir.

 

Bazıları da ateist bilim insanlarının çok olduğuna dayanarak veyahut evrimi savunan bilim insanlarının hep ateist olduğuna dayanarak dinin yanlış olduğu sonucuna varmaktadır. Bu durum, günümüz insanlarının bilimi tanrısallaştırmasından kaynaklanmaktadır. Oysa bir bilim insanının diğer her konuda bilgili olduğunu beklemek ve/veya her konuda objektif olacağını beklemek saçmadır, nitekim tarih de bunun tam tersini göstermektedir. Bilim adamları bilim yaparken dahi kimi zaman objektif değillerdir. Bu ilginç bir şey değil, çünkü bilim de -bir yönüyle- sosyal bir uğraştır ve her sosyal uğraş gibi üretildiği toplumun veyahut çevrenin algısını barındırması oldukça normaldir. Asıl sorun insanların bilim insanı tarafından verilen verilerin bilimle ilgili olup olmadığına ve bu veriyi veren bilim insanının hangi dayanaklara sahip olduğuna bakmadan -bilimi ve bilim insanlarını tanrısallaştırmalarından ötürü- dediklerini doğrudan kabul etmektedir. Hele ki günümüzde pek çok bilim insanı din gibi felsefe gibi alanlara kahvehanede oturan herhangi bir insandan daha fazla bilgi sahibi değildir. Bilimsel bakış açısını benimseyen insanlar her nasıl ki bilim insanlarının verdiği verileri ve onların sahip olduğu düşünceleri sorgulamadan kabul etmektedir. Bu önemli noktalara değindikten sonra bilim sosyoloğu olan ve bilim sosyolojisinde bir devrim yapan Thomas Kuhn’dan etkilenen Barnes’tan örnek vermek istiyorum: 18. yüzyılda keşfedilen Uranüs’ün yörüngesinden sapması klasik mekanik yasalarına aykırı olduğundan dolayı Uranüs’ün yörüngesinin bir gezegen tarafından etkileniyor olabileceği düşünüldü. Bundan yola çıkan İngiliz Adams ve Fransız Leverrier o gezegeni tespit ettiler, 1846 yılında Neptün keşfedildi. Ancak buna Amerikalı bilim insanları -hesaplamadaki hataları gerekçe göstererek- karşı çıktı. Avrupalılar ise bu itiraza karşı çıktı ve hesaplamadaki hataları normal karşıladılar. Barry Barnes bu olayda iki tarafından bilimsel anlamda makul bir şekilde desteklenebileceğini ama bilim insanlarının siyasi sebeplerle kendilerini haklı çıkarmaya çalıştıklarını savunur. Nedeni de o dönemin Avrupa’sının kilisenin otoritesine karşı doğa bilimlerini kullanmasıydı. Adams ve Leverrier’den hareketle bilimin gücünü halka göstermeye çalıştılar.[46] Tüm bu dediklerimizden çıkarılacak şey insanları bir paket düşünce içine alıp dedikleri her şeyi doğru ya da yanlış olarak doğrudan kabul etmemek gerektiğidir. Barnes’tan söz ettik ve onun Kuhn’dan etkilendiğini söyledik mesela. Kuhn’un bilim tarihine dair çok önemli şeyleri gün yüzüne çıkarttığını düşünsek de onu tanrısallaştırmamak, kimi görüşlerinde de hatalı olduğunu kabul etmemiz gerekir. Mesela bilimin düşünsel ve objektif yönünü çok küçümsemiş ve bilim tarihi okumalarında da daha çok kendini destekleyecek unsurlara dikkat çekmiştir. Her insan gibi o da duygularıyla hareket etmiştir.

 

Diğer bir konuya, bilim insanlarının ateist olup olmadığı konusuna gelelim. Bizim bakış açımız bilim insanlarının hangi görüşü önemsediğinin pek de önemli olmadığıdır. Neticede pek çok bilim insanı felsefenin entelektüel tartışmalarına hiç ama hiç kulak vermemiştir – bu konuda bilgisizdirler. Peki, bilim insanları ile ilgili araştırmalara dönelim. Bazı araştırmalara göre bilim insanlarının çoğu teist iken diğerlerine göre ateisttir, bu konudaki yazımızı buradan okuyarak bu konu üzerine görüşlerimizi öğrenebilirsiniz. Peki evrime inanan bilim insanları her zaman ateist mi olmuştur? Birkaç örnek vermek gerekirse Fatimah Jackson, Rana Dajani, Ehab Ebouheif  gibi evrim biyoloğu olan kişiler Müslümandır. Veya Kenneth R. Miller, Joan Roughgarden gibi kişiler de hem Hristiyan hem de evrim biyoloğudur. Dawkins tarafından Darwin’in en önemli halefi olarak anılan Ronald Aymler Fisher, evrim ve Tanrı fikrinin çelişmediği savunmuş birisidir.[28] Hatta Theodosius Dobzhansky[29], Francisco Ayala[30], Simon Morris[31] gibi evrim teorisine çok büyük katkıda bulunmuş isimler de evrimin Tanrı fikri ile çelişmediği savunan kişilerdir. Charles Kingsley ve daha sonra İngiltere’nin en önemli iki din adamlarından biri(Canterbury başpiskoposu) olacak olan Frederick Temple, Darwin’in teorisini dinen sakıncalı bulmadığı gibi dinle uyumuna da vurgu yapmıştır.[20] Darwin’in en yakın dostlarından birisi olan ve Darwin’in okul yıllarında çokça konuştuğu botanikçi Asa Gray de Darwin’in teorisinde dinen bir sakınca görmemiş ve teorinin insanlar arasında yayılması için Darwin’e destek olmuştur.[19] Darwin ile eş zamanlı olarak evrim teorisini ortaya atmış olan Russel Wallace da dine ve Tanrı’ya inanmayı bırakmamıştır.[8] Darwin, evrimin en önemli kitaplarından birisi olan ve kendisinin “Evrimin Babası” olarak anılmasına sebep olan Türlerin Kökeni kitabını yayınladığında zaten bir teistti. Ve, Türlerin Kökeni kitabının birçok kısmında Tanrı’nın evrim ile yarattığına atıf olduğu görebilirsiniz. En son sayfalarında da Adem’e “nefs” üflenmesi hakkında bir yorum yapar ve evrimde insanların gelişimine dikkat çeker.[4] Darwin, Evrim Ağacı adlı bilim sayfasının da slogan olarak kullandığı “Bu yaşam görüşünde ihtişam var” ifadesini Tanrı’nın evrimle yarattığını söyleyerek kullanmıştır. Zaten Darwin de evrim fikri nedeniyle dini ve Tanrı algısını reddetmemiştir. Desmond ve Moore’un ünlü Darwin biyografisinde Darwin’in Tanrı’dan uzaklaşmasının nedeninin daha çok psikolojik nedenler olduğuna dikkat çekilmiştir.[3] Darwin yaşadığı şeylerden dolayı -psikolojik sebeplerden dolayı- Tanrı’dan uzaklaşmıştır ve bazı felsefi düşüncelerin beraberinde de Tanrı’nın bilinemez olduğuna karar vermiştir. Bazı yeni ateistler Darwin’in Türlerin Kökeni kitabında Tanrı’ya atıf yapmasını, “O dönemde evrim insanlar tarafından kötü karşılanırdı. Darwin de bir taktik yaparak Tanrı’ya atıf yaptı ve bağnaz sınıfın kabul etmesini kolaylaştırdı.” şeklinde yorumlamaktadır, fakat bu hiçbir tarihsel gerçeklik içermemektedir. Zira, Darwin otobiyografisinde o dönemlerde bir teist olduğuna ve Tanrı’nın evrimi yarattığını düşündüğüne inandığını söylemektedir, yani bu tür bir iddia zaten Darwin tarafından yalanlanmaktadır.[2] Bu konuyu ve daha fazlasını irdeleyen Din ve Bilim Çatışır Mı? adlı yazımıza da isterseniz bir ara göz gezdirebilirsiniz.

 

 

Şu anda dünyanın en iyi biyologlarından bir tanesi olan Francisco Ayala evrimi ateizmin bir argümanı imiş gibi gösterdiği için, yani bilimin söz sahibi olmadığı bir konuya bilimi direkt olarak soktuğu için, Richard Dawkins’i sertçe eleştirmektedir.[26] Bu konuda Michael Ruse’tan tutun da Frans De Waal gibi ateistlere kadar, Vilenkin gibi teistlerden tutun da George Ellis’e kadar birçok kişi yeni ateistleri eleştirmekte ve bunların bilime zarar verdiğini söylemektedir.

 

 

Evrimi reddeden insanlar sizce evrim üstüne ne kadar makale okumuştur? Zaten evrimi tam olarak bilmedikleri, ve bu görüşü de sunan kimi ateistlerin evrimi sanki ateizmin bir argümanı imiş gibi göstermelerinden dolayı bilimsel camia hakkında haberi olmayan insanlar evrimi direkt reddetmektedirler. Dolayısıyla yeni ateistlerin bilime ideolojilerini de katması pek çok insanı bilimden soğutmaktadır. Bu konuda gerçekten bilimden taraftar olan insanların buna karşı çıkması beklenirken pek çok yeni ateist insanın da onlar gibi davrandığı açıktır. Dawkins’e göre evrimin Tanrı aracılığıyla olduğunu kabul eden cahil, aptal, deli veya kötü bir insandır.[40] Bu nedenle sözde bilimin takipçileri, “oldukça felsefik bir biçimde sorgulayan” yeni ateistler evrimin Tanrı’dan olduğuna vurgu yapılabileceğini söyleyen Michael Ruse gibi ateistlere de karşı çıkmaktadır. Roy Abraham Varghese, kendilerini toleransın ve açık fikrin temsilcisi olarak sunan yeni ateistlerin açık fikir konusundaki tutarsızlıklarını güzelce eleştirmektedir.[41]

 

4. “Siz de ayetleri büküyorsunuz.”

Ayetlerin neden öyle yorumlanması ve anlamlandırılması gerektiğine farklı açılardan kanıt getirdik. Bu kanıtlara hiçbir cevap vermeden geleneksel olarak çoğunlukla benimsenen görüşten farklı olduğumuzdan ötürü bize karşı çıkmak bir mantık hatasıdır: otoriteye başvurma safsatası. Bizler kendi yorumumuzun doğru olduğunu düşünmekle birlikte diğer tüm yorumların kesinlikle yanlış olduğunu belirtmiyoruz. Fakat verdiğimiz kanıtlara bakılırsa bizim yorumumuzun daha makul olduğuna inanıyoruz. Eğer bir kimse yorumumuza karşı çıkmak istiyorsa bunu teolojik düzlemde gösterir, fakat sadece “ayetleri büküyorsunuz” demek hiçbir şey ifade etmemektedir. İnsanların farklı bir görüşe neden direkt olarak karşı çıktığını anlayabiliyorum. Geçmiş yıllarda yaşayan alimlerimiz bilgilerinden ötürü tek dayanak noktası olarak görülüyor. Elbette onlar çok bilgili insanlardı ve Kur’an-ı Kerim’i nesnel olarak anlama yolunda bize ışık tutuyorlar, Allah onlardan razı olsun. Fakat onlar da -tıpkı her insan gibi- yaşadığı sosyolojiden ve kendi hayat pratiklerinden bağımsız değiller. Kaldı ki onlar da ayetleri anlamlandırma konusunda kanıt sunmaya çalışıyorlar ve kimi zaman net bir karara varmanın zor olduğunu vurguluyorlar. Bizim için önemli olan alimin adının ne olduğu, nerede ve ne zaman yaşadığı değil. Verilen kanıtlara bakmalıyız. Bugün de bir alim, nasıl ki onuncu yüzyılda din hakkında doğru yorum yapılabiliyorsa, doğru bir yorum yapabilir. Örneğin Kur’an-ı Kerim’in pek de açık ifadeler belirtmediği Hz. İsa’nın çarmıhta gerildiğinde ölüp ölmediği konusunda yeni tarihsel veriler ışığında yorum yapabiliriz. Kaldı ki örneğin bu konuda geçmişte bir miktar taraflılık olduğu da gözler önündedir. Hristiyanlar ile Müslümanların Hz. İsa üzerinden birtakım tartışmalara girişmesi o dönemki alimlerin bir miktar duygusal hareket etmesine sebebiyet vermiştir.

 

Yeni ateistlerin felsefi ve teolojik iddialarına cevap verdiğimiz ve felsefi literatürü eleştirdiğimiz Yeni Ateizme Eleştiri adlı yazımızı okuyabilirsiniz.

 

Kaynaklar

[1] –

[2] Francis Darwin(der.), The Life and Letters of Charles Darwin: Including an Autobiographical Chapter, I. Cilt(Londra: John Murray, 1887), s. 312-313.

[3] Adrian Desmond ve James Moore, Darwin: The Life of a Tormented Evolutionist(New York: Norton, 1991), s. 387.

[4] Charles Robert Darwin, On the Origin of Species by Means of Natural Selection, or rthe Preservation of Favoured Races in the Strugle for Life(London: John Murray, 1860), s. 490.

[5] Diyanet İslam Ansiklopedisi, Cilt 01, s. 358. [Arkadaşlar bu arada değinmediğim konu şuydu: Ayetin en başında genel bir hitap var “siz” diye. Fakat sonrasında kişi olan Adem’den bahsediliyor diye düşünülüyor. Açıkçası ben burada o kısmın da insanlara genel hitap olarak alınması gerektiği kanaatindeyim. Bu durumda ayetin meali şöyle olacaktır: Andolsun ki sizi yarattık, sonra sizi biçimlendirdik (insan şekline soktuk). Daha sonra meleklere, “İnsan türünün üstünlüğünü kabul edin.” buyurduk. İblis hariç tüm melekler insan türünün üstünlüğünü kabul ettiler, ama İblis dayattı ve onların üstünlüğünü kabule yanaşmadı.]

[6] er-Râzi, Mefâtihu’l-Ğayb, XV. 71

[7] Alvin Plantinga, Where the Conflict Really Lies: Science, Religion and Naturalism(Oxford: Oxford University Press, 2011), s. 8-12.

[8] Ross A. Slotten, The Heretic in Darwin’s Court: The Life of Alfred Russel Wallace(New York: Columbia University Press, 2004), s. 4.

[9] Lane’s Lexicon, 8. Cilt, N-F-S kökü, ss. 80-83.

[10] Hans Wehr, N-F-S kökü, Sayfa 1155

[11] http://kurandaceliskiolmaz.com/kurana-gore-kimlerle-evlenmek-yasaktir-2

[12] https://www.youtube.com/watch?v=wS2wN_JNZVs

[13] http://www.mumsema.org/ne-nedir/190864-cennet-kelimesinin-anlami-nedir.html

[14] Mâtüridi, Te’vilâtü Ehli’s-Sünne, 425; Fahreddin er-Râzi, Mefâtîhu’l-Gayb, III. 4.

[15] http://www.ucmp.berkeley.edu/history/chambers.html

[16] https://youtu.be/Zzmtrf28PlI?t=6m6s

[17] https://www.youtube.com/watch?v=AhlU0cobvz8

[18] https://ar-ar.facebook.com/notes/allaha-inan%C4%B1yorum/laboratuarda-allahi-hissettim/10150093829567016

[19] David N. Livingstone, Darwin’s Forgotten Defenders: The Encounter between Evangelical Theology and Evoulitonary Thought(Grand Rapids, MI: W. B. Eerdmans, 1987), ss. 62-64.

[20] John Hedley Brooke, “That Modern Science Has Secularized Western Culture”, Galileo Goes to Jail and Other Myths About Science and Religion içinde, s. 227.

[21] http://www.templeofearth.com/books/historyoftheconflictbetween%20religion%20and%20science.pdf

[22] https://archive.org/details/hadhakitabalhaya567jahi

[23] http://www.islamicmanuscripts.info/reference/articles/Hadith-Dar-33-2011/Hadith-33-Colombo-2011-Jahiz.pdf

[24] https://www.darwinproject.ac.uk/letter/DCP-LETT-12041.xml

[25] https://archive.org/details/THEMUQADDIMAHVOLUME1

[26] http://www.truefreethinker.com/articles/francisco-ayala-%E2%80%9Cam-i-monkey%E2%80%9D-religion-evolution-and-richard-dawkins

[27] https://www.etimolojiturkce.com/kelime/cennet

[28] http://www.newworldencyclopedia.org/entry/Ronald_Fisher

[29] http://biologie-lernprogramme.de/daten/programme/js/homologer/daten/lit/Dobzhansky.pdf

[30] http://www.nytimes.com/2008/04/29/science/29prof.html

[31] https://whyevolutionistrue.wordpress.com/2012/09/10/paleobiologist-simon-conway-morris-gives-evidence-for-god-from-evolution

[32] Paul Davies, The Origin Of Life(London: Penguin Books, 2003), s. 28.

[33] http://www.birgun.net/haber-detay/prof-celal-sengor-diski-yedirmek-iskence-degil-95775.html

[34] Richard Dawkins, Kör Saatçi(Tübitak Yayınları, 2013), s. 335.

[35] Richard Dawkins, Kör Saatçi(Tübitak Yayınları, 2013), s. 145.

[36] http://www.patheos.com/blogs/danthropology/2014/12/richard-dawkins-we-need-an-anti-darwinian-society

[37] Peter Singer, Practical Ethics(Cambridge: Cambridge University Press, 2011), s. 51-52.

[38] Hakan Ertin ve Rainer Brömer, “Biology”, Ibrahim Kalin(der.), The Oxford Encyclopedia of Philosophy, Science, and Theology in Islam, I. Cilt(Oxford: Oxford University Press, 2014), s. 100.

[39] Dag Nikolaus Hasse, Avicenna’s Giver of Forms in Latin Philosophy, Especially in the Works of Albertus Magnus, Dag Nikolaus Hasse ve Amos Bertolacci(der.), The Arabic, Hebrew and Latin Reception of Avicenna’s Metaphysics içinde(Berlin: De Gruyter, 2012), s. 237.

[40] Alper Bilgili, Bilim Ne Değildir?(İstanbul: Doğu Kitabevi, 2017), s. 46.

[41] Antony Flew, There is a God: Hot the World’s Most Notorious Atheist Changed His Mind(New York Harper One, 2007), ss. 134-151.

[42] İsmail Fenni, Maddiyyun Mezhebinin İzmihlali (İstanbul: Orhaniye Matbaası, 1928), s. 110-11

[43] http://www.evrimagaci.org/makale/566

[44] John C. Lennox, Why the New Atheists are Missing the Target(Oxford: Lion Books, 2011), s. 32-33.

[45] John W. Livingston, Muhammad Abduh on Science, Muslim World, 3, 4, 1995, ss. 216-220.

[46] Alper Bilgili, “Sosyal Etkenlerin Bilimsel Bilginin Oluşumundaki Rolü”, Türk Felsefe Derneği Yayını Felsefe Dünyası Sayı: 64 (2016), ss. 206-208.

MANTIKSAL TEİZM ©2017