HZ. MUHAMMED HİÇ YAŞAMADI İDDİASINA VE DİĞER BAZI İDDİALARA CEVAP

image_pdf

Her ne kadar saygın tarih profesörleri tarafından savunulmasa da bazı belgeseller aracılığıyla Hz. İsa’nın hiç var olmadığı iddiası ortaya atılmıştı. Kaldı ki bu belgeseller de içinde pek çok hata barındırmaktaydı ve dayandığı kaynaklar da pek güvenilir kaynaklar değildi. Bu iddianın başını çekenler Zeitgeist ve Religulous gibi belgeseller olmuştur. Fakat, aslına bakarsanız, iki belgesel de kaynaklar açısından problemler içermektedir. Örneğin Zeitgeist’e dair ateist bir kişinin yaptığı kapsamlı bir eleştiriyi buradan inceleyebilirsiniz.

 

Türkiye’de ise Hz. Muhammed’in hiç var olmadığı iddiası insanlar arasında özellikle de Zeitgeist belgeselinden sonra ortaya atılmaya başlandı. Daha öncesinde Rus oryantalistler tarafından ortaya atılmış bu görüş, daha yakın zamanda akademik alanda Karl-Heinz Ohlig ile kendi çevresindeki bir grup insan tarafından benimsendi. Buna göre Hz. Muhammed hiç yaşamamıştır ve Kur’an-ı Kerim de Hristiyanların yazdığı bir metindir. Bu yazıda Hz. Muhammed’in yaşadığına dair birkaç kanıtı inceleyeceğiz ve o dönemde yaşamış bir insanın yaşadığına dair kanıtın ne şekilde olabileceğini sorgulayacağız. Aynı zamanda yazıda Hz. Muhammed hakkında popüler 3 iddiaya daha cevap vereceğiz.

 

HZ. MUHAMMED HİÇ VAR OLMADI İDDİASI

Öncelikle, Orta Çağ’ın başlarında yaşamış bir insanın yaşadığına dair nasıl bir kanıt olabilir? Ekşi Sözlük ve Ateist Forum gibi yerlerde gördüğüm üzere, ki hiç şaşırmıyorum da, insanlar neredeyse video kayıtları ve doğum belgeleri gibi kanıtlar beklemektedir. Orta Çağ’ın başlarında yaşamış bir insanın yaşadığına dair bu tip kanıtlar bulmak imkânsızdır. O devirde yaşadığını düşündüğünüz her kim için “kesin” bir kanıt beklerseniz bekleyin bulamazsınız. Ancak o dönemde o insan adına yazılmış belgeler ya da tarihçilerin bir şekilde ondan bahsettiği belgeler bir kanıt yükümlülüğü taşıyabilir.

 

Elbette Hz. Muhammed’in var olduğuna dair görülen en büyük kanıtlar Kur’an-ı Kerim, hadisler, erken dönem siyer, tefsir ve İslam tarihi çalışmalarıdır. Kimileri “İyi de bunlar zaten çoğunlukla Müslümanların eserleri, tarafsız olmalarını bekleyebilir miyiz?” diyebilirler. Fakat bunun cevabı “Evet.” olmalıdır. Çünkü çok uzunca bir zaman Muhammed diye bir kimsenin yaşamadığına dair hiçbir rivayet ya da eser elimize ulaşmamıştır. Fakat bunun aksine onun var olduğunu söyleyen ve hayatını anlatan eserler vardır. “Peygamber’i konu alan gerek Müslümanların yazdığı gerekse Müslüman olmayanların yazdığı bütün bu eserler Arap halkı tarafından kurgulandı. Kur’an-ı Kerim’i de o Arap halkı yazdı.” gibi bir söz söylemek dayanaksız bir komplo teorisinden öte bir şey olmayacaktır. Çünkü elimizdeki verilerin en iyi açıklamasını yapmaya çalışan tarih bilimine göre, o devirde yaşan bir insanın gerçekten yaşadığına dair kocaman bir literatürün çıkması ve aksi yönde hiçbir şey söylenmemesi elbette onun yaşadığına dair büyük bir kanıt olacaktır. Böyle bir iddiada bulunan bir kimse o halkın nasıl böyle bir kitabı yazmaya başladığından tutun o halkın o kadar müşriğe karşı nasıl mücadele ettiğine kadar bütün tarihi hiçbir dayanağa sahip olmadan keyfî bir şekilde yazmış olacaktır. Böyle bir komplo teorisinden kaçınan tarihçilerin kahir ekseriyeti Peygamber’in gerçekten yaşadığını kabul etmiştir.

 

“Peygamber’in var olmaması mümkündür.” diyenlere ise cevabımız şöyledir: Tarih bilimi elimizdeki verilerin en makul açıklamasını vermeye çalışır ve İslam’a dair koskocaman bir literatürün en iyi açıklaması da elbette Hz. Muhammed’in yaşadığını kabul etmektir. Hz. Muhammed’in hiç yaşamamış olması -tıpkı yarın Güneş’in doğmayacağının ve şu anda rüyada olduğumuzun mümkün olması gibi- mümkündür. Fakat bunun mümkün olması, tersi bir görüşü benimsememizi elbette mantıksız kılmaz. Eğer Hz. Muhammed’in var olmadığı iddia edilirse, onun var olduğunu söyleyen ve birçok şey aktaran kocaman bir literatürün çöpe atılması gerekmektedir. Fakat eğer kocaman bir literatürü çöpe atıyorsak, çöpe atmamız için makul açıklamaların sunulması gerekir. Böyle bir açıklama ortada yok. Dolayısıyla Hz. Muhammed’in var olmadığını söyleyenler dayanaksız bir komplo teorisinden öte bir şey söylememektedir. Bu durumda elbette akla en yatkın olan kabul Peygamber’in yaşadığı yönündedir.

 

Robert G. Hoyland’ın İslam’dan bahseden ilk kaynakları konu edindiği Seeing Islam as Others Saw It adında bir kitabı vardır. Kitabın içinde dönemin Müslüman olmayan kimselerin metinlerinden ve Müslüman olan kimselerin metinlerinden Yunan kaynakları, Kıpti ve Ermeni kaynakları, Doğu-Batı Suriye kaynakları, Latin kaynakları ve Çin kaynakları vardır. Bu kaynaklarda Hz. Muhammed’den bahsedilmektedir. Örneğin Temmuz 634 tarihinde yazılan Doctrina Jacobi (Jacob’ın Öğretileri) eserinde Araplar arasında peygamber olduğunu iddia eden bir kişinin olduğuna değinilir.[1] Papaz Thomas, 640 yılında yayınlanan eserinde Hz. Muhammed’den söz eder.[2] Bagratuni Piskoposu Sebeos ise 660 yılında yazdığı eserinde bir tüccar olan Hz. Muhammed’den söz eder.[3] John bar Penkaye ise 680’lerde yazdığı eserinde Arapların lideri olan Hz. Muhammed’den söz eder.[4] Bununla beraber, Hz. Muhammed’in farklı ülkelerin otoritelerine yazdığı İslam’a davet mektupları da bulunmaktadır.[5]

 

Bu konuda ele alacağım bir diğer kitapsa Michael Philip Penn’in When Christians First Met Muslims kitabıdır. Eser, Süryanilerin İslam’ın erken dönemlerinde İslam’dan söz ettiği pasajları ele almaktadır. Yeni Ahit hakkında yazılan ilk dönem yabancı kaynaklarından kısaca bahseden Penn, ardından şöyle söylemektedir:

Hristiyanlıktan bahseden erken [dönem] yabancı kaynaklarının toplamı beş sayfadan azdır. Tam aksine, İslam’dan [söz edilen] oldukça erken dönem Süryani [pasajları] neredeyse iki yüz sayfa etmektedir. Erken İslam tarihi çalışan tarihçiler ve öğrenciler bu pasajları oldukça dikkatli bir şekilde ele almalıdır. (…) Eğer ciddi bir şekilde ele alınırsa, İslam’a yapılan bu erken dönem Süryani referanslarının bize anlatacak çok şeyi olabilir. Bu kaynaklar sadece erken dönem Hristiyanların Müslümanlar [hakkındaki] izlenimlerinin paha biçilmez bir kaydı değil. Onlar ayrıca kendi anlayışımız ve erken dönem İslam izlenimi açısından [da] oldukça önemli.[6]

 

Kitaptan birkaç örnek verelim. Yüksek olasılıkla 636-37 yılında, gördüğü önemli olayları İncil’inin ilk sayfalarına not alan yazarın Hz. Muhammed’den söz edildiği görülmektedir.[7] 640 yılında yazıldığı düşünülen bir başka eserdeyse yazar, Bizanslılarla Hz. Muhammed’in önderliğindeki grubun savaştığından oldukça kısa bir şekilde söz etmektedir.[8] Son kısmının 660-680 yıllarında (muhtemelen eserin asıl yazarından farklı bir yazar tarafından) ve geri kalan kısımlarının daha önceki yıllarda yazıldığı düşünülen, 590 yıllarıyla 660 yılları arasındaki olaylardan bahseden bir anonim eserde de Hz. Muhammed’den bahsedildiği görülmektedir.[9]

 

Belirtmek gerekir ki Peygamber hakkındaki eserlere özellikle onun ölümünden birkaç on yıl sonra rastlamaktayız. Bu yıllardan sonraysa pek çok gayrimüslim ve Müslüman kişilerin eserleriyle zaten karşılaşmaktayız. Özellikle de 6. yüzyılda Arap coğrafyasından bize ulaşmış ne kadar tarihi metnin mevcut olduğu düşünülünce Hz. Muhammed’den o öldükten sonra bahseden eserlerle karşılaşmamız pek de ilginç olmayacaktır. Burada aklınıza İslam öncesi Arabistan’ında şiirlerin ünlü olması gelebilir. İslam öncesi Araplarda şiirlerin ve şairlerin ünlü olmasına rağmen yazılı eser sayısı oldukça azdır.[10]

 

Birkaç internet sitesinde karşılaştığımız üzere, Napolyon Bonapart ile Hz. Muhammed’in yaşadığına dair kanıtlar karşılaştırmaya çalışılmaktadır. Gülünç olan şu ki Napolyon 18-19. yüzyıllarda(Yeni Çağ’ın sonunda ve Yakın Çağ’ın başında) yaşamışken Hz. Muhammed 6-7. yüzyıllarda(Ortaçağ’ın başında) yaşamıştır. Aralarında neredeyse iki çağ ve binden fazla sene olan ve bambaşka coğrafyalarda, bambaşka bir kültürün içinde yaşayan bu insanların yaşadığına dair kanıtlar konusunda birçok farklılık bittabi olacaktır. Sonuç olarak, Hz. Muhammed’in tarihi bir kişilik olduğuna (yaşadığına) dair kanıtlar yaşadığı döneme göre gayet açıktır.

 

HZ. MUHAMMED HAKKINDAKİ DİĞER POPÜLER İDDİALARA CEVAP

1) HZ. MUHAMMED’İN 9 YAŞINDA OLAN HZ. AİŞE İLE EVLENDİĞİ VE BUNUN AHLAKEN YANLIŞ OLDUĞU İDDİASI

Cevabımızda Hz. Muhammed’in 9 yaşında bir kızla evlendiğini ve evlenmediğini savunan iki görüşü de ele alacağız. Ben burada ilk görüşü sunanların kanıtlarından söz etmeye çalışacağım. Ve ikinci kısımda ilk kısma cevap verip benim de benimsediğim fikri anlatacağım.

 

1. Hz. Aişe, Hz. Muhammed ile 9 Yaşındayken Evlenmemiştir

Hz. Aişe’nin bazı hadislerde belirtildiği gibi 6 yaşında sözlenmiş ve 9 yaşında -resmen- evlenmiş olması Aişe’nin akrabalarının biyografisiyle çelişmektedir. Hz. Aişe’nin ablası olan Hz. Esma’nın 100’lü yaşlarda öldüğü söylenirken(H. 73, M. 692), Hz. Aişe’nin ondan hemen hemen 10 yaş küçük olduğu söylenir. Hz. Esma hakkındaki hesaplamalardan yola çıkarak Hz. Aişe’nin yaşı 17-18 bulunurken, başka hadislerde Hz. Aişe 9 yaşında olarak geçer ve bu durumda hadislerin birbiriyle çelişkili olduğu ortaya çıkar. Unutmayalım ki “sahih hadis” demek belirli metotlara uymuş olan hadis demektir. Bu metot genel olarak hadisi rivayet eden kişinin güvenilir olup olmadığına ve hafızasının iyi olup olmadığına dayanmaktadır, hepsi bu kadar. Dolayısıyla Kur’an ile çelişen sahih hadisler de bulunmaktadır. Hafızası iyi olan ve insanlara kendini iyi gibi gösteren fakat aslında yalancı olan birisi de elbette olabilir. Hadisin gerçekliği konusunda en önemli metot da Kur’an’a uygunluk olmalıdır. Oysa ki sahih hadis metodunda Kur’an’a uygunluğa dikkat edilmemekte ve sadece hadisi rivayet eden kişinin nasıl bir kişi olarak tanındığına bakılmaktadır. Buradan da yola çıkarak diyebiliriz ki, gerçek olmayan “sahih hadisler” de olabilecektir. Bazı insanların alimlere takıntılı olması ve sahih denilen her şeyi kabul etmesi sorunlara yol açmaktadır. Hz. Muhammed’in Kur’an ile çelişkili şeyler söylediği sonucunu da doğurmaktadır(Mürtedin öldürülmesi, recm gibi olaylar örnek verilebilir). Hz. Aişe iddiasına dönelim. Hz. Muhammed, Hz. Hatice’nin ölümünden sonra hem çocuklara bakımda yardım edecek, hem yaptığı işlerde yardım edecek hem de İslam’ın tanıtılması konusunda yardım edecek bir eşe ihtiyacı vardır. Yani peygamberin böyle bir kadınla evlenme isteği, vahyin başlangıcından on yıl sonradır. Hz. Aişe, vahiy başlangıcından 5-6 yıl önce doğmuştur. Dolayısıyla Hz. Aişe’nin Peygamberimizle evlendiği yaşın 17-18 olduğu ortaya çıkar. Şimdi biz burada Hz. Aişe’nin Hz. Peygamber ile evlenirken 9 yaşından daha büyük olduğuna dair verilen 3 delile değineceğiz.

 

a. Bilindiği gibi Hz. Ebû Bekir’in altı çocuğu vardır; bunlardan Hz. Esma ve Hz. Abdullah, Kuteyle binti Ümeys’ten; Hz. Aişe ile Hz. Abdurrahman, Ümmü Rûmân’dan; Muhammed, Esmâ binti Ümeys’ten ve Ümmü Gülsüm de Habîbe binti Hârice’den dünyaya gelmiştir. Bu durumda Esma ile Hz. Abdullah; Abdurrahmân ile de Aişe anabir kardeşlerdir ve bu her iki anabir kardeşlerin arasındaki yaş farkları konumuza ışık tutacaktır.

I) Hz. Ebû Bekir’in ilk kızı olan Esma, hicretten 27 yıl önce(595) dünyaya gelmiştir.[11] Hz. Esma, Hz. Muhammed’in hicreti esnasında Zübeyr ibn Avvâm ile evli ve o gün altı aylık hamiledir. Bir diğer ifadeyle o gün 27 yaşındadır. Üç ay sonra Medine’ye hicret ederken Kuba’da oğlu Abdullah’ı dünyaya getirecektir. Kendisinin 100 yaşındayken hayata gözlerini yumduğu düşünülmektedir. Hz. Aişe ile ablası Esma’nın arasındaki yaş farkının 10 olduğu bilinmektedir.[12] Buna göre(595+10=605) Hz. Aişe’nin doğumunun 605; hicretteki yaşının da(622-605=17) olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır. Malum evlilik, hicretten yedi ay sonra gerçekleştiğine göre demek ki, bu sıralarda Hz. Aişe 17 yaşını aşmış ve 18 yaşına doğru gitmektedir.[13] Bedir’in hemen akabindeki Şevvâl ayında evlendiği bilgisini esas aldığımızda ise onun, evlendiği gün on sekiz yaşını aşıp on dokuza adım attığını kabullenmemiz gerekmektedir.

 

II) Burada dikkat çeken bir diğer husus da, Hz. Ayşe’nin anabir kardeşi olan Hz. Abdurrahman ile arasındaki yaş farkıdır. Bilindiği gibi Hz. Abdurrahman, Hz. Ebû Bekir’in büyük oğludur ve ancak Hudeybiye’den sonra Müslüman olacaktır. Abdurrahman, Bedir Savaşı’nda 20 yaşlarındadır.[14] Buna göre o, 604 yılında doğmuş olmalıdır. Genel olarak kardeşler arası yaş farkının bir veya iki olduğu bir toplumda, ağabeyi 604 yılında dünyaya gelen bir kardeşin 614 yılında doğması, yani iki kardeşin arasında on yaş gibi bir farkın meydana gelmiş olmasının ihtimali çok zayıftır. Üstte bahsettiğimiz delillerden yola çıkarak ve bu olayı da o delillere ekleyerek, Hz. Ayşe’nin yaşının 17 olarak düşünülmesi de rasyonel(Mantıklı) olacaktır.

 

b. Hz. Aişe’nin vefat tarihi konusunda gelen rivayetler de onun 17-18’li yaşlarda olduğu kanaatini güçlendirmektedir. Zira onun vefat ettiği yıl ve o günkü yaşıyla ilgili olarak hicrî 55, 56, 57, 58 veya 59;[15] yaşıyla alakalı olarak da 65, 66, 67, 74 gibi farklı tarih ve rakamdan bahsedilmektedir.[16] Bu durum, doğum tarihinde olduğu gibi onun vefat tarihiyle ilgili de kesin bir kabulün olmadığını göstermektedir. Özellikle 58. yılında ve 74 yaşında iken vefat ettiğini ifade eden rivayette, onun vefat ettiği günün çarşamba olduğu; vefat tarihinin, Ramazan ayının 17. gecesine denk geldiği; vasiyeti üzerine Vitir namazından sonra Cennetü’l-Bakî’ye geceleyin defnedildiği ve yine vasiyeti gereği namazını, Hz. Ebû Hüreyre’nin kıldırdığı; mezarına da ablası Hz. Esma’nın iki oğlu Abdullah ile Urve, kardeşi Muhammed’in iki oğlu Kâsım ve Abdullah ile diğer kardeşi Abdurrahman’ın oğlu Abdullah gibi isimlerin indirdiği gibi detayların bulunması diğerlerine nispetle bu bilginin daha güçlü olduğu izlenimi vermektedir.[17] Öyleyse bu tarihi esas alarak bir hesaplama yapacak olursak Hz. Aişe’nin, Hz. Muhammed’in irtihalinden sonra 48 yıl daha yaşadığını(48+10=58+13=71+3=74) görmekteyiz ki bu hesaba göre o, risâletten üç yıl önce dünyaya gelmiş demektir. Bu durumda evlendiği gün onun(74–48=26–9=17), 17 yaşını 7 ay geçtiği anlaşılmaktadır. Yukarıdaki bilgilere ilave olarak, erkek çocukların bile yoldan geri çevrildiği Uhud günü onun da cephede oluşu,[18] ilmî meselelerdeki derinliği, siyasi liderliği,[19] İfk Hadisesi karşısında ortaya koymuş olduğu olgun tavır ve beyanları, Fatıma arasındaki yaş farkı, hicret ve sonrasında yaşanan gelişmelere detaylarıyla birlikte vukûfiyeti, Medine’ye intikal ettikten sonra evlilik işinin, bizzat babası Hz. Ebû Bekir’in gündeme getirmesiyle ve mehir takdirinden sonra gerçekleşmiş olması,[20] model bir şahsiyet olarak Hz. Muhammed’in toplum önündeki rehberlik konumu, peygamberlik hassasiyeti ve baba şefkati, gelen ayetlerde evlilik yaşıyla ilgili olarak rüşd şartının getirilmiş olması, onun yaşı ve evliliğiyle ilgili rivayetlerin farklılık arz etmesi yönüyle kesinlik ifade etmiyor oluşu,[21] o günkü yaşını ifade ederken bizzat Hz. Aişe’nin, şüphe ifade eden “altı veya yedi” tabirini kullanması, o günün toplumlarında doğum ve ölüm tarihlerinin bugünkü kadar net tespit edilmiyor oluşu gibi bilgiler üzerinde de durulabilir. Ancak netice değişmemekte ve bunların hepsi, onun risâletten önce dünyaya geldiği, 14-15 yaşlarındayken nişanlandığı ve 17-18 yaşlarındayken de Hz. Muhammed ile evlendiği şeklindeki kanaati kuvvetlendirmektedir.

 

c. En başta da belirttiğimiz üzere, Hz. Aişe’nin ayetlerin nazil olmasından bahsettiği birkaç ayetle de Hz. Aişe’nin 9 yaşında olduğu iddiası çelişmekte ve 17-18 yaşında olduğu iddiası güçlenmektedir. Asr-ı Saadet isimli eserin yazarı Mevlana Şibli, Hz. Aişe’nin;

Ben Mekke’de oynayan bir çocuk iken, “Hayır, buluşma zamanları kıyamet saatidir. Ne korkunç, ne acıdır o saat” ayeti indi(Kamer Suresi 46. ayet). Bakara ve Nisa sureleri, ben Peygamber’in yanında iken nazil oldu.”

 

hadisinden yola çıkarak, Kamer Suresi’nin Mekke’de nübüvvetin dördüncü yılında nazil olduğunu ve Hz. Aişe’nin o dönemin olaylarını tafsilatıyla bildiğine ve kavradığına göre o zamanlarda yaklaşık 8-9 yaşlarında, Medine’ye hicret esnasında ise 17 yaşında olduğunu düşünmenin en mantıklı yol olduğu söyler(Yani Hz. Muhammed ile evlendiğinde 17-18’li yaşlardaydı).[22] Şibli’nin bir başka dayanağı ise şudur: Hatice vefat ettiği zaman Hz. Peygamber’e evi idare edecek ve çocuklara bakacak biri lazımdı. Hz. Muhammed’in evini idare edecek genç ve dinç birine ihtiyacı vardı. Bunun için de o, bu niteliklere sahip akıllı ve yetenekli bir kadın olan 18 yaşlarındaki Hz. Aişe ile evlendi(Unutulmamalıdır ki Hz. Aişe, İslam tarihi açısından da çok önemli bir kadın olmuştur).[23]

 

Yaşar Nuri Öztürk, bu konu hakkında yazdığı makalesinde şöyle söyler:

Hz. Aişe, peygamber ile nikâhladığında altı yaşındaysa, nübüvvetten dört yıl sonra doğmuş olmalıdır. Daha ilk günlerde Müslüman olmuş Ebû Bekr’in, putperest bir aileye kızını gelin vermek üzere anlaşmış olması, bu şartlar altında nasıl mümkün olur?(Cübeyr putperest bir aileye mensuptur) Anlaşılan odur ki Hz. Aişe, Ebû Bekr’in Müslüman oluşundan daha önce, putperest bir aile tarafından istenmiş ve babası da bunu kabul etmiştir. Eğer bu istek, Ebû Bekr’in Müslümanlığı kabulünden sonra olsaydı, Hz. Muhammed’in dostu olan Ebû Bekr, kızını putperest bir aileye asla vermeye kalkmazdı. O halde Hz. Aişe, Müslümanlığın zuhurundan önce doğmuş ve hatta o sıralarda, bir aile tarafından gelin edilmek üzere istenecek duruma gelmişti. Hz. Aişe’nin İslam’ın zuhurundan en az 5-6 yıl önce doğmuş olduğunu kabul etmek gerekir. Buna göre de, Hz. Aişe’nin Peygamber tarafından istendiği sırada en az 14–15 yaşlarında olması icap eder(Sözlü olarak anlaşıldıktan birkaç sene sonra evlendiği bilinmektedir. Eğer 14-15 yaşlarında sözlenilmiş ise, 17-18 yaşlarında evlenmişlerdir).[24]

 

Hz. Aişe henüz peygamberimizle evlenmeden önce Cübeyir bin Mut’im ile nişanlanmıştı(Yaşar Nuri bu olaydan bahsederek bir kanıt sunmaktadır). Mut’im, Hz. Aişe’yi oğluna almakla evine Müslümanlığı sokacağını düşünerek bu nikahı feshetmişti. Hz. Ebû Bekr, İslam’ı ilk kabul edenlerden biri olduğuna göre; bu olayın vukuu, İslam’ın alenen duyurulmasından veya şuyu bulmasından önce olması gerekir. İslam alenen açıklanıp Müslümanlar Kabe yürüyüşü veya Safa tepesi toplantısından sonra topluma deşifre olduktan sonra Ebû Bekr’in Müslüman olduğu bilinince kızını almaktan vazgeçmiş olması daha doğru görünmektedir. Bu olayda yine Hz. Aişe’nin peygamberimizle evlenmeden önce evlilik çağına geldiğini ve nişanlandığını göstermektedir. Yani değil Hz. Muhammed ile nişanlanıp birkaç yıl sonra evlenmesi, daha önceleri -toplumun kabullerine göre- evlilik çağına geldiğinin düşünülmesi, kaynaklardan çıkarılan en makul sonuçtur. 17-18 yaşlarındaki bir kızın dönemin Arap toplumunca evlilik yaşına gelip geçti diye kabul edilmesi dahi gayet doğaldır.

 

2. Hz. Aişe, Hz. Muhammed ile 9 Yaşındayken Evlenmiştir ve Bu Ahlaken Yanlış Değildir[25]

İlk önce çocuk yaşta evliliğin Araplara özel bir şey olduğunu ve “pis Arapların” bir geleneği olduğunu ileri sürenlere cevap verelim. Bugünden geçmişe yapacağımız yüzeysel bir yolculuk bile bize çocuk yaşta evliliğin Araplara has olmadığını, geçmiş toplumlarca çok büyük ölçüde kabul edildiğini gösterecektir. Hatta bırakın yüzyıllarca geri gitmeyi, on yıllar önce bile bu yaygın olarak böyledir. Yakın bir zamandan örnek vermek gerekirse, PEW şirketinin bir araştırmasına göre 2014 yılında Amerika’daki her 15-17 yaş arası 1000 kişiden 4.6’sı evliydi.[26] Encyclopedia Britannica’nın, “Marriage”(Evlilik) maddesinde; Avrupa’da 1929 yılında düzenlenen evlilik kanunundan önce evlilik yaşıyla ilgili bilgiler verilir. Britanya ve Amerika alt başlıklarında şunlar yazar:

(Britanya için) 1929 yılında düzenlenen evlilik yasasından önce örfi yasalara göre geçerli bir evlilik için evlilik yaşı erkekler için 14 kadınlar için 12 idi. Bu kural –yasal düzenlemeden sonra bile- İrlanda Cumhuriyetinde yürürlükten kaldırılmamıştı.[27] [Amerika için] Örfi yasalarda 12 yaşın altındaki kızların ve 14 yaşın altındaki erkeklerin evlilikleri geçersizdi.[28]

 

Tarihte evlilik yaşıyla ilgili dünyanın genel duruma bakıldığında erken yaşta evliliğin bütün toplumlarda yaşanan evrensel bir gelenek olduğunu görürüz. Some Phases of the Law of Marriage(Evlilik Yasasının Bazı Evreleri) isimli 1916 yılında yayımlanmış makalesinde Albert Swindlehurst, konuyla ilgili detaylı bir araştırma yapmış ve Asya’daki ülkelerle ilgili önemli bilgiler vermiştir. Bu makaledeki veriler erken yaşta evliliğin Asya toplumunun büyük bir çoğunluğunda da yaşandığını göstermektedir. Makalede erken yaşta evliliğin gelenek olduğu milletlerle ilgili şu bilgiler verilmektedir:

Ölümden sonraki bütün mutluluk umutları bir erkek çocuğunun doğumuna bağlı olduğundan Hindular için çok genç yaşta bir eş almak zorunlu bir görevdi.[29]

 

Swindlehurst, İslam öncesi İran dininin kurucusu olan Zerdüşt’ün evlenmeden önce ölen kişilerin azap çekeceğini söylediğini belirtir. Bu da İranlıları erken evliliğe yöneltmişti. Hint ve Çin nüfusunun bu kadar hızlı büyümesinin sebebi olarak erken yaşta evliliği gösteren ve bu hızlı büyümenin bu toplumları durgunlaştığını iddia eden Swindlehurst, Japonların erken yaşta evlilik geleneğinin farklı sebeplere dayandığını söyleyerek şöyle der:

Onlar(Japonlar) erken yaşta evliliği dinsel sebeplerden çok devlet için bir görev olarak teşvik ediyorlardı. Konfiçyus’un şu ahlak kuralını benimsemişleri: “Çocukları toplumun ve doğanın üzerlerine yüklediği evlilik yükümlülüklerini ihmal eden bir baba onurdan mahrum olarak yaşar ve eğer bir erkek çocuğu soyunu sürdürecek çocuklar bırakmadıysa görevinde başarısız olmuştur.”[30]

 

Yazar, bahsettiği bu milletlerde evliliklerin çocuk denecek yaşta yapıldığını vurgulamaktadır. Swindlehurst, Müslümanlar için evlilik yaşıyla ilgili açık bir kanunun olmadığını belirterek İslam toplumlarında genel kabul gören yaşın 15 olduğunu belirtir. Şuna da vurgu yapmakta fayda var ki yazar; İmam Ebu Hanife’nin genel kabule karşı çıkarak, Hz. Aişe’nin evlilik yaşını 18 olarak belirlediğinin altını çizer(Birazdan Hz. Aişe’nin 17-18 yaşlarında olduğunu iddia eden kanıta değineceğiz).[31] 1900’lü yılların başında yayınlanan bu makaleye göre Türkiye’de kızlar 14 yaşında evlenebilmektedir. Zaman içerisinde biraz daha geriye gidip daha net veriler almak istediğimizde günümüz algısı için kavranması zor rakamlarla karşılaşırız. Roma İmparatorluğu’nda ölüm ve evlilik yaşı ortalamaları ile ilgili bir makale yazan Albert Granger Harkness, bu ortalama yaşları bulmak için o döneme ait bazı yazıt ve kitabeler sunmaktadır:

Daha önceki zamanlarda; özellikle de Kraliyet ailelerinde 7 yaş üstü çocukların evlenmesi meşhurdu. Fakat bu şekilde yapılmış herhangi bir evlilik kız 12, erkek 14 yaşına ulaştığında taraflarca iptal edilebilirdi. VIII. Henry 14 yaşına gelmeden önce, ölen kardeşi Arthur’dan dul kalan Catherine ile evlendirilmişti. Henry 15 yaşına ulaştığında bu evliliği reddetmişti fakat 1509 yılında Catherine ile tekrar evlendi.[27]

 

Yine Hindistan’da ergenliğine girmeden evlendirilen kız çocuklarını eleştiren Batılılara karşı Hint yazar Raj Coomar Roy, Child Marriage in India(Hindistan’da Çocuk Evlilikleri) isimli bir makale yayınlamış ve makalede Britanicca Ansiklopedisi’nin verdiği bilgilere paralel bilgiler vermiştir:

Hindistanın büyük bir bölümünde ve hatta Bengalde Hinduların belirli kastlarında erkekler ve kadınlar çocukken evlenseler bile kız ergenliğine ulaşmadan birlikte yaşamalarına asla izin verilmez. Hinduların deyişiyle Kızın 2. evliliğine kadar…[32]

 

Bugünün toplumsal yaşantısına ve ailelerin çocukları hakkında planlarına bakarak geçmişi değerlendirmeye çalışmak bir anakronizmdir. Anakronizm, bugünün algısıyla veya bilgisiyle geçmiş hakkında yorum yapmak demektir; yani kronolojik bir hatadır. Olgusal anakronizme örnekler verelim. Leonardo da Vinci’nin ünlü tablosu Son Akşam Yemeği‘ni bilirsiniz. 1498’de yapılmış olan bu tabloda İsa ve havarilerinin yemek yediği masada portakal da bulunmaktadır. Hâlbuki portakal bundan çok daha sonra, 15. yüzyılda o coğrafyaya getirilmiştir. Bir diğer örnekse Shakespeare’in Hamlet oyunundandır. Bu oyunda ana karakterimiz Danimarka Prensi’dir. Halle-Wittenberg Üniversitesi’ne gittiğini söyler. Oysa o üniversite 16. yüzyılda açılmıştır ve Hamlet oyunu 7. ya da 13. yüzyıldaki olayları ele almaktadır.[33] İşte biz bu yazıda bu tür tarihsel hataların bakış açılarında yapılmasından söz ediyoruz.

 

Buraya kadar anladığımız kadarıyla geçmişte küçük yaşlarda yapılmış evlilikler normal kabul ediliyordu. Peki neden? Bunun farklı farklı sebepleri olduğu söylenebilir fakat ben burada özellikle iki tanesinden söz edeceğim. Bugün Dünya’daki ortalama yaşam süresi 65-85 yıldır.[34] Oysa, örneğin Roma İmparatorluğu’nda, daha uzun yaşayanların sayısı çok az olmasa da, çoğunluk 30-40 yaşlarına ancak gelebiliyordu.[35] Hatta Antik Roma’da onlu yaşların ortalarında evlenmek yaygın olsa da 7 yaşında cinsel ilişkiye girmek yasaldı.[36] Ek bilgi, bugün pek çok ülkede 12-16 yaşlarında cinsel ilişkiye girmek yasaldır.[37] Ve bazı yerlerde onlu yaşların başında evlenmek, eğer aileler izin veriyorsa ve mahkeme bir çocuk istismarı olmadığına kanaat getiriyorsa yasaldır. Takdirinizdir ki bugünkü ortalama yaşam süresinin yarısı kadar yaşam süresi olan bir yerde onlu yaşlarda evlenmek normal kabul edilecektir. Erken yaşta evliliğin bir değer sebebi, ve bence Peygamber’in dönemindeki en önemli sebebi, yaşamdan beklentilerin dün ve bugün farklı olmasıdır. Geçmiş yıllar bugünkünden oldukça farklıydı. Yaşam bugüne göre zor olsa da daha basitti; yapacak ve yaşayacak şeyleri beliliydi. Bunu size uygun bir şekilde aktarmak için daha uzun bir yazı yazmamız gerekebilir. Nitekim geçmiş yılların insanlarının dünyaya bakışını anlamak o kadar kolay olmayabiliyor. Hatta Eski Ahit’te Hz. Davud ile Jonathan’ın -yani iki erkeğin- arasında oldukça yakın bir ilişki olmasını bugün sürekli cinsel arzularla bombardıman altında bırakılan bizler eşcinsellik gibi algılıyoruz, arkadaşlık gibi değil. Fakat aralarındaki ilişkiyi anlamak için dönemin kafa yapısını anlamak gerekiyor. Benzer bir örnek Kurtuluş Savaşı için verilebilir. Bugün bize göre bir çocuğun eline silah verip savaşa göndermek oldukça barbarca. Fakat Osmanlı’nın malum dönemdeki şartları ele alındığında onlu yaşlarının başında olan çocukların savaşması hiç de kötü (ahlaken yanlış) gözükmüyor. 6-7. yüzyıl Arabistan’ının ortamını düşünürsek, zaten küçük yaşlarda büyük sorumluluklar alan çocuklar neden evlilik konusunda da bir sorumluluk alamasın? 6-7. yüzyıl Arabistan’ını anlatmak için uzun bir yazı gerekse de birkaç şeyi anlamanıza yardımcı olabilecek kısa şeyler söyleyebiliriz. O dönem öyle bir dönemdi ki ilkokul-ortaokul-lise ve üniversite yoktu, okul gezileri yoktu, yaz tatilleri yoktu, internet arkadaşlıkları yoktu, bilgisayar ve konsol oyunları yoktu, internet yoktu, bilgisayar ve konsol yoktu, gelişmiş hastaneler yoktu, yaşam koçları ve spor antrenörleri yoktu, stokları zengince doldurulmuş olan marketler yoktu, glutensiz ve laktozsuz ürünlerin satıldığı özel satış reyonları yoktu, seçimler yoktu, siyasetçilerin birbirine laf attığı televizyon yoktu, Instagram hesapları yoktu, Tiktok yoktu, YouTube yoktu, Netflix ve diziler yoktu, şarkı kayıtları ve Spotify yoktu, aşılar yoktu, insanların evinde bizimki gibi akan su yoktu, insanların evinde tuvalet yoktu, elektrik yoktu, doğal gaz yoktu, romanlar ve ders kitapları yoktu, sinema salonları yoktu, vahşi hayvanlardan tamamen yalıtılmış korunaklı evler yoktu, uçak yoktu, araba yoktu, motosiklet yoktu, motor yoktu, e-ticaret siteleri yoktu, farklı farklı satıcı mağazalar yoktu, arkadaşların bir araya gelip lafladığı ve bir şeyler içtiği kafeler ve restoranlar yoktu… Tüm bu şeyleri bir düşünün, bugün hayatımızın yok sayılamaz parçaları bunların önemli bir kısmı. Önceden, bugünden tamamen farklı bir hayat vardı. Çok uzağa gitmeye bile gerek yok, ebeveynlerinize “Sizin zamanınız nasıldı?” diye sorsanız bugünden ne kadar farklı olduğunu anlatacaklardır; hele bir de bin yıl öncesinin Arap kabilelerini düşünün. Bugün bir çocuk doğduğunda hayatta gerçekleştireceği ve tadacağı pek çok şeyin olduğunu düşünülür. Oysa o zamanlar öyle değildi. Çocuklar küçük yaşlarda sorumluluklar almaya başlıyordu. Bugün pek çoğumuzun ufak bir kız olarak göreceği kişiler ev işleri yapıyor, yemek yapıyor, belki de kardeşlerinin büyütülmesine yardım ediyordu. Ve yine bugün çocuk diyeceğimiz kişiler evlenme sorumluluğunu üstleniyordu.

 

Peki Hz. Aişe ergenliğe girmiş miydi? Malumunuzdur ki Peygamber’le 6-7 yaşında sözleşse de evliliğin gerçekleşmesi 9 yaşında olmuştur. Yani 9 yaşında ergenliğe girdiğini söyleyebiliriz. Gerçekten de 9 yaşında bir kız ergenliğe girer mi? Psychology Today sitesinde yayınlanan bir makalede şu bilgilere yer verilir:

Ergenlik, genel olarak 13-19 yaşları arasındaki kişileri tanımlar ve bu dönem çocukluktan erişkinliğe geçiş aşaması olarak kabul edilebilir. Bununla birlikte, ergenlik döneminde ortaya çıkan fiziksel ve psikolojik değişiklikler 9-12 yaşlar arasında -yani daha erken- de başlayabilir.[38]

 

Sonuç olarak ergenlik yaşları değişkenlik göstermekte fakat 9 yaşında ergenliğe girenler de olabilmektedir. Kızların ergenliğe giriş yaşının erkeklerden daha küçük olduğu da gözlemlenmiş bir olgudur.[39] Amacımız tarihteki evliliklerle çağdaş evlilikleri kıyaslayıp hangisinin doğru olduğunu kanıtlamak değildir. Ama unutmamız gereken nokta tarihteki evlilik anlayışını uygulayanlar da çağdaşlarına uymaktaydılar ve neredeyse çocuk yaşta evlenmek o zaman için evrensel bir algıydı. Dönemimizde evlilik yaşının ergenliğe girdikten çok daha sonraları olması, dönemimizin, ergenliğe girildiğinde hemen evlenilen geçmiş dönemlerden daha ahlaklı olduğu gibi bir sonucu doğurmaz.

 

Pek çok sahih hadiste Hz. Aişe’nin evlenirken 9 yaşında olduğunu belirtilmektedir. Dolayısıyla bu iddianın doğru olduğuna kanaat getirebiliriz. Peki Hz. Aişe’nin 18 yaşında evlendiği iddiasına ne demeli? Bazıları Hz. Aişe’nin 18 yaşında evlendiğine dair [ablası olan] Hz. Esma üzerinden birtakım kanıtlar getirmektedirler. İslam tarihçileri genel olarak Hz. Aişe’nin H. 58 (M. 678) yılında 66 yaşında öldüğünü düşünmektedirler.[40] Hz. Aişe Hicret’ten birkaç ay sonra evlendiğine/birlikteliğe girdiğine göre, öldüğü yıldaki yaşından Hicret’ten sonraki 58 yılı çıkardığımızda (66-58=8) sonuç 8 çıkmaktadır. Hz. Esma’nın ise H. 73 (M. 693) yılında öldüğüne dair bir ittifak vardır fakat kaç yaşında öldüğü konusunda ihtilaf vardır.[41] Bazıları onun 100 yaşında öldüğünden söz etmektedir. Fakat bu söylem, çokluktan kinaye olarak kullanılıyor olabilir, yani Hz. Esma’nın uzun bir süre yaşadığını belirtmekte olabilirler. Örneğin İbn İmad ve ez-Zehebi Hz. Esma’nın 90’lı yaşlarda ya da 90 yaşını biraz aştıktan sonra öldüğünü söylemektedir.[42] Bu hususta şöyle bir hesaplama yapabiliriz: Hz. Aişe’nin vefat ettiği H. 58’den Hz. Esma’nın vefat ettiği H. 73’e kadar geçen 15 yıllık süreyi Hz. Esma’nın H. 58’deki yaşına eklediğimizde Hz. Esma’nın yaşı vefat ettiği sırada 91 eder(76+15=91). Bu da gösteriyor ki Hz. Esma vefat ettiğinde 91 yaşındaydı, 100’lü yaşlarda olması pek mümkün gözükmemektedir. 91’den öldüğü tarih olan H. 73’ü çıkardığımızda ise (91-73=18) Hz. Esma’nın Hicrette, yani Hz.Aişe’nin evlendiği yılda 18-19 yaşlarında olduğunu buluruz. Hz. Esma ile Hz. Aişe arasındaki yaş farkı 10 yaş olacağına göre Hz. Aişe’den nakledilen ve bütün tarihçilerin müttefik olduğu “6 yaşında sözlendim 9 yaşında da evlendim ” ifadesinin doğru olduğu ortaya çıkar.

 

Bazıları ise Hz. Aişe’nin Peygamber ile evlenmeden önce Cübeyr ile nişanlandığına vurgu yaparak, Hz. Ebû Bekr’in Müslüman olmadan önce Hz. Aişe’yi bir müşrik olan Cübeyr’e verebileceğinden hareketle onun 9 yaşından büyük olduğu sonucuna varmaya çalışmaktadır. Fakat kaçırdıkları nokta o ki müşriklerle evliliği yasaklayan ayet Medine’de inmiştir(Bkz. Bakara Suresi 221). Dolayısıyla Mekke döneminde müşriklerle evlenmek yasak değildi. Hatta bu ayetin inmesiyle birlikte Medine’de bazı sahabeler de eşlerini boşamıştı. Müminler için bir sorun olmadığı gibi müşrikler de Mekke döneminde müminlerle evlenmeyi garip karşılamıyordu. Hz. Aişe’nin Cübeyr ile nişanlanması mevzusuna gelirsek, Cübeyr ile Hz. Aişe’nin beşik kertmesi olduğu savunulabilir.

 

Aslına bakarsanız bizler belirli bir yaşta evlenmenin kötü olduğunu düşünmeyiz, bizim karşı çıktığımız (ahlaken yanlış bulduğumuz) şey, çoğunlukla, olgunlaşmadan evlilik yapılmasıdır. Çünkü çocukların evliliğin ciddiyetini anlayamadıklarını ve evliliklerini yürütebilecek olgunlukta olmadıklarını düşünürüz. Oysa toplum yaşantısının getirdiklerine baktığımızda, bugün 15 yaş her ne kadar evlilik için çok erken gözükse de, üstte gösterdiğimiz üzere, geçmişte bu böyle değildi ve o yaşlarda bir kişi psikolojik olarak daha olgundu ve evlilik sorumluluğunu üstleniyordu. Hatta bugün 15 yaş kötü görülüyor derken bile bunu gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler için söylesek yanlış olmaz. Nitekim 18 yaşın altında evliliklerin sayısının hiç de az olmadı onlarca ülke var ve bu ülkeler eğitim oranlarının düşük olduğu, ekonomik sıkıntılarla karşılaşan ülkeler. Yakın bir örnek, bugün 15 yaşında bir çocuğun yeteri olgunluğa ulaşmadığını neredeyse herkes söyleyecektir. Oysa pek çoğumuzun anneannesi ve/veya anneannesinin annesi o yaşlarda evlenmiştir. Peki 9 yaş çok küçük değil midir? Biyolojik bir ergenlik için küçük olmadığından üstte bahsetmiştik. Nitekim Hz. Aişe de ergenliğe girdiğini belirtiyor. Ama evlilik farklıdır, değil mi? Aynı üstte söylediğimiz gibi, gerçekten de evlilik için ergenlik gerektiği gibi psikolojik bir olgunluk da gereklidir. Ve çoğumuzun kabul ettiği üzere, günümüz şartları için psikolojik bir olgunluk muhtemelen ergenliğin başlarında elde edilemez. Dokuz yıl psikolojik bir olgunluk için bugün oldukça ufak bir yaş olsa da üstte dönemin toplumsal yaşantısına yaptığımız vurgular göz önüne alınırsa ve Hz. Aişe’nin kendisi hakkında söylediklerine bakılırsa, Hz. Aişe o zaman böyle bir olgunluğa da erişmişti; en azından o dönemin kabulleri açısından belirli sorumlulukları üstlenebilecek bir olgunluk gösteriyordu. Endokrinoloji uzmanları Peter Gluckman ve Mark Hanson ise bugünkü biyolojik-psikolojik olgunluk farkının görece yeni bir fenomen olduğunu şöyle dile getirmektedir:

Evrim tarihimizde ilk kez biyolojik ergenlik, hemen hemen aynı zamana denk gelmektense, yetişkinliğin gerekliliklerinin sağlandığı yaştan oldukça önce gelmektedir. Biyolojik ve psikososyal yaş arasındaki bu uyuşmazlık modern toplum için temel bir meseledir. Toplumsal yapımız daha uzun çocukluk, uzun süreli eğitim ve öğretim, ve daha sonrasında evlilik yetkinliği beklentisiyle gelişti. Ortaya çıkan bu uyumsuzluk çağdaş gençler üzerinde ve toplumda nasıl yaşacakları konusunda [onların üstünde] temel bir baskı yaratmaktadır.[36]

 

Buraya kadar tamam. Hz. Aişe’nin 9 yaşında evlendiğine kanaat getirdik ve küçük yaşlarda yapılan evliliklerin o dönemin toplum yaşantısı için şaşırtıcı olmadığını kabul ettik. Bir önceki paragrafta da küçük yaşlardaki evliliklerin hepsinin ahlaken yanlış kabul edilemeyeceğine değindik. Peki Hz. Aişe ile Hz. Muhammed’in yaş farkına ne demeli? Aralarında neredeyse 45 yaş fark vardı. Genellikle karı ile kocanın aralarındaki yaş farkı çok olan evliliklerin yapılmasını ben de ahlaken yanlış kabul ediyorum. 20 yaşında birinin 60 yaşındaki biriyle evlenmesinin sebebi çok yüksek ihtimalle karşısındaki kişiyi sırf bir araç olarak kullanmak olacaktır (parası için, cinsel gücü için mesela). Fakat bu tür durumların istisnaları olabilir. Ya gerçekten 20 ve 60 yaşındaki kişiler birbirlerini seviyorsa, bu imkânsız mı? Böyle bir yaş farkının olduğu bir evlilikte gerçek bir sevginin olacağını düşünmek bugün için imkânsıza yakındır; ve belki de şu anda gerçekten böyle evlenen kimse yoktur. Dikkat edin, bizim için böylesine yaş farkının bulunduğu bir evlilik karşıdaki kişileri istismar etmek, onu araçsallaştırmak olarak görülüyor; bu nedenle bu evlilikleri en azından garip karşılıyoruz. Hele şu an bizim kafamızda “14 yaşındaki çocuk 40 yaşındaki biriyle evlendirildi.” haberleri, normal olarak, bir sübyancılık olarak görülüyor. O çocukların satıldığını ve onların istismar edildiğini düşünüyoruz. Bu evliliği istmeyen mutsuz bir çocukla onu kötü zevkleri için istismar eden damat ve anne-baba geliyor aklımıza. Peki o dönemde de böyle miydi? Dönemin Arap coğrafyasında büyük kişilerin küçüklerle evlenmesi kimi zaman garipsenmiyordu. Elbette bu kesinlikle yaygın değildi. Fakat o dönemde özellikle de kabile liderlerinin belirli nedenlerden ötürü kendinden çok daha küçük kişilerle evlendiği bilinmektedir.[43] İslam’ın daha yeni ortaya çıktığı zeminde karşıdaki kişiyi istismar etmeden yapılan bir evlilik 6-7. yüzyıl Arabistan’ında neden mümkün olmasın? Böyle düşünmemizi engelleyecek bir tarihsel bilgi var mı? Nitekim Hz. Aişe’nin bu evlilikten memnun olması ve pek çok zaman Hz. Muhammed’i çok sevdiğini söylemesi onun istismar edilmediğini düşünmemiz için güçlü bir dayanak sağlamaktadır. Kim Hz. Aişe ilerleyen yaşlarda bu evlilikten pişman olduğuna dair hiçbir şey söylemezken ve İslam adına önemli bir kadın hâline gelmiş ve oldukça saygı toplamışken bu evliliğin bir istismardan ibaret olduğunu söyleyebilir?

 

Kafamıza takılan bir diğer husus da “Peki bugün böyle küçük yaştaki evlilikler İslam tarafından kabul mü ediliyor yani?” sorusu. Cevapsa açıkça hayır. Fıkhî hükümlerin bir illeti vardır ve küçük yaşta evliliğe izin veren hükümlerin illeti o dönemki Arap toplumunun sahip olduğu toplumsal yaşantı ve amaçların var olmasıdır diyebiliriz basitçe. Peki bu şartlar bugün sağlanıyor mu? Hangi ilim adamı bu şartların sağlandığını iddia ediyor ki? Evlilik için gerekli olan olgunluk mevzusu üstte belirttiğimiz şartlardan ötürü zamandan zamana, zeminden zemine farklılık gösterir. İslam kesinlikle insanların istismar edilmesini yasaklamıştır. Nitekim Nisa Suresi’nin 6. ayetinde “Himayeniz altındaki yetimleri ergenlik çağına gelinceye kadar deneyin. Kârı-zararı bilecek ve mallarını çekip çevirebilecek hâle geldiklerini gördüğünüz onlara mallarını derhâl teslim edin…” kısmı da bu bağlamda ele alınabilir. Fıkıh alimlerimiz evlilik için biyolojik ergenliğin (büluğ) ve belirli bir aklî olgunluğun (rüşt) olması gerektiğinde hemfikirdir. Diyanet İşleri Başkanlığı da “Kız çocuklarını anne olma ve aile kurma sorumluluğuna sahip olmadan, psikolojik ve biyolojik olgunluğa erişmeden evlendirmek, nikâhta rıza ve irade hürriyetini şart koşan İslam dini ile bağdaşmaz.” cümlesiyle bir gerçeği güzel bir şekilde dile getirmiştir. Ne yazık ki bazı gelişmemiş İslam ülkelerinde çocuklar evlilik adı altında satılmaktadır. Çocukları evlilik adı altında istismar eden bu mide bulandırıcı olaylarla başa çıkmak hepimizin görevidir.

 

2) HZ. MUHAMMED’İN TERÖRİST OLDUĞU İDDİASI

Yazımızın bu maddesinde Kur’an-ı Kerim’deki savaş ayetlerine detaylıca değinmeyeceğiz. Fakat bazı kişilerin “Kâfirleri öldürün.” gibi sözleri bağlamlarından kopararak ele almasının büyük bir sorun olduğunu da belirtmeden geçemeyeceğiz. Eğer bu konuda daha detaylı bir yazı istiyorsanız Kur’an-ı Kerim’e Göre Cihâd Nedir? İslam’da Cihâd Kavramı adlı yazımızı okuyabilirsiniz.

 

Gelelim iddiamızın cevabına. Tevbe Suresi’nin ilgili ayetlerine değineceğiz. Kur’an-ı Kerim’in inen son surelerinden olan bu surenin ilgili ayetlerinin Tebük Seferi zamanlarında indiğini bilmekteyiz. Yani ayetlerin o çerçevede değerlendirilmesi gerekir. Tevbe Suresi’nin 5-6-7-8. ayetleri şöyledir:

Haram aylar sona erdiğinde müşrikleri ele geçirdiğiniz yerde öldürün. Gerektiğinde onları yakalayıp tutsak edin, gelip geçtikleri her yeri gözetim altında tutun. Şayet tövbe edip imana gelir, namazı kılıp zekatı verirlerse onları serbest bırakın. Çünkü Allah tövbekar kullarına karşı çok affedici, çok merhametlidir.

[Ey Peygamber!] Müşriklerden biri eman dileyip sana sığınmak isterse, ona bu güvenceyi ver ki Allah’ın kelamını işitip anlama imkanı bulsun. Daha sonra onu yurduna ulaştır. Çünkü onlar gerçekleri bizzat görerek öğrenmeye muhtaç insanlardır.

Sözlerinde durmayan müşriklerin yaptıkları antlaşmaların gerek Allah katında gerek O’nun elçisinin nazarında ne değeri olabilir ki?! Bununla birlikte, Mescid-i Haram’a yakın bir yerde kendileriyle antlaşma yaptığınız [Kinâne gibi] kabilelerin durumu farklıdır. Bunlar sözlerine sadakat gösterdikleri sürece siz de onlara verdiğiniz sözde durun. Çünkü Allah sözlerinde duran, ahde vefasızlıktan sakınanları sever.

Evet, sözlerinde durmayan müşriklerin antlaşmalarının Allah ve elçisinin nezdinde ne değeri olabilir ki?! Kesinlikle olamaz; çünkü onlar size galip gelmiş olsalardı, ne ettikleri yeminleri ne de yaptıkları antlaşmaları gözetirlerdi. Onlar bir yandan dilleriyle sizi hoşnut etmeye çalışırken, bir yandan da size karşı içten içe diş bilerler. Zaten onların hepsi sözünde durmayan, namert kimselerdir.

 

Bu ayetlerde çok açıkça görülüyor ki Müslümanlar antlaşmayı bozmuş kişilerle savaşmaktadır. Hatta antlaşmaya uymak isteyen kimi kabilelerle antlaşmaya devam edilmesi, bozgunculuğun kötü bir şey olduğu, eman dileyene yardım edilmesi gerektiği de vurgulanmaktadır. Tevbe Suresi’nin 12-13. ayetleri ise şöyledir:

Onlar sizinle antlaşma yaptıktan sonra antlannı bozar, inancınız hakkında ileri geri konuşurlarsa, işte o zaman kâfirler güruhunun elebaşlarıyla savaşın. Çünkü onların antları ve sizden aldıkları emanları yok hükmündedir. Evet, onlarla savaşın ki bu sayede kötü davranışlarından vazgeçsinler.

[Ey Müminler!] Sizinle yaptıkları antlaşmaya uymayan, vaktiyle Peygamber’i yurdundan çıkarmak için etmediklerini bırakmayan bu namert adamlarla savaşmayacaksınız da başka kimle savaşacaksınız?! Kaldı ki savaşın fitilini ateşleyenler de onlardır. Yoksa onlardan korkuyor musunuz?! Oysa asıl korkmanız gereken Allah’tır. Çünkü siz iman sahibi kimselersiniz.

 

Bu ayetlerde de savaşın karşı taraf nedeniyle çıktığı açıkça vurgulanmaktadır. Evet, gelenekte kahir ekseriyetle cihâdın amacının İslam’ı yaymak ve tüm kâfirleri yok etmek olduğu şeklinde bir algı benimsenmiştir. Fakat ayetleri bağlamıyla, indiği çevreyle ve o zamanda gelişmiş durumlarla ele alırsak savaşın her zamanda ve zemindeki amacının kâfirleri yok etmek olmadığı anlaşılacaktır. Nitekim Medine’nin erken dönemlerinde inen Hac Suresi’nin 39. ayetinde savaşın meşruiyeti şöyle vurgulanır:

Haksız yere saldırıya uğrayan müminlere, zulme uğramış olmalarından dolayı savaşma izni verilmiştir. Şüphesiz Allah müminleri düşman karşısında muzaffer kılmaya kadirdir.

 

Bazıları şu hadis üzerinden tüm kâfirlerle her zamanda ve zeminde savaşılması gerektiğini savunmaktadır:

İnsanlarla, “Allah’tan başka ilah yoktur.” demelerine kadar savaşmakla emir olundum.

 

Fakat bu hadisin tüm zamanlarda tüm müşrikler/kâfirler için söylendiğini düşünmek bence isabetli değildir. Gerek Peygamber’in savaş ahlakı olsun gerekse Kur’an-ı Kerim’in bildirileri olsun açıkça her zamanda ve zeminde her müşrikle savaşılır ilkesini kabul etmemektedir. Hadiste “insanlar”dan kastedilen şey sadece Mekkeli müşriklerdir. Bir kere, Peygamber’in bu seslenişinin ehlikitapla ilgili olmadığı kesinidr. Çünkü ehlikitabın tabi olduğu hükümler bu hadis­te belirtilenden farklıdır. Ehlikitapla yapılan savaş onların cizye vermesiyle sona ererken Müslüman olmaları şart değildir. Dolayısıyla bunun tüm insanlara karşı edilen bir söz olmadığı nettir. Biz diyoruz ki, eğer Kur’an-ı Kerim’in savaş ahlakı konusundaki tüm ayetleri ve Peygamber’in yaşantısı dikkate alınırsa bu sözün o dönemde belirli bir gruba karşı edilen bir söz olduğuna inanmak daha makul bir yaklaşım olacaktır.

 

Sonuçta; İslam’a göre savaş ya bir zulme karşı başlatılır ya size saldırıldığından ötürü siz de saldırırsınız ya da antlaşma bozma gibi haksız durumlar varsa savaş açılır. Yani bu durumda savaş arızi, barış ise esastır. Peki, İslam’a göre savaşın nedeni bunlar ama Hz. Peygamber’in niye toplamda 60 küsür gazve ve seriyyesi vardır, yani Peygamber savaş peşinde olan birisi midir? İşte bunun temel sebebi o dönemde kâfirlerin tutumu, yan sebebi ise yaşadığı coğrafyadır. Arap kabilelerinin ufak nedenlerden ötürü savaşa gittiği bilinmektedir. Yani Araplar savaşmayı bilen, buna da gayet alışık olan bir halktı. Dolayısıyla arada bir sorun olduğunda savaşın çıkması [insanların savaşla çok haşır neşir olmadığı] diğer milletlere göre daha olasıdır. Her nasıl ki Atatürk savaşçı bir kişiliğe sahip olmasa da ömrünün önemli bir kısmını savaşmaya adamıştır. Benzer şekilde Hz. Muhammed de kendi halkına saldırıldığından ötürü ömrünün önemli bir kısmını savaşlara adamak zorunda kalmıştır.

 

Müslümanlar hicretten önce hiç saldırı düzenlememiştir. Müslümanların hicreti ise zaten müşrikler tarafından baskı görmeleri nedeniyle olmuştur. Pek çok mallarını bırakıp hiçbir gelirleri de olmadan din adına Medine’ye gitmiş ve orada konaklamaya başlamışlardır. Fakat müşrikler Müslümanları bitirmenin zamanının geldiğini düşünmüş, Bedir Savaşı için toplanmıştır. Peygamber ise Ömer b. el-Hattab aracılığıyla savaşmama isteklerini onlara belirtmiştir fakat müşrikler küçük bir orduya sahip olan Müslümanları yenecekleri düşüncesiyle savaştan geri çekilmemişlerdir; neticede Müslümanlar kazanmıştır.[44] Peygamber’in savaşlarda kendi ibadetinde olan insanlara, mabetlere, yaşlılara, çocuklara, kadınlara, hayvanlara, bitkilere dokunulmaması gerektiğine dair de pek çok hadis vardır.[45] Peygamber, yeri geldiğinde de -aynı Kur’an’da söylendiği gibi- eman dileyen insanları affetmiş ve onlarla savaşmayı kesmiştir.[46] Hatta Hz. Peygamber Uhud Savaşı’nda müşrikler için “Allah’ım sen kavmime hidayet et, çünkü onlar bilmiyorlar.” diye dua ettiğini ve hatta kendisine (Hayber fethi sırasında) “Neden onların aleyhine dua etmiyorsun?” diyenlere de “Ben lanetleyici olarak gönderilmedim; insanları hak yoluna ve Allah’ın rahmetine çağırmak için gönderildim.” dediğini bilmekteyiz.[47] Kaldı ki bu tutum Kur’an-ı Kerim’de de “Sen onları imana zorlayacak değilsin, sen benim [uyarılarımdan ve] tehdidimden korkanlara Kur’an ile öğüt ver.” (Bkz. Kâf Suresi 45) şeklinde ele alınmaktadır.

 

Bu durumda, o zaman gerçekleşen olaylar nedeniyle her ne kadar savaş arızi de olsa savaşa gidilmek zorunda kalındığı savunulabilir. En azından, bir kimse mümin olsun ya da olmasın, Hz. Peygamber’in önemli bir tarihi kişilik olduğunu kabul etmesi makul durmaktadır. Hz. Peygamber’in önemli bir tarihi kişilik olduğunu kanıtlayacak diye değil ama Amerikalı astrofizikçi ve yazar Michael Hart’ın “Dünya Tarihine Yön Veren En Etkin 100 İsim” listesine Hz. Muhammed’i ilk sıraya koymuştur ve Hz. Muhammed’in önemine değinmiştir.[48] Gerçekten de, bir insan Müslüman olsun ya da Hristiyan olsun ya da olmasın Hz. İsa, Hz. Muhammed gibi isimler gerçekten Dünya’yı önemli bir ölçüde etkilemiştir. Ve hayat hikayelerine bakarsanız göreceksinizdir ki bunu da her yeri kana bulayarak, sefahat ve zenginlik içinde yaşayarak yapmamışlardır.

 

3) HZ. MUHAMMED’İN KUR’AN-I KERİM’İ KENDİ ÇIKARLARI İÇİN YAZDIĞINA DAİR BAZI İDDİALAR

Bu iddiayı desteklemek için genellikle Ahzab Suresi’nin ayetlerinden ve genel olarak Hz. Muhammed’in yaşantısından bahsedilir. İlk olarak Ahzab Suresi’ne ve meşhur Zeyd-Zeyneb meselesine değineceğiz, sonrasındaysa Hz. Peygamber’in yaşantısından ve bu konudaki ayetlerden bahsedeceğiz. Ahzab Suresi’nin 37-38-39-40. ayeti, 50. ve 53. ayeti şöyledir:

Ey Peygamber! Hani hatırlarsan, Allah’ın lütufta bulunup iman nimetine kavuşturduğu, senin de gözetip kolladığın kişiye [Zeyd’e], “Karını boşama; [evlilik hukukunu gözetme konusunda] Allah’tan kork ve sorumlu davran.” demiştin. Ama bu sözü söylerken Allah’ın açıklayacağı bir düşünceyi içinde saklamıştın. Çünkü halkın, [“Muhammed evlatlığı Zeyd’in boşadığı kadınla evlendi.”] diye dedikodu edecek olmasından çekinmiştin. Oysa asıl çekinilmesi gereken halk değil Allah’tı! Zeyd karısını [Zeyneb’i] boşayıp onunla ilişkisini kesince biz de senin o kadınla evlenmeni sağladık ve bunu evlatlıklar, zevcelerini boşayıp onlarla ilişkilerini kestikten sonra, o kadınlarla evlenme hususunda müminler için bir engel bulunmadığını göstermek için yaptık. İşte böylece Allah’ın hükmü gerçekleşmiş oldu.

Şu hâlde, Allah’ın kendisine emrettiği bir işi yapmış olmasından dolayı Peygamber’e hiçbir şekilde suç isnat edilemez. Bu hüküm, Allah’ın daha önce gelip geçen peygamberler hakkında da cari olan hükmüdür. [Bilin ki] Allah’ın hükmü tartışmaya açık değildir.

Geçmişteki peygamberler de [tıpkı bu son peygamber gibi] Allah’ın ayetlerini insanlara tebliğ eden, O’ndan başka hiç kimseden korkup çekinmeyen kimseler idiler. Hiç şüphesiz, hesap soracak tek merci Allah’tır.

[Ey Müminler!] Muhammed içinizden hiç kimsenin babası değildir. [Dolayısıyla Zeyd’in de babası değildir.] O ancak Allah’ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilir.

Ey Peygamber! Biz sana mehirlerini verdiğin eşlerini ve savaşlarda Allah’ın ganimet olarak sana verdiği cariyeleri helal kıldık. Seninle birlikte hicret eden amcalarının kızları, halalarının kızları, dayılarının kızları ve teyzelerinin kızlarıyla evlenmene de izin verdik. Bir de mehir talebinde bulunmaksızın Peygamber’e eş olmayı isteyen ve Peygamber’in de kendisiyle evlenmeyi kabul ettiği mümin kadınları da helal kıldık. Ancak bu son hüküm diğer müminlere değil yalnız sana mahsustur. Müminlerin eşleri ve cariyeleriyle ilgili [mehir, şahit, velinin izni gibi] hükümleri ise daha önce bildirmiştik. [Gerek mevcut eşlerinle birlikteliğini sürdürme gerekse yeni eşler nikâhlayabilme hususunda] güçlükle karşılaşmayasın diye biz senin için özel hükümler koyduk. Allah çok hoş görülü, çok merhametlidir.

Ey Müminler! Peygamber’in evlerine davetsiz misafir olarak girmeyin. Yemeğe davet edildiğiniz zaman da saatler öncesinden gelip yemek vaktine kadar oturup beklemeyin. Eve yemek vaktinde gelin ve yemeği yedikten sonra kalkın gidin, uzun boylu sohbete dalmayın. Zira bu tür davranışlarınız Peygamber’i rahatsız ediyor; ama o bunu size söylemeye utanıyor. Fakat Allah söylenmesi gerekeni söylemekten çekinmez. [Ey Müminler!] Peygamber’in hanımlarından bir şey isteyecek olursanız kapıya asılan perdenin arkasından isteyin. Zira gerek sizin gerek onların kalplerinin nezaheti açısından en münasip olanı böyle istekte bulunmanızdır. Öte yandan Allah’ın elçisine rahatsızlık verip onu üzmeniz size hiç yaraşmayacağı gibi, vefatından sonra onun eşleriyle evlenmeniz de asla helal değildir. [Bilin ki!] Bu emirlere uymamanız Allah katında çok büyük bir günahtır.

 

Bu ayetler özellikle de Turan Dursun ve İlhan Arsel gibi isimlerin etkisiyle pek çok insan tarafından Kur’an-ı Kerim’i Hz. Peygamber’in yazdığına kanıt olarak gösterilmeye başlanmıştır. Zeyd-Zeyneb meselesine gelmeden önce, bu ayetlerin neden “evrensel olan” Kur’an metninde bulunduğunu soranlara cevap verelim: Elbette herkes bu ayetlerden kendine bir tür mesaj çıkarabilir fakat bunların Kur’an-ı Kerim’de olmasının asıl sebebi nedir? Muhtemel bir nedeni, İslam dininin en önemli ismi olan ve bu dini yaşantısıyla da sözleriyle de insanlara göstermeye çalışan Hz. Muhammed’in ashabının yaşadığı zulümlerden sonra İslam devletinin karşılaştığı problemlerin ortaya çıkması ve bunlar olurken Hz. Muhammed’in eşleriyle belirli sıkıntılar yaşaması olabilir. Bu durumda, Hz. Peygamber’in kişisel bir problemi İslam dininin gelişimindeki bir sorun hâline gelebilirdi fakat Allah bunu enlemek adına malum ayetleri indirdi. Evet bu o ayetlerin indirilmesinin bir nedeni olabilir fakat bundan da öte, Kur’an dışı vahiy varsa bile Allah’ın Kur’an-ı Kerim’e hangi ayetlerini alıp hangilerini almayacağına siz mi karar veriyorsunuz yoksa Allah mı? Kur’an’ın sadece bütün herkesi yüksek ölçüde ilgilendiren ayetlere sahip olması gerektiğine dair ne tür bir kanıt sunuyorsunuz? Allah Kur’an-ı Kerim’de din adına bahsedeceklerinden zaten bahsetmişse, buna ek olarak Kur’an’da bahsedilecek farklı konuların olamayacağını, eğer olacaksa da Ahzâb Suresi’nin malum ayetlerindeki konunun o konulardan olamayacağını hangi argümanlara dayanarak iddia ediyorsunuz? Bana öyle geliyor ki burada da din eleştirmenleri kötü bir noseeum’a dayanıyor. Mezkûr ayetler tamamen kişisel diyebileceğimiz şekildeyse bile bunun en ufak bir sorun olduğunu düşünmüyorum açıkçası. Belki de sizin “Kur’an her yönüyle her zaman ve zemin için aynı ölçüde değerli olarak inmiştir.” şeklindeki görüşünüz hatalıdır ve bu görüşü değiştirmeniz gerekmektedir.

 

Bizce, insanların sık yaptığı Kur’an inceleme sorunu şudur: İnsanlar Kur’an-ı Kerim’in bir metin değil, olgulara karşılık dile getirilen sözlü söylem olduğu unutmaktadır. Oysa Kur’an-ı Kerim birkaç ay içinde masa başında yazılmamış, gerçekleşen her bir olayla şekillenerek ve kimi zaman da bu olaylara şekil vererek 23 küsür senede tamamlanmıştır. Bu durumda Kur’an-ı Kerim’in yazılmış bir kitabın dil özelliklerine sahip olacağını düşünmek ve onu bu yönde incelemek büyük bir hata olacaktır. Kur’an-ı Kerim’de hiçbir sure yoktur ki hiçbir olay olmadan, “ileride belki bir işinize yarar” diye insin. Örneğin “kadınların özel hallerini sorarlar, haram aylar hakkında sorarlar, hilali sorarlar, Zülkarneyn’i sorarlar” gibi ifadelerle başlayan ayetler ve kaynaklarımızda aktarılan nüzul sebepleri ayetlerin indiği toplumla Kur’an-ı Kerim’in yakın ilişkisinin olduğunu açıkça gösterir. Bu noktada sorulan sorulara verilen cevapların soran kesme ve onların niyetlerine göre olduğunu da unutmamak gerekir. Örneğin haram aylar hakkındaki sorunun siyasi bir soru olduğu ve cevabın da bu çerçevede verildiği açıktır. Dolayısıyla ayetlerde bir durumun bahsedilmesiyle birlikte o durumun hangi zeminde söz edildiği de oldukça önemlidir. Ayrıca, unutulmamalıdır ki Kur’an-ı Kerim indiği kurucu ümmet ile bir anlam bulmuş ve o zihniyetle oluşmuştur. Bu durumda Kur’an-ı Kerim’in ve dolayısıyla İslam’ın yayılmasını ve anlaşılmasını sağlayan isim tüm yaşadıklarıyla Hz. Muhammed’tir. Bu nedenden ötürü Hz. Muhammed’in hayatına ve kurucu ümmetin yaşadıklarına doğrudan değinilmesi hiç şaşırtıcı değildir. Sorun bizim Kur’an-ı Kerim’in her şeyiyle tarih-üstü olduğunu düşünmemizde ve indiği toplumun zihniyetinden bağımsız olduğunu zannetmemizdedir. Oysa toplum yaşantısıyla bu kadar içli dışlı olan bir kitabın indiği dönemin zihniyetinden bağımsız olması düşünülemez.

 

Kur’an-ı Kerim’in Hz. Muhammed’e özel bir değer vermesi bizi neden imansızlığa itsin ki? Üstte belirttiğimiz durumlar kabul edildiği takdirde, bir müminin “Yüce Allah, İslam için oldukça önemli birisi olan Hz. Muhammed’i güçlendirmek için ona özel ayetler indirmiştir. Neticede o bir insandır fakat Allah ona büyük bir sorumluluk yüklemiştir ve bu sorumluluğu gerçekleştirmesi için de ona yardımcı olmaktadır.” şeklinde düşünmesi gayet rasyoneldir.

 

Zeyd-Zeynep olayına gelirsek, Hz. Peygamber’in Zeyd-Zeyneb konusunda içinde sakladığı (bkz. Ahzâb Suresi 37) o şeyin ne olduğu tartışılagelmiştir. Bu konuda belirli farklılıklarla, genel hatları belirli olmak üzere birtakım farklı isnadlarla rivayetler vardır. Bu rivayetleri genel çerçevede şöyle ifade edebiliriz: Hz. Muhammed bir nedenden ötürü Zeydlerde idi. Hz. Zeyneb ile karşılaşınca kalbinde bir muhabbet oluştu ve “Gözleri ve kalpleri/kalpleri çeviren Allah ne yücedir!?” dedi. Ya bu olayla ilgili olarak Zeyd, “Ey Peygamber, [istersen] karımı boşayayım mı?” diye sordu ya da bundan bağımsız olarak [Zeyneb ile ilişkisi kötü gittiğinden ötürü] “Ey Peygamber, Zeyneb ile ayrılmak istiyorum.” dedi ve Peygamber de “Ne oluyor sana, Zeyneb’le ilgili seni şüphelendiren bir şey mi var?” diye sordu ve bunun üstüne Zeyd’in “Hayır, şüphe celbedecek bir şey söz konusu değil ve hatta onda hayırdan başka bir şey görmedim.” demesinin üstüne Peygamber de “O halde Allah’tan kork ve karını bırakma.” diye buyurdu.[49] Yani geleneğe göre Peygamber, Zeyneb’ten hoşlanıyordu ama o Zeyd ile evli olduğu için ondan hoşlandığını da içinde gizliyordu. Gelenekte daha az savunulan diğer bir yoruma göreyse bu rivayetler zayıftır, Zeyneb’i zaten tanıyan ve bilen Peygamber Zeyneb iyi bir statüde yaşadığı için ve bu evlilik onun farklı otoritelerle ilişkilerini artıracağı için de onunla evlenmemiş ve onu bir köle olan Zeyd ile evlendirmiştir ki köle ile hür birisinin evlenebileceği anlaşılsın. Peygamber’in içinde sakladığı şey ise, “Her ne kadar ben onları köle ile hür bir insanın evlenebileceğini göstermek için evlendirsem de Zeyd ile Zeyneb’in evliliği iyi gitmedi. Eğer boşanırsalarsa insanlar benim otoritem konusunda şüpheye düşecek ve İslam davasını kendi hatam yüzünden sekteye uğratacağım.” görüşüdür. Şimdi, ben burada bu iki yorumdan herhangi birini benimsemeden iki yorumda da Peygamber-Zeyneb evliliğinin ahlâksız bir şey olmadığını ve dolayısıyla bu evliliğin ahlâksız olmasından ötürü Peygamber’in kötülenemeyeceği ve hatta İslam’ın yalanlanamayacağını savunacağım.

 

Bir şeye ahlaken yanlış demekle o şeyin hoş olmadığını söylemek farklı şeylerdir. Tecavüz etmek ahlaken yanlıştır çünkü karşı tarafın benliğine onun reddettiği bir şey zorla yapılır ve karşıdaki kişi araçsallaştırılarak bir zevk aracı olarak kullanılır. Peki yakın bir arkadaşınızın eski karınızla evlenmesi ahlaken yanlış mıdır? Diyelim ki siz eski karınızla evliyken yakın arkadaşınız ahlaken kötü bir şey yapmadı ve karınızla gayrimeşru bir ilişkide bulunmaya çalışmadı. Sizin karınızı hoş bir hanımefendi olarak görse de onun evli bir kadın olduğunu aklından çıkarmadı ve ona asla aşkla yanaşmaya çalışmadı. Fakat siz karınızdan boşandıktan sonra o artık evli bir kadın olmadığından ötürü arkadaşınız onunla yakınlaştı ve onunla eş olmak istedi. Öyle görünüyor ki arkadaşınızın bulunduğu bu ilişkide ahlaken yanlış hiçbir şey yok. Elbette siz yakın arkadaşınızın eski karınızla evlenmesini kötü karşılayabilirsiniz ve onunla arkadaşlığınızı bitirebilirsiniz fakat arkadaşınızın yaptığının ahlaken yanlış olmadığını da kabul etmelisiniz. Arkadaşınız sadece beğendiği bir hanımefendiyle meşru bir ilişki kurdu ve onunla evlenmeye karar verdi. Bir kişinin, sırf sizin yakın arkadaşınız diye, eski karınızla evlenmesi neden ahlaken yanlış olsun?

 

Peki Peygamber-Zeyneb evliliğini üstte anlattığım hikâyeden farklı kılan nedir? Peki, bir fark varsa, bu farkın bir eylemi ahlaken yanlış kılmasının nedeni nedir? Bu soru cevaplanmadığı sürece Hz. Muhammed ile Zeyneb’in evliliğinin ahlaken yanlış olarak görülmesi keyfî varsayımlara dayanacaktır.

 

dipnotlar
  1. R. G. Hoyland, Seeing Islam As Others Saw It: A Survey And Evaluation Of Christian, Jewish And Zoroastrian Writings On Early Islam, New Jersey: The Darwin Press, 1997, ss. 55-61.
  2. A.g.e., ss. 118-120.
  3. A.g.e., ss. 124-132.
  4. A.g.e., ss. 194-200.
  5. Bu mektupların bazılarının bulunduğu da iddia edilmiştir fakat elimizdeki mektupların gerçek olup olmadığı konusunda yapılmış kaliteli bir inceleme bulamadığım için bizzat onları kanıt olarak göstermeyeceğim. Tarihte Taberî, Buharî, İbn S’ad gibi pek çok ismin Hz. Peygamber’in İslam’a davet mektubu gönderdiğine dair aktardığı bilgiler vardır. Örneğin Hz. Peygamber’in Bizans İmparatoru Heraklius’a gönderdiği mektup hakkında yapılan bir inceleme için bkz. Mehmet Azimli (2011), Hz. Peygamber’in Bizans İmparatoru Herakliyus’a Gönderdiği Davet Mektubu Üzerine Bazı Değerlendirmeler, Hikmet Yurdu Düşünce-Yorum Sosyal Bilimler Araştırma Dergisi, 7, ss. 13-37. Peygamber’in gönderdiği mektupların ve antlaşmaların genel bir incelenmesi için bkz. Mehmet Akif Yalçınkaya, “Arap Dili ve Edebiyatı Açısından Hz. Peygamber’in Mektuplarının Değerlendirilmesi.” Yüksek lisans tezi, Dokuz Eylül Üniversitesi, 2006.
  6. Michael Philip Penn, When Christian First Met Muslims: A Sourcebook of the Earliest Syriac Writings on Islam, California: University of California Press, 2015, s. 8-9.
  7. A.g.e., ss. 22-24.
  8. A.g.e., ss. 25-28.
  9. A.g.e., ss. 47-53.
  10. Bu konuyla ilgili olarak bkz. M. Hanefi Palabıyık (2007), “Cahiliye Dönemi ve İslam’ın İlk Yıllarında Okuma-Yazma Faaliyetleri”, Atatürk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, 27, ss. 31-68.
  11. Nevevî, Tehzîbü’l-Esmâ, 2/597.
  12. Zehebi, Siyeru Alamu’n-Nubela, I, 287; İbn Sa’d, Tabakâtü’l-Kübrâ, Beyrût, 1968, 8/58.
  13. Bu evliliğin, hicretten altı ay veya sekiz ay sonra yahut yaklaşık bir buçuk yıl sonra ve Bedir’in akabinde gerçekleştiğini ifade eden rivayetler de vardır. Bkz. İbn Sa’d, Tabakât, 8/58; İbn Abdilberr, İstîâb, 4/1881; Nedvî, Sîretü’s-Seyyideti Âişe Ümmi’l-Mü’minîn, Tahkîk: Muhammed Rahmetullah Hâfız en-Nedvî, Dâru’l-Kalem, Dımeşk, 2003, 40, 49.
  14. İbn Esîr, Üsdü’l-Gâbe, 3/467.
  15. İbn Abdilberr, İstîâb, 2/108; Tehzîbü’l-Kemâl, 16/560.
  16. İbn Sa’d, Tabakât, 8/75; Nedvî, Sîretü’s-Seyyideti Âişe, 202.
  17. İbn Abdilberr, İstîâb, 2/108; Doğrul, Asr-ı Saadet, 2/142.
  18. Buhârî, Cihâd, 65.
  19. Nabia Abbott, çev Tuba A. Hasdemir, Hz.Muhammed’in Sevgili Eşi Aişe, Ankara: Yurt-Kitap Yayın, 1999, s. 166.
  20. Taberânî, Kebîr, 23/25; İbn Abdilberr, İstîâb, 4/1937; İbn Sa’d, Tabakât, 8/63.
  21. “Hicretten bir buçuk, iki veya üç yıl önce”, “altı veya yedi yaşındayken”, “Hz. Hatîce’nin vefat ettiği yıl veya vefatından üç yıl sonra”, “hicretten yedi, sekiz ay sonra, hicretin ilk senesi” veya “Bedir’in akabinde” gibi farklı rivayetler için bkz. Buhârî, Menâkıbü’l-ensar 20, 44; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe 74; Aynî, Umde, 1/45; İbn Abdilberr, İstîâb, 4/1881; Nedvî, Sîretü’s-Seyyideti Âişe, 40, 49.
  22. Mevlana Şibli, çev. Ömer Rıza Doğrul, Asr-ı Saadet, İstanbul: Eser Kitabevi, 1974, II. Cilt, s. 148.
  23. A.g.e., s. 149-150.
  24. Yaşar Nuri Öztürk, Asrı Saadet’in Büyük Kadınları, İstanbul: Yeni Boyut Yayınları, 1998, s. 34.
  25. Bu bölümün bir kısmı Hüseyin Bursalı’dan alıntıdır, kendisine teşekkür ederiz.
  26. https://www.pewresearch.org/fact-tank/2016/11/01/child-marriage-is-rare-in-the-u-s-though-this-varies-by-state/ (27.05.2020 tarihinde erişildi)
  27. The Encyclopedia Britannica, Vol. 14, Marriage maddesi s. 932.
  28. The Encyclopedia Britannica, Vol. 14, Marriage maddesi s. 934.
  29. Albert Swindlehurst, Some Phases of the Law of Marriage, Harvard Law Review, Vol. 30, №2 (Dec. 1916), s. 124.
  30. A.g.e., s. 126.
  31. A.g.e., s. 127.
  32. Raj Coomar Roy, Child Marriage in India, The North American Review, Vol. 147, №383 (Oct. 1888), s. 417.
  33. İlk örnek https://derstarih.com/anakronizm sitesinden, ikinci örnekse https://literarydevices.net/anachronism sitesinden alınmıştır. (İkisine de 27.05.2020 tarihinde erişildi)
  34. https://ourworldindata.org/life-expectancy (27.05.2020 tarihinde erişildi)
  35. http://materiaislamica.com/index.php/Dispute_Regarding_the_Age_of_Aisha%27s_Marriage_to_Muhammad#cite_note-OstergrenBoss.C3.A92011-10 sitesi üzerinden 9. kaynak (27.05.2020 tarihinde erişildi)
  36. https://yaqeeninstitute.org/asadullah/understanding-aishas-age-an-interdisciplinary-approach/#ftnt19 (27.05.2020 tarihinde erişildi)
  37. https://en.wikipedia.org/wiki/Age_of_consent (27.05.2020 tarihinde erişildi)
  38. https://www.psychologytoday.com/basics/adolescence (10.05.2018 tarihinde erişildi)
  39. http://www.jinekolognet.com/jinekolojide-ergenlik-donemi.asp (10.05.2018 tarihinde erişildi)
  40. İbnü’l-Esir, el-Kamil, Beyrut 1979, IV, 363; İbn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, Beyrut 1974, VIII, 94; Zehebi, el-İber, Beyrut 1987, I, 60.
  41. Zehebi, Siyeru Alamu’n-Nubela, Beyrut 1990, II, 288.
  42. Zehebi, el-İber, Beyrut 1987, I, 60; İbn İmad, Şezeratü’z-Zeheb, byy. tsz. I, 3308.
  43. Mustafa Öztürk, Cahiliyeden İslamiyet’e Kadın, Ankara: Ankara Okulu Yayınları, 2012, ss. 42-44.
  44. http://www.islamansiklopedisi.info/dia/ayrmetin.php?idno=d050326 (16.06.2018 tarihinde erişildi)
  45. Ebû Davud, Cihâd 90, 121, İmâre 33; Neylu’l-Evtar, 7/246.
  46. Bu konuda pek çok örnek verilebilir, meselâ bkz. Nesai, Muharebe, 15; Kenzul Ummal, 10909. Eman konusunda güzel bir inceleme için bkz. Memduh Çelmeli, “Hz. Muhammed Döneminde Emân” Yüksek Lisans Tezi, Dokuz Eylül Üniversitesi, 2013, ss. 41-94.
  47. Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihali, Ankara: Kılıç Kitabevi, 1996, s. 531.
  48. http://www.iupui.edu/~msaiupui/thetop100.html?id=61 (13.07.2017 tarihinde erişildi)
  49. Bu konuda güzel bir inceleme için bkz. H. Musa Bağcı, “Hz. Peygamber’i Ahlâki Açıdan Zaaf İçerisinde Gösteren Bir Rivayetin Mahiyeti ve Bunun İstismarının Eleştirisi”, Ekev Akademi Dergisi, S:5 2004, ss. 163-169.

Furkan

O kimseler ki her hâl ve ahvalde Allah'ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünürler ve "Rabbimiz!" derler, "Sen bu kâinatı boş yere yaratmadın. Sen yüceler yücesisin. Bizi cehennem ateşinden muhafaza buyur!"

13 Responses

  1. mert yitmen dedi ki:

    Selam, yazı için baya çabalanılmış tebrik ederim.
    Ateistlerin, daha doğrusu senin absürd tabirinle ”yeni ateistlerin” hadisleri örnek vermesi konusunda zırvalamışsın.
    Bir ateist misal Hz.Aişe hadisini kanıt olarak sunduğunda o, hadisi tarihsel bir kanıt olarak gördüğü için sunmuştur. Hadisler zaten o dönemin izdüşümleridir. Bir ateist parmaklardan su akması gibi fizik ötesi absürd bir olaya zaten inansa ateist olamaz ! Bunların peygamberi yüceltmek için uydurulmuş efsaneler olarak görür…
    Yani hadisi örnek vermesi gayet doğaldır.

    • Furkan dedi ki:

      Mert Bey, yorumunuz için teşekkür ederim. Yeni ateizm tabiri absürd bir tabir değil, sanırım konuyu bilmiyorsunuz. Yeni ateizm(Orijinal: New Atheism) bir ateizm türüdür. Dinlerin kötü olduğunu, yok edilmesi gerektiğini söyleyen ve sadece bilimin rehber olacağını söyleyen, şu anda en popüler olan ateizm türüdür. Dawkins, Harris, Dennett, Hitchens gibi isimler en önemli isimleridir, hatta “Yeni Ateizmin 4 Atlısı” diye anılırlar.

      Düzenleme(03.09.2017): Arkadaşın bahsettiği mevzu çok daha farklı bir boyuta taşındı; yazıyı düzenledik ve birçok yeni kaynak ekledik. Yazımız sağlamlaştırılmış ve birtakım sorunlar giderilmiştir. Eski yazıya oranla çok daha düzgün bir yazı haline gelmiştir(İmla kuralları açısından da, bilgi açısından da).

  2. Görüş dedi ki:

    Savaş öncesi müslümanlar 1 e 10 kafir yenersiniz diyen Kuan Yazarı Savaş sonrası fikrimi değiştirdim ancak 1 e 2 yenebilirsiniz diyerek tutarsızlık göstermiştir.
    Peygambere giderken sadaka verin diyen Kuran Yazarı sonraki ayetlerde vermekten çekindiğini görünce sadaka vermeyi kaldırarak tutarsızlık göstermiştir.
    Yüzünüzü namaz sırasında nerde olursanız olun kabe ye doğru çevirin diyen Kuran Yazarı dünyanın yuvarlak olması sebebiyle bunun mümkün olamayacağı tutarsızlığı göstermiştir.
    Bazı ayetlerde Deki kelimesi unutulmuştur.
    Miras paylaşımı hesabı yanlıştır.
    Meryem e hz. Harunun kardeşi denmiştir bu yanlıştır.
    Dünyanın oluşumu bilimsel gerçeklerle uyuşmamaktadır.

    Daha bir çokları….

    • Furkan dedi ki:

      Dini yorumlama ve metni tam anlamıyla anlama konusu ilim işidir, her insan bunu yapamaz. Yazdığınız konulardaki tartışmalara ne kadar hakimsiniz de bu kadar net bir şey söyleyebiliyorsunuz? Soru sormanıza elbette ki bir lafım yok fakat tartışmalara hakim olmadan net bir şekilde çizgi çizmeye kesinlikle karşıyım. Yazdıklarınızın hepsini cevaplamayacağım – bunu yapan bir yazımız zaten gelecek. Kısaca bahsetmek gerekirse şimdilik:
      1) Sizce “de ki” gibi ifadelerin geçmediğini müşrikler görmemişler midir? Kur’an üstüne araştırma yapan o kadar kişi görmemiş midir? Buradan dahi “Burada farklı bir iş var” diye çıkarım yapabilirsiniz. Arapça’da buna İltifat Sanatı denir ve özne bir anda değişir(Öznenin değiştiği “de ki” gibi şekillerde belirtilmeden).
      2) Kuzey diye bir yön de yok zaman size göre. Çünkü Kuzey diye bir yön olamaz, Dünya yuvarlak, her dönüşünüzde uzay boşluğuna dönersiniz(!) Bu nasıl bir mantık anlayamıyorum. Kur’an “Kabe’nin olduğu yöne doğru dönün” demekte kısaca. Sizce böyle bir yön yok mudur? Kuzey-Günay-Doğu-Batı gibi yönlerin olmadığını mı düşünüyorsunuz? Bilimsel metinlerde dahi bu yönler kullanılır, bu bir hata değildir. Çünkü, kendi tanımımıza göre belirlediğimiz yönler vardır.
      3) Bir yerlerden okuduğunuz bu iddiaları ortaya atanlar daha okudukları metni bile anlayamayacak durumdalar belli ki. Ayetin bağlamını bilmek, indiği dönemi bilmek gibi şeyler bir kenara – daha okudukları metni bile anlayamıyorlar. Bir ayette zaaf olmaması durumunda nasıl olacağından, bir diğerinde de açıkça zaafın olması durumunda nasıl olacağından bahsediliyor. İkisi aynı şeyden bahsetmediği için farklı rakamların verilmesi(1 kişi 10 kişiye bedel konusu) çelişki yarat(a)maz.

      Şimdilik bu kadar yazdım. Diğer tüm konularda da araştırma yapmanızı öneriyorum, bu işi kavramak birkaç siteye girip iddiaları okumaktan ibaret olmuyor. Biz de -inşallah- genel anlamda sorulan soruların hepsine cevap veren bir yazıyı yayınlayacağız yakında.

      • Vusal dedi ki:

        Selamun aleykum abi. Bugun bi ateistin yorumuna denk geldim diyoki sahih hadis muslim32/32 linkde koymus orada yaziyorki Savaş esnasinda hz.muhammede sormuşlar cocuklar öluyor ne yapalim cevap olarak hz Muhammed demiski “onlarda onlardandir” abi mesajini almaya bilirim bu konu cok kafami karistirdi Allah rizasi icin instgaramdan bana bu sorunun cevabini yaza bilirmisin gercekten varmi.boyle bisey? Instgaram adresim : mmdv_510

  3. Yusuf dedi ki:

    Hz.muhammed hz.aiseyi komutan yapmisti 9 yasindaki biz komutan olabilirmi yaparmi peygamber bunu wtf? boyle bos idialarda bulunan ateistler varmi hayla 🙁

  4. Erdem dedi ki:

    Arkadaşlar hala ibret almıyor musunuz? Bu iftiralarınızdan utanmıyor musunuz?Kalkmış Allah yok deyip septilyonda bir ihtimale sığınıp dünya rastgele olmuş diyorsunuz. Allahtan korkun bu nasıl bir cehalet. Vesveselerinize kulak vermeyin. Peygamberimizin tam bir örnek olduğu ve insanlığın ahlak timsali olduğu tarihi kaynaklarla sabitken bu kadar değerli bir insanın bu kadar mala mülke itibara el emin sıfatına sahipken niye gidip de haşa yalan söylesin. Vallahi vesveselerinize kulak verip hakikati inkar ediyorsunuz. Peki bu size ne kazandırıyor?. Yazık etmeyin kendinize. Allah hepinize Hidayet nasip etsin bizim de imanız üzere canımızı alsın. Amin.

  5. Oğuz dedi ki:

    Allah razı olsun, ufuk açıcıydı.

  6. Fatih Kartal dedi ki:

    harikulade… ateizm hakikate sürekli kurşun sıkar.. ve daima oryantalistlere eklenir… en iyi yapabildikleri şeydir bu.

  7. Anselm dedi ki:

    Kur’an’ın tanrı vahyi olduğunu gösteren argümanlar var mı? Din felsefesi insanı en fazla deizme götürebilir gibi duruyor. Aquinas deizme karşı argümanlar sunuyor fakat; bu müdahale etmeyen deizm anlayışına karşı geçerli. Doğal dinin olduğunu savunanlara karşı Hristiyanların diriliş argümanı var. Müslümanların argümanları çok zayıf duruyor genelde. 19 üzerinden tablo çıkarıp besmele üzerinde çalışanlar var bunlar hakkında ne düşünüyorsun?

  8. Furkan dedi ki:

    kardesım sıten cok ıyı masaAllah neden yazı atmaya devam etmıyorsun 🙁

  9. Furkan dedi ki:

    Admin kardeşim seninle nasıl iletişim kurabilirim. Aklıma takılan birkaç soru var ve çok önemli. Yorum olarak yazarsam geri dönüş yapıyor musun? Yoksa e-mail gibi yollarla mı iletişim kurabilirim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir