HZ. MUHAMMED HİÇ YAŞAMADI İDDİASINA VE DİĞER BAZI İDDİALARA CEVAP

image_pdf

Her ne kadar saygın tarih profesörleri tarafından savunulmasa da bazı belgeseller aracılığıyla Hz. İsa’nın hiç var olmadığı iddiası ortaya atılmıştı. Kaldı ki bu belgeseller de içinde pek çok hata barındırmaktaydı ve dayandığı kaynaklar da pek güvenilir kaynaklar değildi. Bu iddianın başını çekenler Zeitgeist ve Religulous gibi belgeseller olmuştur. Örneğin Zeitgeist’e dair ateist bir kişinin yaptığı kapsamlı bir eleştiriyi buradan inceleyebilirsiniz.

 

Türkiye’de ise Hz. Muhammed’in hiç var olmadığı iddiası insanlar arasında özellikle de Zeitgeist belgeselinden sonra ortaya atılmaya başlandı. Daha öncesinde Rus oryantalistler tarafından ortaya atılmış bu görüş, daha yakın zamanda akademik alanda Karl-Heinz Ohlig ile kendi çevresindeki bir grup insan tarafından benimsendi. Buna göre Hz. Muhammed hiç yaşamamış ve Kur’an-ı Kerim de Hristiyanların yazdığı bir metindir. Bu yazıda Hz. Muhammed’in yaşadığına dair birkaç kanıtı inceleyeceğiz ve o dönemde yaşamış bir insanın yaşadığına dair kanıtın ne şekilde olabileceğini sorgulayacağız. Aynı zamanda yazıda Hz. Muhammed hakkında popüler 3 iddiaya daha cevap vereceğiz. Yazı iki ana başlıktan oluşmaktadır:

1. Hz. Muhammed Hiç Var Olmadı İddiasına Cevap

2. Hz. Muhammed Hakkındaki Diğer Popüler İddialara Cevap

  1. Hz. Muhammed’in 9 Yaşında Bir Kızla Evlendiği ve Bunun Ahlâksız Olduğu İddiası
  2. Hz. Muhammed’in Terörist Birisi Olduğu İddiası
  3. Hz. Muhammed’in Kur’an-ı Kerim’i Kendi Çıkarları İçin Yazdığı İddiası

 

HZ. MUHAMMED HİÇ VAR OLMADI İDDİASI

Öncelikle, Orta Çağ’ın başlarında yaşamış bir insanın yaşadığına dair nasıl bir kanıt olabilir? Ekşi Sözlük ve Ateist Forum gibi yerlerde gördüğüm üzere, ki hiç şaşırmıyorum da, insanlar neredeyse video kayıtları ve doğum belgeleri gibi kanıtlar beklemektedir. Orta Çağ’ın başlarında yaşamış bir insanın yaşadığına dair bu tip kanıtlar bulmak imkânsızdır. O devirde yaşadığını düşündüğünüz her kim için “kesin” bir kanıt beklerseniz bekleyin bulamazsınız. Ancak o dönemde o insan adına yazılmış belgeler ya da tarihçilerin bir şekilde ondan bahsettiği belgeler bir kanıt yükümlülüğü taşıyabilir.

 

Elbette Hz. Muhammed’in var olduğuna dair görülen en büyük kanıtlar Kur’an-ı Kerim, hadisler, erken dönem siyer ve İslâm tarihi çalışmalarıdır. Kimileri “İyi de bunlar zaten çoğunlukla Müslümanların eserleri, tarafsız olmalarını bekleyebilir miyiz?” diyebilirler. Fakat bunun cevabı “Evet” olmalıdır. Çünkü çok uzunca bir zaman Muhammed diye bir kimsenin yaşamadığına dair hiçbir rivayet ya da eser elimize ulaşmamıştır. Fakat bunun aksine onun var olduğunu söyleyen ve hayatını anlatan eserler vardır. “Peygamber’i konu alan gerek Müslümanların yazdığı gerekse Müslüman olmayanların yazdığı bütün bu eserler halk tarafından kurgulandı ve Peygamber’in yaşamadığına dair hiçbir iddianın da gelmeyişi yine o halkın yaptığı bir oyundu. Kur’an-ı Kerim’i o Arap halkı yazdı.” gibi bir söz söylemek dayanaksız bir komplo teorisinden öte bir şey olmayacaktır. Çünkü elimizdeki verilerin en iyi açıklamasını yapmaya çalışan tarih bilimine göre, o devirde yaşan bir insanın gerçekten yaşadığına dair kocaman bir literatürün çıkması ve aksi yönde hiçbir şey söylenmemesi elbette onun yaşadığına dair büyük bir kanıt olacaktır. Böyle bir iddiada bulunan bir kimse o halkın nasıl böyle bir kitabı yazmaya başladığından tutun [o halkın] o kadar müşriğe karşı nasıl mücadele ettiklerine kadar bütün tarihi hiçbir dayanağa sahip olmadan kendi zevkince baştan yazmış olacaktır. Dolayısıyla tarihçilerin kahir ekseriyeti Peygamber’in tarihi bir kişilik olduğunu kabul etmiştir.

 

“Peygamber’in var olmaması mümkündür.” diyenlere ise cevabımız şöyledir: Tarih bilimi elimizdeki verilerin en makul açıklamasını vermeye çalışır ve İslâm’a dair koskocaman bir literatürün en iyi açıklaması da elbette Hz. Muhammed’in yaşadığını kabul etmektir. Hz. Muhammed’in hiç yaşamamış olması -tıpkı yarın Güneş’in doğmayacağının, şu anda rüyada olduğumuzun mümkün olması gibi- mümkündür. Fakat bunun mümkün olması, tersi bir görüşü benimsememizi elbette mantıksız kılmaz. Eğer Hz. Muhammed’in var olmadığı iddia edilirse, onun var olduğunu söyleyen ve birçok şey aktaran kocaman bir literatürün çöpe atılması gerekmektedir. Fakat eğer kocaman bir literatürü çöpe atıyorsak, çöpe atmamız için makul açıklamaların sunulması gerekir. Oysa Hz. Muhammed’in var olmadığını söyleyenler bir komplo teorisinden öte bir şey söylememektedir. Eğer böyle bir şey iddia edeceklerse tarihi verileri bir bir baştan sona makul bir şekilde açıklamaları gerekir. Eğer bu yapılmaz elbette akla en yatkın olan kabul Peygamber’in yaşadığı yönündedir.

 

Robert G. Hoyland’ın bu İslâm’dan bahseden ilk kaynakları konu edindiği Seeing Islam as Others Saw It adında bir kitabı vardır. Kitabın içinde dönemin Müslüman olmayan kimselerin metinlerinden ve Müslüman olan kimselerin metinlerinden Yunan kaynakları, Kıpti ve Ermeni kaynakları, Doğu-Batı Suriye kaynakları, Latin kaynakları ve Çin kaynakları vardır. Bu kaynaklarda Hz. Muhammed’ten bahsedilmektedir. Örneğin Temmuz 634 tarihinde yazılan Doctrina Jacobi (Jacob’ın Öğretileri) eserinde Araplar arasında peygamber olduğunu iddia eden bir kişinin olduğuna değinilir.[1] Papaz Thomas, 640 yılında yayınlanan eserinde Hz. Muhammed’ten söz eder.[2] Bagratuni Piskoposu Sebeos ise 660 yılında yazdığı eserinde bir tüccar olan Hz. Muhammed’ten söz eder.[3] John bar Penkaye ise 680’lerde yazdığı eserinde Arapların lideri olan Hz. Muhammed’ten söz eder.[4] Bununla beraber, Hz. Muhammed’in farklı ülkelerin otoritelerine yazdığı İslâm’a davet mektupları da bulunmaktadır.[5] Belirtmek gerekir ki Peygamber hakkındaki eserlere özellikle de 680-720 yıllarında fazlasıyla rastlanmaktadır. Fakat özellikle de 6. yüzyılda Arap coğrafyası tarafından bize ulaşmış ne kadar tarihi metnin mevcut olduğu düşünülünce bu pek de ilginç olmayacaktır. Yani Peygamber’den özellikle de o öldükten sonra bahsedilmeye başlanması ilginç değildir, meselâ Peygamber’in yaşadığı dönemde Arap coğrafyasında şiirler yaygın olsa da yazılı eserlerin pek yaygın olmadığı açıktır.[6] İnsanlar sanki 10 yüzyıldan bile daha önce yaşayan bir insanın yaşadığına dair kanıtların bugün yaşan bir insanla aynı olacağını zannetmektedir. Hatta bazıları Napolyon ile Hz. Muhammed’in yaşadığına dair kanıtları karşılaştırmaya çalışmaktadır. Gülünç olan şu ki Napolyon 1700-1800 yıllarında(Yeni Çağ’ın sonunda ve Yakın Çağ’ın başında) yaşamışken Hz. Muhammed 500-600 yıllarında(Ortaçağ’ın başında) yaşamıştır. Aralarında neredeyse iki çağ ve binden fazla sene olan bu insanların yaşadığına dair kanıtlar konusunda birçok farklılık tabii ki olacaktır. Bununla birlikte yaşadıkları coğrafya farklıdır. Sonuç olarak, Hz. Muhammed’in tarihi bir kişilik olduğuna (yaşadığına) dair kanıtlar yaşadığı döneme göre gayet açıktır. Bazılarının neredeyse günümüzdeki insanlarla Hz. Muhammed’in yaşadığına dair kanıtları karşılaştırmaya çalışması, yani tarih bilimini böyle bir hâle düşürmeleri gerçekten üzücüdür. Hâlâ Hz. Muhammed’in yaşamadığını düşünen varsa kendisini İslâm tarihini A’dan Z’ye eleştiren bir kitap yazmaya davet ediyoruz ki iddiasının ne ölçüde makul olduğunu görelim, aksi halde bu iddia pek de benimsenecek bir iddia olmayacaktır.

 

HZ. MUHAMMED HAKKINDAKİ DİĞER POPÜLER İDDİALARA CEVAP

1. Hz. Muhammed’in 9 Yaşındaki Bir Kızla Evlendiği ve Bunun Ahlâksız Olduğu İddiası

Cevabımızda Hz. Muhammed’in 9 yaşında bir kızla evlendiğini ve evlenmediğini savunan iki görüşü de ele alacağız. Ben bu iki görüşün de müdafaasını kendi görüşümmüş gibi yapacağım. Ve bundan bağımsız olarak son kısımda kendi görüşümü de belirteceğim:

1. HZ. AİŞE, HZ. MUHAMMED İLE 9 YAŞINDAYKEN EVLENMEMİŞTİR

Hz. Aişe’nin bazı hadislerde belirtildiği gibi 6 yaşında sözlenmiş ve 9 yaşında -resmen- evlenmiş olması Aişe’nin akrabalarının biyografisiyle çelişmektedir. Hz. Aişe’nin ablası olan Hz. Esma’nın 100’lü yaşlarda öldüğü söylenirken(H. 73, M. 692), Hz. Aişe’nin ondan hemen hemen 10 yaş küçük olduğu söylenir. Hz. Esma hakkındaki hesaplamalardan yola çıkarak Hz. Aişe’nin yaşı 17-18 bulunurken, başka hadislerde Hz. Aişe 9 yaşında olarak geçer ve bu durumda hadislerin birbiriyle çelişkili olduğu ortaya çıkar. Unutmayalım ki “sahih hadis” demek belirli metotlara uymuş olan hadis demektir. Bu metot genel olarak hadisi rivayet eden kişinin güvenilir olup olmadığına ve hafızasının iyi olup olmadığına dayanmaktadır, hepsi bu kadar. Dolayısıyla Kur’an ile çelişen sahih hadisler de bulunmaktadır. Hafızası iyi olan ve insanlara kendini iyi gibi gösteren fakat aslında yalancı olan birisi de elbette olabilir. Hadisin gerçekliği konusunda en önemli metot da Kur’an’a uygunluk olmalıdır. Oysa ki sahih hadis metodunda Kur’an’a uygunluğa dikkat edilmemekte ve sadece hadisi rivayet eden kişinin nasıl bir kişi olarak tanındığına bakılmaktadır. Buradan da yola çıkarak diyebiliriz ki, gerçek olmayan “sahih hadisler” de olabilecektir. Bazı insanların alimlere takıntılı olması ve sahih denilen her şeyi kabul etmesi sorunlara yol açmaktadır. Hz. Muhammed’in Kur’an ile çelişkili şeyler söylediği sonucunu da doğurmaktadır(Mürtedin öldürülmesi, recm gibi olaylar örnek verilebilir). Hz. Aişe iddiasına dönelim. Hz. Muhammed, Hz. Hatice’nin ölümünden sonra hem çocuklara bakımda yardım edecek, hem yaptığı işlerde yardım edecek hem de İslam’ın tanıtılması konusunda yardım edecek bir eşe ihtiyacı vardır. Yani peygamberin böyle bir kadınla evlenme isteği, vahyin başlangıcından on yıl sonradır. Hz. Aişe, vahiy başlangıcından 5-6 yıl önce doğmuştur. Dolayısıyla Hz. Aişe’nin Peygamberimizle evlendiği yaşın 17-18 olduğu ortaya çıkar. Şimdi biz burada Hz. Aişe’nin Hz. Peygamber ile evlenirken 9 yaşından daha büyük olduğuna dair verilen 3 delile değineceğiz:

1. Bilindiği gibi Hz. Ebû Bekir’in altı çocuğu vardır; bunlardan Hz. Esma ve Hz. Abdullah, Kuteyle binti Ümeys’ten; Hz. Aişe ile Hz. Abdurrahman, Ümmü Rûmân’dan; Muhammed, Esmâ binti Ümeys’ten ve Ümmü Gülsüm de Habîbe binti Hârice’den dünyaya gelmiştir. Bu durumda Esma ile Hz. Abdullah; Abdurrahmân ile de Aişe anabir kardeşlerdir ve bu her iki anabir kardeşlerin arasındaki yaş farkları konumuza ışık tutacaktır. Şöyle ki:

a) Hz. Ebû Bekir’in ilk kızı olan Esma, hicretten 27 yıl önce(595) dünyaya gelmiştir.[7] Hz. Esma, Hz. Muhammed’in hicreti esnasında Zübeyr ibn Avvâm ile evli ve o gün altı aylık hamiledir. Bir diğer ifadeyle o gün 27 yaşındadır. Üç ay sonra Medine’ye hicret ederken Kuba’da oğlu Abdullah’ı dünyaya getirecektir. Kendisinin 100 yaşındayken hayata gözlerini yumduğu düşünülmektedir. Hz. Aişe ile ablası Esma’nın arasındaki yaş farkının 10 olduğu bilinmektedir.[8] Buna göre(595+10=605) Hz. Aişe’nin doğumunun 605; hicretteki yaşının da(622-605=17) olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır. Malum evlilik, hicretten yedi ay sonra[9] gerçekleştiğine göre demek ki, bu sıralarda Hz. Aişe 17 yaşını aşmış ve 18 yaşına doğru gitmektedir. Bedir’in hemen akabindeki Şevvâl ayında evlendiği bilgisini esas aldığımızda ise onun, evlendiği gün on sekiz yaşını aşıp on dokuza adım attığını kabullenmemiz gerekmektedir.

 

b) Burada dikkat çeken bir diğer husus da, Hz. Ayşe’nin anabir kardeşi olan Hz. Abdurrahman ile arasındaki yaş farkıdır. Bilindiği gibi Hz. Abdurrahman, Hz. Ebû Bekir’in büyük oğludur ve ancak Hudeybiye’den sonra Müslüman olacaktır. Abdurrahman, Bedir Savaşı’nda 20 yaşlarındadır.[10] Buna göre o, 604 yılında doğmuş olmalıdır. Genel olarak kardeşler arası yaş farkının bir veya iki olduğu bir toplumda, ağabeyi 604 yılında dünyaya gelen bir kardeşin 614 yılında doğması, yani iki kardeşin arasında on yaş gibi bir farkın meydana gelmiş olmasının ihtimali çok zayıftır. Üstte bahsettiğimiz delillerden yola çıkarak ve bu olayı da o delillere ekleyerek, Hz. Ayşe’nin yaşının 17 olarak düşünülmesi de rasyonel(Mantıklı) olacaktır.

 

2. Hz. Aişe’nin vefat tarihi konusunda gelen rivayetler de onun 17-18’li yaşlarda olduğu kanaatini güçlendirmektedir. Zira onun vefat ettiği yıl ve o günkü yaşıyla ilgili olarak hicrî 55, 56, 57, 58 veya 59;[11] yaşıyla alakalı olarak da 65, 66, 67, 74 gibi farklı tarih ve rakamdan bahsedilmektedir.[12] Bu durum, doğum tarihinde olduğu gibi onun vefat tarihiyle ilgili de kesin bir kabulün olmadığını göstermektedir. Özellikle 58. yılında ve 74 yaşında iken vefat ettiğini ifade eden rivayette, onun vefat ettiği günün çarşamba olduğu; vefat tarihinin, Ramazan ayının 17. gecesine denk geldiği; vasiyeti üzerine Vitir namazından sonra Cennetü’l-Bakî’ye geceleyin defnedildiği ve yine vasiyeti gereği namazını, Hz. Ebû Hüreyre’nin kıldırdığı; mezarına da ablası Hz. Esma’nın iki oğlu Abdullah ile Urve, kardeşi Muhammed’in iki oğlu Kâsım ve Abdullah ile diğer kardeşi Abdurrahman’ın oğlu Abdullah gibi isimlerin indirdiği gibi detayların bulunması diğerlerine nispetle bu bilginin daha güçlü olduğu izlenimi vermektedir.[13] Öyleyse bu tarihi esas alarak bir hesaplama yapacak olursak Hz. Aişe’nin, Hz. Muhammed’in irtihalinden sonra 48 yıl daha yaşadığını(48+10=58+13=71+3=74) görmekteyiz ki bu hesaba göre o, risâletten üç yıl önce dünyaya gelmiş demektir. Bu durumda evlendiği gün onun(74–48=26–9=17), 17 yaşını 7 ay geçtiği anlaşılmaktadır. Yukarıdaki bilgilere ilave olarak, erkek çocukların bile yoldan geri çevrildiği Uhud günü onun da cephede oluşu,[14] ilmî meselelerdeki derinliği, siyasi liderliği,[15] İfk Hadisesi karşısında ortaya koymuş olduğu olgun tavır ve beyanları, Fatıma arasındaki yaş farkı, hicret ve sonrasında yaşanan gelişmelere detaylarıyla birlikte vukûfiyeti, Medine’ye intikal ettikten sonra evlilik işinin, bizzat babası Hz. Ebû Bekir’in gündeme getirmesiyle ve mehir takdirinden sonra gerçekleşmiş olması,[16] model bir şahsiyet olarak Hz. Muhammed’in toplum önündeki rehberlik konumu, peygamberlik hassasiyeti ve baba şefkati, gelen ayetlerde evlilik yaşıyla ilgili olarak rüşd şartının getirilmiş olması, onun yaşı ve evliliğiyle ilgili rivayetlerin farklılık arz etmesi yönüyle kesinlik ifade etmiyor oluşu,[17] o günkü yaşını ifade ederken bizzat Hz. Aişe’nin, şüphe ifade eden “altı veya yedi” tabirini kullanması, o günün toplumlarında doğum ve ölüm tarihlerinin bugünkü kadar net tespit edilmiyor oluşu gibi bilgiler üzerinde de durulabilir. Ancak netice değişmemekte ve bunların hepsi, onun risâletten önce dünyaya geldiği, 14-15 yaşlarındayken nişanlandığı ve 17-18 yaşlarındayken de Hz. Muhammed ile evlendiği şeklindeki kanaati kuvvetlendirmektedir.

 

3. En başta da belirttiğimiz üzere, Hz. Aişe’nin ayetlerin nazil olmasından bahsettiği birkaç ayetle de Hz. Aişe’nin 9 yaşında olduğu iddiası çelişmekte ve 17-18 yaşında olduğu iddiası güçlenmektedir. Asr-ı Saadet isimli eserin yazarı Mevlana Şibli, Hz. Aişe’nin;

Ben Mekke’de oynayan bir çocuk iken, “Hayır, buluşma zamanları kıyamet saatidir. Ne korkunç, ne acıdır o saat” ayeti indi(Kamer Suresi 46. ayet). Bakara ve Nisa sureleri, ben Peygamber’in yanında iken nazil oldu.”

 

hadisinden yola çıkarak, Kamer Suresi’nin Mekke’de nübüvvetin dördüncü yılında nazil olduğunu ve Hz. Aişe’nin o dönemin olaylarını tafsilatıyla bildiğine ve kavradığına göre o zamanlarda yaklaşık 8-9 yaşlarında, Medine’ye hicret esnasında ise 17 yaşında olduğunu düşünmenin en mantıklı yol olduğu söyler(Yani Hz. Muhammed ile evlendiğinde 17-18’li yaşlardaydı).[18] Şibli’nin bir başka dayanağı ise şudur: Hatice vefat ettiği zaman Hz. Peygamber’e evi idare edecek ve çocuklara bakacak biri lazımdı. Hz. Muhammed’in evini idare edecek genç ve dinç birine ihtiyacı vardı. Bunun için de o, bu niteliklere sahip akıllı ve yetenekli bir kadın olan 18 yaşlarındaki Hz. Aişe ile evlendi(Unutulmamalıdır ki Hz. Aişe, İslâm tarihi açısından da çok önemli bir kadın olmuştur).[19]

 

Yaşar Nuri Öztürk, bu konu hakkında yazdığı makalesinde şöyle bir mantıki çıkarıma varır:

Hz. Aişe, peygamber ile nikâhladığında altı yaşındaysa, nübüvvetten dört yıl sonra doğmuş olmalıdır. Daha ilk günlerde Müslüman olmuş Ebû Bekr’in, putperest bir aileye kızını gelin vermek üzere anlaşmış olması, bu şartlar altında nasıl mümkün olur?(Cübeyr putperest bir aileye mensuptur) Anlaşılan odur ki Hz. Aişe, Ebû Bekr’in Müslüman oluşundan daha önce, putperest bir aile tarafından istenmiş ve babası da bunu kabul etmiştir. Eğer bu istek, Ebû Bekr’in Müslümanlığı kabulünden sonra olsaydı, Hz. Muhammed’in dostu olan Ebû Bekr, kızını putperest bir aileye asla vermeye kalkmazdı. O halde Hz. Aişe, Müslümanlığın zuhurundan önce doğmuş ve hatta o sıralarda, bir aile tarafından gelin edilmek üzere istenecek duruma gelmişti. Hz. Aişe’nin İslam’ın zuhurundan en az 5-6 yıl önce doğmuş olduğunu kabul etmek gerekir. Buna göre de, Hz. Aişe’nin Peygamber tarafından istendiği sırada en az 14–15 yaşlarında olması icap eder(Sözlü olarak anlaşıldıktan birkaç sene sonra evlendiği bilinmektedir. Eğer 14-15 yaşlarında sözlenilmiş ise, 17-18 yaşlarında evlenmişlerdir).[20]

 

Hz. Aişe henüz peygamberimizle evlenmeden önce Cübeyir bin Mut’im ile nişanlanmıştı(Yaşar Nuri bu olaydan bahsederek bir kanıt sunmaktadır). Mut’im, Hz. Aişe’yi oğluna almakla evine Müslümanlığı sokacağını düşünerek bu nikahı feshetmişti. Hz. Ebû Bekr, İslam’ı ilk kabul edenlerden biri olduğuna göre; bu olayın vukuu, islamın alenen duyurulmasından veya şuyu bulmasından önce olması gerekir. İslam alenen açıklanıp Müslümanlar Kabe yürüyüşü veya Safa tepesi toplantısından sonra topluma deşifre olduktan sonra Ebû Bekr’in Müslüman olduğu bilinince kızını almaktan vazgeçmiş olması daha doğru görünmektedir. Bu olayda yine Hz. Aişe’nin peygamberimizle evlenmeden önce evlilik çağına geldiğini ve nişanlandığını göstermektedir. Yani değil Hz. Muhammed ile nişanlanıp birkaç yıl sonra evlenmesi, daha önceleri -toplumun kabullerine göre- evlilik çağına geldiğinin düşünülmesi, kaynaklardan çıkarılan en makul sonuçtur. 17-18 yaşlarındaki bir kızın dönemin Arap toplumunca evlilik yaşına gelip geçti diye kabul edilmesi dahi gayet doğaldır.

 

2. HZ. AİŞE HZ. MUHAMMED İLE 9 YAŞINDAYKEN EVLENMİŞTİR VE BUNDA HİÇBİR SORUN DA YOKTUR[21]

Hz. Aişe ile Hz. Muhammed’in evliliği konusu hakkında sahih metoduna uyan hadisler Buhari ve Müslim gibi kaynaklarda çok açıkça geçmektedir. Hz. Aişe ile Hz. Muhammed’in evliliği Orta Çağ’da da eleştirilmemiştir, ilgili dönemde de eleştirilmemiştir. Çünkü bu evlilik o zamanın dünyasına göre gayet normaldir.  Günümüzde; yaşadığımız yüzyılda değişen yaşam şartları evlilik yaşını çok daha yüksek yaşlara çekse de tarihte evlilik yaşı bugünün insanlarını hayrete düşürecek kadar aşağılardaydı. Çünkü o tarihlerde evliliği etkileyecek sosyal ve ekonomik şartlar pek de söz konusu değildi. Daha doğru ifadeyle evlilik dış etkenlere kapalı bir seyir izliyordu. Antik dünyada evlilik yaşı için tek kriter çocuk doğurabilme yaşına gelmek olmuştur. Yani bu kritere göre ergenliğine giren her birey evlenebilecek kapasiteye gelmiş olmaktadır. Şimdilerde ise evlilik için ergenlik yaşına girmenin yeterli olmadığının kabul edilmesi geçmişteki kabullerimizi [bugünkü kabullerden ötürü] ahlâksız kılmaz.

 

Geçmişin ahlaki görüşü bugüne uymuyor diye geçmişi “ahlâksız pislikler” diye suçlamak ne kadar akıllıca bir harekettir? Evlilik yaşı değişken bir şeydir. Ve görüldüğü üzere birkaç yüzyıl öncesine kadar Dünya çapında çoğu yerde çocuk yaşta evlilik kabul edilmiştir. Gerçekten de özellikle 20. yüzyıla bakarsanız insanların yaşam şeklinde inanılmaz derecede farklılığın oluştuğunu göreceksiniz. Teknolojik gelişmelerden tutun da devletlerin yapısının değişiklik göstermesine kadar insanların hayatını derinden etkileyen pek çok hadise meydana gelmiştir. Dolayısıyla geçmiş yıllarda kahir ekseriyetin kabul ettiği algılar günümüzde farklılık gösterebilmektedir. Şöyle düşünün: Belki de 300-500 yıl sonra toplum yaşantısı, insanların evlilik ve aile algısı öyle bir değişecek ki 30 yaşından önce evlenmek ahlâksız bir tutum olarak kabul görecektir.

 

Bazı insanlar çocuk yaşta evliliğin Araplara özel bir şey olduğu ve “pis” Arapların bir geleneği olduğunu ileri sürmektedir. Oysa bugünden geçmişe yapacağımız yüzeysel bir yolculuk bile bize çocuk yaşta evliliğin Araplara has olmadığını, geçmiş toplumlarca çok büyük ölçüde kabul edildiğini gösterecektir. Encyclopedia Britannica’nın, “Marriage”(Evlilik) maddesinde; Avrupa’da 1929 yılında düzenlenen evlilik kanunundan önce evlilik yaşıyla ilgili ilginç bilgiler verilir. Britanya ve Amerika alt başlıklarında şunlar yazar:

(Britanya için) 1929 yılında düzenlenen evlilik yasasından önce örfi yasalara göre geçerli bir evlilik için evlilik yaşı erkekler için 14 kadınlar için 12 idi. Bu kural –yasal düzenlemeden sonra bile- İrlanda Cumhuriyetinde yürürlükten kaldırılmamıştı.[22] [Amerika için] Örfi yasalarda 12 yaşın altındaki kızların ve 14 yaşın altındaki erkeklerin evlilikleri geçersizdi.[23]

 

Tarihte evlilik yaşıyla ilgili dünyanın genel duruma bakıldığında erken yaşta evliliğin bütün toplumlarda yaşanan evrensel bir gelenek olduğunu görürüz. Some Phases of the Law of Marriage(Evlilik Yasasının Bazı Evreleri) isimli 1916 yılında yayımlanmış makalesinde Albert Swindlehurst, konuyla ilgili detaylı bir araştırma yapmış ve Asya’daki ülkelerle ilgili önemli bilgiler vermiştir. Bu makaledeki veriler erken yaşta evliliğin Asya toplumunun büyük bir çoğunluğunda da yaşandığını göstermektedir. Makalede erken yaşta evliliğin gelenek olduğu milletlerle ilgili şu bilgiler verilmektedir:

Ölümden sonraki bütün mutluluk umutları bir erkek çocuğunun doğumuna bağlı olduğundan Hindular için çok genç yaşta bir eş almak zorunlu bir görevdi.[24]

 

Swindlehurst, İslam öncesi İran dininin kurucusu olan Zerdüşt’ün evlenmeden önce ölen kişilerin azap çekeceğini söylediğini belirtir. Bu da İranlıları erken evliliğe yöneltmişti. Hint ve Çin nüfusunun bu kadar hızlı büyümesinin sebebi olarak erken yaşta evliliği gösteren ve bu hızlı büyümenin bu toplumları durgunlaştığını iddia eden Swindlehurst, Japonların erken yaşta evlilik geleneğinin farklı sebeplere dayandığını söyleyerek şöyle der:

Onlar(Japonlar) erken yaşta evliliği dinsel sebeplerden çok devlet için bir görev olarak teşvik ediyorlardı. Konfiçyus’un şu ahlak kuralını benimsemişleri: “Çocukları toplumun ve doğanın üzerlerine yüklediği evlilik yükümlülüklerini ihmal eden bir baba onurdan mahrum olarak yaşar ve eğer bir erkek çocuğu soyunu sürdürecek çocuklar bırakmadıysa görevinde başarısız olmuştur.”[25]

 

Yazar, bahsettiği bu milletlerde evliliklerin çocuk denecek yaşta yapıldığını vurgulamaktadır. Swindlehurst, Müslümanlar için evlilik yaşıyla ilgili açık bir kanunun olmadığını belirterek İslam toplumlarında genel kabul gören yaşın 15 olduğunu belirtir. Şuna da vurgu yapmakta fayda var ki yazar; İmam Ebu Hanife’nin genel kabule karşı çıkarak, Hz. Aişe’nin evlilik yaşını 18 olarak belirlediğinin altını çizer(Birazdan Hz. Aişe’nin 17-18 yaşlarında olduğunu iddia eden kanıta değineceğiz).[26] 1900’lü yılların başında yayınlanan bu makaleye göre Türkiye’de kızlar 14 yaşında evlenebilmektedir. Zaman içerisinde biraz daha geriye gidip daha net veriler almak istediğimizde günümüz algısı için kavranması zor rakamlarla karşılaşırız. Roma İmparatorluğu’nda ölüm ve evlilik yaşı ortalamaları ile ilgili bir makale yazan Albert Granger Harkness, bu ortalama yaşları bulmak için o döneme ait bazı yazıt ve kitabeler sunmaktadır:

Daha önceki zamanlarda; özelliklede Kraliyet ailelerinde 7 yaş üstü çocukların evlenmesi meşhurdu. Fakat bu şekilde yapılmış herhangi bir evlilik kız 12, erkek 14 yaşına ulaştığında taraflarca iptal edilebilirdi. VIII. Henry 14 yaşına gelmeden önce, ölen kardeşi Arthur’dan dul kalan Catherine ile evlendirilmişti. Henry 15 yaşına ulaştığında bu evliliği red etmişti fakat 1509 yılında Catherine ile tekrar evlendi.[27]

 

Yine Hindistan’da ergenliğine girmeden evlendirilen kız çocuklarını eleştiren batılılara karşı Hintli yazar Raj Coomar Roy, Child Marriage in India(Hindistan’da Çocuk Evlilikleri) isimli bir makale yayınlamış ve makalede Britanicca Ansiklopedisi’nin verdiği bilgilere paralel bilgiler vermiştir:

Hindistanın büyük bir bölümünde ve hatta Bengalde Hinduların belirli kastlarında erkekler ve kadınlar çocukken evlenseler bile kız ergenliğine ulaşmadan birlikte yaşamalarına asla izin verilmez. Hinduların deyişiyle Kızın 2. evliliğine kadar…[28]

 

Geçmişte ergenlik yaşına girince evlenmek normal kabul ediliyordu. Çünkü aile kurmanın ana amacı çocuk yapmaktı, ve çocuklar zaten çok küçük yaşlarından eğitim alıyor ve kendi işlerini yapabilecek hale geliyorlardı. Lütfen bu dönemdeki 9 yaşında kızlara bakarak asırlar önceki 9 yaşında olan bir kızı karşılaştırmaya çalışmayınız. Bu bir hata olacaktır. Peki Hz. Muhammed kendi döneminin örflerine uygun bir evlilik mi yapmıştır? Ergenlik yaşının milletlere ve coğrafyalara göre değişken bir yapıda olduğu açıktır. Kuzey’den Ekvator’a doğru yaklaştıkça ergenliğe giriş yaşının daha aşağılara doğru indiğine dair bir genel kabul olsa da bazı önemli örnekler tam tersini gösterebilmektedir. Örneğin, İsveç’in kuzeyinde ergenliğe giriş yaşı güneyine oranla daha aşağı yaşlardadır. Yine de Avrupa’da yasal evlilik yaşının sabit bir yaşa endekslendiği günlerde bu kriterin İtalya’daki ergenlik yaşına göre ayarlandığını bilenler buna itiraz ederek daha kuzeydeki ülkelerin Prusya kriterine bağlanmasını istemişler ve ülkelerinde kızların ergenliğe güneydeki ülkelere göre daha geç girdiğini söylemişlerdir. Tüm bu değişikliklere rağmen genel olarak ergenliğe kaç yaşında girildiği bilinmektedir. Psychology Today sitesinde yayınlanan bir makalede şu bilgilere yer verilir:

Ergenlik, genel olarak 13-19 yaşları arasındaki kişileri tanımlar ve bu dönem çocukluktan erişkinliğe geçiş aşaması olarak kabul edilebilir. Bununla birlikte, ergenlik döneminde ortaya çıkan fiziksel ve psikolojik değişiklikler 9-12 yaşlar arasında -yani daha erken- de başlayabilir.[29]

 

Sonuç olarak ergenlik yaşları değişkenlik göstermekte fakat 9 yaşında ergenliğe girenler de olabilmektedir. Kızların ergenliğe giriş yaşının erkeklerden daha küçük olduğu da gözlemlenmiş bir olgudur.[30] Başta da belirttiğimiz gibi amacımız tarihteki evliliklerle çağdaş evlilikleri kıyaslayıp hangisinin doğru olduğunu kanıtlamak değildir. Ama unutmamız gereken nokta tarihteki evlilik anlayışını uygulayanlar da çağdaşlarına uymaktaydılar ve neredeyse çocuk yaşta evlenmek o zaman için evrensel bir algıydı. Dönemimizde evlilik yaşının ergenliğe girdikten çok daha sonraları olması, dönemimizin ergenliğe girildiğinde hemen evlenilen geçmiş dönemlerden daha ahlâklı olduğu gibi bir sonucu doğuramaz.

 

Bazıları Hz. Aişe’nin 18 yaşında evlendiğine dair [ablası olan] Hz. Esma üzerinden birtakım kanıtlar getirmektedirler. İslâm tarihçileri genel olarak Hz. Aişe’nin H. 58 (M. 678) yılında 66 yaşında öldüğünü düşünmektedirler.[31] Hz. Aişe Hicret’ten birkaç ay sonra evlendiğine/birlikteliğe girdiğine göre, öldüğü yıldaki yaşından Hicret’ten sonraki 58 yılı çıkardığımızda (66-58=8) sonuç 8 çıkmaktadır. Hz. Esma’nın ise H. 73 (M. 693) yılında öldüğüne dair bir ittifak vardır fakat kaç yaşında öldüğü konusunda ihtilaf vardır.[32] Bazıları onun 100 yaşında öldüğünden söz etmektedir. Fakat bu söylem, çokluktan kinaye olarak kullanılıyor olabilir, yani Hz. Esma’nın uzun bir süre yaşadığını belirtmekte olabilirler. Örneğin İbn İmad ve ez-Zehebi Hz. Esma’nın 90’lı yaşlarda ya da 90 yaşını biraz aştıktan sonra öldüğünü söylemektedir.[33] Bu hususta şöyle bir hesaplama yapabiliriz: Hz. Aişe’nin vefat ettiği H. 58’den Hz. Esma’nın vefat ettiği H. 73’e kadar geçen 15 yıllık süreyi Hz. Esma’nın H. 58’deki yaşına eklediğimizde Hz. Esma’nın yaşı vefat ettiği sırada 91 eder(76+15=91). Bu da gösteriyor ki Hz. Esma vefat ettiğinde 91 yaşındaydı, 100’lü yaşlarda olması pek mümkün gözükmemektedir. 91’den öldüğü tarih olan H. 73’ü çıkardığımızda ise (91-73=18) Hz. Esma’nın Hicrette, yani Hz.Aişe’nin evlendiği yılda 18-19 yaşlarında olduğunu buluruz. Hz. Esma ile Hz. Aişe arasındaki yaş farkı 10 yaş olacağına göre Hz. Aişe’den nakledilen ve bütün tarihçilerin müttefik olduğu “6 yaşında sözlendim 9 yaşında da evlendim ” ifadesinin doğru olduğu ortaya çıkar.

 

Bazıları ise Hz. Aişe’nin Peygamber ile evlenmeden önce Cübeyr ile nişanlandığına vurgu yaparak, Hz. Ebû Bekr’in Müslüman olmadan önce Hz. Aişe’yi bir müşrik olan Cübeyr’e verebileceğinden hareketle onun 9 yaşından büyük olduğu sonucuna varmaya çalışmaktadır. Fakat kaçırdıkları nokta o ki müşriklerle evliliği yasaklayan ayet Medine’de inmiştir(Bkz. Bakara Suresi 221). Dolayısıyla Mekke döneminde müşriklerle evlenmek yasak değildi. Hatta bu ayetin inmesiyle birlikte Medine’de bazı sahabeler de eşlerini boşamıştı. Müminler için bir sorun olmadığı gibi müşrikler de Mekke döneminde müminlerle evlenmeyi garip karşılamıyordu. Hz. Aişe’nin Cübeyr ile nişanlanması mevzusuna gelirsek, Cübeyr ile Hz. Aişe’nin beşik kertmesi olduğu savunulabilir.

 

Peki büyük bir adamın küçük bir çocukla evlenmesi, yani aralarındaki yaş farkı çok garipsenecek bir durum mudur? Elbette büyük bir adamın küçük bir kişiyle evlenmesi günümüzün toplum yaşantısına uymamaktadır. Fakat Peygamber’in döneminde özellikle de kabile liderlerinin belirli nedenlerden ötürü kendinden çok daha küçük kişilerle evlendiği bilinmektedir.[34] Peygamber’in Aişe ile evlenmesindeki amaç ise Aişe’nin İslâm tarihi açısından önemine baktıkça anlaşılabilir(Hz. Aişe hadisler açısından da, o dönemde tecrübe olarak insanlara dini göstermek açısından da İslâm tarihi açısından çok önemli bir kişi olmuştur). Bununla birlikte Hz. Peygamber’in Hz. Aişe ile evlenmesi Hz. Ebû Bekr ile aralarında da oldukça sıkı bir bağ kurmuştur. Bazıları “Zaten çok yakın değiller miydi, niye aralarında bağ kursun ki?” diye sormaktadır. Fakat bu tür soruların peygamberin ve çevresinin insani duygulara sahip olmadığı düşüncesinden kaynaklanıyor olabilir. Meselâ benim teyzem ile ilişkilerim gayet iyidir. Ben onlarda kalırım, onlar bize ziyarete gelir, gerektiğinde teyzem benim işime de koşar, yani ailecek birbirimize kol kanat gereriz. Bununla birlikte, üzerinde çalıştığım bir projede teyzem, kendisi için sıkıntılı bir zamanda bana yardımcı oldu. Evet, teyzem ile aramız zaten çok iyiydi fakat yaptığı bu davranış aramızdaki bağları daha da kuvvetlendirdi. Bir insan olarak Hz. Ebû Bekr ile Hz. Muhammed’in de arasındaki bağın güçleneceği elbette ki çok rahatça savunulabilir. O dönemde aile bağlarına çok önem verildiği açıktır; Hz. Ebû Bekr’in, kızı olan Hz. Aişe’yi İslâmiyet’in en önemli ismiyle evlendirmesi elbette ki onun için de güzel bir duygu olacaktır. Fakat vurgulamakta fayda var ki bu evliliğin asıl nedeninin bu olduğunu savunmuyoruz, ancak bu evlilik buna da sebebiyet vermiştir.

 

3) SONUÇ

Evlilik yaşı toplum yaşantısına, kültürüne, yaşanılan dönemde gerçekleşen olaylara ve daha pek çok etkene göre toplumdan topluma ve hatta aynı toplumda farklı sosyal statüye sahip insanlarda farklılık göstermektedir. Hz. Muhammed’in yaptığı bu evliliğin o dönemde ve henüz çağımızdan birkaç yüzyıl önceye kadar ayıplanmadığı gözler önündedir. Yani Hz. Aişe 18 yaşındayken de evlenmiş olsa 9 yaşındayken de evlenmiş olsa bu durum yüzyıllar boyunca hiçbir kimse tarafından ahlâksız görülmemiştir. [Eğer çocuk yaşta evlendiyse bile] Üstte görüldüğü kadarıyla farklı memeleketlerden de çocuk yaşta evliliğin normal kabul edildiği bir gerçektir. Öncelikle bugünün evlilik algısıyla, çocuk algısıyla, toplum yaşantısıyla Peygamber’in dönemini anlamaya çalışmayı bir kenara bırakarak anakronizmden kurtulmalıyız. Peygamber’in döneminde küçük yaşta evliliklerin olduğu ve bunun insanlar tarafından ayıplanmadığına üstte zaten vurgu yaptık. Fakat özellikle de bu evlilikler, bugün olduğu gibi aşk/zevk gibi amaçlardan çok sosyal ve kültürel amaçlara dayanmaktaydı. Yani bu tür bir evliliğe -şu anda bizim baktığımız gibi- “azgınlık” çerçevesinde bakılmıyordu.

 

Allah-u Teâlâ’nın bu evliliğe bakışı (Hz. Aişe her ne yaşta evlendi ise), O’nun Nisa Suresi’nin 25. ayetinde hür kadınları ve cariyeleri sosyolojik olarak ayırıp şer’i bir emir vermesi fakat sonrasında da “Allah katında hepiniz birbirinizdensiniz [O topluma göre hür ve cariye ayrımı var ama benim nezdimde bunun bir önemi yok]” deyip bu emrin o örfe ait olduğunu, dini bir emir olmadığını belirtmesi gibidir. Yani Allah-u Teâlâ bu tür bir evliliğe [eğer Hz. Aişe 6 yaşında idi ise bile] muhtemelen objektif olarak (mutlak anlamda) ahlâksız olmaması gerekçesiyle o dönemin örfü çerçevesinde izin vermiştir, yani onun yaşı [illa ki] her zamanda ve zeminde geçerli olan bir evlilik yaşı değildir. Kaldı ki Hz. Peygamber’in Hz. Zeyneb ile ilişkisini örfe uygun olmadığı gerekçesiyle pek çok müşrik eleştirmiş ve Ahzab Suresi’nin belirli birtakım ayeti onlara cevap için inmiştir (Bu arada, Zeyd-Zeyneb meselesi diye anılan olaya da aşağıda değineceğiz. Bu noktada garip olan o ki üvey anne ile evlenmeyi normal bulan müşrikler evlatlıkla evlenmeyi garipsiyordu.). Fakat Hz. Peygamber ile Hz. Aişe’nin bu evliliğini eleştiren herhangi bir kaynak tarihi verilerimiz arasında bulunmamaktadır. Her ne kadar geçmişin kabulleri farklı olsa da örneğin yaşadığımız bu dönemin toplum yaşantısı gereği 18 yaşının altında bir kızla evlenmek kabul edilemez. Dolayısıyla, [Aişe her ne yaşta evlendiyse evlensin] bu durum günümüzde de bunun yapılmasını gerektirmez veya bunu meşru kılmaz. Günümüzde 9 yaşında olan bir çocuğun evli olamayacak kadar küçük olduğu açıktır.

 

2. Hz. Muhammed’in Terörist Birisi Olduğu İddiası

Yazımızın bu maddesinde Kur’an-ı Kerim’deki savaş ayetlerine detaylıca değinmeyeceğiz. Bu konuyu Kur’an’da Savaş Ayetleri yazımızda ele aldık, dilerseniz oradan okuyabilirsiniz. Fakat bazı kişilerin “Kafirleri öldürün.” gibi sözleri bağlamlarından kopararak ele almasının büyük bir sorun olduğunu da belirtmeden geçemeyeceğiz, o nedenle burada da çok kısa bir şekilde değineceğiz. Bu bakımdan, müfessirlerin yorumlarından daha detaylı bir şekilde söz ettiğimiz ve bir sonuca varmaya çalıştığımız Kur’an-ı Kerim’e Göre Cihâd Nedir? İslâm’da Cihâd Kavramı adlı yazımızı da okumanızı isteriz. Bu iddiaya cevap vermeye geçmeden önce bazı kişilere eleştiride bulunmak istiyorum: Bu konuda tartışırken bazı insanlar sanırsınız ilmi bir konu tartışmıyor da kahvede siyaset tartışıyor gibi davranmaktadır. Kendini aydınlanmanın, sorgulamanın beşiği gösteren insanların da böyle bir tavır takınması şaşırtıcı olsa gerek. Eğer Kur’an’ın savaşa ittiğini düşünüyorsanız bunu düzgün bir üslupla, meselâ “İşte şu şu ayetlerin bağlamına bakarsak şöyledir. Şöyle olmuştur fakat bence bu bakış açısı yanlıştır, çünkü şu şu nedenlerden ötürü. Bu nedenle Kur’an-ı Kerim’in savaşa ittiği makul bir şekilde düşünülebilir.” şeklinde ele almasını beklerim. Fakat bazıları sanki radikal bir dindarın misyonerlik yapması gibi, “Sizin dininiz böyle, şöyle. Hadi benim görüşüme gelin, en doğrusu benim.” tarzında tavır takınmaktadır, bu gerçekten güzel bir üslup değildir. Bazı dini siteleri çok dar bir bakış açısıyla dini değerlendirdiğini savunan insanlar da ne yazık ki gerek dine gerekse ateizme aynı ölçüde bakmaktadır. Her zaman savunduğum gibi, bir görüş benimsiyorsanız ve o görüşün doğru olduğunu insanlara duyurmak istiyorsanız lütfen hem kendi görüşünüzü hem de karşıt görüşünüzü sağlam bir şekilde öğrenin ya da susun. Yoksa bazı kimseler eleştiri yaparken gerçekten de evrim teorisi hakkında “Evrim benim atalarıma maymun diyor, ben böyle bir hakaretin altında kalmam. Asıl maymun bu evrime inananlar.” şeklinde yorum yapan insanların durumuna düşüyorlar, fakat -aynı o insanlar gibi- kendileri de bunun farkına varamıyorlar. O nedenle bir görüş eleştirilecekse ideoloji manyağı gibi davranılmamalı, kendi görüşünüz de karşıt görüş de doğru dürüst bir şekilde anlaşılmaya çalışılmalıdır.

 

Gelelim iddiamızın cevabına. Tevbe Suresi’nin ilgili ayetlerine değineceğiz. Kur’an-ı Kerim’in inen son surelerinden olan bu surenin ilgili ayetlerinin Tebük Seferi zamanlarında indiğini bilmekteyiz. Yani ayetlerin o çerçevede değerlendirilmesi gerekir. Tevbe Suresi’nin 5-6-7-8. ayetleri şöyledir:

Haram aylar sona erdiğinde müşrikleri ele geçirdiğiniz yerde öldürün. Gerektiğinde onları yakalayıp tutsak edin, gelip geçtikleri her yeri gözetim altında tutun. Şayet tövbe edip imana gelir, namazı kılıp zekatı verirlerse onları serbest bırakın. Çünkü Allah tövbekar kullarına karşı çok affedici, çok merhametlidir.

[Ey Peygamber!] Müşriklerden biri eman dileyip sana sığınmak isterse, ona bu güvenceyi ver ki Allah’ın kelamını işitip anlama imkanı bulsun. Daha sonra onu yurduna ulaştır. Çünkü onlar gerçekleri bizzat görerek öğrenmeye muhtaç insanlardır.

Sözlerinde durmayan müşriklerin yaptıkları antlaşmaların gerek Allah katında gerek O’nun elçisinin nazarında ne değeri olabilir ki?! Bununla birlikte, Mescid-i Haram’a yakın bir yerde kendileriyle antlaşma yaptığınız [Kinâne gibi] kabilelerin durumu farklıdır. Bunlar sözlerine sadakat gösterdikleri sürece siz de onlara verdiğiniz sözde durun. Çünkü Allah sözlerinde duran, ahde vefasızlıktan sakınanları sever.

Evet, sözlerinde durmayan müşriklerin antlaşmalarının Allah ve elçisinin nezdinde ne değeri olabilir ki?! Kesinlikle olamaz; çünkü onlar size galip gelmiş olsalardı, ne ettikleri yeminleri ne de yaptıkları antlaşmaları gözetirlerdi. Onlar bir yandan dilleriyle sizi hoşnut etmeye çalışırken, bir yandan da size karşı içten içe diş bilerler. Zaten onların hepsi sözünde durmayan, namert kimselerdir.

 

Bu ayetlerde çok açıkça görülüyor ki Müslümanlar antlaşmayı bozmuş kişilerle savaşmaktadır. Hatta antlaşmaya uymak isteyen kimi kabilelerle antlaşmaya devam edilmesi, bozgunculuğun kötü bir şey olduğu, eman dileyene yardım edilmesi gerektiği de vurgulanmaktadır. Tevbe Suresi’nin 12-13. ayetleri ise şöyledir:

Onlar sizinle antlaşma yaptıktan sonra antlannı bozar, inancınız hakkında ileri geri konuşurlarsa, işte o zaman kafirler güruhunun elebaşlarıyla savaşın. Çünkü onların antları ve sizden aldıkları emanları yok hükmündedir. Evet, onlarla savaşın ki bu sayede kötü davranışlarından vazgeçsinler.

[Ey Müminler!] Sizinle yaptıkları antlaşmaya uymayan, vaktiyle Peygamber’i yurdundan çıkarmak için etmediklerini bırakmayan bu namert adamlarla savaşmayacaksınız da başka kimle savaşacaksınız?! Kaldı ki savaşın fitilini ateşleyenler de onlardır. Yoksa onlardan korkuyor musunuz?! Oysa asıl korkmanız gereken Allah’tır. Çünkü siz iman sahibi kimselersiniz.

 

Bu ayetlerde de savaşın karşı taraf nedeniyle çıktığı açıkça vurgulanmaktadır. Evet, gelenekte kahir ekseriyetle cihâdın amacının İslâm’ı yaymak ve tüm kafirleri yok etmek olduğu şeklinde bir algı benimsenmiştir. Fakat ayetleri bağlamıyla, indiği çevreyle ve o zamanda gelişmiş durumlarla ele alırsak savaşın her zamanda ve zemindeki amacının kafirleri yok etmek olduğu anlaşılacaktır. Nitekim Medine’nin erken dönemlerinde inen Hac Suresi’nin 39. ayetinde savaşın meşruiyeti şöyle vurgulanır:

Haksız yere saldırıya uğrayan müminlere, zulme uğramış olmalarından dolayı savaşma izni verilmiştir. Şüphesiz Allah müminleri düşman karşısında muzaffer kılmaya kadirdir.

 

Bazıları şu hadis üzerinden tüm kafirlerle her zamanda ve zeminde savaşılması gerektiğini savunmaktadır:

İnsanlarla, “Allah’tan başka ilah yoktur” demelerine kadar savaşmakla emir olundum.

 

Fakat bu hadisin tüm zamanlarda tüm müşrikler/kafirler için söylendiğini düşünmek bence isabetli değildir. Gerek Peygamber’in savaş ahlakı olsun gerekse Kur’an-ı Kerim’in bildirileri olsun açıkça her zamanda ve zeminde her müşrikle savaşılır ilkesini kabul etmemektedir. Hadiste “insanlar”dan kastedilen şey sadece Mekkeli müşriklerdir. Çünkü zaten Arap olmayan müşriklerle Ehl-i kitabın tâbi olduğu hükümler bu hadis­te belirtilenden farklıdır. Ehl-i kitap ile yapılan savaş onların cizye vermesiyle sona erer iken Müslüman olmaları şart değildir. Dolayısıyla bunun tüm insanlara karşı edilen bir söz olmadığı, o dönemde belirli bir gruba karşı edilen bir söz olduğu daha tutarlı bir yaklaşımdır.

 

Sonuçta; İslâm’a göre savaş ya bir zulme karşı başlatılır, ya size saldırıldığından ötürü siz de saldırırsınız, ya da antlaşma bozma gibi haksız durumlar varsa savaş açılır. Yani bu durumda savaş arızi, barış ise esastır. Peki, İslâm’a göre savaşın nedeni bunlar ama Hz. Peygamber’in niye toplamda 60 küsür gazve ve seriyyesi vardır, yani Peygamber savaş peşinde olan birisi midir? İşte bunun temel sebebi o dönemde kafirlerin tutumu, yan sebebi ise yaşadığı coğrafyadır. Arap kabilelerinin ufak nedenlerden ötürü savaşa gittiği bilinmektedir. Yani Araplar savaşmayı bilen, buna da gayet alışık olan bir halktı. Dolayısıyla arada bir sorun olduğunda savaşın çıkması [insanların savaşla çok haşır neşir olmadığı] diğer milletlere göre daha olasıdır.

 

Müslümanlar hicretten önce hiç saldırı düzenlememiştir. Müslümanların hicreti ise zaten müşrikler tarafından baskı görmeleri nedeniyle olmuştur. Pek çok mallarını bırakıp hiçbir gelirleri de olmadan din adına Medine’ye gitmiş ve orada konaklamaya başlamışlardır. Fakat müşrikler Müslümanları bitirmenin zamanının geldiğini düşünmüş, Bedir Savaşı için toplanmıştır. Peygamber ise Ömer b. el-Hattab aracılığıyla savaşmama isteklerini onlara belirtmiştir fakat müşrikler küçük bir orduya sahip olan Müslümanları yenecekleri düşüncesiyle savaştan geri çekilmemişlerdir; neticede Müslümanlar kazanmıştır.[35] Peygamber’in savaşlarda kendi ibadetinde olan insanlara, mabetlere, yaşlılara, çocuklara, kadınlara, hayvanlara, bitkilere dokunulmaması gerektiğine dair de pek çok hadis vardır.[36] Peygamber, yeri geldiğinde de -aynı Kur’an’da söylendiği gibi- eman dileyen insanları affetmiş ve onlarla savaşmayı kesmiştir.[37] Hatta Hz. Peygamber Uhud Savaşı’nda müşrikler için “Allah’ım sen kavmime hidayet et, çünkü onlar bilmiyorlar.” diye dua ettiğini ve hatta kendisine (Hayber fethi sırasında) “Neden onların aleyhine dua etmiyorsun?” diyenlere de “Ben lanetleyici olarak gönderilmedim; insanları hak yoluna ve Allah’ın rahmetine çağırmak için gönderildim.” dediğini bilmekteyiz.[38] Kaldı ki bu tutum Kur’an-ı Kerim’de de “Sen onları imana zorlayacak değilsin, sen benim [uyarılarımdan ve] tehdidimden korkanlara Kur’an ile öğüt ver.” (Bkz. Kâf Suresi 45) şeklinde ele alınmaktadır.

 

Bu durumda, o zaman gerçekleşen olaylar nedeniyle her ne kadar savaş arızi de olsa savaşa gidilmek zorunda kalındığı savunulabilir. En azından, bir kimse mümin olsun ya da olmasın, Hz. Peygamber’in önemli bir tarihi kişilik olduğunu kabul etmesi makul durmaktadır. Hz. Peygamber’in önemli bir tarihi kişilik olduğunu kanıtlayacak diye değil ama Amerikalı astrofizikçi ve yazar Michael Hart’ın “Dünya Tarihine Yön Veren En Etkin 100 İsim” listesine Hz. Muhammed’i ilk sıraya koymuştur ve Hz. Muhammed’in önemine değinmiştir.[39] Gerçekten de, bir insan Müslüman olsun ya da Hristiyan olsun ya da olmasın Hz. İsa, Hz. Muhammed gibi isimler gerçekten Dünya’yı önemli bir ölçüde etkilemiştir. Ve hayat hikayelerine bakarsanız göreceksinizdir ki bunu da her yeri kana bulayarak, zenginlik içinde yaşayarak yapmamışlardır.

 

3. Hz. Muhammed’in Kur’an-ı Kerim’i Kendi Çıkarları İçin Yazdığı İddiası

Bu iddiayı desteklemek için genellikle Ahzab Suresi’nin ayetlerinden ve genel olarak Hz. Muhammed’in yaşantısından bahsedilir. İlk olarak Ahzab Suresi’ne ve meşhur Zeyd-Zeyneb meselesine değineceğiz, sonrasındaysa Hz. Peygamber’in yaşantısından ve bu konudaki ayetlerden bahsedeceğiz. Ahzab Suresi’nin 37-38-39-40. ayeti, 50. ve 53. ayeti şöyledir:

Ey Peygamber! Hani hatırlarsan, Allah’ın lütufta bulunup iman nimetine kavuşturduğu, senin de gözetip kolladığın kişiye [Zeyd’e], “Karını boşama; [evlilik hukukunu gözetme konusunda] Allah’tan kork ve sorumlu davran.” demiştin. Ama bu sözü söylerken Allah’ın açıklayacağı bir düşünceyi içinde saklamıştın. Çünkü halkın, [“Muhammed evlatlığı Zeyd’in boşadığı kadınla evlendi.”] diye dedikodu edecek olmasından çekinmiştin. Oysa asıl çekinilmesi gereken halk değil Allah’tı! Zeyd karısını [Zeyneb’i] boşayıp onunla ilişkisini kesince biz de senin o kadınla evlenmeni sağladık ve bunu evlatlıklar, zevcelerini boşayıp onlarla ilişkilerini kestikten sonra, o kadınlarla evlenme hususunda müminler için bir engel bulunmadığını göstermek için yaptık. İşte böylece Allah’ın hükmü gerçekleşmiş oldu.

Şu hâlde, Allah’ın kendisine emrettiği bir işi yapmış olmasından dolayı Peygamber’e hiçbir şekilde suç isnat edilemez. Bu hüküm, Allah’ın daha önce gelip geçen peygamberler hakkında da cari olan hükmüdür. [Bilin ki] Allah’ın hükmü tartışmaya açık değildir.

Geçmişteki peygamberler de [tıpkı bu son peygamber gibi] Allah’ın ayetlerini insanlara tebliğ eden, O’ndan başka hiç kimseden korkup çekinmeyen kimseler idiler. Hiç şüphesiz, hesap soracak tek merci Allah’tır.

[Ey Müminler!] Muhammed içinizden hiç kimsenin babası değildir. [Dolayısıyla Zeyd’in de babası değildir.] O ancak Allah’ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilir.

Ey Peygamber! Biz sana mehirlerini verdiğin eşlerini ve savaşlarda Allah’ın ganimet olarak sana verdiği cariyeleri helal kıldık. Seninle birlikte hicret eden amcalarının kızları, halalarının kızları, dayılarının kızları ve teyzelerinin kızlarıyla evlenmene de izin verdik. Bir de mehir talebinde bulunmaksızın Peygamber’e eş olmayı isteyen ve Peygamber’in de kendisiyle evlenmeyi kabul ettiği mümin kadınları da helal kıldık. Ancak bu son hüküm diğer müminlere değil yalnız sana mahsustur. Müminlerin eşleri ve cariyeleriyle ilgili [mehir, şahit, velinin izni gibi] hükümleri ise daha önce bildirmiştik. [Gerek mevcut eşlerinle birlikteliğini sürdürme gerekse yeni eşler nikâhlayabilme hususunda] güçlükle karşılaşmayasın diye biz senin için özel hükümler koyduk. Allah çok hoş görülü, çok merhametlidir.

Ey Müminler! Peygamber’in evlerine davetsiz misafir olarak girmeyin. Yemeğe davet edildiğiniz zaman da saatler öncesinden gelip yemek vaktine kadar oturup beklemeyin. Eve yemek vaktinde gelin ve yemeği yedikten sonra kalkın gidin, uzun boylu sohbete dalmayın. Zira bu tür davranışlarınız Peygamber’i rahatsız ediyor; ama o bunu size söylemeye utanıyor. Fakat Allah söylenmesi gerekeni söylemekten çekinmez. [Ey Müminler!] Peygamber’in hanımlarından bir şey isteyecek olursanız kapıya asılan perdenin arkasından isteyin. Zira gerek sizin gerek onların kalplerinin nezaheti açısından en münasip olanı böyle istekte bulunmanızdır. Öte yandan Allah’ın elçisine rahatsızlık verip onu üzmeniz size hiç yaraşmayacağı gibi, vefatından sonra onun eşleriyle evlenmeniz de asla helal değildir. [Bilin ki!] Bu emirlere uymamanız Allah katında çok büyük bir günahtır.

 

Bu ayetler [özellikle de Turan Dursun ve İlhan Arsel gibi isimlerin etkisiyle] pek çok insan tarafından Kur’an-ı Kerim’i Hz. Peygamber’in yazdığına kanıt olarak verilmeye başlanmıştır. Zeyd-Zeyneb meselesine gelmeden önce, bu ayetlerin neden “evrensel olan” Kur’an metninde bulunduğunu soranlara cevap verelim: Elbette tüm bu ayetlerden herkes kendi tecrübelerine göre bir mesaj çıkarabilir. Fakat bunların Kur’an-ı Kerim’de olmasının asıl sebebi elbette ki o zor dönemin içinde Hz. Muhammed’in sorununa çare bularak ona moral vermek ve İslâm davasını koruma altına almaktır. Pek çok insanın algısına göre sanki Hz. Muhammed bir insan değil de hiçbir duygusu olmayan ve sadece ayetleri iletip her işini hiçbir çaba göstermeden Allah’ın verdiği büyük bir güçle gerçekleştirebilen bir insandır. Oysa bu tamamen yanlış bir algıdır. Hz. Muhammed de duyguları bulunan, sizin benim gibi bir insandır. Allah-u Teâlâ insan olan varlıklara insan peygamber gönderdiği için(Bkz. İsra Suresi 94-95) fiillerini o varlıkların özelliklerini hesaba katarak gerçekleştirmektedir, aksi halde biz insanlar ilahi mesajı makul bir şekilde anlayamazdık. Gerek Kur’an-ı Kerim’in ilk ayetleri gerekse daha sonraki pek çok ayeti hep Hz. Muhammed’e moral vermektedir. Hz. Muhammed de bir insan olduğu için insanlar onunla [meselâ “Kıyamet ne zaman gelecek, hadi Tanrın kıyameti şimdi koparsın! Daha kıyametin ne zaman kopacağını bile bilmiyorsun, sen misin peygamber!?” gibisinden] dalga geçince elbette o da üzülmektedir ve bu tutum insanlara yaptığı çağrıda gücünü kırmaktadır. Bir insan olarak herkesin sizi yalanladığını ama aslında sizin haklı olduğunuzu düşünün, işte Peygamber o psikolojiyi yaşıyordu. Bunu pek çok peygamber de açıkça yaşamıştır, örneğin Hz. Yunus’un yaşadığı balık hadisesi böyle bir moralsizlikten ötürü gerçekleşmiştir. Allah-u Teâlâ ise gayet normal olarak, Peygamberin dini daha güçlü bir şekilde aktarması ve kafirlerle mücadele etmesi adına ona moral vermektedir. Özelde Ahzab Suresi açısından bakacaksak, bir insan olarak elbette ki Hz. Muhammed de zaman zaman eşleriyle tartışmaktadır. Meselâ Kur’an-ı Kerim’in ilk inen ayetlerinde de Hz. Peygamber’e, insanlara çağrısını daha güçlü yapması adına ve müşriklerin [örneğin] ahiret konusu üzerinden dalga geçmeleri nedeniyle moral verilmekte iken burada da eşleriyle yaşadığı problemlerden ötürü ya da genel çerçevede evinde bizzat kendisinin yaşadığı problemlerden ötürü ayet indiriliyor. Ve bunların sayesinde İslâm’ın en önemli ismi olan Hz. Muhammed’e güç verilerek İslâm davası da koruma altına alınıyor.

 

“Allah Hz. Peygamber’e bizzat bunları söylerdi ve evrensel bir kitap olan Kur’an’da yazılmazdı bunlar. Niye böyle yapılmadı?” diyecekler de çıkacaktır, onlara da cevabımız şöyledir: Kur’an-ı Kerim’in evrenselliği örneğin insanları hür-köle olarak ayırmasında(Bkz. Nisa Suresi 25), ticaret konusunda 2 kadının şahitliğini 1 erkeğe eşit görmesinde(Bkz. Bakara Suresi 282), cennette ipek giysiler giyinip bilezik takıp taht üzerinde oturacağımızı söylemesinde(Bkz. Kehf Suresi 31) değildir. Bunlar belirli bir zemin içinde, o dönemki halkın tecrübesi çerçevesinde söylenmiştir. Örneğin Peygamber insanları dine çağırdıkça “Fazilet mazilet kurtuluş falan tamam da senin dininin bize maddi anlamda ne kazancı olacak?” diyen insanlara elbette Kur’an-ı Kerim felsefi bir cevap vermeyecek, o bedevinin aklını çelecek şekilde cevap verecektir. Fakat meselâ Kur’an-ı Kerim cennet konusunda nübüvvetin son yıllarında, insanların din açısından zihni olgunlaşınca “Ama bütün bunların ötesinde en büyük ve en değerli nimet, Allah’ın onlardan razı olmasıdır. İşte en büyük bahtiyarlık budur!” demektedir.

 

Kur’an-ı Kerim’in yaşanmışlıklar içine indiği, belirli bir ölçüde tarihin akışıyla şekillendiği unutulmamalıdır. Hiçbir ayet “Bakın ileride size lazım olur şu bilgiyi de vereyim.” diye inmemiş, [örneğin] Zülkarneyn kıssasından söz ederken “[Ey Peygamber!] Sana Zülkarneyn hakkında da soruyorlar. De ki onlara: Peki, size ondan biraz bahsedeyim.” diye inmiştir. Anlayacağınız üzere, Kur’an-ı Kerim’in ne yönden evrensel olduğu tartışılmaya açıktır, elbette buradan bu konu hakkında detaylıca bahsedemeyiz. Fakat en azından konumuz çerçevesinde kısaca değindik. Kaldı ki Hz. Peygamber’in aldığı tüm vahiylerin Kur’an’da olup olmadığı da ayrıca tartışılmalıdır. Sonuçta anlatmaya çalıştığımız şey şudur: Allah-u Teâlâ, vahyin iniş zamanlarına baktığımızda bir bakıma yürüyen Kur’an olmuş Hz. Peygamber ile İslâm’ın zor zamanlarında elbette özel olarak ilgilenecek ve gerektiğinde -işleri düzeltecek bir otorite olarak- ayet de indirecektir. Çünkü İslâm davasının en kilit ismi Hz. Muhammed’tir. Bazılarının “Allah neden böyle işlerle uğraşıyor ki?” sorusuna işte bu bir cevaptır. Ayrıca Allah için her şey parmak şıklatmak kadar kolaydır. Allah’ın “bu kadar uğraşması, Peygamber’in eviyle uğraşması” kendi zevkinden değil, vahyi sizin benim gibi duygusal bir yanı olan bir insana vahyettiğinden ötürü ve her olayda doğrudan [fiziki olarak] müdahale etmeyi tercih etmediğinden ötürüdür. Dolayısıyla bu konuda bir sorun görülebileceğini sanmıyorum. Bu konu zaten İslâm’ın yanlışlığı adına doğrudan hiçbir şey ifade etmemektedir.

 

Şimdi Peygamber’in doğrudan özel hayatından bahseden ayetlerin bizi dinsizliğe itip itmemesi konusunda bir fikir beyan edip sonrasında özelde Zeyd-Zeyneb meselesinden bahsedeceğiz. Gerek Kur’an-ı Kerim’de Hz. Peygamber’in özel hayatından bahsetmesi konusunda olsun gerekse Zeyd-Zeyneb olayındaki gibi bugünün toplum algısına sahip insanlar tarafından ahlâksız kabul edilen olayların geçmesi konusunda olsun Kur’an-ı Kerim’in belirli bir ölçüde muhatap olduğu halkın çerçevesinde şekillendiğini düşünen ve günümüzün tüm ahlâki kabullerini mutlak ahlâki değerler olarak görmeyen bir kafir için de bir mümin için de bu ayetler hiçbir sorun teşkil etmeyecektir. Bu ayetlerin bulunması iman eden birinin imanından koparacak ölçüde değil iken, iman etmeyen birini iman ettirecek bir ölçüde de değildir. [Basitleştirirsek:] Bu ayetleri bir mümin kendi Kur’an algısı çerçevesinde yorumlayacak iken (ve bu kendi içinde tutarlı iken) bir kafir de bu ayetleri kendi Kur’an algısı çerçevesinde yorumlayacaktır (ve o da kendi içinde tutarlıdır). Dolayısıyla bu ayetler Kur’an-ı Kerim’in Allah tarafından yazıldığına ya da yazılmadığına doğrudan kanıt olarak gösterilemez; çünkü ayetlerin ilahi kaynaktan olup olmadığına karar verdikten sonra ayetleri üstteki gibi yorumlarız. Daha da somutlaştırırsak: Bir kafir bu ayetlere “İşte Hz. Muhammed kendi çevresi onu rahatsız etmesin diye bunları uydurmuş.” gözüyle bakıyor iken bir mümin de “İşte Allah-u Teâlâ, İslâm davasının en önemli ismi olan Hz. Muhammed için bu ayetleri indirmiştir.” gözüyle bakacaktır ve ayetlerin bu yorumları bizi doğrudan Kur’an’ın ilahi bir kelam olup olmadığı konusunda bir sonuca varmaya itemez, dolayısıyla bir kafir de bir mümin de zaten bu kitabın Allah’tan olduğu ya da olmadığı kabulüyle bu ayetlere bakmıştır. Bundan da o sonuç çıkıyor ki bazı sitelerde kimi kafirlerin “İşte bu ayet Kur’an’ın Allah’tan olduğunu açıkça gösteriyor, gelin siz de benim görüşümü benimseyin.” tavrı aslında önemsizdir. Fakat eğer ayetlerde izin verilen bir olayın ahlâki açıdan mutlak olarak sorunlu olduğu kanıtlanırsa ancak o Tanrı-iyilik konusu hakkında bizi tartışmaya itecektir.[40]

 

İşte tam da bu noktada bazı kafirlerin “Peygamber’in Zeyneb ile evliliği mutlak olarak ahlâksızdır.” demesine değineceğim ve bunun doğru olmadığını savunacağım. Aslında insanlar ahlâkın objektifliği ile günümüzün kabullerini birbirine karıştırmaktadır ve [geçmişe bugünün algısıyla bakarak] bir anakronizm ile Peygamber-Zeyneb evliliğini eleştirmektedir(Aişe konusunda da böyle yapılmaktadır). İnsanların yaptıkları anakronizm (Peygambere bugünün algısıyla bakıp onun ahlâksız olduğunu iddia etmeleri) bir yana ahlâk felsefesinden bihaber olduklarından ötürü özellikle de seküler anlamda neyin ahlâki ve neyin ahlâk dışı olacağı konusunda pek de bilgisizdirler. Ve bu durum duygusal kabullerimizle de yakından âlâkalı olduğu için özellikle felsefeden hiç anlamayan birisi bu konuda mantık hatası yaparak rahatça konuşabilmektedir. Ya bazı kesimler “Din yoksa ahlâk olmaz.” demektedir ya da bazı kesimler de “Asıl ateizm ahlâklılıkdır, siz ahlâksızsınız.” demektedir ve bu tartışma -ne yazık ki- duygusal bir boyutta devam etmektedir. Peygamber ile Zeyneb’in evliliğini detaylıca değerlendirmeden önce şöyle çarpıcı bir örnek vermeyim: Basitçe anlatmak gerekirse, ateistik bir ahlâk anlayışında [birinci derece akrabalar da dahil] ensest bir ilişki rahatça savunulabilir. Evrim Ağacı‘nın ensestin neden ahlâksız olduğuna dair seküler anlamda argüman vermeye çalıştığı yazısında yaptığı açıklama ensestin ahlâki olarak kötü olmasının bir kanıtı değildir; biz insanlarda ensesti garipseyecek bir içgüdünün olmasının bir kanıtıdır. Sadece ve sadece o görüşün/eylemin kökeninden hareketle ahlâki bir yargıya varmak kökensel safsatadır(genetic fallacy) yani bir mantık hatasıdır. Ayrıca, meselâ “İyi de ensest ilişki olursa çocuk sağlıklı doğmaz.” diyorsanız da bu görüşünüz en fazla ensest evliliği belirli bir akrabalık derecesinde kabul etmediğinizi kanıtlar, sonuçta ensest ilişkide bulunmayan birisi çocuk yapmadan da cinsel ilişkiye girebilir. Burada şunu vurgulamam gerek: Bu söylediklerimden ne benim birinci derece akrabalar da dahil ensesti savunduğum ne de ateizme karşı “Bak siz ensesti kabul ediyorsunuz, ahlâksızlar!” dediğim çıkartılmamalıdır! Benim burada anlatmaya çalıştığım tek şey ateistik bir ahlâk anlayışında ensest ilişkide herhangi bir sorun görmenin felsefi olarak makul bir temelinin olamayacağı idi. Elbette o kişi duygusal olarak bunu istemeyebilir, fakat felsefi olarak temellendirme yapmak ayrı bir şeydir.

 

Üstteki çarpıcı örneği vermekteki amacımı örneği vermeden hemen önce belirtmiştim, eğer bu kısım doğru anlaşıldıysa şimdi Hz. Peygamber ile Hz. Zeyneb’in evliliği mevzusuna geçelim: Peygamber’in Zeyd-Zeyneb konusunda içinde sakladığı(Bkz. Ahzab Suresi 37) o şeyin ne olduğu tartışılagelmiştir. Bu konuda belirli farklılıklarla, genel hatları belirli olmak üzere birtakım farklı isnadlarla rivayetler vardır. Bu rivayetleri genel çerçevede şöyle ifade edebiliriz: Hz. Muhammed bir nedenden ötürü Zeydlerde idi. Hz. Zeyneb ile karşılaşınca kalbinde bir muhabbet oluştu ve “Gözleri ve kalpleri/kalpleri çeviren Allah ne yücedir!?” dedi. Ya bu olayla ilgili olarak Zeyd, “Ey Peygamber, [istersen] karımı boşayayım mı?” diye sordu ya da bundan bağımsız olarak [Zeyneb ile ilişkisi kötü gittiğinden ötürü] “Ey Peygamber, Zeyneb ile ayrılmak istiyorum.” dedi ve Peygamber de “Ne oluyor sana, Zeyneb’le ilgili seni şüphelendiren bir şey mi var?” diye sordu ve bunun üstüne Zeyd’in “Hayır, şüphe celbedecek bir şey söz konusu değil ve hatta onda hayırdan başka bir şey görmedim.” demesinin üstüne Peygamber de “O halde Allah’tan kork ve karını bırakma.” diye buyurdu.[41] Yani geleneğe göre Peygamber, Zeyneb’ten hoşlanıyordu ama o Zeyd ile evli olduğu için ondan hoşlandığını da içinde gizliyordu. Gelenekte daha az savunulan diğer bir yoruma göreyse bu rivayetler zayıftır, Zeyneb’i zaten tanıyan ve bilen Peygamber Zeyneb iyi bir statüde yaşadığı için ve bu evlilik onun farklı otoritelerle ilişkilerini artıracağı için de onunla evlenmemiş ve onu bir köle olan Zeyd ile evlendirmiştir ki köle ile hür birisinin evlenebileceği anlaşılsın. Peygamber’in içinde sakladığı şey ise, “Her ne kadar ben onları köle ile hür bir insanın evlenebileceğini göstermek için evlendirsem de Zeyd ile Zeyneb’in evliliği iyi gitmedi. Eğer boşanırsalarsa insanlar benim otoritem konusunda şüpheye düşecek ve İslâm davasını kendi hatam yüzünden sekteye uğratacağım.” görüşüdür. Şimdi, ben burada bu iki yorumdan herhangi birini benimsemeden iki yorumda da Peygamber-Zeyneb evliliğinin ahlâksız bir şey olmadığını ve dolayısıyla bu evliliğin ahlâksız olmasından ötürü Peygamber’in kötülenemeyeceği ve hatta İslâm’ın yalanlanamayacağını savunacağım.

 

İlk olarak yapılan anakronizmi bir kenara bırakıp Peygamber-Zeyneb evliliğinin mutlak olarak ahlâksız olup olmadığına bakalım. Eğer mutlak ahlâki kabullerimizle bugünün toplum yaşantısından ötürü oluşan kabullerimizin farkı anlaşılırsa Peygamber’in yaptığı evliliğin de garipsenmeyeceği kanısındayım, şimdi zaten bunu ele alacağım. Mutlak ahlâki kabul ile günümüzün toplum yaşantısından ötürü oluşan ahlâki kabulün farkını anlatmak adına basit birkaç örnek vereceğim: Objektif olarak ahlâksız demek o gün de bugün de bir eylemin kesinlikle savunulamayacak olmasıdır, toplumun kabullerinden dolayı şekillenen ahlâk algımız ise yaşadığımız dönemde toplum tarafından güzel-kötü kabul edilenlere dayalıdır yani dönemden döneme, toplumdan topluma ve hatta aynı toplumda farklı statülerde yaşayan kişilere göre değişiklik gösterebilir. Günümüzde 50 yaşındaki bir insanın 25 yaşında birisiyle [iki taraf açısından da hiçbir zorlama, tehdit olmasa bile] evlenmesine garip bakılmaktadır. Evet, belirli bir açıdan bu ilişkinin iyi gitmeyeceği savunulabilir fakat objektif olarak ahlâksız olduğu savunulamaz. Sonuçta yetişkin iki insan hiçbir zorlama olmadan o ya da bu sebeple evlilik kararı vermiştir. Fakat meselâ Peygamber’in zamanındaki Arap toplumunda farklı kabilelerle ilişkilerini geliştirmek adına yetişkin birisiyle genç (hatta çocuk) yaşta birisi evlilik yapmaktaydı ve böyle bir evlilik her ne kadar halk arasında yaygın olmasa da halk tarafından ayıplanacak bir şey olarak kabul edilmemekteydi. Ve şuna da vurgu yapmak gerekir ki bu evliliği yapan kimseler “azgın” falan değildi; yaptıkları bu evlilik bizim bugünkü evlilik algımızdaki gibi büyük oranda aşka/zevke dayalı bir evlilik değil, siyasi ve kültürel bir amaca hizmet eden bir evlilikti. Farklı bir kabileden birisiyle evlenmek ve o kişiye güzel bir hayat yaşatmak o kabileyle ilişkileri geliştirmekteydi.

 

Başka bir örnek vermek gerekiyorsa, [eğer eşinizin sizi sizinle birlikteyken aldatmadığı ve yeni bir evlilik yapma konusunda hiçbir baskıya da maruz kalmadığı düşünülürse,] siz eşinizden boşandıktan sonra en yakın arkadaşınız onunla evlenirse bu duruma muhtemelen kötü bir gözle bakarsınız fakat bunun da objektif olarak ahlâki bir sorun barındırdığını düşünmemiz için hiçbir gerekçe yoktur. Çünkü iki yetişkin insan hiçbir baskı olmadan kendi istekleriyle evlenmeye karar vermiştir. Muhtemelen böyle bir olaya insanlar “Arkadaşı adamın arkasından vurmuş.” şeklinde bakacak ve bu evliliği kötüleyecektir. Duruma göre “Evet, evlenmeseydi daha iyi olurdu.” diye savunulabilir fakat objekitf olarak ahlâksız olduğu kesinlikle iddia edilemez. Çünkü bu evlilik normal iki insanın bir araya gelmeye karar vererek yaptığı bir evliliktir, herhangi bir usulsüzlük de yoktur. Eğer böyle bir evliliğin mutlak anlamda ahlâksız olduğunu düşünüyorsanız argümanınızı bu yazının yorum kısmında sistemli bir şekilde savunabilirsiniz, bakalım nasıl savunacaksınız. Peygamber-Zeyneb konusuna gelirsek, böyle bir evliliğin mutlak olarak ahlâksız olduğu hususunda hiçbir argüman sunmadan bugünün insanları tarafından garipseneceğinden ötürü ahlâksız olduğunu savunuyorsanız, o halde -anakronizm bir kenara- felsefi anlamda hiçbir gerekçe vermeden sırf sizin duygusal kabulleriniz üzerinden Peygamber’in ahlâksız olduğunu iddia ediyorsunuz demektir; bu da, görüleceği üzere, ilmi hassasiyet barındırmamaktadır. Kur’an-ı Kerim’e göre evlatlık bir kimse aynı ailenizden olmayan birisi gibidir ve o boşanırsa onun karısıyla evlenmeniz aynı yabancı birisiyle evlenmek gibidir, o halde bu neden mutlak anlamda ahlâksız olsun? Açıkçası ben hiçbir sebep bulamıyorum. Dilerseniz yorum kısmında argümanınızı belirtebilirsiniz. “Peygamber başkasının/evlatlığının karısını görür de ilgi duyar mı, nasıl peygamber bu!?” sözünün ayetlerin Peygamber tarafından yazıldığını göstermek adına hiçbir şey ifade etmediğini üstte zaten belirttiğim için bir daha değinmeyeceğim. Ama en azından şu not olarak düşülebilir: Arap kültüründe yetişmiş olan Taberî(ö. 923) “Peygamber de insan yani, ne var ki bunda?” demekte iken Türk kültüründe yetişmiş olan Matürîdî(ö. 944), Taberî’ninki gibi bir peygamber algısını garip görür ve eleştirir. Böyle bir peygamber algısı (Burada mevzu-bahis olan peygamber algısı, Peygamber’in Zeyneb’e muhatap duymasını ve bunu içinde saklamasını normal bulan algıdır) bugün bizler tarafından garipsense de ilk dönem özellikle de Arap müfessirler bu algıyı garip bulmamıştır. Bu noktaya da Fars ya da Türk olan Zemahşerî(ö. 1144) değinmiştir ve  özellikle Matürîdî’ye böyle bir peygamber algısını o kendi kültüründen ötürü kabul etmese de vahyin indiği o kültürde doğan kişilerin kabul edebildiğini söylemektedir.

 

Artık Peygamber-Zeyneb meselesini sonlandıralım. Şimdi ise genel olarak Peygamber’in hayatına bakarak “Hz. Muhammed bu kitabı çıkarları için yazdı.” açıklamasının “Bu kitabı Allah-u Teâlâ Hz. Muhammed’e göndermiştir.” açıklamasından daha makul olmadığını ele alacağız. Açık konuşayım, benim burada “İşte A, B, C nedenlerinden ötürü Kur’an’ın Allah kelamı olması daha makul bir açıklamadır.” gibi bir şey söylemem hiçbir kimseyi tatmin etmeyecektir. Çünkü ben görüşümde haklı olsam bile, ilahiyat belirli yönleriyle yoruma dayalı olduğundan ötürü siz de kendi yorumunuzu kendi tecrübeleriniz çerçevesinde belirtecek ve dediklerime karşılık söyleyecek bir şeyler bulacaksınızdır. Eğer bir kimse ile Kur’an’ın Allah kelamı olup olmadığı konuşulacaksa bu bireysel olarak konuşulmalıdır, herhangi bir internet sitesinde bir şeyler belirtmek hiç kimseyi bu kitabın Allah’tan olduğuna inanmaya itmeyecektir. Ben de zaten bunun peşinde olmayacağım. Benim burada göstermeye çalışacağım şey daha mütevazi bir şeydir. Bazı kimselerin “X ayeti çok açıkça gösteriyor ki bu kitap kendi isteklerini düşünen bir insan tarafından yazılmış.” gibi iddialarına radikal bir cevap verip o ayetlerin Allah tarafından gönderildiğini düşünmenin de gayet makul olduğuna değineceğim. Yani bir müminin, ayetlerin bir insan tarafından yazıldığını göstermek adına “İşte Peygamber kendine itaat edilmesini istiyor, insanlar ona inansın diye de Allah diye bir şey uyduruyor.” diye iddialarda bulunan kafirlere karşı kendi pozisyonunu makul bir şekilde savunabileceğini felsefi açıdan göstereceğim, ve bu vesileyle de Ateist Forum gibi sitelerde pek çok ateistin yaptığı temel bir hataya değineceğim.

 

Meselâ bir kafir Hz. Peygamber’e itaat edilmesi gerektiğini söyleyen ayetleri “İşte Peygamber kendisine itaat edilsin ve her şey onun istediği gibi olsun diye bunları uydurmuştur.” diye ele aldı ya da Peygamber’in etki alanını kısıtlayan ayetleri “Peygamber kendi etki alanlarını kısıtlıyor ki millet yalan söylediğini de basitçe anlamasın.” diye ele aldı diyelim. Diğer tüm durumları bir kenara bırakırsak bu görüş kendi içinde tutarlıdır denebilir. Fakat bir mümin de o ayetler için “Allah’ın gönderdiği bu kitabı en iyi bilen Hz. Peygamber olduğu için ona itaat edilmesini emretmiştir.” şeklinde bir yorum yapacaktır. İşte bu yorum da kendi içinde tutarlıdır. Yani ortada Hz. Muhammed’e itaat edilmesi gerektiğini belirten bir ayet varsa kafir o ayeti kendi bakış açısıyla ele alacak ve mümin de kendi bakış açısıyla ele alacaktır. Sonuçta, bazı kafirlerin “İşte peygamberiniz itaat edilmesi gerektiğini söylüyor ki insanlar onu sorgulamasın, Kur’an’ın insan eliyle yazıldığı çok belli.” demesi Kur’an’ın insan eliyle yazıldığı sonucuna götüremez. Çünkü o kafir zaten Kur’an’ın insan eliyle yazıldığı kabulüyle ayetleri değerlendirmiştir, o ayetler üzerinden böyle bir sonuca varmamıştır. Fakat bu ön kabulle değerlendirmeyen bir başkaları da (meselâ müminler) kendi içinde tutarlı bir yorum getirerek farklı bir şeyi savunmaktadır. Dolayısıyla, eğer bir kafir Kur’an’ın insan eliyle yazıldığını düşünüyorsa, bu, ayetleri kendi bakış açısıyla yorumlamasının bir ürünüdür, yani o bakış açısını ayetleri yorumladıktan sonra kazanmış değildir. Bu durum bir mümin için de geçerlidir. Sonuçta, meselâ Peygamber’in normal bir insan olduğunu belirten ayetler müminler tarafından “Allah-u Teâlâ, Hz. Muhammed’in sadece bir elçi olduğunu fakat mutlak otoritenin kendisi olduğunu belirtiyor.” diye anlaşılacak iken kafirlerce de “Hz. Muhammed asıl uyulmasını gerekenin Allah olduğunu söylüyor ki hep kendi çıkarlarını yazmasın, arada uydurduğu Allah’a da vurgu yapsın ki insanlar onun yalancı olduğunu kolayca anlamasın.” şeklinde anlaşılabilir. Kafirlerin ve müminlerin bu yorumu doğrudan ayetlerden çıkarılmamakta, onlar kendi ön kabulleriyle ayetleri bu şekilde yorumlamaktadırlar. İşbu nedenden ötürü ayetleri böyle yorumlayıp da Kur’an’ın Allah’tan geldiğini ya da Hz. Muhammed tarafından yazıldığını iddia etmek felsefi anlamda hatalıdır. Üstte belirttiğim ince çizginin iyi bir şekilde anlaşılması gerekiyor. Çünkü kafirler de müminler de ayetten doğrudan veya makul bir şekilde dolaylı olarak varılamayacak bir sonuca varıyorlar. İşte aslında bu vardıkları nokta bir “sonuç” değil, zaten ayetlerin mahiyeti konusundaki ön kabulleridir.

 

Sonuç anlatmaya çalıştığım şey bir müminin ayetleri kendi görüşü çerçevesinde, bir kafirin de kendi görüşü çerçevesinde ele aldığıdır. Fakat burada en azından Peygamber’i tamamen zevk düşkünüymüş gibi gösterenler için şu not düşülebilir: Böyle bir tasvir açıkçası çok duygusal bir hamle gibi durmaktadır. Peygamber gerek savaşlara katılmasıyla gerekse onunla dalga geçilmesiyle, hicret döneminde yaşadıklarıyla, zor zamanlarında ona atılan iftiralarla hep sıkıntılar içinde bir hayat geçirmiştir. Ve hiçbir zaman da cafcaflı, mükemmel bir hayat sürmemiştir. Bir kimse kafir olabilir fakat kafirliğine dayanak olarak yalan yanlış bilgileri kanıt olarak göstermesi hiç de doğru bir davranış değildir. Hele ki evlilikleri üzerinden onun tamamen zevk düşkünü olduğunu zannetmek büyük bir anakronizmdir. Araplar arasında o dönemde Peygamber’in yaptığı tarzdaki evliliklerin garipsenmediği ve hiç de “azgın” bir tavır olarak görülmediği açıktır. Evet, Cahiliyye’de tek eşlilik yaygın olsa da özellikle ekonomik durumu iyi olanlar birden fazla kadınla evlenmekteydiler. Hatta kabilelerin ilişkisini geliştirmek adına büyük adamların küçük yaşta kişilerle evlenmesi de normal kabul ediliyordu. Hz. Peygamber’in yaptığı evliliklerin önemli bir kısmının da insanlarla ilişkilerini geliştirmek adına olduğu rahatça savunulabilir. Örneğin Hz. Aişe ve Hz. Hafsa ile evlenerek Hz. Ebubekir ile ve Hz. Ömer ile bağlarını kuvvetlendirmişti(Elbette Hz. Aişe ile evliliğin tek nedeni bu değildir. Hz. Aişe’nin İslâm tarihi açısından önemli bir kişi olması Peygamber’in neden genç/çocuk birisiyle evlendiğine sebep olarak gösterilebilir.). Beni Mahzum kabilesinden Ümmü Seleme ile evlenerek Ebu Cehil’in kabilesi ile ilişkilerini geliştirmiştir. Ümmü Habibe ile evlenerek Mekke lideri olan Ebû Süfyan ile ilişkilerini yumuşatmaya çalışmıştır. Benî Nadir liderinin kızı Safiyye ile evlenerek Yahudilerle arasını yumuşatmaya çalışırken Benî Mustalik liderinin kızı Cüveyriye ile evlenerek bu kabilenin İslâm’a yakınlaşmasını sağlamıştır. Meymune ile evlenerek de Meymune’nin 9 kız kardeşinin kabile lideri kocalarıyla bacanak olmuştur. Bunun dışında, kadının evliliğinin çok önemli olduğu bir dönemde kocası şehit olan Zeynep binti Huzeyme ile evlenerek hem onu güvence altına almış hem de Hevazin’in güçlü bir kabilesiyle ilişkilerini artırmıştır. Bazıları bugünün evlilik algısı ve toplum yaşantısı üzerinden “O kadar kadınla neden evlendi? Evlenmeden de onlara yardımcı olabilirdi ve ilişkisini geliştirebilirdi.” demektedir. Oysa, Arap toplumunda insanların belirli bir kabileye mensup olup belirli bir karı-koca ilişkisine sahip olması oldukça önemsenirdi. Hatta bu nedenle de dul kalan bir kadının kocasının ardından hemen evlenmesi de garip görülmezdi. Ayrıca Peygamber bu nedenlerden ötürü pek çok kez sahabelere de evlilik yapmayı önerdi. Meselâ Hz.Peygamber, Abdurrahman b. Avf’ı Dûmet’l-Cendel’de yaşayan Kelb kabilesini İslâm’a davet etmek üzere gönderdiğinde itaat etmeleri halinde liderlerinin kızıyla evlenmesini tavsiye etti. Hristiyan olan liderleri Müslüman olunca Abdurrahman onun kızı Tumâdır bt. el-Asbağ ile evlendi.[42] Sonuç olarak, Peygamber’in tamamen zevk düşkünü olduğundan dolayı çok kadınla evlendiğini savunmak kabaca cahillikten öte bir şey olmayacaktır.

 

Kaynaklar

[1] R. G. Hoyland, “Seeing Islam As Others Saw It: A Survey And Evaluation Of Christian, Jewish And Zoroastrian Writings On Early Islam”(New Jersey: The Darwin Press, 1997), ss. 55-61.

[2] R. G. Hoyland, a.g.e., ss. 118-120.

[3] R. G. Hoyland, a.g.e., ss. 124-132.

[4] R. G. Hoyland, a.g.e., ss. 194-200.

[5] Bu mektupların bazılarının bulunduğu da iddia edilmiştir fakat elimizdeki mektupların gerçek olup olmadığı konusunda yapılmış kaliteli bir inceleme bulamadığım için bizzat onları kanıt olarak göstermeyeceğim. Tarihte Taberî, Buharî, İbn S’ad gibi pek çok ismin Hz. Peygamber’in İslâm’a davet mektubu gönderdiğine dair aktardığı bilgiler vardır. Örneğin Hz. Peygamber’in Bizans İmparatoru Heraklius’a gönderdiği mektup hakkında yapılan bir inceleme için bkz. Mehmet Azimli (2011), Hz. Peygamber’in Bizans İmparatoru Herakliyus’a Gönderdiği Davet Mektubu Üzerine Bazı Değerlendirmeler, Hikmet Yurdu Düşünce-Yorum Sosyal Bilimler Araştırma Dergisi, 7, ss. 13-37. Peygamber’in gönderdiği mektupların ve antlaşmaların genel bir incelenmesi için bkz. Yalçınkaya, Mehmet Akif. “Arap Dili ve Edebiyatı Açısından Hz. Peygamber’in Mektuplarının Değerlendirilmesi.” Yüksek lisans tezi, Dokuz Eylül Üniversitesi, 2006.

[6] Bu konuyla ilgili olarak bkz. M. Hanefi Palabıyık (2007), “Cahiliye Dönemi ve İslâm’ın İlk Yıllarında Okuma-Yazma Faaliyetleri”, Atatürk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, 27, ss. 31-68.

[7] Nevevî, Tehzîbü’l-Esmâ, 2/597.

[8] Zehebi, Siyeru Alamu’n-Nubela, I, 287; İbn Sa’d, Tabakâtü’l-Kübrâ, Beyrût, 1968, 8/58.

[9] Bu evliliğin, hicretten altı ay veya sekiz ay sonra yahut yaklaşık bir buçuk yıl sonra ve Bedir’in akabinde gerçekleştiğini ifade eden rivayetler de vardır. Bkz. İbn Sa’d, Tabakât, 8/58; İbn Abdilberr, İstîâb, 4/1881; Nedvî, Sîretü’s-Seyyideti Âişe Ümmi’l-Mü’minîn, Tahkîk: Muhammed Rahmetullah Hâfız en-Nedvî, Dâru’l-Kalem, Dımeşk, 2003, 40, 49.

[10] İbn Esîr, Üsdü’l-Gâbe, 3/467.

[11] İbn Abdilberr, İstîâb, 2/108; Tehzîbü’l-Kemâl, 16/560.

[12] İbn Sa’d, Tabakât, 8/75; Nedvî, Sîretü’s-Seyyideti Âişe, 202.

[13] İbn Abdilberr, İstîâb, 2/108; Doğrul, Asr-ı Saadet, 2/142.

[14] Buhârî, Cihâd, 65.

[15] Nabia Abbott, Hz.Muhammed’in Sevgili Eşi Aişe, Çev. Tuba A. Hasdemir(Yurt-Kitap Yayın: Ankara 1999), s. 166.

[16] Taberânî, Kebîr, 23/25; İbn Abdilberr, İstîâb, 4/1937; İbn Sa’d, Tabakât, 8/63.

[17] “Hicretten bir buçuk, iki veya üç yıl önce”, “altı veya yedi yaşındayken”, “Hz. Hatîce’nin vefat ettiği yıl veya vefatından üç yıl sonra”, “hicretten yedi, sekiz ay sonra, hicretin ilk senesi” veya “Bedir’in akabinde” gibi farklı rivayetler için bkz. Buhârî, Menâkıbü’l-ensar 20, 44; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe 74; Aynî, Umde, 1/45; İbn Abdilberr, İstîâb, 4/1881; Nedvî, Sîretü’s-Seyyideti Âişe, 40, 49.

[18] Mevlana Şibli, Asr-ı Saadet, Çev. Ömer Rıza Doğrul(İstanbul: Eser Kitabevi, 1974), II. Cilt, s. 148.

[19] Mevlana Şibli, a.g.e., s. 149-150.

[20] Yaşar Nuri Öztürk, Asrı Saadet’in Büyük Kadınları(İstanbul: Yeni Boyut Yayınları, 1998), s. 34.

[21] Bu bölümün bir kısmı Hüseyin Bursalı‘dan alıntıdır, kendisine teşekkür ederiz.

[22] The Encyclopedia Britannica, Vol. 14, Marriage maddesi s. 932.

[23] The Encyclopedia Britannica, Vol. 14, Marriage maddesi s. 934.

[24] Albert Swindlehurst, Some Phases of the Law of Marriage, Harvard Law Review, Vol. 30, №2 (Dec. 1916), s. 124.

[25] Albert Swindlehurst, Some Phases of the Law of Marriage,Harvard Law Review, Vol. 30, №2 (Dec. 1916), s. 126.

[26] Albert Swindlehurst, Some Phases of the Law of Marriage,Harvard Law Review, Vol. 30, №2 (Dec. 1916), s. 127.

[27] The Encyclopedia Britannica, Vol. 14, Marriage maddesi s. 932.

[28] Raj Coomar Roy, Child Marriage in India, The North American Review, Vol. 147, №383 (Oct. 1888), s. 417.

[29] https://www.psychologytoday.com/basics/adolescence (10.05.2018 tarihinde erişildi)

[30] http://www.jinekolognet.com/jinekolojide-ergenlik-donemi.asp (10.05.2018 tarihinde erişildi)

[31] İbnü’l-Esir, el-Kamil, Beyrut 1979, IV, 363; İbn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, Beyrut 1974, VIII, 94; Zehebi, el-İber, Beyrut 1987, I, 60.

[32] Zehebi, Siyeru Alamu’n-Nubela, Beyrut 1990, II, 288.

[33] Zehebi, el-İber, Beyrut 1987, I, 60; İbn İmad, Şezeratü’z-Zeheb, byy. tsz. I, 3308.

[34] Mustafa Öztürk, Cahiliyeden İslamiyet’e Kadın(Ankara: Ankara Okulu Yayınları, 2012), ss. 42-44.

[35] http://www.islamansiklopedisi.info/dia/ayrmetin.php?idno=d050326 (16.06.2018 tarihinde erişildi)

[36] Ebû Davud, Cihâd 90, 121, İmâre 33; Neylu’l-Evtar, 7/246.

[37] Bu konuda pek çok örnek verilebilir, meselâ bkz. Nesai, Muharebe, 15; Kenzul Ummal, 10909. Eman konusunda güzel bir inceleme için bkz. Memduh Çelmeli, “Hz. Muhammed Döneminde Emân” (yüksek lisans tezi, Dokuz Eylül Üniversitesi, 2013), ss. 41-94. (İnternet üzerinden erişilebilir)

[38] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihali(Ankara: Kılıç Kitabevi, 1996), s. 531.

[39] http://www.iupui.edu/~msaiupui/thetop100.html?id=61 (13.07.2017 tarihinde erişildi)

[40] Yazının bu kısmında bu tür iddiaları sunanları belirtmek adına çoğunlukla “kâfir” kelimesini kullanıyorum fakat yanlış anlaşılmak istemem. Aslında kullanacak güzel bir kelime bulamadığımdan ötürü bunu kullandım. Bir Hristiyan da o iddialarda bulunabilir [bu nedenle aslında gayr-i müslim de diyebilirdim] fakat bu iddiaları bu şekilde sert bir şekilde benimseyenler -ülkemizde- çoğunlukla ateistlerin belirli bir kesimi olduğundan ötürü kafir kelimesini uygun gördüm. Fakat burada kafir kelimesini kullanırken Kur’an-ı Kerim’de olduğunu düşündüğüm kelime anlamıyla (nankör) değil de “İslâm’ın Tanrı’sına iman etmeyen” anlamında kullandım denilebilir. “İnançsız” ifadesini de kullanabilirdim fakat bu yazıda eleştirdiğim türdeki ateistlerin çoğu “Ateizm inanç eksikliğidir.” tanımını benimsediği için, bu tanımdan olabildiğince uzaklaşmak adına bu ifadeyi kullanmaktan kaçındım. Sonuç olarak, kafir kelimesini kullanmam sizleri aşağıladığım izlenimi vermesin.

[41] Bu konuda güzel bir inceleme için bkz. H. Musa Bağcı, “Hz. Peygamber’i Ahlâki Açıdan Zaaf İçerisinde Gösteren Bir Rivayetin Mahiyeti ve Bunun İstismarının Eleştirisi”, Ekev Akademi Dergisi, S:5 2004, ss. 163-169.

[42] Evlilik konusuyla ilgili güzel bir inceleme için bkz. Adnan Demircan, “Câhiliyye ve Hz.Peygamber Döneminde Çok Kadınla Evlilik”, İSTEM, S:2 2003, ss. 9-32.

Mantıksal Teizm ©2017

Furkan

O kimseler ki her hâl ve ahvalde Allah'ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünürler ve "Rabbimiz!" derler, "Sen bu kâinatı boş yere yaratmadın. Sen yüceler yücesisin. Bizi cehennem ateşinden muhafaza buyur!"

You may also like...

7 Responses

  1. mert yitmen dedi ki:

    Selam, yazı için baya çabalanılmış tebrik ederim.
    Ateistlerin, daha doğrusu senin absürd tabirinle ”yeni ateistlerin” hadisleri örnek vermesi konusunda zırvalamışsın.
    Bir ateist misal Hz.Aişe hadisini kanıt olarak sunduğunda o, hadisi tarihsel bir kanıt olarak gördüğü için sunmuştur. Hadisler zaten o dönemin izdüşümleridir. Bir ateist parmaklardan su akması gibi fizik ötesi absürd bir olaya zaten inansa ateist olamaz ! Bunların peygamberi yüceltmek için uydurulmuş efsaneler olarak görür…
    Yani hadisi örnek vermesi gayet doğaldır.

    • Furkan dedi ki:

      Mert Bey, yorumunuz için teşekkür ederim. Yeni ateizm tabiri absürd bir tabir değil, sanırım konuyu bilmiyorsunuz. Yeni ateizm(Orijinal: New Atheism) bir ateizm türüdür. Dinlerin kötü olduğunu, yok edilmesi gerektiğini söyleyen ve sadece bilimin rehber olacağını söyleyen, şu anda en popüler olan ateizm türüdür. Dawkins, Harris, Dennett, Hitchens gibi isimler en önemli isimleridir, hatta “Yeni Ateizmin 4 Atlısı” diye anılırlar.

      Düzenleme(03.09.2017): Arkadaşın bahsettiği mevzu çok daha farklı bir boyuta taşındı; yazıyı düzenledik ve birçok yeni kaynak ekledik. Yazımız sağlamlaştırılmış ve birtakım sorunlar giderilmiştir. Eski yazıya oranla çok daha düzgün bir yazı haline gelmiştir(İmla kuralları açısından da, bilgi açısından da).

  2. Görüş dedi ki:

    Savaş öncesi müslümanlar 1 e 10 kafir yenersiniz diyen Kuan Yazarı Savaş sonrası fikrimi değiştirdim ancak 1 e 2 yenebilirsiniz diyerek tutarsızlık göstermiştir.
    Peygambere giderken sadaka verin diyen Kuran Yazarı sonraki ayetlerde vermekten çekindiğini görünce sadaka vermeyi kaldırarak tutarsızlık göstermiştir.
    Yüzünüzü namaz sırasında nerde olursanız olun kabe ye doğru çevirin diyen Kuran Yazarı dünyanın yuvarlak olması sebebiyle bunun mümkün olamayacağı tutarsızlığı göstermiştir.
    Bazı ayetlerde Deki kelimesi unutulmuştur.
    Miras paylaşımı hesabı yanlıştır.
    Meryem e hz. Harunun kardeşi denmiştir bu yanlıştır.
    Dünyanın oluşumu bilimsel gerçeklerle uyuşmamaktadır.

    Daha bir çokları….

    • Furkan dedi ki:

      Dini yorumlama ve metni tam anlamıyla anlama konusu ilim işidir, her insan bunu yapamaz. Yazdığınız konulardaki tartışmalara ne kadar hakimsiniz de bu kadar net bir şey söyleyebiliyorsunuz? Soru sormanıza elbette ki bir lafım yok fakat tartışmalara hakim olmadan net bir şekilde çizgi çizmeye kesinlikle karşıyım. Yazdıklarınızın hepsini cevaplamayacağım – bunu yapan bir yazımız zaten gelecek. Kısaca bahsetmek gerekirse şimdilik:
      1) Sizce “de ki” gibi ifadelerin geçmediğini müşrikler görmemişler midir? Kur’an üstüne araştırma yapan o kadar kişi görmemiş midir? Buradan dahi “Burada farklı bir iş var” diye çıkarım yapabilirsiniz. Arapça’da buna İltifat Sanatı denir ve özne bir anda değişir(Öznenin değiştiği “de ki” gibi şekillerde belirtilmeden).
      2) Kuzey diye bir yön de yok zaman size göre. Çünkü Kuzey diye bir yön olamaz, Dünya yuvarlak, her dönüşünüzde uzay boşluğuna dönersiniz(!) Bu nasıl bir mantık anlayamıyorum. Kur’an “Kabe’nin olduğu yöne doğru dönün” demekte kısaca. Sizce böyle bir yön yok mudur? Kuzey-Günay-Doğu-Batı gibi yönlerin olmadığını mı düşünüyorsunuz? Bilimsel metinlerde dahi bu yönler kullanılır, bu bir hata değildir. Çünkü, kendi tanımımıza göre belirlediğimiz yönler vardır.
      3) Bir yerlerden okuduğunuz bu iddiaları ortaya atanlar daha okudukları metni bile anlayamayacak durumdalar belli ki. Ayetin bağlamını bilmek, indiği dönemi bilmek gibi şeyler bir kenara – daha okudukları metni bile anlayamıyorlar. Bir ayette zaaf olmaması durumunda nasıl olacağından, bir diğerinde de açıkça zaafın olması durumunda nasıl olacağından bahsediliyor. İkisi aynı şeyden bahsetmediği için farklı rakamların verilmesi(1 kişi 10 kişiye bedel konusu) çelişki yarat(a)maz.

      Şimdilik bu kadar yazdım. Diğer tüm konularda da araştırma yapmanızı öneriyorum, bu işi kavramak birkaç siteye girip iddiaları okumaktan ibaret olmuyor. Biz de -inşallah- genel anlamda sorulan soruların hepsine cevap veren bir yazıyı yayınlayacağız yakında.

  3. Yusuf dedi ki:

    Hz.muhammed hz.aiseyi komutan yapmisti 9 yasindaki biz komutan olabilirmi yaparmi peygamber bunu wtf? boyle bos idialarda bulunan ateistler varmi hayla 🙁

  4. Erdem dedi ki:

    Arkadaşlar hala ibret almıyor musunuz? Bu iftiralarınızdan utanmıyor musunuz?Kalkmış Allah yok deyip septilyonda bir ihtimale sığınıp dünya rastgele olmuş diyorsunuz. Allahtan korkun bu nasıl bir cehalet. Vesveselerinize kulak vermeyin. Peygamberimizin tam bir örnek olduğu ve insanlığın ahlak timsali olduğu tarihi kaynaklarla sabitken bu kadar değerli bir insanın bu kadar mala mülke itibara el emin sıfatına sahipken niye gidip de haşa yalan söylesin. Vallahi vesveselerinize kulak verip hakikati inkar ediyorsunuz. Peki bu size ne kazandırıyor?. Yazık etmeyin kendinize. Allah hepinize Hidayet nasip etsin bizim de imanız üzere canımızı alsın. Amin.

  5. Oğuz dedi ki:

    Allah razı olsun, ufuk açıcıydı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir