İMTİHAN ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME

Tanrı, bizlerin imtihan edildiğini ve bu imtihanın sonucunda ceza veya ödül alacağımız bir yere gideceğimizi söylemektedir. Bu dahi imtihanın dinler açısından çok önemli bir konu olduğunu gözler önüne sermektedir. Bu yazıda imtihan üzerine genel bir değerlendirme değil de, belirli konularının üzerine bir sonuca ulaşılabilecek bir şekilde bahsedilecektir. “İmtihan ediliyorsak neden X oluyor?” tarzı sorulara bir cevap olsun diye bu yazıyı hazırlama kararı aldım. Giriş kısmını çok uzatmadan yazımıza geçelim.

 

Yazımızda özellikle bir sorudan hareketle değerlendirme yapmaya başlayacağız ve yine bu soruyla -temel olarak- ilgili olan fakat farklı alanlara da giren sorulara da cevap arayacağız. Yazımız açısından temel sorumuz şudur; Allah neden bizi eşit yaratmadı, imtihan dünyasında, imtihan edilen şeyler arasında bu kadar farklılığın olması bir sorun yaratmakta mıdır yoksa yaratmamakta mıdır? Bilmek gerekir ki eşitlik demek adalet demek değildir. Hatta imtihanın olduğu bir senaryo düşünürsek eşitlik gayet mantıksızdır(Tabii mantıksız olması onun asla olamayacağını göstermez). Eşitlik demek her şartın her şey için aynı olmasıdır. Örneğin herkesin bir dilde, bir görünüşte, bir cinsiyette olması gereklidir. Tabii ki eşit olunacaksa imtihan edilen bu varlıkların da hayatları boyunca karşılaşacağı senaryoların birebir aynı olması gereklidir. Eğer ki en ufak bir şey bile farklı olursa bu eşitlik olmadığını gösterir. Böyle bir imtihan dünyasının mümkünlüğü gayet şüpheli olacaktır. Çünkü aslına bakarsanız böyle bir dünyada imtihan edilecek kişiler ayarlanmış bir robot gibi yaşayacaklardır ya da en azından özgür iradeleri çok kısıtlı olacaktır. Tanrı tabii ki böyle bir dünya da yaratabilirdi fakat böyle bir dünyayı şu anki dünyaya seçmiş olduğunu gözlemlemekteyiz(Belki de başka bir alemde öyle bir imtihan dünyası da yaratmış olabilir tabii ki. Fakat biz şu an kendimiz açısından konuşuyoruz).

 

Eşit yaratılmamız gerektiğini söyleyenlerden bazıları da tüm şartların eşit olmasından değil, fiziki ve/veya akli bir eşitliğin olmasından bahsediyor. Yani, fiziki ve/veya akli engellerin olmamasından ve herkesin bu konuda eşit olması gerektiğinden bahsediyor. Peki, bu şekilde bir eşitlik olsaydı daha mantıklı olmaz mıydı? Bu soruya, öyle bir eşitliğin olmasının daha mantıklı olmadığını göstermek için verilebilecek cevaplar vardır. Fakat ben daha farklı bir cevap vereceğim. En basitinden şunu söyleyebiliriz ki bazıları sınavın adil olması için eşit yaratılmamız gerektiğini iddia etse de sınavın farklı farklı şekillerde olması her şeyi bilen, tüm ihtimalleri hesaplayabilen, kudretli olan Tanrı açısından bir sorun çıkartmamaktadır. İşte tam da bu konuyu detaylandıracağız ve üstüne konuşacağız. Öyle bir eşitliliğin olması ve olmaması konusuna bakarsak, bizlere “daha mantıklı” gelen şeyler aslında olan şey – gerçek anlamda mantıklı olan şey olmayabilir. Çünkü bizler her şeyi bilmemekteyiz(Tanrı’nın sıfatlarından biri de “her şeyi bilen”dir. Burada kastettiğim şey biz insanların her şeyi bilen olmadığıdır). Hatta, doğru bilgi elde etme olasılığımız ve bilgimizin kapsamı da bir o kadar tartışmalıdır. Bizler olan olayları kendi bilgimizce algılamakta ve yorumlamaktayız(Dar anlamda değil, genel anlamda söylüyorum). Bizler her şeyi bilen olmadığımız için de “neden X şeklinde imtihan ediliyoruz, Y imtihan senaryosu daha mantıklı değil mi?” ve “Tanrı meleklere mi ihtiyaç duyuyor ki onları yaratıyor?” gibi sorular oldukça boştur. Her şeyi bilen olmadığımız için az önce örnek verdiğim gibi konularda “şu daha mantıklı değil mi?” yahut “neden Tanrı böyle yapıyor?” gibi sorulara verilecek en doğru cevap “Bilmiyoruz” olacaktır. Peki bilmiyoruz demek sorun mu yaratmaktadır? Yani, “bilmiyoruz, bilemeyiz” diyerek -bu olayları cevaplayamadığımız- için bu sorulardan kaçmakta mıyız? Kesinlikle hayır. Çünkü bilmediğimize ve bilemeyeceğimize zaten sorgulayarak ulaştık. Ve, her şeyi bilen olmadığımız için de bu gibi konularda “bilmiyoruz, bilemeyiz” cevabını vermek en doğrusu olacaktır. “Allah bizi neden yarattı? Allah bizi neden imtihan ediyor?” gibi soruların cevabı da bu şekilde verilmelidir. Açıkçası, bunların cevabını bilmemekteyiz. Kendimizce senaryolar uydurabiliriz fakat bundan daha mantıklısı “bilemeyiz” cevabını vermektir. Mantıksal bir çelişkiden söz edemeyeceğimiz -yahut- teolojik bir çelişkiden bahsedemeyeceğimiz(Dinde hem imtihanın olduğunu söyleyen hem de imtihan görüşüyle çelişkili olan ayetler olduğundan da söz edemeyeceğimiz) için bu soruların cevaplanmaması sorun yaratmamaktadır. Kendimizce cevaplandırmaktansa “Bilemeyiz” demeyi daha uygun gördüğümü belirtmiştim. Aktarmaya çalıştığım bu görüşü basitleştirerek somut bir örneğe dökmek gerekirse; örneğin bir ailenin, bebeğini iğne vurdurmak için hastaneye götürdüğünü düşünelim. Bu bebeğin yüksek ateşi çıkmış ve eğer iğne vurulmasa ölebilecek bir durumda. Tam bu sırada farklı bir alemden gelen garip bir varlık hastaneyi izlemekte. Bu varlığın aleminde ağlamak, bir şeyi istemediğin, çok mutsuz olduğun ve canının çok acığı anlamına gelmektedir. Ve bu varlığın aleminde bebekler direkt yetişkinler gibi akli açıdan olgun doğmaktadırlar. Bu varlığın aleminde hastalanmak, iğne vurulmak, hastaneye gitmek gibi şeyler yoktur, dolayısıyla bu varlık daha önce bu şeyleri deneyimlememiştir ve hakkında hiçbir bilgisi yoktur. Hastaneye giden aile bebeğine kesinlikle iğne vurulması konusunda hemfikirdir(Çünkü bebekleri iğne vurulmazsa ölme ihtimali çok yüksek). Bebek ise elbette ki çok göz yaşı döküyor, hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Belli ki iğne vurulduğunda da canı çok yanıyor. Hastaneyi izleyen garip varlık tüm bunları gördüğünde, “Bu bebeğin ailesi ne kadar pislik insanlar. Aklı başında bir bebeğe, ve özellikle de kendi bebeklerine o bebek istemeden kocaman iğne batırtıyorlar.” şeklinde bir çıkarımda bulunabilir. Bu çıkarımın doğru ve yanlış olması bir yana, bu çıkarım garip varlığın algısına göre gayet mantıklıdır. Bu varlık kendine mantıklı gelen şeyleri doğru kabul etmektedir. Oysa ki garip varlığın bilmediği şeyler vardır. Dolayısıyla, kendine mantıklı gelen şeyler sınırlı bir bilgi dahilinde mantıklı gelmektedir. Oysa ki her şeyi bilseydi çok daha farklı bir algıya sahip olabilirdi. Bu garip varlık bilmemektedir ki -en temel olarak- insanların alemiyle onun alemi bir değildir ve bu alemler arasında birçok farklılık vardır. Ayrıca bu varlık bilmemektedir ki hastalığın geçmesi için kesinlikle tıbbi bir müdahale yapılması gerekmektedir. İşte, bu varlık kendince mantıklı bir anlam çıkartsa da bilmediği şeyler olduğundan dolayı doğru bir kanıya varamıyor. Doğru bir kanıya varması için bir insanın o durumu izah etmesi gerekiyor. Biz insanlar da Tanrı’nın -imtihan dünyasını- neden böyle yarattığını anlamayabiliriz. Hatta bazı şeyler bize çok mantıksız gibi gelebilir. Fakat unutmamalıyız ki bizler her şeyi bilmediğimizden dolayı(Ya da en azından imtihanı anlamamızı gerektirecek şeyleri bilmediğimizden dolayı) bunları algılayamıyor olabiliriz. O şeyi kendi algımıza göre yorumlayıp onu kesin doğru kabul etmek hatalıdır, üstelik farklı bir şekilde yorumlanabileceğini de bilirken -ve tabii ki bu yorumla diğer yorum eşit derecede doğru olmaktayken- bunu yapmak ayrıca bir saçmadır. Bu gibi konularda bizlerin bakması gereken şey, Tanrı ile olan durumun mantıksal bir çelişkisinin olup olmadığıdır. Eğer ki mantıksal bir çelişki yoksa o halde Tanrı ile olan o durum arasında bir problem yoktur; dolayısıyla, “Neden X değil de Y?” gibi şeyleri sormanın da cevaplamanın da bir manası yoktur. Örneğin birçok kimsenin ateizm için en önemli argüman olarak gördüğü  kötülük probleminin cevabı da bu şekilde verilebilir. Hatta tam da bundan bahseden Kötülük Problemine Cevap adlı yazımızı okumanızı öneririm. Anlayacağınız üzere, eğer ki eşitlik olsaydı daha mantıklı mı olurdu yoksa daha mantıksız mı olurdu tam olarak bir şey söyleyemeyiz. Bir şey söyleyememek olumsuz olarak da değerlendirilemez. Yani, “Bir şey söyleyemeyiz diyor, yani cevap bile veremiyor. Tanrı’nın neden böyle yaptığına mantıklı cevap veremiyorsa Tanrı ile bu durumun olumsuz bir bağ içerdiğini düşünmeliyiz.” demek saçma olacaktır. Çünkü, “bir şey söyleyemeyiz, bilemeyiz” demek olumsuz cevaba da olumlu cevaba da aynı oranda yakındır. Şunu not olarak düşmekte fayda olduğunu düşünüyorum; ben asla ve asla sorgulamamalıyız yahut hiçbir konuda bir şey iddia edemeyiz çünkü tam olarak bilemiyoruz demiyorum. Yazdığım şeyler bunlardan çok daha farklı… Peki, Tanrı’nın bahsettiği imtihan dünyası(Şu anda deneyimlemekte olduğumuz dünya) ile Tanrı arasında mantıksal bir çelişki var mıdır? Önemli olan soru tam da budur.

 

Bazı kimselere göre yaşantılarımız açısından çok büyük farklılıkların olması imtihan açısından sorun yaratmaktadır. Oysa Tanrı o kadar farklı yaşantıları var etmesinin yanında yargılamayı da ona göre yapacaktır. Yani, yaşantının farklılık göstermesi yargılamaya da yansıyacaktır. Yani, farklı yaşantıların olması bir sorun çıkartmamaktadır. Çünkü Tanrı zaten kudretlidir; kişinin karşılaştığı durumları ve bu durumlara nasıl tepkiler verdiği gibi konuları farklı farklı şekillerde yargılamak onun için oldukça basittir. Farklı farklı yaşantıların farklı şekillerde değerlendirilmesiyle de adalet sağlanmış olacaktır. Eğer farklı yaşantılar olsa da tek tip bir yargılama olsaydı o halde bir çelişkiden söz edebilirdik fakat böyle bir durum söz konusu değildir. Anlatmaya çalıştığımız şeyin daha kolay anlaşılması için şöyle bir analoji yapalım; diyelim ki bir öğretmensiniz ve 2 öğrencinizi sınava sokuyorsunuz. Öğrencilerinizin sınavda karşılaşabileceği 105 tane konu var. Yaptığınız sınavda ise 10 adet soru olacak. Siz ise bu 10 soruyu da 105 konunun yalnızca bir tanesinden seçiyorsunuz(Bu 105 konunun içinden yalnızca bir konu üzerinden 10 soru soracaksınız). Öğrencilere sınav yapacağınızı bildirdikten 105 gün sonra sınavı yapacağınızı söylüyorsunuz. 2 öğrencinizden biri 105 günün 104’ünü çalışarak geçiriyor ve 104 konuyu gayet detaylı bir şekilde biliyor. Diğer bir öğrenciniz ise yalnızca 1 konuya çalışıyor ve 105 günün 104’ünü oyun oynayarak, gezerek geçiriyor. İşe bakın ki o bir konuya çalışmayan öğrenci tam da sizin sorduğunuz konuya çalışmamışken yalnızca bir konuya çalışmış öğrenci tam da sizin sorduğunuz konuya çalışmış. 104 gün boyunca yatan öğrenci sınavı geçmişken 104 gün boyunca çalışan öğrenci sınavı geçememiştir. Genel anlamda bakarsak, burada bir adaletsizlik vardır mıdır? -Konumuz ile bağlantısı açısından bu analojiden- şunu anlamalıyız; biz insanlar, eğitimde belirli konuları seçeriz ve şans usulü bir sınav yaparız. Öğrencilerin ise tüm konulara çalışmasını bekleriz. Yaptığım analojide de öğretmen bunu beklemektedir. Çünkü öğretmen 105 konudan herhangi bir tanesini sorabilir ve öğrenciler hangi konuyu soracağını bilmemektedir. Bizlerin sınavlarında üstteki gibi bir durum söz konusu olur, yargılamamız da öğrencilerin neyle karşılaştığı gibi konuları yargılamaya katmadan yalnızca sonuç odaklı olur. Ancak Tanrı’nın yargılaması bu kadar basit değildir. Tanrı -öncelikle- her şeyi bilendir. Bir öğretmen çocukların hangisinin daha fazla gayret gösterdiğini ve çalışırken nelerle karşılaştığını bilmemektedir. Oysa Tanrı, imtihana soktuğu herkesin ne tür olaylara ne tepki verdiğini bilmektedir. Ayrıca -üstteki sınav senaryosundan gidersek- biz, bir konu üzerinden değerlendirme yapmışken Tanrı septilyonlarca konu üzerinden imtihana sokmaktadır ve imtihanı geçmenin belirli bir yolu yoktur, herkes farklı farklı şekillerde geçebilir(Septilyon tane imtihan etme türü varsa septilyon tane de imtihandan geçme olasılığı vardır). İşte Tanrı yargılama yaparken tüm bu olasılıkları ve kişinin bu olasılıklara ne türlü tepkiler verdiğini yargılama içine alacak, bize çok imkansız gelen -hayal etmekte zorlandığımız- komplike bir yargılamada bulunacaktır. Bazı kimseler Tanrı’nın yargılamasını basite indirgiyor ve Tanrı’nın yargılamasını öğretmenin yaptığı basit bir sistem üzerine kurulan bir yargılamayla karşılaştırıyor. Temel olarak anlamamız gereken odur ki, farklı farklı yaşamların olması adaletli bir yargılamayı ve düzgün bir imtihanı bozacak bir şey değildir. Çünkü, farklı farklı yaşamların olduğu kadar farklı farklı da yargılama türleri olacaktır. Böyle bir imtihan gayet de güçlü ve komplikedir. Tanrı, basit bir imtihan yolu da seçebilirdi. Fakat öyle bir imtihan seçmemiştir. Öyle bir imtihanı seçmemesi de mantıksal açıdan çelişki yaratmayacağı için -temel olarak- hiçbir sorun yaratmamaktadır.

 

Şunu da unutmayalım ki Dünya’da yaşanan her olay kişi için bir imtihandır ve saberdip de mümin olanlar kazanacaktır. Örneğin Bakara Suresi’nin 155. ayeti şöyle söyler:

Yemin olsun ki sizi korku, açlık; mallardan-canlardan-meyvalardan eksiltme türünden bir şeyle mutlaka imtihan edeceğiz. Sabredenlere müjdele.

 

Buradan hareketle şu konuya değinmek istiyorum; örneğin engelli bir insan ile engelli olmayan bir insanın hayatı açısından imtihan değerlendirilirse engelli olanın hayatı daha kötü bir hayat olmaz mı? Bu sorunun kaçırdığı en temel şey şudur ki, Dünya zaten inançlı bir insan için bir imtihan yeridir. Bu imtihan yerindeki amaç, Tanrı’nın rızasını kazanmak için çabalamaktır. İmtihan yerinin amacı, imtihan yerindeki en güçlü insan, en zengin insan, en rahat yaşayan insan, en çok mala sahip olan insan olmak gibi şeyler değildir. Bir senaryo kuralım ve engelli olan insana E diyelim, engelli olmayana ise O diyelim(Hatta E kişisinin kolları olmasın, O kişisinin olsun). Öncelikle, E’nin mi yoksa O’nun mu daha hayırlı bir hayat yaşadığını bilemeyiz(İslam’da kurtuluş ve gerçek olan yegane şey Allah’ın rızasını almaktır – cennete girmektir). Örneğin O kişisi hırsızlık yapmış diyelim. Aynı zamanda zina gibi günahları da işleyerek ve kendi nefsini tanrısı belirleyerek yaşadığını varsayalım. Bu kişinin cehenneme gittiğini düşünürsek muhtemelen “Keşke ellerim olmasaydı da o günahları işlemeseydim, yalnız kalsaydım da zina etmeseydim” şeklinde yakınacaktır. Çünkü cehennem, berbat bir yerdir. Bu örnekte görüleceği üzere O kişisi E kişisinin yerinde olmayı “bile” isteyebilir; hangisinin hayırlı olduğunu -mutlak bilen olmadığımız için- bilemeyiz. O nedenledir ki bizler için önemli olan şey karşılaştığımız şeylere nasıl tepkiler verdiğimizdir. Yaşamda belirli şeylere sahip olmanın hayırlı olup olmadığını bilemeyiz. Bizim için en doğru yol, olan durumlara karşı ahlakımızı asla kaybetmememiz, adaletli olmamız, barışçıl olmamız gibi şeylerdir. Belirli bir tür yaşamın hayırlı olduğunu düşünmek hatalıdır. Burada şuna da vurgu yapmakta fayda var, ben asla ve asla o engelli kişinin “Bu kader, tedaviye ihtiyacım yok. Belki de bu benim için daha hayırlıdır.” demesini kastetmiyorum. Kastettiğim şey, hangisinin hayırlı olduğunu bilmememiz ve mücadelemizi de hiçbir zaman bırakmamızdır. Bu mücadele, dinin temel öğretilerini dışlamayacak şekilde olmalıdır. Örneğin boşaltım sisteminde hastalığı olan bir kimseyi düşünelim. Belirli şeyleri yememesi, ameliyat olması gibi durumlar onu iyileştirebilecek ya da en azından daha iyi bir duruma sokacak işlemlerdir diyebiliriz. Belirli şeyleri yememesi ve ameliyat olması dinin temel öğretilerine karşı şeyler değillerdir(Örneğin bunlar Allah’a şirk koşmamızı sağlamaz vb.). Dolayısıyla bu yönde bir mücadele verebilir o kişi. Burada, “Bu kaderdir, tedavi için uğraşmaya gerek yok” demediğimi daha açık bir şekilde aktarmaya çalıştım.

 

Peki, imtihan eğer ki olan durumlar arasından doğru yolu olan İslam’ı seçip ona göre hareket etmek ise İslam’dan hiç haberi olmayanlar nasıl yargılanacak? Böyle bir imtihan sistemi sorunlu değil mi? İslam’a inanmayı çok istemiş ama bazı nedenlerden dolayı inanmamış birisi, İslam’a sırf doğduğu yerden dolayı inanmış birisi, İslam’ı araştırarak inanmış birisi vb. gibi farklı birçok olasılık içinde bulunarak İslam’a inanma konusunda bir sonuca varmış kişilerin durumu ne olacaktır? Bizler, bu durumların yargılamasını yapamasak da(Çünkü her şeyi bilmiyoruz ve bu gibi nedenlerle de her olasılıkları değerlendirip adaleti sağlayamıyoruz. Ancak bunlar Tanrı’nın yapabildiği şeylerdir) Tanrı, tüm bu durumların yargılamasını yapacak ve adaletle hüküm verecektir. Zaten Allah, elçinin mesajının gitmediği kişilere eziyet edilmeyeceğini söylemektedir. Kişinin dinen mükellef olması için belirli şartlar saymaktadır. Bu ve bunlar gibi birçok kıstas vardır. Örneğin İslam’ı hiç duymamış birisinin nasıl yargılanacağı, neye göre yargılanacağı ve nereye gideceği konusunda bizler bilgi sahibi değiliz ancak birçok ayette de vurgu yapıldığı üzere biliyoruz ki Allah her şeyi hesaba katarak adaletle hüküm verecektir(Bkz. Enbiya 47, Müminun 62, Bakara 286). Peki dinen mükellef olmayan birisinin var olması ise imtihan açısından sorun çıkartmıyor mu? Bir çocuk 2 yaşında(Daha olgunlaşmadığı, dinen sorumlu olmadığı yaşlarda) öldü diyelim. O halde bu çocuk neden doğmuştur ki? Madem amaç imtihan, ancak Allah neden bu çocuğu imtihan etmemiştir(Akli bir engeli bulunan kişi kullanılarak da örneklendirilebilir bu durum)? Ayrıca, dinen mükellef olmayanların ölünce cennete gideceği söylenir. Oysa ki bizler o kadar çaba sarf edip cennete ancak be ancak girebilecekken bu çocuk şans eseri ölüp de nasıl oluyor kurtuluşa erenlerden oluyor, bu bir haksızlık değil midir? Cevaba gelirsek, dinen sorumlu olmadan ölmüş bir çocuğun yahut akli bir engeli bulunan herhangi bir kimsenin(Kısacası, dinen mükellef olmayan bir kimsenin) cennete mi yoksa cehenneme mi gideceği belirsizdir. Bu konuda hükmü anlayabileceğimiz hiçbir ayet yoktur. “Dinen mükellef olmayanlar ölünce cennete gider” görüşü bir yorumdur. Gerçekten -belki de- o kişilerin cennete gitmesinde bir adaletsizlik olabilir(İlla ki o yorumu doğru kabul edeceğiz diye bir şey yoktur zaten). Daha önce de söylediğimiz gibi, Allah her şeyi bilen ve adaleti yerine getirendir. Dolayısıyla Allah adaletsizlik yapmayacaktır. Allah, yargılamasıyla doğru olanı yapacaktır. O çocuk cennete mi gidecek, cehenneme mi gidecek, farklı bir yerde mi duracak; bunları bilmemekteyiz. Ancak dediğim gibi, Allah’ın komplike bir yargılama yapacağını ve kimsenin adaletsizlikle karşılaşmayacağını biliyoruz. Dolayısıyla burada mantıksal bir sorun yoktur. O kişilerin de nereye gideceklerine dair birçok senaryo oluşturulabilir. Sonuç şu ki; hangi senaryonun gerçek olduğu belirsizdir. Çünkü Allah’ın belirttiği kesin bir hüküm yok ve bizler de her şeyi bilen olmadığımız için böyle bir konuda “Şöyle olacaktır, çünkü bu adaleti en doğru sağlayacak yoldur” diyemeyiz. En başlarda da belirttiğim üzere, böyle belirsiz konularda Allah ile çelişkili olduğu söylenen konunun mantıksal bir çelişkisinin olup olmadığına bakmamız gerektiğini düşünüyorum. Mantıksal çelişkiye baktıktan sonra “Peki Allah nasıl yapacak?” gibi soruların sorulması bana mantıksız gelmektedir. Çünkü birçok senaryo üretilebilir ve senaryolar bir kimseye mantıklı gelirken diğerine gelmeyebilir. Kaldı ki hangi senaryonun doğru olduğu belirsizdir sadece kendi mantığımıza göre seçeriz bunları fakat bize mantıksız gelen bir şey doğru olan şey de olabilir. Dolayısıyla mantıksal bir çelişki olup olmadığına bakmak yeterli olacaktır. Peki amaç imtihansa neden bir çocuk imtihan olmadan ölüyor ya da bir engelli -doğuştan- imtihan olmayacak şekilde doğuyor? Öncelikle anlaşılması gereken nokta şudur; Allah, bir kişinin ne zaman öleceğini ya da nasıl doğacağını belirlememektedir(Aşağıda, kaderden bahsettiğimizde bu kısmı daha iyi anlayacaksınız). Gerçekleşen olasılıklar içinde bunlar meydana gelmektedir(Çocuk, anne ve babanın genetik yapısı nedeniyle doğuştan sakat olabilir gibi). O zaman buradaki asıl soru; Allah neden doğa yasalarını bir kimsenin dinen mükellef olmayabileceği şekilde ayarlamıştır, şeklinde olacaktır. Bunun cevabının verilmesi konusundaki tutumumu en başta belirtmiştim(“Bilemeyiz”). Burada mantıklı senaryolar verilebilir fakat gerçekten o yüzden mi izin verildi yoksa farklı bir nedeni mi vardı bilemeyiz. Ama şunu biliriz ki, Allah’ın sıfatlarını ve amacını mantıksal olarak çelişkiye düşürmeyecek bir konudur bu konu. Mantıksal çelişki ayrı bir şeydir, o şeyin size mantıksız gelmesi ayrı bir şeydir. Ve en başta da belirttiğim gibi, aslında mantıksal çelişki olmaması yeterli olacaktır cevap vermemiz açısından. Dediğim gibi, farklı senaryolardan bahsedilebilir fakat ben bunu doğru bulmadığım için o konuya hiç girmemeyi tercih ediyorum(Örneğin, imtihanı daha da zorlaştırmak için öyle yaptı gibi bir cevap da verilebilir. İmtihanın kapsamlı bir konu olduğunu unutmamalıyız. Belki dinen mükellef olmayan o kişi imtihan olmuyor fakat onun aracılığıyla çevresindeki kişiler yahut tüm insanlar farklı farklı şekillerde imtihan oluyor mesela).

 

Son olarak, özgür irademizin olup olmaması(Yaptığımız şeyleri Tanrı’nın belirleyip belirlemediği) ve Tanrı’nın her şeyi bilmesi konusuna değinelim. Bu konuda filozofların görüşlerine değinmeden daha temel bir cevap vermeyi amaçlıyorum. Bazı kimseler “Tanrı her şeyi planlamış, senin yaptığın bir şey yok” şeklinde düşünüyor fakat bu tamamıyla yanlıştır. Bu alanda özgür irademizin kısıtlı olduğunu düşünen görüşler olsa da ben, öyle olmadığı kanaatindeyim. Tanrı, doğa yasalarını yaratmıştır ve o yasalar içinde olan her şey bizim irademizle olmaktadır. Örneğin, bir araba bir yolda hızlıca gidiyor diyelim. Siz ise karşıdan karşıya geçeceksiniz. O arabanın geçmesini beklemeniz, o araba tam geçerken yola atlamanız, o araba geçmeden yola atlamanız, üstünüze giyindiklerinize göre arabanın kuvvetini bir şekilde ayarlamanız ve bunun sonucunda bu kazanın üzerinizdeki fiziki etkisini azaltmanız gibi daha birçok olasılık doğa yasalarıdır diye düşünebiliriz. Allah, sen arabanın önüne şöyle atlayacaksın ve şöyle olacak diye ayarlamıyor. Allah, arabanın önüne şöyle atlarsan şöyle olur, böyle atlarsan böyle olur gibi olasılıkları ayarlıyor ve o olasılıkları bizler seçiyoruz. Ve, gerçekten de var olan septilyonlarca olasılık düşünebiliriz(Olasılıklar doğanın belirli sınırları olduğundan dolayı sınırsız değildir fakat gerçekten de inanılmaz derecede fazladır). Daha basit bir ifadeyle, maddenin yoktan var olmasını sağlayamasak da Allah’ın o yarattığı maddeler içinde var olan septilyonlarca olasılığın gerçekleşmesi bize kalmıştır. Peki Allah nasıl olur da hangi olasılığın gerçekleşeceğini bilebilir? Bilmesi için illa ki o olayı ayarlaması mı gerekmektedir? İşte bu noktada bazı kişiler Tanrı’yı da insanmış gibi düşünüyor ve “O olayı bilmesi için kesinlikle o olayı ayarlamış olması gerekir” diye bir akıl yürütüyorlar. Oysa ki, öyle olacağını bilmek ile öyle olacağını gerçekleştirmek farklı şeylerdir. Ve biz insanlar o olayın öyle olacağını/olduğunu ancak o olay gerçekleştikten sonra bilirken Tanrı, -her şeyi bilen olduğu için- o olay gerçekleşmeden de o olayın ölye olacağını/olduğunu bilebilir. Yani, o olayın öyle olacağını bilmesi için illa ki o olayı gerçekleştirmesine gerek yoktur. Bilmek ile gerçekleştirmenin farklı şeyler olduğunun kavranması gerekiyor. Örneğin biz insanlar maddeyi yoktan var etme konusunda yetkin değilken(Ama Tanrı yetkindir), var olan maddeler içinde nasıl bir şeyler üretebiliyorsak, (Bilme konusunda gelirsek de) bizlerin bir olayı gerçekleşmeden bilme olasılığı yoktur(Tahmin edebiliriz, orası ayrı) fakat Tanrı bir olay gerçekleşmeden o şeyi bilebilir. Bu fark anlaşılırsa, her şey yerine oturacaktır. Açıklamaya çalıştığım şey, “Tanrı olayları gerçekleşmeden bilemez” demenin “Tanrı maddeyi yoktan var edemez” demek gibi bir şey olduğudur(Temel olarak). Biz insanların yapamadığı ve yapamayacağı şeyleri Tanrı’nın da yapamadığını ve yapamayacağını düşünmesi saçma olacaktır.

 

“Biz insanların yapamadığı ve yapamayacağı şeyleri Tanrı’nın da yapamadığını ve yapamayacağını düşünmesi saçma olacaktır” derken, mantık yasalarının ayrı bir konu olduğunu da unutmayalım. Örneğin, “Tanrı, kaldıramayacağı taşı yaratabilir mi?” gibi mantıksal açıdan çelişkili konular hem insan için hem de Tanrı için eşit olabilir. Evet, bu soruya mantık hatası dedim çünkü her şeyi yapabilen şeyin yapamayacağı bir şey olamaz. Bu soru da her şeyi yapabilen şeyin bir şeyleri yapamayacağı temelinde yükseliyor(Dolayısıyla mantık hatası var bu soruda). Biz eğer ki “Tanrı da mantık yasalarına uyar, çelişmezlik ilkesi gibi ilkelere uyar” dersek,  o halde -örneğin Tanrı’nın kaldıramayacağı bir taşı yaratıp yaratamayacağı sorusuna- verilecek cevap şöyle olacaktır; soru mantık hatası içerdiği için geçersizdir. Ama bazı kimseler “Mantıksal açıdan çelişkili şeyleri bizlerin yapamaması Tanrı’nın da yapamayacağı anlamına gelmez” diyebilirler. O halde bu soruya cevap şöyle olacaktır; Tanrı, kaldıramayacağı taşı yaratır da o taşı kaldırır da(Size bu durum çelişkili gelebilir fakat “Bize çelişkili gelen şeyleri Tanrı yapabilir” cümlesini kabul etmemizle böyle bir cevap verdik. Yani, kabulümüz açısından bu cevap mantıksal bir çelişki içermiyor). Sonuç olarak, Tanrı’nın mantık yasalarına uyup uymadığı ayrı bir tartışma alanıdır. Üstte bahsettiğimiz Tanrı’nın bir şeyi gerçekleşmeden bilmesi konusu mantık ilkeleriyle doğrudan alakalı olmadığı için o konuyu mantık yasaları konusundan bağımsızdır(Dolayısıyla, “Tanrı, mantık yasalarına uyar” diyen birisi dahi “Tanrı, olan olayları gerçekleşmeden bilebilir” diyebilir).

 

Özgür irademizin olup olmaması konusunda dinin ne dediğine gelelim. Bazıları, “Allah dilediğini saptırır”(Bkz. İbrahim Suresi 4) gibi ayetleri “Özgür irademiz yok. Sapıyorsak bizim suçumuz yoktur” şeklinde yorumlamaktadır. Oysa ki bunun gibi yorumlar Kur’an’ın dilini bilmemekte(Kur’an, Allah merkezli bir dil kullanır, bahsettiğim şey bu. Arapça bilinmemesinden söz etmiyorum) ve ilgili ayetleri bir bütün olarak değerlendirmemektedir. Dolayısıyla ayeti bağlamından ve amacından kopartmaktadırlar. Allah elbette ki dilediğini saptırmaktadır. Ama Allah kimi saptırmayı dilemektedir? Allah -haşa- hiçbir kural koymadan, önüne geldiği kişiyi mi saptırmaktadır? Elbette ki imtihan dünyasının mantığı açısından bakınca da, Kur’an’ın farklı ayetlerine bakınca da durumun böyle olmadığı anlaşılır. “Yaptığımız her şeyi Allah belirler. Allah bizi saptırır, günahları ve sevapları o işletir” tarzı düşünceler müşriklerin düşünceleridir. En’am Suresi’nin 148. ayeti şöyle söyler:

Şirke batanlar şöyle diyecekler: “Allah dileseydi, ne biz şirke sapardık ne de atalarımız. Hiçbir şeyi haram da yapmazdık.” Onlardan öncekiler de azabımızı tadıncaya kadar bu şekilde yalanlamışlardı. De ki: “Yanınızda, önümüze çıkaracağınız bir ilminiz var mı? Zandan başka bir şeye uymuyorsunuz. Sadece saçmalıyorsunuz siz.”

 

“Allah kafasına göre insanları saptırır ve her şey O’na bağlıdır; bizim hiçbir kararımız yoktur” gibi düşünceler müşrikler tarafından dile getirilmiştir ve Kur’an açıkça buna karşı çıkmıştır. Çünkü Kur’an’a göre her şey bir kadere göre yaratılmıştır(Bkz. Kamer 49) ve insanlar -özgür iradeleriyle- bu kaderi gerçekleştirmektedir. Kader, bir ölçü/düzen demektir. Örneğin yüksek bir binadan atlayınca yere çakılmanız bir kaderdir. O binadan atlarken yüz üstü mü, omzunuzun üstünüze mi atladığınız, korunaklı bir kıyafetle mi atladığınız gibi birçok farklı olasılık(Hatta septilyonlarca olasılık) Allah tarafından belirlenmiştir ve bu olasılıklar herkes için aynıdır. Yani, bir kafir bir binadan atladığında yere çakılıyorken bir mümin aynı yerden atlayınca uçmaya başlamaz. Kader, herkes için aynıdır. Peki bizlerin özgür iradeseyle seçtiği şey nedir? Dediğimiz gibi, kader, Allah’ın bir ölçüye göre yaratmasıdır ve olasılıklar belirlemesidir(Bu olasıkları belirleyen şey Allah’ın yarattığı doğa yasalarıdır). Bu olasıklardan hangisinin gerçekleşeceği ise bize kalmıştır. Bu konuyla ilgili kısa bir örnek vermek gerekiyorsa, Ali İmran Suresi’nin 165. ayeti (Direkt olarak meal edilirse) şöyledir:

Size, başkalarına iki katını dokundurduğumuz bir musibet dokununca: “Bu da nereden!” mi dediniz? De ki: “O, sizin öz benliklerinizdendir.” Allah, her şeye Kadîr’dir.

 

Ayetin bahsettiği durum şudur; Müslümanlar, Müslüman oldukları için savaş konusunda Allah’ın onlara ayrıcalık tanımasını beklemiştir. Savaşta yenilince de adeta “Neden böyle oldu? Allah’ım, sen bize destek çıkmıyor musun?” demişlerdir. Allah da, “Allah sizin yaptıklarınızı ve size ne olacağını belirlemez. Kazansaydınız da kendi çabanızla kazanacaktınız, -şimdi- kaybettiniz de kendi çabanızla kaybettiniz(Kendi yaptıklarınızın sonuçlarını göreceksiniz anlamında)” gibi bir şey söylemiştir diyebiliriz daha rahat anlaşılması için. Kısacası Allah, anladığınız anlamda kaderi belirleyen kişi değildir. Kader, olayların belirli olasılıklar içinde yaratılmasıdır. O olasılıklardan hangisinin gerçekleşeceğini de bizler yaptığımız şeyler aracılığıyla seçeriz. Ali İmran Suresi’nin 165. ayetini yorum ekseninde verirsek şöyledir:

[Ey müminler!] Bedir’de düşmanlarınıza çok daha ağırını tarttırdığınız yenilginin acısını Uhud’da tadınca, “[Biz Allah yolunda savaştığımız ve karşı taraftakiler kafir olduğu halde] Niçin böyle bir yenilgiye uğradık?” diye söyleniyorsunuz, öyle mi? [Ey Peygamber] De ki onlara: “Bu yenilginin sebebi bizzat kendinizsiniz. [Çünkü sizler karşı taraftan daha iyi savaşmadınız]” Şüphesiz ki Allah her şeye kadirdir.

 

En başta Kur’an’ın Allah merkezli bir dil kullandığını söylemiştik. “Allah dilediğini saptırır” ayetinden de kasıt budur. Allah istediği her şeyi yapabilir. Ama şu anda imtihan dünyası gereği kendini saptıranları saptırmayı diliyor. “Allah merkezli dil” olduğuna dair birkaç ayeti örnek olarak göstermek istiyorum:

Enfal Suresi’nin 17. ayet – Siz öldürmediniz onları, Allah öldürdü onları. Attığın zaman da sen atmadın, Allah attı. İnananları kendisinden güzel bir imtihanla denemek için yaptı bunu. Allah; işitendir, bilendir.

Nahl Suresi 79. ayet – Gök boşluğunda, bir emre boyun eğdirilmiş olan kuşlara bakmadılar mı? Onları Allah’tan başkası tutmuyor. Bunda, inanan bir topluluk için elbette ki izler, işaretler vardır.

 

Kaynaklar

Yazıdaki tüm ayetlerin mealleri Kur’an Meali adlı siteden alınmıştır. O sitede her ayet için 41 farklı meal ve ayetlerin Arapçasını da bulabilirsiniz.

MANTIKSAL TEİZM ©2017

Furkan

Temellendirilmiş bir inanışın dahi temelinde temellendirilmemiş bir inanış yatar. Dolayısıyla her şeyin yegâne ölçütü Tanrı olmalıdır.

You may also like...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir