İNANÇSIZLIĞIN ARTIŞ NEDENLERİNE ELEŞTİREL BİR BAKIŞ

image_pdf

Günümüzde internet üzerinden rahatça ulaşabildiğimiz sosyal medya araçlarında din tartışmalarının döndüğüne kesinlikle şahit olmuşsunuzdur diye düşünüyorum. İnsanların hayatında son 20-30 yılda köklü değişikliklerin gerçekleştiği şu zamanlarda dindarların dini isteksizliğinin arttığını düşünmem bir yana, pek çok insanın da din karşıtı ve/veya dinsiz olmaya başladığını düşünüyorum. Son zamanlarda tekrar ve tekrar gördüğüm büyük bir sorunsa din karşıtı ve/veya dinsiz olan insanların kendilerini çok bilgili olduklarından ötürü böyleymiş gibi göstermesi. Oysa din felsefesi veya ilahiyattan bahsettiklerinde onlarda tek gördüğüm şey ilgili literatüre dair hiçbir şey bilmedikleri ve/veya fazlasıyla taraflı oldukları. Buradan hareketle, insanların son zamanlarda neden inançsızlaşmaya ve dinden uzaklaşmaya başladığına dair eleştirel bir yazı yazmak aklıma geldi. Ben bu yazıda dinsizleşmenin ve inançsızlaşmanın nedenlerinin sıralandığı bir yazıda ele alınmasa eksik bir yazı olacağını düşüneceğim birkaç adet tahmini nedeni ele aldım. Yani bu nedenler sosyolojik araştırmalara dayanmıyor ve olası çoğu nedeni kapsamıyor. Bu nedenler sadece önemli nedenler olduğunu düşündüğüm birkaç tahminimden ibaret.

 

Yazıya başlamadan önce, birtakım yanlış anlaşılmaları bertaraf etmek adına şunu söylemek istiyorum: Bu yazıda “Her inançsız tamamen irrasyonel gerekçelerle Tanrı inancını reddeder. Çoğu kötü niyetlidir ve Tanrı’yı sırf zevkleri için reddederler.” gibi bir düşünce bittabi benimsenmiyor. Yazıda kimi inançsızları eleştirdiğimde amacım, gayet samimi bir şekilde, bu konular üstüne daha makul bir şekilde araştırma yapmaya başladıkça kolayca fark etmeye başladığım hatalı akıl yürütmelerini ve yanlış bilgilerini göstermek olacak.

 

BEŞ NEDEN

1) Bilgiliymiş gibi gözüken dinsizlerin bilgi paylaşımları.

Günümüzde pek çok dinsiz felsefe ve ilahiyat gibi alanları makul bir şekilde araştırmıyor. Aslında bu normal bir şey. Çünkü her insan böyle detaylı araştırma isteyen alanlarla gereğince ilgilenemez. Nasıl ki dindarların çoğu bu alanlarda bir araştırma yapmıyorsa ya da yaptığı araştırmalar kayda değmezse dinsizlerin de çoğu için aynısı geçerli. Fakat internet ortamında inançsızların çok daha bilgili ve akıllı olduğundan, dine dair ve din felsefesine dair makul araştırmalarından ötürü inançsız olduğuna dair bir algı mevcut. İnsanlar oldukça bilgili ve eleştirileri güçlü zannettiği kişileri dinleyip veya okuyup dindarların çok bilgisiz olduğunu zannediyor. Ben bu madde altında, bilgiliymiş gibi gözüken dinsizlerde ve paylaşımlarında gördüğüm bazı kritik sorunlardan söz etmek istiyorum. Bu kişilerin benzer veya farklı sorunlarından yazının 4. maddesinde de 3. başlığında da söz edeceğim.

 

Birincisi, dine karşı yapılmış videoların altında ya da tartışmalarda kaynak olarak hiçbir akademik saygıya sahip olmayan insanları görüyorum. Ve bu insanların söz ettiği bilgiler ve getirdiği eleştiriler hiç irdelenmeden kabul ediliyor; dini eleştiren herkes “objektif bakış açılı, özgür akla sahip” oluyor. İnternet ortamında gördüğüm yaygın bir hata işte bu. Kimse okuduğu şeyin ne kadar makul olduğunu değerlendirmeden, eğer okuduğu şey kendi fikrini destekliyorsa o şeyi savunmaya başlıyor. Ben bu madde altında sadece Turan Dursun ve İlhan Arsel ikilisinden kısaca söz edeceğim. Onların İslam’ı yıktığı görüşü gördüğüm kadarıyla azımsanamayacak ölçüde benimseniyor. Fakat pek çok kişi onların dedikleri üstüne biraz bile düşünmeden onları destekliyormuş gibi görünüyor. Bu iki kişinin birkaç hatalı iddiasını ele alacağım ve iddiasında böylesine hatalar yapan bir kişinin ne kadar güvenilir olacağını düşünmeyi size bırakacağım. Turan Dursun’un Kur’an eleştirilerine, İlhan Arsel’in de din-bilim konusundaki iddialarına odaklanacağım.[1]

 

Turan Dursun’un çoğu eleştirisi sırf dine karşı tavır almak için yapılmış gibi duruyor. Çünkü eleştirilerinin çoğu “Kur’an aklını başına al diyor. Oysa akıl zaten baştadır. İşte bu, İslam’ın bilimden ne kadar uzak olduğunu gösterir. Arapların dini de bu kadar olur!” seviyesinden ancak bir basamak yukarı çıkabilmiş.[2] Kovaya su koyup bu suyu süpürgeyle duvara serpip duvarda hayvan ve bitki figürleri çıkmasından hareketle evrenin gayri iradî olarak oluşabileceği fikrine kapılan, din eleştirilerinde sürekli akıl yürütme hatalarına başvuran ve yanlış bilgi içeren kaynakları kullanan Turan Dursun olsa olsa dine karşı nasıl eleştiri getirilmeyeceğine dair büyük bir örnek olabilir.[3] Bana öyle geliyor ki Turan Dursun “[İçimde] öyle bir hınç oluştu ki! Çünkü [din] benim gençliğimi çaldı, çocukluğumu aldı.” dediği dine bir nefret duygusu beslemiş ve eleştirilerini de çoğunlukla entelektüel bir temel üzerine değil ama bu nefret üzerine bina etmiş.[4]

 

İlk olarak, Turan Dursun’un oldukça yanlış anladığı nesh konusuna bakalım. Bir ayetin nesh edilmesi demek, o ayetin hükmünün kaldırılıp onun yerine yeni bir hüküm getirilmesi demektir. Eski hükme mensûh, yeni hükme nâsih denir. Turan Dursun’un nesh konusuna genel bir eleştirisi vardır ve kendinden emin bir şekilde “Nesh, Kur’an çelişkilerine Kur’an yorumcularınca bulunan bir açıklama biçimidir.” der. Buna göre, Allah’ın hükümlerini nesh etmesi O’nun mutlak bilgisiyle çelişir, nesh demek çelişki demektir. Oysa, klasik bakış açısına göre Allah’tan haber içeren cümleler nesh edilemez fakat hükümler nesh edilebilir. İnsanların yaşam şartına göre hüküm getiren Allah’ın da zaman ve zemin değiştikçe hükümlerini nesh etmesinin mutlak bilgiyle çeliştiğini iddia etmek oldukça abestir. Allah’ın bugünün şartlarına uygun olanın X fakat yarının şartlarına uygun olanın Y olduğunu söylemesi mutlak bilginin neresiyle çelişir? Turan Dursun nesh konusunu yanlış anladığı gibi bir de şöyle bir eleştiri gündeme getiriyor:

Soru: “Tanrı’nın yazgısı”nda, “söz”ünde, “DEĞİŞME”, “DEĞİŞTİRME” olur mu? Kimi ayetlere göre, “hayır, kesinlikle olmaz”. Ayetler: “Benim katımda SÖZ DEĞİŞMEZ.” (Kaf Suresi, 29. ayet.) (…) Kimi ayetlere göreyse “Evet, DEĞİŞME ve DEĞİŞTİRME vardır. (…) Ayetler: “Biz bir ayeti bir ayetin yerine değiştirdiğimiz zaman…” (Nahl Suresi, 100. ayet.) “Herhangi bir ayeti ‘nesh’ eder ya da unutturursak…” (Bakara Suresi, 106. ayet.)[5]

 

Bu eleştiride ele alınabilecek farklı meseleler var fakat ben burada sadece yaptığı çok basit bir hatayı göstermek istiyorum. Kendisi Kâf Suresi’nin 29. ayetiyle alıntıladığı diğer ayetlerin çeliştiğini söylüyor fakat Kâf Suresi’nin 29. ayeti Allah’ın cehennemle ilgili hükmü hakkındayken diğer ayetler şeriatla (ve mucizeyle) ilgili ayetlerdir. Yani, basitçe, biri Allah’ın kendi uygulayacağı hükümle alakalıyken diğerleri biz insanlara uygulamamızı emrettiği hükümler hakkında. Diyelim ki Allah kendi uygulayacağı hükümleri değiştirmeyeceğini fakat bize emrettiği hükümleri belirli şartlara göre değiştirebileceğini söylüyor, bu bir çelişki olarak kabul edilebilir mi? Hayır, edilemez.

 

Turan Dursun’un başka bir eleştirisiyse şöyledir:

Kur’an’daki “akıl ve bilim” dışılıkların önemli bir kesimini, “mucize”ler oluşturur. (…) “Ölünün diriltilmesi.” İmana bağlı aklın bunu kabul edebileceği söylenebilir. Ya özgür insan aklı ve bilim? Böyle bir durumun olabileceğini kabul etmeyeceği açık değil mi?

(…)

“Mucize” olunca, “iman” ve “imana bağlı akıl” kolaylıkla “olur” diyor. Ne var ki bunlar, “özgür insan aklının ve bilimin olur diyebileceği şeyler değildir. Çünkü insan aklının ve bilimin “ölçü”sü başkadır: “Gerçek”ler, “gözlem”ler, “deney”ler, “olgu”lar ve bunlar üstüne yapılan “değerlendirme”lerdir.[6]

 

Bunlar öyle iddialar ki üzerinde bir an bile düşünülmemiş, sadece retorik yapılmış. Mesela hangi bilimsel araştırma Allah’ın niteliklerine sahip olan bir varlığın ölüyü diriltemeyeceğini gösteriyor? Peki hangi akıl yürütme Allah’ın niteliklerine sahip bir varlığın ölüyü diriltemeyeceğini gösteriyor? Açıkçası ne öyle bir akıl yürütme ne de öyle bir bilimsel araştırma var. Eğer böyle bir bilginin olduğunu düşünen varsa, malum akıl yürütmenin veya bilimsel araştırmanın hangi akademisyenler tarafından hangi makalede veya hangi kitapta savunulduğunu söylemesini ve cümle âlemi bilgilendirmesini istiyorum.

 

Bir başka eleştirisi şöyledir:

Hicr Suresi’nin 9. ayetinde, Tanrı’ya şöyle söylettirilir: “Kuşkusuz ‘zikr’i (Kur’an’ı) biz indirdik. Onu kesinlikle koruyanlar da biziz.” Demek ki Tanrı kendi indirdiğine “sahip çıkıyor” ve onu koruyor. Anlatılan bu. Peki öteki “kitap”ları da indirdiğine göre, onlara niçin sahip çıkmamış ve onları neden korumamış? Onlar da kendi kitabı değil miydi?! Sonra “düzeltici” olsun diye İslam’ı göndermek için onca yüzyıl niye beklemiş?[7]

 

Burada Turan Dursun “X benim malım. Onu ben koruyorum.” cümlesinden “Eğer bir şey benim malımsa ben onu korurum.” vargısına ulaşmış fakat ilk cümleden ikinci cümleye geçiş mantıksal olarak zorunlu değildir, ancak ve ancak bağlama göre makul bir geçiş olabilir. Kur’an-ı Kerim’in diğer ayetlerde kendisinin eski kitapları tasdik ve tashih ettiğini, eski kitapların lafzen ya da manen tahrife uğradığını söylemesinden hareketle mezkûr ayette Allah’ın “Eğer bir şey benim malımsa ben onu korurum.” gibi bir şeyi kastetmediği açıkça anlaşılması gereken bir şeydir. Dolayısıyla, bağlama bakarsak, Dursun’un akıl yürütmesinin makul olmadığı açıktır. Kur’an-ı Kerim’i bir bütün olarak ele alırsak Hicr Suresi’nin 9. ayetinden sadece manen, lafzen ya da her iki şekilde de Kur’an’ın ebediyen korunduğu ya da Kur’an’ın Hz. Muhammed’e aktarılırken cinlerin ayete bir şey karıştırmasından korunduğu gibi sonuçlar çıkar. Netice itibarıyla, Dursun yine diğer ayetlerin söylediklerini çöpe atarak keyfî varsayımlarla bariz bir akıl yürütme hatası yapmış. Peki kendisinin en sonda sorduğu soruların cevabı ne? Açıkçası, bu soruları cevaplandırmanın bir yolu yok. Allah’ın neden önceki kitaplarını korumadığı ve Hristiyanlıktan sonra onlarca yıl beklediğine dair spekülasyonlar üretebiliriz ama bunlar sadece birer spekülasyon olarak kalacaktır çünkü Allah’ın bize bildirdikleri dışında O’nun niyetlerine ve gerekçelerine dair hiçbir şey bilemeyiz ve Allah bize bu konudaki niyetlerini ve gerekçelerini söylemiyor, böyle bir yükümlülüğü de yok. Mezkûr sorulara cevap vermeden rasyonel bir şekilde İslam’a inanmak gayet mümkün. Her ne kadar biz o gerekçeleri cüz’i aklımızla isabetli bir şekilde tahmin edemesek de bu, Allah’ın makul gerekçelerinin olmadığını gösteremez. Ancak ve ancak eğer bir kanıt varsa bunu keşfetmemiz gerekeceği ya da keşfetmemizin keşfetmememize kıyasla daha olası olacağı ortaya konulabilirse, kanıtın yokluğundan hareketle, hakkında kanıt aranan şeyin var olmadığının düşünülmesi daha rasyonel olur. Bu durumda, kanıt yükümlülüğü mezkûr soruların cevaplanması gerektiğini iddia eden kişidedir.

 

Gelin bir de İlhan Arsel’in din-bilim çatışmasına dair hezeyanlarına kısaca göz atalım. İlhan Arsel’in Aydın ve “Aydın” kitabında iddia ettiğine göre, Descartes’ın “Hiçbir şeyi mutlak gerçek olarak kabul etmem, her şeyi şüpheci gözle eleştiririm.” şeklindeki sözleri onun Kutsal Kitap’a olan güvensizliğini gösterir.[8] Galileo’nun da aslında Hristiyanlığa karşı olduğunu ima eden Arsel, Galileo’nun kiliseyle yaşadıklarını çarpıtarak ele alır. Bununla yetinmeyen Arsel, Galileo döneminde kilisenin Dünya’nın düz olduğuna inandığını iddia eder.[9] Bunlar dışında daha pek çok örnek bulmak mümkün ama biz şimdilik bunlarla yetinelim.[10] Peki Arsel’in bu iddiaları ne kadar doğru? Ne yazık ki tamamen yanlış. Arsel’in ele aldığı isimleri dine kin duygusu besliyormuş gibi sunması çok açık ki kendisinin dine kin duymasından ötürü. Eğer önemli olan bilgilerin doğruluğu değil de benim fikirlerimin doğru çıkmasıysa ben de iddia edeyim o zaman; Newton aslında bir Müslümandı fakat insanlar onu öldürmesin diye Hristiyan taklidi yaptı. Onun elimize ulaşamamış bir eserinde İslam’ın doğruluğunu kanıtladığı söylenir. Ne yazık ki kendisinin Müslüman olduğunu öğrenmiş bir New Age’çi grup onu Pluton’a yollayarak öldürmüştür ve İslam’ı kanıtladığı kitabını da yakmıştır.[11]

 

Gelin gerçekte neler olduğuna bakalım. Kitabının kapağına Platon’u ve Aristoteles’i koyan birisi Descartes’ın kullandığı metodik şüpheciliği Kutsal Kitap’tan şüphe etmeye nasıl bağlayabilir benim aklım almıyor açıkçası. Metodik şüphe Kutsal Kitap’a duyulan bir şüpheyle tamamen bağlantısız bir şekilde, şüpheci (septik) filozofların iddialarını çürütmek için kullanılmıştır. Kartezyen felsefeyi bu metot üstüne kuran Descartes bu yolla şüphe etmeyeceği en az bir şey bulmuş (Düşünüyorum, öyleyse varım. Eğer düşünüyorsam var olduğumdan şüphe edemem çünkü eğer yoksam ne veyahut kim bir şey düşünüyor?) ve ardından Tanrı’nın varlığını kanıtlamaya çalışmış ve Tanrı’nın varlığından hareketle dış dünyadan da şüphe etmememiz gerektiğini öne sürmüştür.[12] Descartes’ın metodik şüpheciliğinin Kutsal Kitap’a güvensizliğiyle alakası olmadığı gibi Descartes muhtemelen bir Katolik’ti.[13]

 

Galileo’nun Hristiyanlığa karşı olduğu da baştan aşağı bir yalan. Her ne kadar Galileo’nun, savunduğu “Dünya dönüyor.” fikrinden ötürü dindar yobazların saldırısına uğradığı yaygın bir kabul olsa da durum bundan çok daha derin. Öncelikle, Galileo’yu hapishaneye sürükleyen tartışma Dünya’nın dönmesi üzerine değildi; Batlamyusçu ve Kopernikçi evren modelleri üzerineydi. Kısaca bahsetmek gerekirse, Galileo’nun savunduğu evren modelini ilk olarak Kopernik dile getirmişti ve o dönemde Kopernik, Galileo’nun karşılaştığı gibi bir tepkiyle karşılaşmamıştı. Kopernik’ten bir asır sonra kilisenin bulunduğu şartlar içinde, Galileo’nun Kutsal Kitap’ın Yeşu bölümünden anlaşılan şeylere ters şeyler söylemesi pek hoş karşılanmadı. Anlayacağınız, Galileo’nun zamanlaması kötüydü. Çünkü Katolik Kilisesi o dönem Protestanların tehdidiyle karşı karşıyaydı. Dolayısıyla kendilerine karşı gelen otoritelere, önceki dönemlerden daha sert davranıyorlardı. Tüm bunların yanında bir de Galileo’nun kitaplarındaki alaycı dili vardı. Galileo, gerilimi daha da arttıran Dialogue kitabında Batlamyusçu evren modelini savunanları “ahmak” olarak adlandırdığı bir karakterle resmediyordu. Galileo’nun hoş karşılanmamasının nedenleri sadece bunlar da değil. Aslında Kilise çok bariz kanıtlara sahip bir şeyi reddetmiyordu çünkü Galileo’nun bilimsel kanıtları yeterince iyi değildi. Tycho Brahe’ın Batlamyusçu modelinden daha iyi yanları olan bir teoriye sahip olsa da Galileo yüzlerce yıldır inanılan bir evren modelini yalanlıyordu ve bunu da daha o dönemde icat edilen teleskopla yani insanların daha doğru bilgiler verdiğinden emin olmadığı bir aletle yapıyordu. Yani Galileo tartışması yüzyıllardır kabul edilen tümdengelim-tümevarım konularıyla da ilgiliydi. Aristoteles’in düşüncelerini neredeyse yanılmaz kabul eden bir ahaliye karşı Galileo’nun oldukça yeni bir yöntemle iddialarda bulunması elbette yeterince sağlam karşılanmadı. Böyle büyük bir geçmişe sahip olan bir teoriyi yıkmaya çalışan Galileo’nun, Francesco Ingoli’nin sunduğu Batlamyusçu evren modeli savunusuna karşı sessiz kalması da onun bilimsel delillerinin çok sağlam olmadığını düşündürüyordu. Kaldı ki Galileo’nun delillerinden bazıları -gelgitlere dair iddiası gibi- açıkça yanlıştı da. Neticede, dönemin şartları nedeniyle Galileo hapishaneye atıldı ama ne işkence gördü ne de beter bir hayat sürdü. Elbette eskisi gibi özgür değildi fakat hayatı oldukça kötü de değildi. Bir villada kaldı ve bu villada çalışmalarını yürütmeye devam etti.[14] Galileo’nun Hristiyanlığa karşı olduğu ise tamamen saçma bir iddiadan ibaret. Elbette kimsenin içini tam olarak bilemeyiz ama Galileo’nun Hristiyanlığa karşı olduğunu düşündürecek hiçbir veri yok elimizde. Tam tersine, örneğin Düşes Kristina’ya yazdığı mektup Hristiyanlığa karşı olmadığının bir kanıtı olarak görülebilir.[15] Kilisenin o dönemlerde Dünya’nın düz olduğuna inandığı iddiası da bariz bir yanlış. Galileo’nun döneminden çok daha önceleri pek çok Hristiyan yazar Dünya’nın yuvarlak olduğunu zaten söylüyordu ve herhangi bir din adamı buna karşı çıkmıyordu.[16] Velhasılıkelam, İlhan Arsel yeterince araştırma yapmadan insanlara bilgi aktarımında bulunmaya ve bu bilgileri de dine ve dindarlara karşı kullanmaya çalışan bir yazar.

 

İkincisi, internet ortamında ilahiyat ve felsefe alanlarında konuşan kişilerden bazıları çok kitap okumuş olsa da bu kişiler nasıl argüman kuracağını ve savunacağını bilmiyor ve bu durum onların muhakeme yeteneğinde çok büyük bir soruna yol açıyor. Önlerindeki çok basit hataları dahi göremez hâle gelebiliyorlar ya da düşüncelerini sistemli bir tabana oturtmadıkları için farklı iddiaları değerlendirirken kendileriyle tutarsız hareket edebiliyorlar fakat bunu göremiyorlar. Bu tür durumlarda ya dine karşı sundukları argümanlarda ya da karşı argümanları değerlendirirken saçmalıyorlar. Belki bilgilidirler, ki pek sanmıyorum, ama söyledikleri şeyler hedefi ıskalıyor veya akıl yürütme hataları içeriyor.

 

Bu kişilerin argüman eleştirirken yaptığı en yaygın hata eleştirilen argümanı en rasyonel hâliyle kabul etmek (principle of charity) gibi ilmi bir prensibi gözden kaçırmaları. Mesela A, B ve C kişisi düşünün. A kişisi evrim teorisini Charles Darwin’in sunduğu şekliyle savunuyor ve B kişisi de evrim teorisinin çağdaş versiyonlarından en güçlüsünü benimsiyor diyelim. Şimdi, evrim teorisinin doğru olmadığını düşünen C kişisi A kişisini eleştirip Darwin’in teorisindeki hataları ve eksiklikleri gösterse fakat B kişisinin tadillerine ve keşiflerine hiçbir eleştiri getirmese evrim teorisinin doğru olmadığını mı göstermiş oluyor? Bu soruya hayır cevabını verecek olsalar da felsefe içeriği üreten din eleştirmenleri ne yazık ki C kişisinin yaptığı hatayı aynen yapıyor. Bunu da muhtemelen bilgisizliklerinden ötürü yapıyorlar; çağdaş tartışmalarda argümanın hangi formunun kabul edildiğini ve o argümana dair nasıl tartışmalar olduğunu bilmiyorlar. Yine de o argümanın modası geçmiş hâlini eleştirince karşı görüşlerini saf dışı bıraktıklarını sanıyorlar.

 

Bir diğer büyük sıkıntıları da kendi söylediklerine gelebilecek eleştirileri veya karşı tarafın verebileceği cevapları görmezden gelmeleri. Mesela tasarım argümanını sunan birisine karşı “Ama bu sadece bir yaratıcıyı kanıtlar, Allah’ı kanıtlamaz. O hâlde argümanın işe yaramıyor.” gibi bir iddiada bulunuyorlar ama kendilerine gelebilecek olası cevapları hiç düşünmeden bu iddialarının doğruluğunu kabul ediyorlar. Oysa tasarım argümanlarının sadece bir yaratıcıyı kanıtlaması o argümanların bir teist için işe yaramadığını göstermez. Eğer bir tasarım argümanı yaratıcının var olduğunu düşünmemizi daha makul kılıyorsa teizmin olasılığını artıracağı için ateizmin doğru olma olasılığını düşürür. Bu noktada “Belki bizi yaratan bir uzaylıdır.” gibi hiçbir felsefi argümana sahne olmayan bir hipotezi öne sürmek bir kaçış noktası olamaz. Eğer bizi yaratan bir uzaylıdansa Tanrı’nın var olması daha olasıysa, Tanrı tarafından yaratıldığımızı düşünmek daha makuldür. Bir inançlı bunu, bizi yaratanın Tanrı olduğunu göstermek adına tasarım argümanlarıyla birlikte diğer argümanları da sunarak gösterebilir. O hâlde inançlı, tasarım argümanlarıyla bir yaratıcının varlığının düşünülmesinin makul olduğunu gösterirken örneğin kozmolojik argümanı kullanarak Allah’ın sahip olduğu niteliklerin tasarım argümanında kanıtlanan yaratıcıda olduğunu düşünmemizin daha rasyonel olduğunu gösterebilir. Bu bakımdan, ateizmin doğru olma olasılığı ciddi bir şekilde azalırken teizmin doğru olma olasılığı fazlasıyla artmış olacaktır, denebilir.

 

Üçüncüsü, internet üzerinden din eleştirisi yapanların çoğu din felsefesi alanında ya da ilahiyat alanında doğru düzgün bir okumaya sahip değil – aslında en büyük sorunları da bu. Okudukları kitapların çoğu farklı konularla ilgili, konuştukları konuda okudukları kitaplar da bu alanlarda yeteri kadar bilgiye sahip olmayan insanların yazdığı kitaplar. Eğer dikkate değer bir kitap okumuşlarsa da literatüre dair genel anlamda bilgileri olmadığı için o kitabı yanlış anlıyorlar. Dahası, dine karşı felsefi eleştiri getiren içerik üreticileri konuştukları literatüre dair yüzeysel bir bakış açısına bile sahip değil bence. Oysa mesela bir kişi dinî tecrübeyi eleştiriyorsa ve bu alanın en önde gelen ismi olan William Alston’ın hiçbir eserini okumamışsa o kişinin bu konuda kayda değer ne söyleyebileceğini bekleriz ki? Konuştuğu alana dair çağdaş tartışmaları neredeyse hiç bilmeyen birinin makul bir şekilde konuşabileceği düşünülebilir mi? Bir kişi hassas ayar argümanını eleştirdiğini söylüyor ve buna dair on binlerce kişinin izleyeceği bir video yapıyorsa o kişinin bu alanın uzmanlarından bir şeyler okumasını beklersiniz değil mi? Ki o kişi çıkıp da bu konuda getirilebilecek en basit ve hatalı eleştirileri hassas ayar argümanını çürüttüğü iddiasıyla öne sürmesin, ki o kişi eleştirdiği bilgisiz din savunucuları gibi bir pozisyona düşmesin. Ama gelin görün ki o kişi bundan fazlasıyla uzak ve yine de “Sorgulayın. Felsefe yapın. Din felsefesi yaptığını zanneden insanlara kanmayın.” diyebiliyor. İnanılmaz ama bunu gerçekten de yapıyor! Ne yazık ki internet ortamı amatör ilahiyatçı ve felsefecilerle dolup taşıyor. Bu konuyla yakından ilgili olan, Amerikalı filozof Michael Huemer’in güzel ve eğlenceli yazısı On Amateur vs. Professional Philosophy’ye göz atabilirsiniz, ben bir kısmını sizin için Türkçeye çevirdim:

(…)

Birçok insan doğa bilimleri konusunda uzmanlığa itibar gösteriyor. Kimse akademik eğitimi olmadan bir kimya kitabı yazmaya kalkışmaz ya da böyle bir kişi tarafından yazılmış bir kitabı okumaz.

Fakat felsefe ve siyaset konusunda bilime olduğundan daha farklı bir yaklaşım var. Kimsenin bu konularda fikir sahibi olmak için uzmanlığa ihtiyacı yok. İnsanlar bir sorunun felsefi olması dolayısıyla bir başka kimsenin ne dediğine dikkat etmeden hangi fikir hoşlarına giderse onu savunabileceklerini düşünüyorlar.

(…)

Bu alanda da (ç.n. felsefe alanında), diğer alanlar gibi, eğer kabul görmüş fikirleri bilmiyorsanız faydalı bir şeyler yapmanız gerçekten de imkânsız.

(…)

Eğer felsefe hakkında yazmak istiyorsanız ve eğer yazdığınızın gerçekten iyi olmasını istiyorsanız yıllarca felsefe çalışın; popüler felsefe değil, profesyonel felsefe.

Şimdi, eğer benim iddiama karşı çıkmayı düşünüyorsanız bir de sağduyulu olanın ne olduğunu düşünün. İnsanlar dört yıl lisans eğitiminden sonra altı yıldan uzun bir süre lisansüstü eğitimi görüyor. Ne yaptıklarını sanıyorsunuz, etrafta boş boş oturduklarını mı? Eğer bir şeyi altı yıl boyunca çalışırsanız onun hakkında önemli bir şey öğrenmeyeceğinizi mi düşünüyorsunuz?

(…)

Umarım yukarıdaki sorulara hayır cevabını vermişsinizdir. Eğer öyleyse neden filozof olmayanların yazdığı felsefe kitaplarının genellikle iyi olmadığını belki anlayabilirsiniz.

 

Hatta bu din eleştirmeni kişilerin “Kendiniz araştırın! Dinin ne kadar saçma olduğunu zaten kolayca göreceksiniz.” gibi söylemleri oldukça bilgisiz olduklarını düşünmeme yetiyor da artıyor. İnsanlara her şeyi kendilerinin araştırmasını öğütlemek akıl kârı değil. Çünkü çoğu insan daha nasıl araştırma yapacağı ve hangi kitabın okunmaya değer olduğunu anlama konusunda yetersiz kalacaktır. Bir insan kendi kendine araştırma yaparken karşılaşacağı sorun sadece bu da değil. Kimi zaman önünüzde duran düşünce size saçma gelse de aslında o kadar saçma ve yıkılması kolay olmayabilir. Mesela sizi şaşırtacak bir örnek: Evren tamamen belirlenmiştir (determinizm doğrudur) fakat bu özgür irademiz olmadığı anlamına gelmez görüşü şu anda felsefe camiasında hatırı sayılır savunuculara sahip. Bu yazının 3. ve 4. maddesinde de sizi bir miktar şaşırtabilecek bilgilerle karşılaşabilirsiniz. Sizin aklınıza ilk bakışta saçma gelen birtakım görüşleri makul bir şekilde ele alacak argümanların gelmemesi normal çünkü siz bu konuda literatürü bilen bir uzman değilsiniz, kendi başınıza düşünerek bulabileceğiniz şeyler oldukça sınırlı. Bilgi edinmek ve o bilgi üstüne makul bir şekilde düşünebilmek birkaç kitapla ve internet yazısıyla yapılabilecek iş değil. Eğer makul bir araştırma yapmak istiyorsanız bu konudaki bilginizi uzmanlardan elde etmeli ve o literatürün önemli kitaplarını okumalısınız. Hangi kitabın değerli olduğunu anlamak için de, en azından en başlarda, o alanda belirli bir seviyenin üstünde olan birine danışmanız gerekiyor. Bu konuyla ilgili olarak da yine Huemer’in On Challenging the Experts adlı yazısından ufak bir çeviri yapayım:

İlk aptalca tutum (ç.n. ikinci aptalca tutum her konuda bağnazca uzmanları dinlemek): “Diğer insanların söyledikleri tamamen önemsizdir. Önemli olan tek şey olay hakkında sizin değerlendirme yapmanız gereken gerçek kanıtlardır. Koyun olmayın; kendiniz düşünün! Sadece argümanlara bakın. Eğer uzmanların argümanlarının işe yaramaz olduğunu gördüysen ne kadar insanın bunları desteklediğinin bir önemi yoktur. Uzmanların bir konu hakkında P demesi hiçbir şeyi kanıtlamaz. İnsanlar Kolomb Dünya yuvarlak dediğinde ona gülmüşlerdi! Bu sözde ‘uzmanlar’ her zaman yanılıyorlar!”

Bana öyle geliyor ki birçok insan bu görüşü benimsiyor. Sanırım bu tarz bir görüş “eleştirel düşünme” derslerinde de teşvik ediliyor. Ancak bu oldukça aptalca ve toyca bir tutum. Eğer [düşünmeye] 0 ila 30 saniye arasında bir zaman harcadıysanız bunu düşünebilirdiniz. Otuz saniyeden sonraysa aşağıdaki türde gerçekler aklınıza gelmeliydi:

a. Uzmanlar belli başlı bilişsel avantajlara sahiptirler. Genelde IQ testlerinde yüksek skorlar alırlar örneğin. Genel olarak çalışmaya ve konu hakkında öğrenmeye ciddi zaman ayırmışlardır. Yıllar hatta on yıllar. (…) Bu uzmanlar aynı zamanda alternatif olasılıklarla yüzleşmeye ve onlar hakkında düşünmeye zorlanırlar; sürekli sırf kendi düşünceleri üzerinde duramaz ya da yalnızca kendileriyle aynı fikirde olan insanları dinleyemezler.

b. (…) Uzman olmayan biri zeki olabilir ancak konu hakkında uzmanın harcadığı zamanının 1/100’ünü harcamıştır, uzmanın bildiğinin 1/10.000’ini bilmektedir, düşünceleri asla zeki ve bilgili birçok eleştirmen tarafından incelenmemiştir ve hiçbir zaman o konu hakkında birçok farklı perspektife maruz bırakılmamıştır.

c. Bunlar gibi bilişsel avantajlar birinin doğruya ulaşma olasılığını olumlu etkiler. Bu etki “yalnızca argümanlara bakarak” ya da “yalnızca kanıtlara bakarak” ortadan kalkmaz.

(…)

d. Sonuçta, bariz bir şekilde, uzmanların haklı olması uzman olmayanlara kıyasla daha muhtemeldir. (a, b + c’den çıktığı üzere.)

e. Yine bariz bir şekilde, uzmanların doğruluğu da garantilenmiş değildir. Kimse böyle bir şey iddia etmiyor. Ancak uzmanların kesinlikle haklı olmadığı gerçeği uzmanların görüşleri yerine uzman olmayanların görüşlerine inanmayı rasyonel kılmıyor; bu aptalca. Eğer uzmanlar yanılabiliyorsa bundan uzman olmayanların yanılmaz olduğu sonucu çıkmaz.

(…)

g. Bunların hiçbirisi söz konusu “uzman olmayan” kişi siz olduğunuzda değişmez. Sonuç olarak “kendi başına düşünmek” adına uzmanların görüşlerini yok sayma tavsiyesi, ilk bakışta, açıkça irrasyoneldir.

 

Ortalama bir insana göre daha ileri seviye konulardan bahsettiğinden ve kitap okumuş olduğundan ötürü bir insan akıllı ve bilgili bir insan olmuyorken akıl yürütme şekli de makul olmuyor ve dedikleri de doğru olmuyor. İnternette gördüğünüz kişiler size oldukça bilgiliymiş gibi geliyor olabilir ama internet ortamındaki popüler kişilere bakarsak bu düşünceniz çok büyük olasılıkla sizin bilgi eksikliğinizden kaynaklanıyor. Benim tavsiyem açık: İnternet üzerinde gördüğünüz gerek felsefi gerekse dinî eleştirilerle galeyana gelip de büyük iddialarda bulunmaya başlamayın. Bu durum, makul ve bilgili bir insan olduğunuzu düşünürken aslında eleştirdiğiniz insanlar gibi olmanıza sebebiyet veriyor olabilir. Ne yazık ki internet ortamı böyle insanlarla dolu; bir şekilde karşı tarafı eleştiriyorlar ama kendilerine bakmıyorlar. Mesela karşı tarafa bilgisiz diyorlar fakat kendilerinin bu konuda okuduğu kitaplarsa akademik derinliği olmayan din karşıtı kitaplardan öteye gitmiyor. Ülkesinin yönetimini eleştirenleri gören bazı yaşlı insanların “Sen Amerikan ajanısın, vatan hainisin.” gibi sözleriyle alay edilir ya, işte o kişilerden bazıları da buna benzer bir tutumu “Mealciler parantez içine bir şeyler ekleyerek dinlerini kurtarmaya çalışıyor. Oysa din kitapları pek çok çelişki ve saçmalıkla dolu, en aptal insan bile bunu kolayca anlayabilir.” diyerek sergiliyorlar. Dinin kendilerini akılsızlığa zincirlerle bağladığını ve o zincirleri çıkardıklarını söylüyor “özgür akıl” sahipleri. Gerçekten zincirleri çıkarıyorlar fakat zincirler eritilip silaha dönmüyor, farklı zincirleri eritip birleştirerek daha güçlü bir zincirle bağlıyorlar kendilerini. Sonra da saldırgan bir tutum takınarak ve akademik metinlerden uzak bir hayat yaşayarak dinle dalga geçiyorlar. Aralarından kimi de bu hilimsizlikle büyük kitleleri peşinden koşturuyor üstelik.

 

2) Çağdaş hayatta gündelik yaşamın Tanrı’dan uzak kalmayı oldukça kolaylaştırması.

Gündelik yaşam çoğunlukla Tanrı’yı anmaya zaman bırakmayacak şekilde işliyor. Ayrıca gündelik yaşamdaki şeyler sürekli Tanrı’nın neden kötü olduğundan söz ettiği şeyleri insanlara “Müthiş bir şekilde eğleneceksin. Niye yapmayasın ki? Eğlenmek ve zevk almak günahsa bu dinin sorunu.” diyerek cezbettiriyor. Önemli olan o eğlencenin makul olup olmaması bile değil, sadece eğlenmek. Tek gecelik ilişkiler, milyarlarca dolarlık porno film endüstrisi, fuhuş çeteleri, ahlaksız yaşamlarını harikaymış gibi gösteren ünlüler, uyuşturucu bağımlılığı, kendisini reddetti diye sevdiğini iddia ettiği birisinin hayatına canice kıyanlar, aşırı alkol tüketimi, birilerini temize çıkarmak için yapılmış yalancı şahitlikler, yozlaşmış aile düzeni, tecavüzler, insanların emeklerini çalan hırsızlar ve daha nice iğrenç şey… Benim burada bahsetmek istediğim şeyse başka bir sorun. Günümüzde tecavüz sorunu pek çok insan tarafından açıkça anlaşılıyor ve pek çok insan tecavüzü iğrentiyle karşılıyor dolayısıyla tecavüz sorununu çözüme ulaştırmak için pratikte ne yapmamız gerektiğine odaklanabiliyoruz. Fakat benim bahsedeceğim sorun ortalama bir insan tarafından oldukça iyi karşılanan fakat aslında çirkin bir illet olan şehvettir.

 

Filmlere, dizilere ve müzik videolara bir bakın. Çıplaklık, cinsel içerikler, sefahat dolu eğlenceler içinde boğulup gitmiş olan insanlar her yerdeler. Böyle bir hayat dışındaki hayat değersizmiş gibi gösteriliyor. Böyle bir dünyada ölçülü ve alçak gönüllü bir insan olmak akılsızlıkmış gibi karşılanıyor; hele ki dindar olmak… İnternet ortamında gezinen ve hatta sokaklarda dolaşan her birey cinsel arzuları tatmin etme ve şehvet peşinde koşan bir dünyayla karşılaşıyor. Dolayısıyla gün geçtikçe cinsel anlamda sağlıklı olmak da temiz olmak da zorlaşıyor.[17] İlginç olan şeylerden biriyse bir yandan senelerdir arzulanan kadın hakları olması gereken yere gelirken bir yandan da kadınların kendilerine bedenleri üzerinden değer biçtiği bir yere gitmemiz. Kadın, birlikte olduğu erkek sayısı kadar özgür görülüyor; erkekler de birlikte olduğu kadın sayısı kadar havalı oluyor. “Artık kabul görmek ve sevilmek için soyunman ve sınırlarını aşman gerekiyor.” Yoksa geri kafalı oluyorsun.

 

Geçmiş yıllarda yalnızca kendileri gibi olan insanlar tarafından tanınan bu yaratıklar artık tüm dünya tarafından tanınır hâle geliyor; hatta direkt soyunmalarıyla ve cinsel ilişki videolarıyla ün kazanıyorlar. Kadınlara da erkeklere de belirli görevler yükleyen din kadın düşmanı ve bittabi çağ dışı oluyorken yatına, katına, küvetine yüzlerce kadını alıp kadınlara onların kendilerine baktığı gibi “kullan at” olarak bakanlar kadınlara değer veren kimseler olarak görülüyor. Gençlik yaşlarının başında olan geçmiş yüzyıllardaki insanların evlenmesini kötü karşılayan insanlar daha yeni ergenliğe girmiş gençlerin zina yapmasını tabii olarak görüyor. İşte böyle bir dünyada bir çocuğun gelişiminin en temel ve önemli basamaklarından olan aileler gittikçe yozlaşıyor. Annelik ve babalık gibi değerli kurumların içi boşaltılıyor. Dinin oldukça değer verdiği bu kurumlar ve muhafazakâr bir yaşam dalga geçilen bir dünya görüşünden öteye gidemiyor.

 

Tüm bu arzularımızsa bizi hiçbir zaman tatmin edilmeyecek bir mutluluk arayışına ve sağlıksız insan ilişkilerine itiyor. Bize erdemle kazanılmış bir mutluluğu verebilecek olan Tanrı’yı unutuyoruz. Onun yerine, kendimizi özgürleştirdiğimizi zannederken ufak zevklerin kölesi oluyoruz. Böyle bir ortamda pek çok insan bu dünyanın zevkinin büyüsüne kapılıp Tanrı’yı umursamamaya başlıyor. Böyle bir hayatın içinde elbette ki dinsizlik ve din karşıtlığı artış sergiliyor. Karşılıklı olarak, inançsızlık böyle bir dünyaya götürüyorken böyle bir dünya da inançsızlığa götürüyor.

 

Belki bu tür zevklerin insanı mutlu edebilecek tek şey olduğuna inanıyorsunuzdur. Nitekim her türlü sosyal medya platformunda da rahatça karşılaşabileceğiniz üzere, kadınların ve erkeklerin seksten ve kafalarını sürekli dağıtıp eğlenmelerini sağlayan eylemler dışındaki eylemlerden zevk alamayacağı inanışı yaygın. Bu durum Türkiye’de henüz çok açık bir şekilde hissedilemese de özellikle tüm dünyanın kültürünü baştan aşağı değiştiren Amerika’da pek çok dizide, filmde, müzik videosunda ve konserde cinsel anlamda her şeye açık olman ve hep daha çılgınca eylemde bulunman çağdaş hayatın gerekliliği olarak görülüyor. Öyle ki 13 yaşındaki bir kızla cinsel içerikli görüntüler paylaşma cüretini gösterebilen bir Amerikalı şarkıcı bu yaptığının karşısında kısa bir süre içinde hapishaneden çıkabiliyor. Hatta aynı şarkıcının oldukça çirkin görüntüler içeren bir müzik videosu hip hop alanında YouTube’ta ilk 24 saatte en çok dinlenen şarkı rekorunu kırıyor ve milyonlarca beğeni alıyor.

 

Bu ortamlardan uzaklaşmanız için benim önerim şu: Kendinizi bilgilendirecek insanları dinleyin, kendinizi geliştirmeye çalışın. Yaşam çemberinizi entelektüel ve ölçülü bir ortamla değiştirdikçe düşüncelerinizin de olgunlaştığını göreceksiniz. Bu tür şeylerden uzaklaşıp kendinizi daha yerinde amaçlara adama kudretini, bu sözde eğlence olan ahlaki fesatları elinizin tersiyle iterek yapabilirsiniz. Bu sadece dini bir öğüt değil, nitekim tanıdığım entelektüel inançsızların hepsi bu dediğimi yapıyor. Çünkü gerçekten de gündelik yaşam sizi Tanrı’dan uzaklaştırdığı gibi, hiçbir değeri olmayan bir yaşama da itiyor. Dediğim şey YouTube’u kapatın, Instagram kullanmayın değil elbette. Bunları kullanın ama kimi takip ettiğinizi, nelere baktığınızı iyi seçin. Eğlenirken kaliteli bir şekilde eğlenin, dinlenirken de kaliteli bir şekilde dinlenin. Aksi hâlde tek yaptığınız şey bir domuz gibi sadece zevk almak adına yaşamak ve kendinizle baş başa kaldığınızda da “Hayat/Hayatım bomboş. Çok sıkılıyorum.” diye yakınmak olacaktır.[18]

 

3) Birtakım felsefi nedenler.

Bu nedenler genellikle daha entelektüel seviyede eleştirilere dayanıyor. Tabii şunu saptamakta yarar var ki bu eleştiriler halk arasında çok daha zayıf formlarda tartışılıyor fakat her ne olursa olsun bu nedenler din konusu konuşulunca bir şekilde gündeme geliyor. Bu nedenlerin başında kötülüğün var olmasının mutlak iyi-güçlü-bilgili bir Tanrı ile çelişki içerdiği ve Tanrı’nın yokmuş gibi gözükmesinin O’na inanmamamız için makul bir gerekçe oluşturduğu düşünceleri geliyor. Bu konular konuşulurken genellikle açık bir şekilde dile getirilmese de bence ikinci neden de oldukça yaygın. İnsanlar ikincisini aslında benimsiyor olsa da o konuda sınırları belirli bir fikre sahip olmadıklarından ötürü düşüncelerinin adını koyamıyorlar. Ben burada sadece pek çok ateistin teizme karşı etkili bir silah olarak gördüğü kötülük argümanından bahsedeceğim.

 

En başta, benim burada eleştireceğim kötülük eleştirileri delilci kötülük problemi (the evidential problem of evil) olarak anılan argümanlar olacak. Delilci kötülüğü savunanlar Tanrı (mutlak iyi, mutlak kudretli, mutlak bilgili varlık) ile kötülüğün mantıksal bir çelişki içermediğini savunur. Yani Tanrı ile kötülük bir arada olabilir. Fakat kötülükle Tanrı’nın bir arada olabilmesi için Tanrı’nın kötülüğe izin verecek makul gerekçelerinin olması gereklidir. Buna göre, onlar Tanrı’nın bildiğimiz kadarıyla makul gerekçelerinin olmadığını ve dolayısıyla da öyle gerekçelerin hiç olmadığını düşünmemizin makul olduğunu ileri sürüyorlar. Oysa benim savunduğum pozisyon olan şüpheci teizm (sceptical theism) şu soruları soruyor: Tanrı’nın kötülüğe izin vermesinin gerekçeleri varsa, o gerekçeleri bilmemizi zorunlu ya da daha olası kılan şey ne? Delilci argümanı savunmak için ateistler, eğer Tanrı’nın kötülüğe izin vermek için bir gerekçesi varsa bunu keşfetmemiz gerekeceğini ya da keşfetmemizin keşfetmememize kıyasla daha olası olacağını ortaya koyabilmeli. Oysa herhangi bir iyilik veya kötülüğün bütün bir tarih boyunca; dün, bugün ve gelecek için ne gibi etkiler yarattığını güvenilir bir biçimde bilemeyiz. Tanrı’nın gözettiği dünyevi ve uhrevi mümkün iyilerin güvenilir bir listesini oluşturma şansımız da yok. Neyin metafiziksel olarak mümkün olup neyin olmadığını güvenilir bir biçimde teşhis etme kabiliyetinden çok uzağız. Dolayısıyla mevcut kötülüklerden yola çıkarak, bu kötülüklerin meşrulaştırılamayacağını güvenilir bir biçimde söyleyemeyiz; bu konuda herhangi bir olasılık hesabı dahi yapamayız çünkü elimizde yeterli veri yok. Tanrı’nın bize gerekçelerini sunmak gibi bir mecburiyeti de yok üstelik. Hatta bu gerekçeler öyle gerekçeler olabilir ki cüz’i aklımızla bunları anlayamayacak da olabiliriz. Tanrı’nın bize bazı şeyleri neden yaptığına dair (evreni neden yarattığına, İblis’i neden yarattığına, melekleri neden yarattığına, bizleri neden yarattığına vs.) gerekçeler sunma gibi bir zorunluğu olmadığından ve Tanrı’nın kötülüğe dair gerekçelerini bulmamız gerektiği beklentisinin makul bir şekilde kanıtlanamadığından ötürü ben, Tanrı’nın neden kötülüğe izin verdiğini bilmememizden Tanrı’nın kötülüğe izin vermesinin hiçbir makul nedeni yoktur sonucunun kesinlikle çıkamayacağını savunuyorum. Kısacası, bu epistemik sınırlılıkla “Tanrı’nın kötülüğe izin vermek için makul gerekçeleri yok çünkü böyle bir kanıt bulamadık.” demek, astrofizik hakkında pek de bilgisi olmayan birinin “Şu ana kadar diğer gezegenlerde hiçbir yaşam formu bulamadık. O halde evrende bizden başka bir akıllı yaşam formu yoktur.” demesine benziyor. İşin özü, ateistlerin şu argümanına karşı:

  1. Eğer Tanrı varsa amaçsız kötülük yoktur.                             p ⇒ ~q
  2. Amaçsız kötülük (pointless evil) vardır.                                 q
  3. Öyleyse, Tanrı yoktur.                                                              ∴ ~p

 

Ben şöyle diyorum:

  1. Eğer Tanrı varsa amaçsız kötülük yoktur.                            p ⇒ ~q
  2. Tanrı vardır.                                                                             p
  3. Öyleyse, amaçsız kötülük yoktur.                                         ∴ ~q

 

Bu durumda, en azından mantıksal kötülük argümanları üzerine olan tartışmalar dışında kötülük konusu benim inancımı zayıflatacak kadar dikkate değer bir konu değil – ki pek çok ateist mantıksal kötülük problemini değil ama delilci kötülük problemini savunur. O hâlde benim benimsediğim bu görüş pek çok ateistin kötülük üzerine olan iddialarını yıkmış oluyor. Burada sunduğum düşünceyi duyan insanların aklına gelebilecek iki eleştiriyi ele alalım:

1. “Tanrı bize biraz gerekçe vermeliydi ki O’nun kötülük için bizim bilmediğimiz nedenlerinin olduğuna rahatça inanabilseydik.” Ben bu görüşe birkaç nedenden ötürü karşı çıkıyorum. Tanrı hakkında her ne konuda olursa olsun daha fazla gerekçe isteyen kişilerin evvela gerekçeden ne anladığı eleştirilebilir fakat bundan da öte ben bu “daha fazla gerekçe/kanıt” tarzı söylemlerin fazlasıyla muğlak olduğu kanaatindeyim. “Tanrı daha fazla kanıt verseydi.” demek kolay fakat kanıtların hangi ölçüde verilmesinin “makul seviye” olarak sayılacağı oldukça belirsiz duruyor. Tanrı’nın insanların çoğunu inandırma konusunda bir yükümlülüğünün olduğu kanıtlanmadığı ve gerekçelere dair makul seviye makul bir şekilde tayin edilmediği sürece “Allah bilir fakat biz bilemeyebiliriz.” fikri oldukça rasyonel duruyor. Tanrı’nın daha fazla kişiyi veya çok fazla kişiyi inandırma gibi bir yükümlülüğünün ve amacının olduğunu çok rahat bir şekilde iddia edebiliyoruz ama buna dair kanıtlarımızı ortaya dökmüyoruz. Bana kalırsa, Tanrı’nın neleri yapmak için ne tür gerekçelerinin olabileceğine dair spekülasyonlar üretmeyi çok seviyoruz ve bunu da kendimizden oldukça emin bir şekilde yapıyoruz ne yazık ki. Her neyse, Tanrı’nın yaptığı herhangi bir şey için bizim bilmediğimiz nedenlerinin olabileceği Tanrı tarafından açıkça vurgulanır. Şu iki ayet oldukça nettir:

Bakara Suresi 255. ayet: Allah; O’ndan başka tanrı yoktur. O her daim diridir. O’nun varlığı hiçbir şeye bağlı değildir; O her şeyi görüp gözetendir. Ne gaflet basar O’nu ne de uyku. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. İzni olmaksızın O’nun katında kimse şefaatçilik edemez. [Bu kimin haddine!] O, insanların yaptıklarını-yapacaklarını, gizli tuttuklarını-açığa vurduklarını bilir. Bildirdiği şeyler dışında insanlar O’nun ilminden hiçbir şey kavrayamazlar. O’nun sınırsız kudret ve hükümranlığı gökleri ve yeri kuşatmıştır. Göklerin ve yerin düzenini korumak O’na hiç zor gelmez. O yüceler yücesi, büyükler büyüğüdür.

Bakara Suresi 30. ayet: [Ey Peygamber!] Hani Rabb’in meleklere, “Ben yeryüzünde akıl ve irade sahibi bir varlığa sorumluluk yükleyeceğim.” buyurdu. Melekler, “Orada fesat çıkaracak, kan dökecek bir varlığa mı sorumluluk yükleyeceksin? Oysa biz seni sürekli övüp yüceltiyoruz. [Hâl böyleyken biz görev ve sorumluluk üstlenmeye daha layık değil miyiz?]” dediler. Bunun üzerine Allah, “Hayır! Ben sizin bilmediğiniz nice şeyler biliyorum.” buyurdu.

 

2. “Eğer öyleyse şüpheci tavır Tanrı ve dinle ilgili tüm konularda benimsenebilir. Bu durumda inancınız tamamen keyfî bir hâl olmuş olur ve her eleştiriye karşı bağışıklık kazanan bir inanca döner.” Öncelikle, keyfî kelimesi ne yazık ki pek çok kişi tarafından tamamen keyfekeder kullanılıyor. Bir önermeye keyfî demek, o önermenin aklî gerekçelere değil fakat kişisel kabullere dayandığını söylemektir. Oysa ben bu oldukça kısa yazıda bile şüpheci teizmin ana iddiasının keyfî olmadığını ve belirli gerekçelere dayandığını gösterdim. Dediklerime karşı bir eleştiri gelecekse de keyfî demek işe yaramaz, sunduğum gerekçelerin iyi gerekçeler olmadığına dair bir eleştiri gelebilir.

 

Peki şüpheci tavrı kötülük konusunda uyguluyorsak onu Tanrı ile ilgili her konuda uygulamamız mı gerekir? Hayır, çünkü kötülük konusundaki şüpheci tavır kötülük argümanının belirli türden bir noseeum argument olduğunu ve bu tür argümanların makul bir şekilde sunulamayacağını iddia ediyor. Oysa Tanrı’ya karşı ortaya koyulan eleştirilerin hepsi belirli türden bir noseeum değildir. Şu iki önermeyi düşünün:

p: Evrende şu ana kadar Dünya’dakiler dışında hiçbir yaşam formu bulamadık. Bu durumda, evrende bizden başka hiçbir canlının olmadığını düşünmek daha rasyoneldir.

q: Hitler’in yaptığı şeyler için iyi gerekçelerinin olduğuna dair hiçbir veri bulamadık. Bu durumda, onun iyi gerekçelerinin olmadığını düşünmek daha rasyoneldir.

 

İki önerme de noseeumdur çünkü ikisi de “Böyle bir kanıt göremiyoruz. O hâlde, böyle bir kanıt yok.” şeklinde bir akıl yürütmeye sahip. Bu akıl yürütme ne her zaman doğru ne de her zaman yanlıştır. Üstteki önermelerden de bunu görebiliyoruz; p önermesini kabul etmeyi saçma fakat q önermesini kabul etmeyi makul buluruz. Peki neden? Çünkü Hitler’in yaptığı eylemlerin ahlaki statüsünü değiştirebilecek herhangi bir tarihi bilgiye sahip değiliz ve Hitler konusundaki tarihi bilgimiz yeterince fazla. “Yaptığı eylemlerin ahlaki statüsünü değiştirmek” derken, mesela bir A kişisinin B kişisini öldürdüğünü düşünün. Eğer A’nın B’yi öldürmek için iyi gerekçelerinin olduğunu sonradan keşfederseniz (müdafaa gibi bir neden olabilir bu mesela) bu durumda A’ya hak verebileceğiniz bir neden var demektir. Diğer yandan, p önermesini kabul etmek saçma çünkü evrenin devasa boyutunu göz önüne alırsak insanlar olarak henüz yakın çevremizden çok da uzağa gidebilmiş değiliz araştırma konusunda. Her ne kadar yakın çevremizde yaşamın varlığına dair bir ize ulaşmamış olsak da evrende daha bakılacak çok yer var ve astrofizikle planetoloji alanlarında katedeceğimiz çok yol var. Bu durumda, p önermesinin söz ettiği konuda bir sonuca ulaşmak için bilgimiz çok sınırlı ama q önermesi konusunda bilgimizin sınırlı olduğunu düşündürecek herhangi bir işaret yok. İki önermenin makuliyetini farklı kılan nokta işte bu. Noseeum tarzı bir akıl yürütme eğer makulse şunun hesabını verebiliyor demektir:

Eğer böyle bir gerekçe olsaydı onu keşfetme olasılığımız keşfetmeme olasılığımızdan daha fazladır.

 

İşte şüpheci teistler Tanrı’nın kötülük için sahip olacağı gerekçeleri bilmenin q önermesindense p önermesine benzediğini öne sürmektedir. Yani Tanrı’nın kötülüğe dair iyi gerekçeleri olsa dahi onları keşfedemememizin gayet olası olduğunu düşünmektedirler. Neden böyle düşündüklerine de üstte kısaca değindik. Neticede, şüpheci teistlere göre ateistlerin “Ben Tanrı’nın neden kötülüğe izin verdiğine dair hiçbir gerekçe göremiyorum. O hâlde, öyle bir gerekçenin olmadığını düşünmek daha rasyoneldir.” şeklindeki akıl yürütmesi hatalıdır.

 

Son olarak, kötülüğün haklı nedenlerinin olabileceğine dair sunulan senaryolar (teodiseler) olduğunu da belirteyim. Ben burada onlardan hiç söz etmedim çünkü bu teodiselerin doğru olup olmamasından öte, onlara gerek olmadığını düşünüyorum. Dileyen bu teodiselere dair araştırmalar yapıp kötülüğün var olmasının gerekçeleri ne olabilirmiş diye bakabilir.[19]

 

4) Birtakım dinî nedenler.

Bu maddeyle ilgili başı çeken neden din kitabındaki bazı ifadelerin, peygamber yaşamlarındaki bazı olayların ve peygamberlerin söylediği bazı şeylerin ahlaken yanlış olduğu iddiasına dayanıyor. İlkiyle ilgili olarak Nisa Suresi’nin 34. ayetinde vurma ruhsatının verilmesi, ikincisiyle ilgili olarak Hz. Muhammed’in Hz. Ayşe ile o henüz daha küçükken evlenmesi ve üçüncüsüyle ilgili olarak da Hz. Muhammed’in kadınlara “(…) Ben sizin gibi aklı ve dini noksan kimseler görmedim(?)” demesi örnek olarak gösterilebilir. Dinde bahsedilmesi beklenilmeyen olayların Kur’an’da ve hadislerde geçmesi de bir başka eleştiri noktası. Bunlara örnek olaraksa Ahzâb Suresi’nde Peygamber’in yaşadığı kişisel mevzulardan söz edilmesi ve hadislerde Peygamber’in cinsel hayatına dair bilgilerin olması söylenebilir.

 

Benim bu yazıdaki amacım dinî tartışmalara detaylıca girmek olmadığından ve bu iddialar da dinî tartışmaları oldukça detaylı bir şekilde ele almamızı gerektirdiğinden ötürü ben bu saydığımız nedenlerin hepsinden bahsetmeyeceğim.[20] Kısa bir şekilde ele alabileceğimden ötürü ikinci nedenlerden söz edeceğim ve bundan sonra da kimi zaman savunulmasının imkânsız olduğunu düşündüğünüz şeylerin bir çırpıda kenara atılamayacağını göstermeye çalışacağım.

 

Ahzâb Suresi’nde görülen bir sorun “Allah yolladığı son dinde bu kadar değersiz ve Hz. Muhammed’in kişisel problemi olarak görebileceğimiz şeylerden mi söz ediyor yani?” sorusunun altında yatıyor denebilir. Fakat böyle düşünülebilecekken, İslam dininin en önemli ismi olan ve bu dini yaşantısıyla da sözleriyle de insanlara göstermeye çalışan Hz. Muhammed’in ashabının yaşadığı zulümlerden sonra İslam devletinin karşılaştığı problemlerin ortaya çıkması ve bunlar olurken Hz. Muhammed’in eşleriyle belirli sıkıntılar yaşaması Allah’ın bu ayetleri yollamasına sebebiyet vermiş olabilir diye de düşünülebilir. Peki Allah’ın son dininde neden böyle “kişisel problemlerden oluşan ayetler” aktarılıyor? Gördüğünüz üzere, kişisel bir problemin İslam dininin gelişimindeki bir sorun olabileceğini düşünmek saçma değil; bu bir neden olabilir. Fakat bundan da öte, Kur’an dışı vahiy varsa bile Allah’ın Kur’an-ı Kerim’e hangi ayetlerini alıp hangilerini almayacağına siz mi karar veriyorsunuz yoksa Allah mı? Kur’an’ın sadece bütün herkesi yüksek ölçüde ilgilendiren ayetlere sahip olması gerektiğine dair ne tür bir kanıt sunuyorsunuz? Allah Kur’an-ı Kerim’de din adına bahsedeceklerinden zaten bahsetmişse, buna ek olarak Kur’an’da bahsedilecek farklı konuların olamayacağını, eğer olacaksa da Ahzâb Suresi’nin malum ayetlerindeki konunun o konulardan olamayacağını hangi argümanlara dayanarak iddia ediyorsunuz? Bana öyle geliyor ki burada da din eleştirmenleri kötü bir noseeum’a dayanıyor. Mezkûr ayetler tamamen kişisel diyebileceğimiz şekildeyse bile bunun en ufak bir sorun olduğunu düşünmüyorum açıkçası. Belki de sizin “Kur’an her yönüyle her zaman ve zemin için aynı ölçüde değerli olarak inmiştir.” şeklindeki görüşünüz hatalıdır ve bu görüşü değiştirmeniz gerekmektedir.

 

Peygamber’in cinsel yaşamıyla ilgili rivayetlere gelirsek, elbette bu konudaki iddialarının hususi olarak konuşulması gerekir fakat ben burada genel bir açıklama yapacağım. Peygamber’in cinsel hayatının hadislerde anlatılması ve bugün bize şehvet duygusu gibi gelen birtakım durumların hadislerde yer alması bazılarımız tarafından kötü karşılanıyor. Oysa cinsellik pek çoğumuz için hayatın önemli bir parçası ve meşru bir şekilde yapıldığında cinsellikte herhangi bir ahlaki sorun gözükmüyor. Peygamber’in bir insan olduğunu düşündüğümüze göre de onun da cinsel hayatının olacağını düşünmek abes değil. Görebildiğimiz kadarıyla Peygamber şehvetinden başka bir şeyi görmeyen birisi de değil; bize ulaşan hadislerdeki birtakım rivayetleri garip karşılıyor olabilirsiniz ama dönemin Arabistan’ının cinsellik algısına baktığımızda bu rivayetler Peygamber’in şehvetini göstermez. Peygamber sadece kendi döneminin yaşantısına göre normal bir hayat süren biriydi. Cinselliğin oldukça ön plana çıkarıldığı malum dönemde sahabeler de muhtemelen Peygamber’de gördüğü her türlü şeyi sonraki nesillere aktarmak istemiş ve onunla ilgili erotik denilebilecek rivayetler de nakletmiş. Ben bu konuda bir sıkıntı göremiyorum açıkçası. Kafanızdaki peygamber fikriyle gerçekte olan peygamber fikri çeliştiğinde, üstte belirttiğim gibi, bir sıkıntı olduğunu düşünmeniz hatalı olur. Özel bir problem gördüğünüz belirli bir hadis konusundaysa hadisle ilgili yapılmış çalışmaları araştırarak hadisin sıhhati ve mümkünse bağlamı hakkında dikkatli olmanızı öneririm.

 

Şimdi insanların tartışmaya çekindiği konulardan biri olan mürtedin öldürülmesi konusu ele alacağım. Buradaki amacım mürtedin öldürülmesi tartışmasının ve türevlerinin İslam’ın yanlış olduğunu gösterdiği iddiasının gerekçelendirilmesinin onlara eleştiri getiren bakış açılarının sandıkları kadar kolay olmadığını göstermek olacak. Pek çok kişi muhtemelen şöyle bir argüman sunmaya çalışıyor:

  1. İslam’ın bir yorumuna göre Allah’a iman edip Müslüman olduktan sonra dinini terk edenler öldürülür [bu davranış İslam’ın mezkûr yorumuna göre Allah tarafından onaylanır].
  2. Allah’a iman edip Müslüman olduktan sonra dinini terk eden birinin (mürtet) öldürülmesi yanlıştır.
  3. İslam’ın mezkûr yorumu [en azından bu konuda] İslam’ı doğru bir şekilde açıklamaktadır.
  4. O hâlde İslam ahlaki bir yanlış içermektedir.
  5. Allah ahlaki bir yanlışı kesinlikle onaylamaz.
  6. O hâlde İslam Allah’tan gelmiş olamaz.[21]

 

Bir Müslüman bu argüman konusunda iki şey yapabilir gibi gözüküyor: Ya üçüncü öncülü reddetmek ya da ikinci öncülü reddetmek. Biz ikinci öncülü reddedeceğiz. O hâlde şu soruyu soralım: Bu argümanı savunanlar ikinci öncülü temellendirebilirler mi? İkinci öncülün sezgilerimize doğru geldiğine inanacaktır çoğu kişi fakat epistemoloji alanında dışsalcılığı (externalism) benimseyen birisi için bu durum, o öncülü temellendirmek için yeterli görülmeyebilir. Hatta sadece sezgilerimizden bahsedilmesinin bir kanıt olduğunu kimse kabul etmeyecektir çünkü bu durumun sezgilerine hiç de garip gelmediğine inanan büyük bir insan topluluğu hem geçmişte oldu hem de şu anda var. Bu durumda sezgilerimiz daha detaylı bir şekilde ele alınmalı. Daha, ikinci öncülün iddia ettiği sağduyuyu kanıtlamak için Tanrı’nın gerekçelerini bilmenin gerektiği iddia edilebilir. Üstteki argümanı benimseyen kimse bu gerekçelerin ne olup ne olamayacağını bildiğini gösterebilir mi? Sadece o da değil, üstteki argümanı sunan kişinin Tanrı’nın bizimle aynı ahlaki topluluğa (moral community) dahil olduğunu ve bize karşı ahlaki yükümlülüklerinin olduğunu kanıtlaması gerekiyor. Ve yine üstteki argümanı sunan kişinin Tanrı’nın her gün insanları öldürmesiyle (neticede pek çok Müslümana göre insanların ölümlerini Allah belirliyor ve pek çok inançsız da bunu ahlaksızlık olarak karşılamıyor) mürtetleri öldürmemizi onaylamasının arasında ne tür ahlaki farklılıkların olduğunu da açıklaması ve bu ahlaki farklılıkların mürtetleri bizlerin öldürmesini ahlaksız kıldığını kanıtlaması gerekiyor. Bakın, muhtemelen savunulmasının ilk bakışta imkânsız olduğunu düşündüğünüz bir önermeyi didiklemeye başlayınca tartışma nereden nereye geldi! Dikkat edin, burada mezkûr fıkhî hükmü savunup savunmadığıma dair hiçbir şey söylemiyorum. Benim burada göstermeye çalıştığım şey ilk etapta bazı şeyler size doğruymuş gibi gelince onu ölümüne savunup karşı tarafa da aşağılayıcı şeyler söylememenizin gerektiği. Elbette bir inançsız üstteki argümanı savunup bunu tartışmayabilir. Fakat bu inançsız gidip de benim inançlarımla dalga geçerse, benim salak ve ahlaksız olduğumu söylerse burada bir yükümlülük almış olur; üstteki argümanı tartışmalıdır.

 

Bu madde altında ele alınabilecek diğer nedenlerse ayetler arasında çelişki olduğu ve ayetlerin bilimle çelişiyor olduğu görüşü. İlk olarak ayetler arasında çelişki olduğu iddia edilen bir örneğe kısaca bakacağız. Ve daha sonra çelişki iddialarında bulunan insanların genelinin tutumundaki bir sorundan söz edeceğim. İddiaya göre A’raf Suresi’nin 143. ayeti, En’âm Suresi’nin 163. ayeti ve Âl-i İmrân Suresi’nin 67. ayeti farklı peygamberlerin ilk Müslüman olduğunu dile getirmektedir; bu durum ayetler arası çelişkiye yol açmaktadır. Ayetleri sırasıyla ve ayetlerin ilgili kısımlarını “müslümanların ilkiyim” olarak tercüme edelim:

Musa belirlediğimiz vakitte belirlediğimiz yere gelince rabbi onunla konuştu. Bu arada Musa, “Rabbim!” dedi, “Bana kendini göster de seni bir göreyim.” Allah da şöyle buyurdu: “Beni asla göremezsin/göremeyeceksin! Bu gerçeği anlamak istersen şu dağa bak; eğer [ben tecelli ettiğimde] o dağ yerinde kalırsa o zaman sen de beni görürsün.” Allah tecelli edip [sınırsız kudretini ve/veya nurunu] dağa yansıtınca dağı yerle bir etti. O anda Musa bayılıp yere yığıldı; derken, ayıldı ve şöyle yakardı: “Rabbim! Sen yüceler yücesisin. Tövbe eder, affını dilerim. Ben müslümanların ilkiyim!”

O’nun hiçbir eşi ve ortağı yoktur. İşte bana emredilen budur. Ben müslümanların ilkiyim.”

İbrahim ne Yahudi ne de Hıristiyan’dı. O bir müslümandı. O, müşriklerden değildi.

 

Ayetlerde geçen ifadeler sırasıyla evvelul mûminin, evvelul muslimin ve muslimen’dir. İddiaya göre Hz. Muhammed kendisinin Müslümanların ilki olduğunu söylerken ondan önce Hz. Musa bunu söylemektedir. Ve hatta Kur’an, ondan da önce, Hz. İbrahim’in bir Müslüman olduğunu söylemektedir. O hâlde Kur’an’a göre Müslümanlarının ilkinin kim olduğu sorusu çelişkili bir şekilde cevaplanmıştır. Oysa bu eleştiriyi getirenlerin büyük bir hatası vardır. Onlar “müslüman” ve “mümin” kelimelerinin Kur’an’da kullanımının “Hz. Muhamed’in getirdiği dine inanan.” yani müesses İslam anlamına geldiğini düşünmekteler. Oysa muslimen ve islam kelimeleri Allah’a teslimiyeti ve O’na dayanıp güvenerek bir hayat yaşamayı ifade etmektedir. Firavun’un başına gelen olayların sonucunda kendisinin artık bir müslüman olduğunu söylemesi ve farklı ayetlerde Hz. İbrahim’in, Hz. Musa’nın, Hz. Muhammed’in ve Hz. Yûsuf’un müslüman olduğunun söylenmesi bu anlamdadır. Hatta tüm peygamberlerin müslüman kabul edilmesi İslam dininin bir gerekliliğidir. Peki Hz. Musa’nın da Hz. Muhammed’in de müslümanların ilki olduğunu söylemesi neyin nesi? Bu da açıkça bu peygamberlerin kendi topluluğunda müslüman olanların ilki olmasıyla ilgili. Farklı zamanlarda aynı şeyi yapan kişilerin “ben ilkim” demesi bizim dilimizde de gayet normaldir aslında. Okul zili çaldığında okuldan ayrılan çocuğun “Dışarı ilk çıkan benim.” demesi, o okul inşa edildiğinden beri okuldan dışarı çıkan ilk kişi olduğunu değil fakat kastettiği belirli bir zamanda bu eylemi yapan ilk kişi olduğunu belirtir.

 

Kur’an ayetlerinin birbirleri arasında çelişki içerdiğini söyleyenler genellikle ayetlerin bağlamını kaçırıyorlar. Hatta bunun üstüne bir de “Meallerde parantez içine koyulan ifadeler Kur’an’ın çelişkilerini, pisliklerini kapatmak için yapılıyor.” gibi şeyler dahi söylüyorlar. Ben bu arkadaşlarımızı şu ayeti anlamlandırmaya davet ediyorum:

Bakara Suresi 158. ayet – Şüphesiz Safa ile Merve Allah’ın işaretlerindendir. Böylece kim Evi hacceder veya umre yaparsa, bu ikisini tavaf etmesinde kendisi için bir sakınca yoktur. Kim gönüllü bir iyilik yaparsa bilsin ki Allah iyiliği mükâfatıyla karşılayan ve çok iyi bilendir.[22]

 

Bu çeviriyi okuyan birinin aklında “Bizzat Allah’ın bir işaret olarak belirttiği Safa ile Merve’yi hac veya umre esnasında ziyaret etmek sevap olması gerekirken niçin ayette ‘sakınca veya günah yoktur’ denerek olumsuz bir hava estirilmiştir? Safa ile Merve tepeleri arasında gidip gelmekte ne sakınca olabilir ki?” düşüncesinin canlanması olasıdır. Mezkûr ayetten önceki veya sonraki ayetlere bakmak bu soruyu cevaba kavuşturmayacaktır. Çünkü pek çok ayet gibi bu ayetin bağlamı da dinamik hayattan, dönemin yaşantısından gelir yani bağlam metin dışıdır. Bu ayeti anlamak için tefsirlere bakmanız, nüzul sebebini öğrenmeniz ya da ilmine güvendiğiniz bir bilene sormanız gerekir. Üstteki ayette söz konusu edilen sakınca bizatihi sa’y (Safa ile Merve arasında hızlıca gidip gelmek) ile ilgili değil, İslam öncesi dönemlerde Safa ve Merve üzerinde İsâf ve Nâile adlı iki putun bulunmasıyla ilgilidir. Bu ayet, Müslümanlar bu putperest gelenekten ötürü orada geçmekten çekince duyunca indirilmiştir. Bu bağlam üzerinden şöyle bir tercüme yapılması ayetin anlaşılmasını sağlayacaktır:

[Ey Müminler!] Safa ve Merve [adlı iki tepe her ne kadar İslam öncesi dönemlerde İsâf ve Nâile adlı putların bulunduğu mekânlar olsa da] Allah’ın değer atfettiği birer semboldür. Bu yüzden, hac veya umre yapan kişinin bu iki tepe arasında sa’y etmesinde sakınca yoktur. Her kim içtenlik ve samimiyetle bir iyilik yaparsa Allah katında bunun mükâfatını görür. Çünkü Allah iyilikleri fazlasıyla mükâfatlandıran; yaptığınız her iyiliği bilendir.

 

Bu parantezlerin amacı bir şeylerin üstüne örtmeye çalışmak değil, tam tersine, ayetlerin hangi konu üzerine indiğini ve ne anlatmaya çalıştığını anlamamızı sağlamaktır. Kimi ayetlerde parantez içine koyulan “de ki” gibi ifadeler de gaf önleme amacıyla değil, Arapçadaki iltifât sanatının okuyucuya doğru bir şekilde aktarılabilmesi içindir.[23] Parantezlerin kullanımına bir örnek daha vermek gerekirse, kimilerinin bağlamından koparıp “Kur’an uzaya ulaşamayacağımızı söylüyor. İşte Arap aklı bu kadar küçüktür.” gibi gülünç yorumlar yaptığı Rahmân Suresi’nin 33. ayeti bağlamı dolayısıyla şöyle tercüme edilebilir:

Ey cin ve insan toplulukları! [Allah’a vereceğiniz hesaptan kaçıp kurtulmak için] göklerin ve yerin ötelerine geçmeye gücünüz yetiyorsa haydi geçin! Ama [bunu başarmanızı sağlayacak, Allah’ın üstünde] bir güç olmadıkça [göklerin ve yerin ötelerine] geçemezsiniz. [Böyle bir gücünüz ve yetkiniz yok ve olmayacak. Dolayısıyla hesap gününden kaçamayacaksınız.]

 

Dine dair eleştirilerde gördüğüm yaygın bir sorunun şu olduğunu söyleyebilirim: Bu eleştirileri yapan pek çok dinsiz bu konudaki araştırmalarını ilmi hassasiyetten yoksun bir şekilde yapıyor. İddialarına dair entelektüel araştırmaya girişmedikleri gibi yazının en başında inançsızların felsefi argümanları sunuş şeklindeki sorunlarından söz ederken dile getirdiğim hatanın aynısını yapıyorlar; “Karşı çıktığın argümanı, o argümanın en iyi formunu ele alarak eleştir.” gibi önemli bir prensibi unutuyorlar. Bunun üstüne bir de ayetleri kendi düşüncelerinin aksi yönünde anlamlandıran herkesi direkt olarak “Kitabın yanlışlarını kapatmaya çalışıyor.” diye nitelendiriyorlar. Kendilerinden farklı düşünceleri tamamen kötü niyetle karşılıyorlar ve bir de “İslam farklı görüşlere hoşgörü göstermez. İşte din bu!” diyorlar. Bir örnek vermek gerekirse, iddiaya göre En’âm Suresi’nin 151. ayetinde bir mantık hatası vardır. Buna göre, ayet anne ve babaya iyi davranmayı haram olarak nitelendiriliyor. Oysa Fahreddin er-Râzî’nin (ö. 606/1210) et-Tefsîrü’l-kebîr eserinde söz ettiği gibi, ayetteki harrame kelimesinin yaygın olmayan bir anlamıyla (dokunulmaz, olmazsa olmaz) kullanıldığını düşünmek akla daha yatkın gözükmektedir. Hatta aynı kelime benzer bir anlamda Enbiyâ Suresi’nin 95. ayetinde de kullanılmıştır. Bu bağlamda, En’âm Suresi’nin 151. ayeti şöyle tercümesi edilebilir:

[Ey Peygamber!] De ki: “Gelin, ben size rabbinizin neleri olmazsa olmaz [dolayısıyla farz] kıldığını söyleyeyim: Allah’a hiçbir şeyi eş ve ortak koşmayın. Ana-babanıza iyi davranın. Fakirlik yüzünden bakıp büyütemeyiz endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin. Zira sizin de onların da rızkını veren biziz. Çirkin ve utanç verici fiilleri açıkça ya da gizlice işlemekten uzak durun. Haklı bir sebep bulunmadıkça, Allah’ın kutsal/dokunulmaz saydığı cana kıymayın.” İşte Allah size bütün bunları emrediyor ki düşünüp ders alasınız, yanlış yola sapmayasınız.[24]

 

Bu tür eleştirileri sunanlar böyle bir anlamlandırmayı kabul etmemeye dair makul bir gerekçe vermeseler de işlerine geleni kabul edip sizin akılsız olduğunuzu ve hatta dinin yanlışlarını örtmek gibi kötü bir niyete sahip olduğunuzu söylüyorlar. Kendilerini açık fikrin ve hoşgörünün temsilcisi olarak gören ve dini böyle olmadığından ötürü eleştiren kişilerin yaptığı şey oldukça garip. Böyle davranan din eleştirmenlerine verilebilecek herhangi bir makul yanıt yok gibi görünüyor. Çünkü çevresindeki herkesin kendisine zarar vereceğini düşünen şizofrenlere benzer davranışlar sergiliyorlar. Amaçları entelektüel bir tartışma değil, eğer öyle olsaydı kendi eleştirilerini karşılayabilen ve herhangi bir zorlamanın yapılmadığı bir cevabın olduğunu görüp en azından o eleştiri üzerinden Kur’an’da hata olduğunu iddia etmeyi bırakırlardı. Fakat onlar böyle bir cevabın neden makul olmadığına yanıt getiremeseler de kendilerine uygun olanı kabul edip sizi de kötü niyetli olarak nitelendirirler.

 

Yaptıkları diğer büyük bir hataysa yine yazının başlarında vurguladığım bir hata: Ayetleri birbirinden tamamen bağımsız bir şekilde, dümdüz okumak. Şu örnekle bu durumu somutlaştırayım:

En’âm Suresi 101. ayet – O, gökleri ve yeri örneksiz ve eşsiz güzellikte yaratandır. Hem O’nun hiçbir zaman eşi olmadı ki çocuğu olsun. Her şeyi yaratan O’ dur. Her şeyi eksiksiz bilen de yine O’ dur.

Meryem Suresi 19-21. ayet – Melek, “Ben” dedi, “sana tertemiz bir evlat bağışlamak üzere Rabb’in tarafından gönderilmiş bir elçiyim.” Bu defa Meryem, “Bana bir erkek eli bile değmemişken ve ben iffetsizliğin semtinden bile geçmemişken nasıl çocuğum olabilir ki?” dedi. Melek de şöyle karşılık verdi: “Evet, orası öyle ama Rabb’in buyuruyor ki “Bu benim için pek kolay bir iştir.” Nihayetinde biz o çocuğu hem insanlara sınırsız kudretimizi gösteren bir nişane hem de rahmetimizin bir tecellisi/ayetlerimizin tebliğcisi kılacağız. Bu işin böyle olması mukadderdir.”

 

İddiaya göre En’âm Suresi’nin 101. ayetinde Allah “Eşi olmayan kimsenin çocuğu olamaz.” derken Meryem Suresi’nin 21. ayetinde Hz. Meryem’in eşi olmadan bir çocuğa sahip olduğunu söylemektedir. Bu durumda iki ayet çelişkilidir.

 

“Ben kesinlikle hırsızlık yapmam.” diyen ve ahlaklı bir hayat yaşayan A kişisi düşünelim. A’nın dostu olan B kişisi “Benim için yalancı şahitlik yapar mısın?” dediğinde A kişisi de cevap olarak “Benden her şeyi iste ama böyle bir şey isteme.” demektedir. Bu durumda A’nın “Ben kesinlikle hırsızlık yapmam.” cümlesiyle “Benden her şeyi iste ama yalancı şahitlik isteme.” cümlesi birbiriyle çelişmektedir(!) A kişisi “Benden her şeyi iste ama yalancı şahitlik isteme.” dedi, bu durumda yalancı şahitlik dışındaki tüm eylemleri yapmayı kabul etmeli(!) Hepimiz bu düşünceyi saçma bulacağız değil mi? Çünkü her ne kadar cümle tek başına ele alındığında “Benden gerçekten de her ama her şeyi isteyebilirsin (mesela tecavüz etmemi, hırsızlık etmemi) ama yalancı şahitlik isteme benden.” gibi anlaşılsa da A’nın bunu kastetmediğini anlarız. Bizler gündelik hayatta, gündelik dilin özelliklerini bir kenara atıp katı kurallarla inceleseniz tenakuz hâlinde görülebilecek şeyler söyleriz. Yine de gündelik hayatta karşımızdakini genellikle hiçbir sıkıntı olmadan anlarız ve bu tür ifadelerinin aslında tenakuz içermediğini biliriz çünkü karşımızdaki kişiyi tanırız ve/veya söylediği şeylerin bağlamını biliriz. Bu durumda, ilahi bir kitap değil fakat hitap olan Kur’an-ı Kerim’i neden böyle bir yöntemle ele alalım? A kişisinin orada kastettiğinin “Yakın bir arkadaşız, seni severim. Ama benden yalancı şahitlik gibi kötü şeyler isteme.” gibi bir şey olduğunu gayet makul bir şekilde düşündüğümüz gibi, bir çelişkiye düşmeden, Allah’ın En’âm Suresi’nin 101. ayetinde gösterdiği tepkinin “Ben bana yapılan yalan isnatlarınızdan uzağım! Benim eşim olmaz, çocuğum olmaz!” gibi bir anlama tekabül ettiğini düşünebiliriz. Hatta karşı taraf Allah’a biyolojik bir çocuk isnat etmese de Allah’ın bunu böyle ele alması o iddiaları küçümsemesi olarak anlaşılabilir.

 

Gelelim bilimsel çelişki iddialarına. Burada sadece iki tane bilimsel çelişki iddiasına cevap vereceğim. Fakat bundan da önemlisi bilimsel çelişki iddialarının genellikle neyi yanlış kavradığını anlatacağım. Rahmân Suresi’nin 19-22. ayetlerinde tatlı ve tuzlu sudan mercan çıktığı söylenmektedir. Fakat bu, bilimsel verilerimizle çelişmektedir. İnci her ikisinden çıksa da mercan yalnızca birinden çıkar. Diğer bir iddiaya göreyse ayet iki denizin birbirine karışmadığını iddia etmektedir ve bu da bilimsel olarak hatalıdır. Mezkûr ayetler şöyledir:

O, iki denizi birbirine kavuşmak üzere salıverdi. Fakat aralarında engel bulunduğu için birbirine karışmazlar. Böyleyken, Rabbinizin onca nimetinden hangisini inkar edebilirsiniz?! O ikisinden inci ve mercan çıkar. – Merecel bahrayni yeltekıyân. Beynehumâ berzehun lâ yebgıyân. Fe bi eyyi âlâi rabbikumâ tukezzibân. Yahrucu min humâl lu’luu vel mercân.

 

İlk olarak mercan ve inci konusuna değinelim. Burada “iki deniz”i ifade ettiği düşünülen “bahrayni” (بَحْرَيْنِ) kelimesi Râgıb el-İsfahânî’nin (ö. 502/1108) de belirttiği üzere “iki büyük su kütlesi” anlamına gelir. Zaten iddia sahipleri bunu reddetmemektedir. Yine iddia sahiplerinin kabul ettiği bir diğer konuysa bu ayetin Furkân Suresi’nin 25. ayetindeki gibi tatlı ve tuzlu olan iki farklı su kütlesinden bahsetmesidir. Gerçekten de mercan tatlı suda yetişmez. Bu durum ayetin bilimsel bulgularımızla çeliştiğini mi gösterir? Bir arkadaşınızın şöyle dediğini düşünün:

İki arkadaşım bana şapka ve kapüşonlu aldı.

 

Bu cümleden her iki arkadaşımızın da bize bir şapka ve bir kapüşonlu aldığı sonucuna varabiliriz, bu durumda iki şapkamız ve iki kapüşonlumuz olur. Fakat bu cümleden bir arkadaşımızın şapka bir arkadaşımızın kapüşonlu aldığı sonucuna da varabiliriz. Kur’an’daki ilgili ifade de böyle anlaşılabilir. Denizin birinden (tatlı olanından) biri (inci), denizin bir diğerinden (tuzlu olanından) de bir diğeri (mercan) çıktığı düşünülebilir. Bunun dışında, önemli bir dil alimi olan Zeccâc’ın da belirttiği üzere Rahmân Suresi’nin 22. ayetindeki “yahrucü minhumâ” (يَخْرُجُ مِنْهُمَا) ifadesi “ikisinden birinden X çıkar” şeklinde anlaşılabilir.[25] Buna göre o iki denizin birinden (tuzlu olanından) bunları ikisinin (inci ve mercan) çıktığı da düşünülebilir. Eğer ayetteki mercân kelimesi bizim bugün öyle adlandırdığımız mercanlarsa da bilimsel bir çelişki olmadığını düşünmek gayet makul duruyor.[26]

 

İkinci iddiaya gelirsek, bu konuda iki yaygın bakış açısı olduğunu söyleyebiliriz. Bir kesim su kütlelerinin birbirine karışmadığını iddia ediyor ve hatta bu ifadeyi Kur’an’ın on dört yüzyıl önce dillendirdiği bilimsel bir mucize olarak kabul ediyor. Diğer bir kesimse su kütlelerinin birbirine karıştığını yani Kur’an’da bilimsel bir hata olduğunu, bundan dolayı da Kur’an’ın ilahi kaynaklı olmayacağını söylüyor. Peki bu görüşlerin hangisi doğru? Bu konuda illaki belirttiğimiz iki kesimden birine ait olmak mı gerekiyor? Bunlara cevap vermeden önce, Rahmân Suresi’ndeki malum ifadeyle ilgili farklı bir durum olduğundan ötürü burada Furkân Suresi’nin 53. ayetini ele alacağımı belirtmek isterim. Eğer Furkân Suresi’nin 53. ayeti bilimle çelişmiyorsa Rahmân Suresi’nin 20. ayeti de çelişmiyordur.[27] Furkân Suresi’nin 53. ayeti şöyledir:

Biri içilecek kadar tatlı, diğeri tuzlu ve acı olan iki büyük su kütlesini iç içe salıveren fakat birbirine karışmaması için aralarına engel koyan O’dur. – Vehuve-lleżî merace-lbahrayni hâżâ ‘ażbun furâtun vehâżâ milhun ucâcun vece’ale beynehumâ berzeḣan vehicran mahcûrâ.

 

Daha önce bahsettiğim iki bakış açısını hatırlayın. İkinci kesmin haklı olduğu bir taraf olsa da iki kesmin de önemli bir hatası var bence. İkinci kesim haklı çünkü su kütleleri gerçekten de karışıyorlar. Karışma eylemi bir anda olmasa da su yüzeyinin altında aşamalı bir şekilde gerçekleşiyor.[28] Peki ama bu durumda Kur’an bilimsel verilerle çelişiyor ve onu reddetmeliyiz, değil mi? Hayır, bu gerekmez; ikinci kesim de burada yanılıyor. İlk dönem tefsirlerine bakarsak dahi ayeti anlamanın birkaç yolu var. Örneğin er-Râzî’nin aktardığına göre Taberî (ö. 310/923) şöyle söyler:

Ayetteki tatlı deniz ile bu büyük nehirler, tuzlu deniz ile de (bunların aktığı) büyük denizler kastedilmiştir. İşte Cenâb-ı Hakk, bu ikisinin suyunun arasında bir berzah (perde) yaratmıştır yani araya bir kara parçası koymuştur. Bununla tevhide nasıl delil giterileceği açıktır. Çünkü tatlılık ve tuzluluk eğer toprağın veya suyun kendinden kaynaklanan bir özellik olsaydı (bütün toprak ve suların) aynı bir özellikte olması gerekirdi. Böyle olmadığına göre, her maddeye ayrı bir sıfat ve özellik veren bir kâdir ve hakîmin mutlaka bulunması gerekir.[29]

 

Elbette ben bir müfessir olmadığım için çok detaylı bir izaha girişemem fakat burada en azından dikkat çeken bir şey olduğu açık. Eğer ilk dönem eserlerinde ve ilk dönem insanlarının sözlerinde bu ayete dair makul görülen farklı kavrayışlar varsa ve bu kavrayışlar açıkça hatalı değilse (zorla te’vil yapılmıyorsa, Arapça ile ilgili bir hata yapılmıyorsa vs.) Kur’an’ın bilimsel verilerle çeliştiğini iddia eden birisinin neden “Ayete göre iki su kütlesinin arasındaki engel direkt suların kendisindedir.” görüşünü benimsememiz gerektiğini delillerle izah etmesi gerekir. Aksi hâlde onların eleştirilerini karşılayan en az bir makul bakış açısı vardır ve Müslümanlar onu benimseyebilir. Bu ayetlerin dini yıktığını iddia kimselerin yapması gereken şey sadece sahte mucize iddialarını eleştirmekken onlar “Karşı çıktığın argümanı, o argümanın en iyi formunu ele alarak eleştir.” ilkesine uymayıp bilimsel hata içeren bir Kur’an izahını Kur’an-ı Kerim’in kendisine hamletmiştir.

 

Peki bilimsel çelişki iddialarının kaçırdığı nokta genellikle ne? Kutsal bir kitabın bilim kitabıymış gibi okunması aslında bu bilimsel çelişki iddialarındaki en büyük sorun. Kur’an’ın bilimle ilişkisine dair bariz örneklerden biri Bakara Suresi’nin 189. ayetindedir:

[Ey Peygamber!] Sana Ay’ın kimi zaman ince kimi zaman da yuvarlak görünmesinin sebebini soruyorlar. De ki onlara: “Ay’ın farklı şekilleri, insanlar için vakit ölçüleri ve dolayısıyla hac mevsimini belirlemeye yarayan göstergelerdir. (…)

 

Şimdi, böyle bir ayeti okuduğunuzda aklınızdan “Böyle bir soruya böyle bir cevap çok saçma.” gibi bir düşünce geçmiş olabilir. Oysa ne bu sorunun kendisi -zannettiğiniz gibi- bilimle ilgilidir ne de cevabı saçmadır. Dönemin Arap halkı gök cisimlerinin insan ve kâinat üzerinde büyük bir etkiye sahip olduğuna inanıyordu ve bu soruyu da bunu tasdik etmek için sormuşlardı. Oysa Kur’an-ı Kerim’de bu tür bir inanç kabul edilmez. Dolayısıyla Tanrı, verdiği cevapla, böyle bir etkinin olmadığını ve Ay’ın insanların zaman dilimini belirlemesine yardımcı olduğunu dile getirmiştir ve yaratışının ihtişamına vurgu yapmıştır. Ay’a bakarak zaman tayin etme, zamanı Güneş ile tayin eden ve hatta sadece modern saatler üzerinden zaman algısına sahip olan günümüz insanı için çok değerli bir ihtişam vurgusu değildir. Ama dönemin Araplarının saatini yani gündelik hayatını Ay’a göre belirlediğini düşünürsek ayetteki vurgunun aslında ne kadar kuvvetli olduğu anlaşılabilir.

 

O dönemde yaşayan sıradan bir insanın bilimle ilgili oldukça yanlış fikirleri benimsediğini düşünürsek ve Tanrı’nın da bilimsel bilgi vermektense kendisinin varlığından söz etmeyi ve ahlaki öğütler vermeyi amaçladığını düşünürsek, Kur’an-ı Kerim’in kimi bilimsel gerçeklerden söz etmeyişi ve bilimle ilgili konularda bugün bize oldukça basit gelen dini bir ağza sahip olması oldukça normaldir. “Kur’an-ı Kerim’in amacı bize göklerdeki Tanrı’ya nasıl ulaşacağımızı öğretmektir; göklerin nasıl işlediğini değil.” Kitap ehliyle ve müşriklerle dini ve siyasi bir tartışma içinde olan Hz. Peygamber’e, “Hadi bunları boş verin. Gelin ben size neandertallerden, dinozorlardan ve penguenlerden bahsedeyim.” şeklinde bir vahyin inmesi üzerine kitap ehlinin, müşriklerin ve belki de Müslümanların “Neandertal, penguen ve dinozor ne ey Muhammed! Muhammed delirmiş! Bu adamın dediği şeylere kulak vermeyin!” fikrine kapılması oldukça normal olacaktır. Kur’an’daki bilimsel iddiaların bilimle ne ölçüde örtüştüğü değil fakat o zamanki insanlar için nasıl bir etkileyicilik taşıdığı önemlidir.

 

Açıkçası Tanrı’nın dönemin insanının doğru bildiği yanlış bilimsel bilgileri düzeltmesini beklemek pek de yerinde bir bekleyiş değil. Örneğin Furkân Suresi’nin 53. ayetinde gerçekten iki su kütlesinin bir araya gelip de hiç karışmadığı iddia ediliyor olsaydı bile Kur’an-ı Kerim’in reddedilmesi gerektiğini düşünmemek gayet rasyonel gibi duruyor. O zamanki insanların kabul ettiği yanlış bir bilimsel bilgiyi Allah kendi yaratışının ihtişamı olarak kullanmışsa bunda ne sorun var? Allah’ın illaki doğru olan bilimsel bilgileri kullanmasını gerektiren şey nedir? Bir mümin, “Allah o zamanki insanların kafalarını karıştırmamak adına, o insanların inandıkları yanlış olan bir bilimsel bilgiyi yaratışının ihtişamını vurgulama aracı olarak kullanmıştır; burada amaç bilimsel bilgi vermek değildir. Bugün bizler o bilimsel bilginin yanlış olduğunu biliyor olabiliriz ama Allah’ın yalnızca doğru bilimsel bilgileri kullanmak gibi bir yükümlülüğü olmadığından ötürü bu durum kutsal kitabın Allah’tan gelmediğine dair bir kanıt oluşturmaz. Bizim de bilimsel çelişki iddialarında bulunmamız pek de rasyonel olmaz.” fikrini gayet rasyonel bir şekilde benimseyebilirmiş gibi geliyor bana. Tanrı’nın sadece bilimsel doğrulardan söz etmesi gerektiğini söyleyen bir kişinin Tanrı’nın böyle bir yükümlülüğünün olduğunu kanıtlaması gerekli. Aksine kanıt gösterilmediği sürece, bilimsel bir çelişki olsa bile Allah’ın o bilgiyi yaratışının ihtişamını vurgulamak için kullanması gayet rasyonel bir şekilde benimsenebilecek bir izah gibi duruyor. Bu dediğime karşı “Allah böyle bilimsel bir gerçeği söyleyerek ilginç bir şey yapmış olurdu ve Kur’an’ın doğru olduğunu kanıtlardı. Ben de inanırdım.” diyor olabilirsiniz. Oysa bana öyle geliyor ki Allah’ın iki suyun aslında aşamalı bir şekilde karışıyor olduğunu söylediği bir olasılıkta dahi eminim ki pek çok kişi bunun bir mucize olmadığını söyleyecekti. O olasılıkta da “O zaman buna inanlar zaten vardı. Aşamalı karışma olduğunu tahmin etmek de zor değil. Dolayısıyla Kur’an bu konuda ilginç bir bilgi vermiyor.” veya “Nasılsa o zaman insanlar bunu kontrol edemiyor diye Hz. Muhammed kafadan atmış ve şans eseri tutmuş.” değerlendirmelerinde bulunulacaktı. Fakat buradaki sorun bu hususi meseleden de öte. Tanrı’nın neden “daha fazla kanıt” için doğru bilimsel bilgiler vermesi gerektiğine dair makul bir argümanınız var mı? Allah’ın hangi ölçüde kanıtlar vermesi size göre “makul seviye” olacak, bu konudaki sınırlandırmalarınızı makul bir şekilde kanıtlayabilir miyiz? Tanrı’nın niye sizi inandırmak için “ileri seviye” kanıtlar vermek gibi bir yükümlülüğü olsun? Belki şu anda gayet rasyonel nedenler vardır da dini irrasyonel bir şekilde reddeden sizsinizdir. Allah’ın sadece doğru olan bilimsel bilgilerden söz etmesi gerektiğine ve size -artık her neyse- “makul seviyede” kanıtlar vermesi gerektiğine dair öncülü ve sonucu açık olan bir argüman sunabilir misiniz? Bunu yaptığınız zaman tartışabiliriz. Aksi hâlde, ortaya birtakım iddialar atıp sadece retorik yapıyorsunuzdur.

 

Tabii şunu söylemekte de fayda var ki Kur’an-ı Kerim’in bilimsel bilgi verme uğraşında olmaması evrenin araştırılmasına karşı ilgisiz olduğunu anlamına gelmez. Kur’an-ı Kerim pek çok ayette evren hakkında düşünmeye atıfta bulunur:

Âl’i İmrân Suresi 190-191. ayet – Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde ve sürelerinin uzayıp kısalmasında Allah’ın kudret ve azametini gösteren nice deliller vardır ki bunları ancak aklıselim kimseler anlar. Nitekim bu kimseler her hâl ve ahvalde Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünürler ve “Rabbimiz!” derler, “Sen bu kâinatı boş yere yaratmadın. Sen yüceler yücesisin. Bizi cehennem ateşinden muhafaza buyur!”

En’âm Suresi 96-97. ayet – Karanlığı yarıp tan yerini ağartan, geceyi dinlenme vakti kılan, Güneş’i ve Ay’ı zaman tayini için birer ölçüt yapıp belli bir düzen dahilinde hareket ettiren de O’dur. İşte bütün bunlar, her şeye gücü yeten ve her şeyi eksiksiz bilen Allah’ın tesis ettiği düzenin göstergeleridir. Karada ve denizde gece karanlığı çöktüğünde [gökteki konumlarına bakarak] yönünüzü/yolunuzu bulmanıza imkân verecek şekilde yıldızları var eden de O’dur. İşte biz, sınırsız kudretimize işaret eden delilleri etraflıca açıklıyoruz fakat bunları anlayacak olanlar hakikati kavrayanlardır.

Bakara Suresi 164. ayet – Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde ve sürelerinin değişmesinde, insanların ticaret mallarını taşıyan gemilerin denizlerde yüzmesinde, Allah’ın gökten yağdırıp ölü toprağa hayat verdiği yağmurda, her türlü canlıyı yeryüzüne yaymasında, rüzgârları ve gökle yer arasında emre amade olan bulutları yönlendirmesinde Allah’ın kudret ve cömertliğine işaret eden nice deliller vardır, fakat bunu anlayacak olanlar aklıselim kimselerdir.

Rûm Suresi 22-26. ayet – Göklerin ve yerin yaratılışı, lisanlarınızın ve ten renklerinizin farklı olması da O’nun sınırsız kudretinin göstergelerindendir. Şüphesiz bunlarda da hak ve hakikati idrak eden kimseler için dersler ve ibretler vardır. O’nun sınırsız kudretine ilişkin göstergelerden biri de geceleyin uyumanız, gündüz vakti çalışıp O’nun lütfundan nasibinizi arama (geçiminizi sağlama) imkânı bulmanızdır. Şüphesiz bunda da ilahi davete kulak veren kimseler için dersler ve ibretler vardır. Gözünüzün önünde size kâh ölüm korkusunu kâh yağmur ümidini tattıran şimşekler çaktırması ve gökten yağmur yağdırıp yağmur suyuyla kurak toprağa hayat vermesi de yine O’nun sınırsız kudretinin göstergelerindendir. Evet, işte bunda da aklıselimle düşünen kimseler için dersler ve ibretler vardır. Allah’ın sınırsız kudretinin göstergelerinden bir diğeri de göklerin ve yerin mevcut durum ve konumlarını O’nun tabiat kanunları uyarınca muhafaza ediyor olmasıdır. O sizi [yarın bir gün] topraktan (kabirlerinizden) bir kere çağırmaya görsün, işte o zaman hepiniz derhâl dirilivereceksiniz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur; bütün her şey O’nun hükümranlığı altındadır.

 

Tanrı iki kitap yaratmıştır: Biri dinî, ahlaki ve fıkhî bilgiler veren yazılı kitap; diğeri ise insana yaratılışın ihtişamını gösteren ve insanların hayatının refaha kavuşmasına yardımcı olan evren kitabı. Müslümanlığa göre bir insanın bu ikisine de iyi bakması gerekir ki yaratılışını doğru anlamlandırabilsin.

 

5) Dindarların ahlaken yozlaşması.

Dindarların ahlaken yozlaşmasından söz ederken, diğer insanların daha iyi kimseler fakat dindarların yozlaşmış olduğunu kastetmiyorum. Bazılarının bu boyuta varacak bir kendini kabullendirme çabasına girdiğini gördüğüm için bu uyarıyı yapayım istedim. Nitekim uçakta mastürbasyon yapıp bunu yanlışlıkla herkese açık olarak yollayan kepazelerin, kadın haklarını savunan protestolarda en önde saf tutup da müzik videolarında yahut filmlerinde kadınları kişiliğinden koparıp onları bedenleri üzerinden araçsallaştıranların, sefahatin, paranın, şehvetin tadını aldıktan sonra hayatını yüz karası olarak geçirenlerin ve bu yaptıklarına eğlenmek deyip bunların yansıtıldığı eğlence araçlarına da “sadece eğlence” diyenlerin ve tüm bu hadiseleri yapanları bir gün taşlayıp diğer gün her şey normalmiş gibi onlara sarılanların ahlaken yozlaşmadığını iddia etmek bittabi abes olacaktır. Fakat terbiyeden nasibini alamamış bu yaramaz yaratıkların yaptıklarındansa ameli imandan koparanların yaptığı ahlaksızlık daha çok dikkat çeken bir durum çünkü dindarların diğer insanlarla hayırlı eylemlerde bulunmakta yarışması gerekiyorken onlar çirkinlikte, zevksizlikte ve yolsuzlukta yarışmayı tercih ediyor.

 

Bugün için uygulanması oldukça zorlayıcı olan başörtü emrini uygulama cesaretini göstermiş kadınların hadislerde ve ayetlerde uzak durulması gerektiği defalarca vurgulanan kaba saba ve ince huydan uzak insanlar olmaları, “Temizlik imandan gelir.” hadisini diline dolayıp da pisletmedik yer bırakmayanları, “Kadın dediğin namuslu olur.” deyip de o namussuz gördüğü kadınlarla sabah akşam birliktelik hayali kuranları ve hatta kimi zaman da bunu fiziki hayatına taşıyanları ve tabii kadınlara namus üzerinden parmak sallayıp da namussuzlukta sınır tanımayan dini bütün adamları, namaz kılıp da sâlih amellerle uzaktan yakından alakası olmayan ve şeytanı dahi ürkütecek kötülükleri gönül rahatlığıyla yapanları ve işine gelince Allah’ın isimlerini dilinden düşürmeyen ama işine gelince de yalancı şahitlik ve yolsuzluk yapıp gönlü rahat olanları düşünün. Bu çirkinliklerin hepsi elbette ki “İslam buysa, ben orada yokum.” düşüncesini hâkim kılacaktır. Öyle insanlar var ki hacca gitmek için hırsızlık yapmaktan çekinmezler, kadınlar açık giyindiğinden ötürü onları eleştirip “Bunlara tecavüz az bile!” deyip küçük bir günaha karşı büyük bir günahın olabilirliğini dile getirirler. Eğer İslam’ın doğru din olduğu kanısındaysak, bu kanıyı bizzat yaşamımıza da taşımalıyız. Eğer böyle yapsaydık sürekli bizim kötülüğümüzü düşünen Batı’nın ve dinsizlerin İslam’a ve ülkemize karşı oyunlarından değil de kendi başarılarımızdan söz ederdik. İnsanlara ve hayvanlara iyilik etmede ve hatta estetik zevkte bile yanlış yolda gördüğümüz gavurların dahi seviyesine gelemediysek, doğru yolu başımız dik bir şekilde nasıl savunabiliriz? Bana öyle geliyor ki bu bahsettiğim ahlaki ve estetik yozlaşma pek çok insanı ne yazık ki dinden ve dindarlardan soğutuyor.

 

ÇÖZÜM VAR MI?

Peki dine karşı olan bu istiskalin ve dinsizliğin çözümü için dindarlar neler yapabilir? Ya da ilk olarak, bunu neden değiştirmeyi isteyelim ki? “Niye uğraşıyorsun ki? Başkası yanacaksa sana ne?” gibi sorular görmüşlüğüm var; bunun üzerinde çok durmak istemediğim için şu yeterli cevabı vereyim: Sizce bir ateist hangi nedenlerden ötürü tartışma ortamlarında bulunuyor ve dinin yanlış olduğunu göstermeye çalışıyor? Bu bağlamda, eğer ateistlerin bunu yapmak için en az bir makul nedeni varsa dindarların aynı şekilde.

 

Peki diğer soruya gelelim, din karşıtlığının ve dinsizliğin artmasıyla nasıl başa çıkarız? Ülkemizde bu durum için dini eğitim sürekli ama sürekli vurgulanır. Fakat bu konu cemaatlerle ve dini eğitimle çözüme kavuşacak değil. Bu cemaatler ve dini eğitimler çağdaş bilgilerden yoksun ve söyledikleri şeyler çoğunlukla boş. Çoğu, geçmiş söylemlerin içinde tıkılıp kalmış ve bugünün eleştirilerini karşılayamıyor. Keza, ramazan ayında sıklıkla karşılaştığımız pek çok hocanın da bugünkü neslin sorularını anlayıp cevaplayabilecek bir donanımı yok. Sadece geleneksel kabulleri tekrar ediyorlar ve onların bu cevaplarını görenler de tatmin olmakta zorlanıyor.

 

Pek çok genç zamanında Kur’an kurslarına ve dini muhabbetlerin döndüğü yerlere gitmiştir. Peki şimi o kişiler dinleri hakkında bilgi sahibi olmuş ve onu uygulayarak mı yoksa garip garip hikayelerle kafaları dolmuş bir şekilde dinden uzak kalarak mı yaşıyorlar? Dinî bilgilere tamamen mesafeli olan ve dinî ifadeleri duyunca istiskal eden ve hatta alaycı bir tavır takınan kişileri Orta Çağ’da kalmış mantık-felsefe eğitimleriyle, “Eğer mürşit bir hata yaparsa mürit bunu kötü karşılamamalı, tam tersine, ‘Eğer ortada bir yanlış varsa, bu benden, aklımın kıtlığından ve amelimin eksikliğinden kaynaklanıyor.’ demelidir.” gibi taassupla kendilerini adadıkları ve hatta neredeyse şirke bulaşılan fıkıh hükümleriyle İslam’a çekemezsiniz, bu kişilere İslam’ı sevdiremezsiniz. Önce sizden, sonra da İslam’dan nefret ederler. Ki “İslam dini geri kalmışlıktır, çağ dışıdır.” denmesinin en büyük sorumluları da Tanrı’nın Orta Çağ Arabistan’ını nihai telakki seviyesi gördüğüne inananlardır. Herhâlde bizim topraklarımızın havasından olacak ki kendilerine bunları anlatmaya çalıştığımızda da sadece aşağılama lafları duyuyoruz.

 

İnsanların din kelimesini duyunca dahi istiskal ettiği şu zamanlarda bizim yapabileceğimiz, bizlerin doğrudan değiştirebileceği şey ise belli: Ahlaklı bir İslam dünyası inşa etmek ve dinle ilgili konuştuklarımıza dikkat etmek. İstediğimiz kadar konuşalım ve istediğimizi söyleyelim; din konusunda araştırma yapan bir insan dindar bir insanın herhangi birisini gönül rahatlığıyla dövdüğünü, hiç çekinmeden tecavüz ettiğini, gönlünün biraz da olsun kırılmadan insanların malını çalıp çırptığını, büyük günahlardan olmasına rağmen büyük bir zevkle zina yaptığını, daha fazla gelir ve rant elde etmek için kendini kurnaz zannederek hile hurda ve kayırma yaptığını, büyük bir istekle “Allahu Ekber!” diyerek masum insanları katlettiğini, günah olsa da bir dinini eleştirenlere hakaret içeren ve tahkir edici laflar söylediğini görürse o iş başlamadan biter. Hatta bu insan bir de namazını hiç kaçırmayan ve sürekli Allah’ı anan biriyse tam olur. İstediğimiz bilgiyi verelim, karşı taraf bunu dinlemeye değer bile görmez. Bu kadar çok Müslüman, Müslüman gibi davranmıyorsa o dinin bir işe yaramadığı düşünülür ve dine karşı kırılması zor bir ön yargıyla yaklaşılır. Çünkü bu tür çelişkiler bir huzur aracı olması gereken dinin iğrençlikten başka bir şey getirmediğini gösterir.

 

Dinle ilgili konuştuklarımıza dikkat etmek konusundaysa Augustine’den şu alıntı bir bakıma aydınlatıcı olacaktır:

Eğer inançsız insanlar kendilerinin çok iyi bildiği konularda bir Hristiyan’ın yanıldığını ve aptalca fikirlerini İncil ile desteklediğini işitirlerse, bir yandan İncil’in sayfalarının kendilerine deneyim ve akıl ışığında öğrendikleri gerçeklerle ilgili yalan yanlış şeylerle dolu olduğunu düşünürken, ölülerin diriltilmesi, sonsuz yaşam umudu ve cennet krallığıyla ilgili konularda İncil’e nasıl inanacaklar?[30]

 

Bu söz, dinin her alanında aynen geçerli. Müslümanlığa doğuştan inanan insanların İslam’ı babasının malı olarak görüp kendisini de Papa kabul ederek oraya buraya ayet ve hadis fırlattığı bu ortamdan çıkmamız gerekiyor. Bunu özellikle de Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ve muhterem ilahiyat hocalarımızın yapması gerekiyor. Aksi hâlde, “Gerçek İslam’ın” en çağ dışı yorumlardan oluştuğunu düşündüren sakat bir sonuca varılıyor.

 

Bir de ilahiyatla ilgilenen tüm hocalarımıza önerim var. Lütfen geçmişimizle yüzleşin. Mutlak bilgili, kudretli ve iyi Allah’ın insanlara cahiliye devrinden bile daha iptidai hükümler verdiğini ve bunlara neredeyse her zaman ve zeminde uymamız gerektiğini iddia eden sizsiniz. Sonra da çelişkiler yumağı olmuş kabulleriniz yüzünden dinden soğanları tamamen aklını kaybetmiş bir kâfir olarak görmeniz ne kadar isabetli? Size göre yıllar yılı o ayeti uygulayan ve bundan çekinmeyen Hz. Ömer, zamanı gelince Kur’an toplanırken “Vallahi Ömer bunu (recm ayetini) Kur’an’a sokuşturuyor demeseler ben bunu Kur’an’a yazardım.” diyen de Hz. Ömer! Size göre ayetleri oldukça titiz bir şekilde koruyan Hz. Muhammed ve hatta bizzat Allah, ama daha topladığı ayetin bir hayvan tarafından yenmesine mâni olamayan da yine Hz. Muhammed ve Allah! Size göre erkekler ve kadınlar arasında adaleti gözeten Hz. Muhammed ve Allah, kadınların kocasının üstündeki pisliği yalasa bile onun hakkını ödeyemeyeceğini ve bir erkeğin elindeki sopa kırılana kadar karısını dövebileceğini savunan da Hz. Muhammed ve Allah! Size göre anne ve babaya iyilik etmeyi oldukça net bir biçimde emreden Allah, kadının ölüm döşeğinde olan babasıyla arası bozulacak olsa bile kocasının izni olmadan babasını ziyaret etmemesini hoş gören de Allah!

 

Kapitalizmi kadınları araçsallaştırıyor diye eleştiren siz, o kadınların tek işinin kocasına zevk vermek olduğunu savunan da siz! Allah’ın Kur’an’da sahabeler arasında münafıklar olduğunu söylediğine inan siz, bizlerin bu münafıkları bilmediği hâlde sahabelerin yalan söylemeyeceğine inanmamız gerektiğini söyleyen de siz! Allah’ın en doğru toplumsal hayat sistemini bize kuşatıcı bir şekilde açıkladığını savunan siz, kadınların evlere hapsedilmesi gerektiğini ve kadınların neredeyse evdeki işlerden başka hiçbir şeyle ilgilenmemesi gerektiğini söyleyen de siz! Allah’ın Hz. İsa’da hulul ettiği inanışını şirk olarak gören siz, Ruhu’l Furkan gibi iğrenç bir kitabın bizzat Hz. Muhammed’in izniyle yazıldığını ve Mesnevi’nin bizzat Allah’ın hululü ile yazıldığını düşünenleri eleştirmeyen de siz! Bir kadının doktor olup “başka erkekleri ovuşturmasını” uygun görmeyen siz, karılarınız hastalanınca kadın doktor arayan da siz! Hristiyanların erkeğiyle ve kadınıyla Allah’a tapınma gayesiyle şarkı söylemesini çirkin karşılayan siz, İslam’ın kadınlar için harika bir din olduğunu söyleyip de kadınların Allah için bile şarkı söylemesini haram kılan da siz! Bu çelişkileriniz üzerine kafa yorup makul bir tartışma içine giren kişileri günahkâr ya da zındık ilan eden siz, İslam’ın barış ve sevgi dini olduğunu iddia eden de siz! Bugün Allah’a insan biçimci bakmayı kâfirlik olarak niteleyecek olan siz, Allah’a insan biçimci bakmadığı için ibn Hanbel tarafından zındık olarak görülen de siz. Adınızın yanına birtakım unvanlar almışsınız ama “Bu eleştiriler oryantalistlerin eleştirileridir.” demekle o eleştirilere cevap verdiğinizi sanıyorsunuz. Allah’ın emrini insanlara aktarmak gibi önemli bir görevinizin olduğunun farkındasınız ama bu konuda Batı’daki o gavurların kurumları kadar bile çaba gösteremiyorsunuz. Açıkçası, tarihimizdeki bu çirkinliklerle ve çelişkiler yumağı olmuş hükümlerle yüzleşmediğimiz sürece insanların dine mesafeli yaklaşmasını çirkin karşılamak o kadar da kolay değil. Birbirimize karşı edepli olmalı ve güzel bir tartışma ortamı yaratarak geçmişimizle yüzleşmeliyiz. Gerek sanatıyla gerek ahlakıyla gerekse ilmî araştırmalarıyla ön plana çıkan bir topluluk olmalıyız; ufak çocukları satan imamlarıyla, “Allahu Ekber!” diyerek kafa kesen terör örgütleriyle, kendi kültürü hakkında yabancı kişiler kadar bile araştırma yapamamakla değil.

 

İÇERİK ÜRETİCİLERİNE ELEŞTİRİLER

Bu başlık altında, tüm yazı boyunca eleştiri getirdiğim birtakım noktaların somutlaşmış örneklerini göreceksiniz. Din eleştirisinde bulunan iki kişiyi direkt YouTube videoları üzerinden eleştireceğim. Tabii bu eleştirilerim aynı zamanda umuma yönelik olacak. Kişiye saldırdığım gibi yanlış bir anlaşılma olmasın diye en azından eleştireceğim kişilerin isimlerini vermekten kaçınacağım.

 

Eleştireceğim ilk kişinin videolarının beğenisi oldukça fazla ve yorumlarda gördüğüm kadarıyla internet ortamının bilgili bir inançsızı olarak görülüyor. Hatta öyle ki insanlar onun hakkında “Gerçekten de aydınlık savaşçısısın. Bu ülkede senden birkaç tane daha olsa ülke şimdi bambaşkaydı.” demekte. Pek çok kişi onun oldukça bilgili birisi olduğunu iddia ediyor ve kendisi şu anda bir kitap yazdığını belirtiyor. O hâlde gerçekten de bilgili birisi olmalı değil mi?

 

Arkadaşımızın tasarım delillerinden ve hususi olarak hassas ayar argümanından söz ettiği videosunu ele alacağım öncelikle. Arkadaşımız bu videosunda her ne kadar tasarım delillerini yıktığını iddia etse de oldukça can alıcı bir hata yapıyor; video boyunca tasarım argümanlarını analojik argümanlar olarak kabul ediyor ve bu formülasyona eleştiri getiriyor. Fakat kendisi çağdaş din felsefesine literatürüne dair hiçbir kitap okumamış olacak ki hassas ayar argümanının ve genel olarak tasarım argümanlarının şu anda kabul edildiği yaygın hâliyle analojik bir temelde yükselmektense Bayes teoremi ve olabilirlik ilkesi gibi kabullere dayandığını bilmiyor. Modası geçmiş hassas ayar argümanı ve tasarım argümanları formülasyonlarına karşı çoğunlukla Hume’un eleştirilerini getiriyor. Oysa Hume’un eleştirileri neredeyse sadece analoji çerçevesinde geçerli oluyor. Anlayacağınız, arkadaşımız tasarım argümanlarını yıktığını zannederken aslında getirdiği eleştiriler çağdaş tartışmalarda hedefi ıskalıyor. İsterseniz çağdaş literatürde savunulan bir hassas ayar argümanı örneği göstereyim:

  1. Hassas ayarın varlığı teizm hipotezi altında pek ihtimal dışı değildir.
  2. Hassas ayarın varlığı ateizm hipotezi altında yüksek oranda ihtimal dışıdır.
  3. O halde teizmin doğru olma olasılığı daha fazladır.

 

Bu durumda argüman; bir gözlemin doğruluğu, rakip hipotezlerden hangisi altında en yüksek ihtimaliyete sahipse o hipotez lehine kanıttır türünde doğa bilimlerinde ve sosyal bilimlerde, pratik hayatta ve çağdaş felsefede yoğun olarak kullanılan bir ilkeye dayanmaktadır. Çağdaş argümanlar arkadaşımızın getirdiği çoğu eleştiriden hiç etkilenmiyor ama bu bir kenara, tasarım argümanları analojik bir temelde sunulsa dahi arkadaşımızın yaptığı eleştirilerin önemli bir kısmı ya hedefi ıskalıyor ya da makul bir şekilde cevaplanabilir. Her neyse, arkadaşımızın videoda getirdiği bazı eleştirilere bakalım. “Allah hassas ayarla yaratmıştır demek Allah’ı kısıtlamaktır.” gibi akıl almaz bir eleştiri getiriyor kendisi. Bu eleştirinin hassas ayarla ne tür bir bağlantısının olduğunu söylemek güç çünkü hassas ayar argümanını savunan kimse “Allah hassas ayarla yaratmak zorundadır.” gibi bir iddiada bulunmuyor. Dolayısıyla bu eleştiriyi getiren kişi straw man fallacy denilen akıl yürütme hatasına başvuruyor. Hassas ayar argümanını savunanların iddiası evrendeki hassas ayar fenomeninin en makul açıklamasının birtakım nedenlerden ötürü teizm olduğu, o kadar. Biz insanların var olması için hassas ayar zorunlu olabilir fakat bu zorunluluğu koyan zaten Allah. Allah başka türlü bir evren yaratabilirdi ama O var olması ya da canlılığın başlaması için hassas ayarı gerektiren bir evren yaratmış. Kimse “Allah bizi var etmek için böyle bir evren yaratmak zorundaydı.” demiyor. Hassas ayarı savunan birisi yalnızca “Allah, varlığının gerekliliklerinden biri hassas ayar olan bir evreni yaratmayı seçmiş.” diyor, o kadar.

 

Yine aynı videoda, “Tasarım iki türlü olabilir. Ya Allah domino taşlarını dizmiş ve en baştakini kendi devirmiş, diğerleri de bunun neticesinde kendi kendine devrilmiştir ya da Allah anbean her taşı kendisi devirmektedir. İlk olasılıkta özgür irade yok olur fakat özgür irademiz var; dolayısıyla ilki yanlış. İkincisinde her türlü tasarım argümanı çöker ve bir paradoksa düşersiniz; eğer hassas ayar varsa Allah evreni neden sürekli kontrol etsin?” iddiasında bulunuyor. Oysa bu eleştirileri de videodaki diğer pek çok eleştirisi gibi hesabı verilmemiş ön kabuller içeriyor. İlk olasılıkta neden özgür iradenin var olmadığını savunmak zorunda olduğumuzu açıklamıyor kendisi. Oysa, belirlenmişlikle (determinism) özgür iradenin uyumlu olduğunu savunan bağdaşırcılık (compatibilism) görüşü akademide gayet fazla ve hatırı sayılır savunucuya sahip. Tanrı’nın her şeyi belirlemiş olmasının özgür iradeyi neden tamamen yok ettiği o kadar da açık değil anlayacağınız. İkinci olasılığa gelirsek, neden Tanrı’nın evreni sürekli düzenlemesi/yaratması evrenin hassas ayarla yaratılmadığını göstersin? Tanrı evreni sürekli ince bir ayar üzerinde tutuyorsa, bu durum o ayarın var olmadığını mı gösterir? Arkadaşımız ikinci olasılıkla ilgili olarak bir de “Eğer Allah anbean yaratıyorsa da biz nasıl sürekli ürettiğimiz/tasarladığımız şeylerde daha iyiye gidiyorsak (geçmiş yüzyıldaki ve şimdiki telefonları düşünün) Tanrı da tasarımında öyle iyiye gidecektir. Böylece hassas ayar çöker. Bu durumda siz ortaya büyük resim çıkmadan resme şimdiden ‘Ne güzel bir şey!’ demiş olursunuz.” iddiasında bulunuyor. Birincisi, biz ürettiğimiz şeyleri zamanla geliştiriyoruz fakat bu bizim bilgimizin zamanla artmasından kaynaklanıyor. Mutlak bilgili bir Tanrı’nın sürekli yarattığı şeyin hep aynı titizlikte olacağını yani mutlak bilgili Tanrı’nın, bilgisini git gide geliştiren biz insanlar gibi olmayacağını niye düşünmeyelim? İkincisi, Tanrı’nın anbean yarattığını düşünen bir kişi niye Tanrı’yı üstteki analojideki ressam gibi hayal etmek zorunda olsun? Düşünün, öyle bir dünya var ki yapılan her resmin boyası kısa bir süre içinde yok oluyor. Bundan dolayı bir ressam eserini korumak için sürekli boyamak zorunda kalıyor. Tanrı, bu analojideki ressama benzer şekilde, zaten ince ayarları koymuş fakat onların korunumunu sağlamakta olabilir. Allah zaten ince ayarları koymuş fakat anbean onların korunumunu sağlıyorsa bu durumda resme şimdiden “Ne güzel bir şey!” dememiz akla yatkın olur. Burada dediklerimden sonra aklınıza “Tanrı en başta anbean değiştirmeyeceği bir evren yaratma kudretine sahip değil mi?” sorusu gelmiş olabilir. Elbette Allah bu kudrete sahiptir fakat sırf kendi isteğinden ötürü böyle bir evren yaratmış olabilir mesela. Burada, tam tersine, karşı tarafın kabul ettiği “Tanrı hassas ayar koymak için anbean yaratmadığı bir evren yaratmak zorundadır.” önermesi oldukça temelsiz.

 

Ben eleştirdiğim bu kişinin yalnızca iki videosunu dikkatle izledim ve ikisinde de baştan aşağı bilgi yanlışlarından başka pek bir şey göremedim. İzlediğim bir diğer videosunda Hristiyanlığın tarihini anlatıyordu. Bunu anlatmaya çalışan birinden bu alanın uzmanlarının kitaplarını okumasını ya da en azından kendini kanıtlamış yazarların giriş mahiyetindeki kitaplarını okumasını beklersiniz değil mi? Fakat arkadaşımız bunu yapmamış belli ki. Bunu anlayabildim çünkü üstteki video gibi bu videosu da pek çok hata içeriyor. Açıkçası bana bu arkadaşımızın “bu yaşına rağmen” çok bilgili olduğu söylenmişti. Ben de videosunu açarken acaba yeni bir Efe Aydal mı yoksa gerçekten bilgili birisi mi diye merakla açmıştım. Şu iki videosundan gördüğüm kadarıyla, belki ağır olacak ama, yine bir umutsuz vaka. Ne yazık ki çoğu inançsız, inançlılara benzer şekilde, eleştirdiği konu hakkında doğru düzgün bir fikri olmayan adamları çok bilgili zannediyor. Eleştirdiği literatüre dair okunacak ilk kitapları bile okumamış olan fakat çok bilgili görülen insanlar beni oldukça şaşırtıyor. Ama Dünya’nın düz olduğunu iddia eden, Turan Dursun’un İslam’a eleştirilerini çok güçlü bulan, Dawkins’in kitaplarının ateizmi gerçekten güçlü kıldığını düşünen, Amerika’nın Ay’a gitmediğini iddia eden, Reptilyanların aramızda dolaştığını iddia eden, virüslerin devletlerin oyunu olduğunu iddia eden insanların var olduğunu hatırlayınca çok da şaşırmamaya çalışıyorum. Ama olmuyor! Mesela mezkûr arkadaşımız “Yeterli cevapları vermişimdir diye düşünüyorum. Birazcık mantık çalışan, felsefe çalışan her insan böyle sonuçlara varabilirdi diye düşünüyorum. Ama niyeyse etrafta bununla ilgili çok fazla bilgi geçmiyor. Kimse [bu soruları] cevaplamaya çalışmamış ya da çok basit, eksik argümanlarla cevap vermeye çalışmışlar.” ve “Sorgulayın. Felsefe yapın. Din felsefesi yaptığını zanneden insanlara kanmayın.” deyince şaşırmadan edemiyorum. Konuştuğu alana dair tartışmaları hiç bilmediğini düşünmemle beraber arkadaşımızın hakkını yememek için şunu da söyleyeyim: Üslubu diğer pek çok din eleştirmenine göre daha düzgün, saldırgan bir tavır takınmıyor; arkadaşımız en azından bu açıdan takdir edilebilir.

 

Akademik alandan oldukça uzak insanların dinleri çok güçlü bir şekilde eleştirdiği ve çok bilgili olduğu zannediliyor. Bana kalırsa dindarların “Biz maymundan mı geldik şimdi?” sorusunu alay konusu edinen bir inançsızın Tanrı Yanılgısı okuyarak “Din falan zaten boş iş; bilimsel bir dayanağı yok. Hem Allah’ı kim yarattı?” demesi de alay konusu olsa gerek, ne dersiniz? Hele ki dine inanan insanların ahlaksızlık yapmasından ahlakın temellendirilmesinin dinle ilgisi olmadığı sonucuna ulaşan ateist bir derneğe ne dersiniz? Başka bir alanda böyle yapan bir kurumun olduğunu görseniz ciddiye bile almazsınız (neticede R.M. Adams’ın argümanları bir haberle yıkılıyorsa akademide o kadar tartışma olmazdı) ama felsefe yol geçen hanına çevrilmiş ne yazık ki. Emin olun o kurumun yaptığı şey ateizmi kalemle yıkmaktan bile beter. Bana sorarsanız, insanları ateizm felsefesi konusunda bilgilendirmeye çalışan bir derneğin ateizm felsefesine dair doğru düzgün bir şeyler okuması gerekiyor. Ama biz ne konuşuyoruz ki, değil mi? Bırakalım da onlar Turan Dursun kitaplarıyla ateizmi yaymaya devam etsin; başarılılar ne de olsa!

 

İkinci eleştireceğim kişiyse kendisinin büyük oyunu bozduğunu zanneden bir kanalın sahibinin sanırım dostu olan birisi. Kendisi bir videosunda şöyle bir eleştiride bulunuyor:

Maide 22 der ki: Yer yüzünde ve sizin başınıza gelen tüm husumetler siz yaratılmadan biz onu belirlemişiz ve yanımızdaki kitap da yazılı ve yine Al İmran 145 de der ki, Allah’ın izni olmadan hiç kimseye ölüm yoktur. Bu ayetler kuranda varken ve sizde buna iman ettik derken, neden Coronavirus dan korkup Kabeyi kapatıyorsunuz? Neden camileri cumaları ertelediniz? Hani siz peygambere komşu olmak için çabalıyordunuz? Hani sizler ölmüyor sadece yalan dünyayı bırakıp gerçek dünyaya gidecektiniz. Onun için mi 10 liralık kolonyayı 100 lira yapıyorsunuz?

 

Öncelikle bir hatayı düzeltelim. Verdiği ayet Mâide Suresi’nin değil Hadîd Suresi’nin 22. ayetinin çevirisidir. Kendisi de videosunda ilgili ayetin Hadîd Suresi’nde olduğunu söylüyor fakat açıklama kısmına yanlış aktarmış. Akıl yürütmesine gelirsek, şu iki önermeye bakalım:

p: Bizim ölümümüzü Allah belirler; O’ndan izinsiz kimse ölmez.

q: Ölmememiz ve acı çekmememiz adına önlemler almalıyız.

 

Herhâlde ona göre p önermesini kabul eden biri q önermesini kabul etmemeli, şayet kabul ederse o kişi tutarsızdır. Bir kişiye tutarsız demek, birbiriyle tenakuz hâlinde olan iki ya da daha fazla önermeyi benimsediğini söylemektir. Peki p önermesinin neresi q önermesiyle çelişiyor? Daha önce de söylediğim gibi, Tanrı’nın bizlerin hayatını belirlemesiyle özgür iradenin çelişiyor olduğu görüşü o kadar da net değildir. Özgür irademiz olmasa bile üstteki önermelerin birbiriyle çelişki içinde olduğunu iddia etmenin gerekmediği de gözlerden kaçmasın. Ben eminim ki videosunda bu kadar ağır konuşan o kişi bu alana dair hiçbir şey okumadı. Fakat yine de saldırgan bir tavır benimseyerek Müslümanların kendi dinine uymadığını iddia etti. Böylesine saldırgan bir iddiada bulunan, “Biz ayetlerin ne kadar salakça olduğunu pat diye anlıyoruz. Oysa Müslümanlar salak, hiçbir şey anlamıyorlar. Zaten Müslümanların düşünecek aklı yok.” tavrına sahip olan bir adamın bu saldırganlığından önce görüşlerini sağlam bir temele oturtması gerekirdi. “Bu Müslümanlar akıllarını kelepçelemişler. Oysa biz özgür akla sahibiz.” demek kolay fakat iş araştırmaya gelince nedense o özgür akıl bir ideoloji canavarına dönüşüyor.

 

Aynı kişinin bir diğer eleştirisi de şu ayetler üzerine:

Nisâ Suresi 137. ayet – İman eden, ardından inkâra yönelen, sonra tekrar imana gelip tekrar inkâr eden ve nihayet inkârcılığı pekiştiren kimseler var ya, Allah onları ne bağışlayacak ne de bir hayra kavuşturacaktır.

Nisâ Suresi 153. ayet – [Ey Peygamber!] Yahudiler senden [peygamberliğini ispat için] gökten bir metin, yazılı bir belge indirmeni istiyorlar. Onlar bundan daha büyüğünü Musa’dan talep etmiş ve “Bize Allah’ı açık seçik biçimde göster!” demişlerdi. Ama bu yersiz isteklerinden dolayı müthiş uğultulu bir deprem onları yere sermişti. Bilahare onlar kendilerine açık deliller gelmesine rağmen buzağı heykeline tapınmışlardı. Ama biz onları yine de affetmiştik. Ayrıca biz Musa’ya onlar üzerinde hakimiyet sağlayacak [manevi bir güç] vermiştik.

Âl’i İmrân Suresi 90. ayet – İman ettikten sonra kafirliğe dönen ve kâfirliğini iflah olmaz şekilde sürdüren kimselerin tövbeleri asla kabul görmeyecektir. İşte onlar dalalete saplanmış kimselerdir.

 

Buradaki iddiasına göre de Allah kesinlikle affedilmeyeceğini söylediği (Nisâ 137, Âl’i İmrân 90) bir davranışı daha önceden affettiğini söylemiştir (Nisâ 153). Tabii çoğu zamanki gibi bu iddiayı da düzgün bir üslupla dillendirmemiş, “İşte %100 çelişki! Bir sözünde de durmaz mı bu Arap’ın ilahı! Durmuyor işte.” diyerek saldırgan bir tutum benimsenmiş. Bu videoyu on binlerce kişi izlemiş ve binlercesi de beğenmiş. Yetmemiş, “Sen eleştir de karanlıklar aydınlansın.” denmiş hakkında. Eminim ki bu videoyu beğenen kişilerin hiçbiri bu çelişki iddiası üzerine bir kez olsun düşünmemiştir bile. Kendi hoşlarına giden şeyleri söyleyen haklıdır ne de olsa! Oysa ne yazık ki bu sefer de akıl almaz bir çelişki eleştirisi görüyoruz. Bu insanlar normal bir kitabı okurken veya hitabı anlarken yapmayacakları hataları Kur’an’ı okurken yapıyorlar. Keşke malum kişi o saldırgan tutumunu takınmadan önce ayetlerin ne dediğini anlamaya çalışsaydı; samimi bir şekilde eleştiri yapıyor ya hani, “bu çelişkileri göremeyen” bizleri salak yerine koyuyor ya hani! Peki burada çelişki nerede? Hiçbir yerde. Bu durum şu ayetleri art arda okuduğumuzda kolayca anlaşılıyor ama bir metni bağlamı ve bütünüyle okuyamayan bir kimseye Allah ne yapsa fayda eder ki:

Âl’i İmrân Suresi 89. ayet – Ancak inkârcılıktan sonra tövbe edip imana gelen ve kendini ıslah eden kimseler lanet ve azaba uğramayacaktır. Şüphesiz Allah çok affedici, çok merhametlidir.

Âl’i İmrân Suresi 90. ayet – İman ettikten sonra kâfirliğe dönen ve kafirliğini iflah olmaz şekilde sürdüren kimselerin tövbeleri asla kabul görmeyecektir. İşte onlar dalalete saplanmış kimselerdir.

Âl’i İmrân Suresi 91. ayet – Kâfirlikte direnip kâfir olarak ölenlere gelince, bunlar azaptan kurtulmak için dünyalar dolusu altın vermek isteseler bile bu istekleri asla kabul edilmeyecektir. Bunların hakkı acıklı/elemli azaba mahkûm olmaktır. Kendilerini bu azaptan kurtaracak kimse de olmayacaktır.

 

Şimdi, 91. ayette hiç tartışmasız kâfir olarak ölenlerden söz ediliyor (Nisâ Suresi 137. ayette de bu zümreden söz ediliyor). 90. ayette kâfir olup da iş işten geçtikten sonra tövbe edenlerden söz ediliyor. 89. ayette de kâfir olan fakat sonrasında makul bir şekilde tövbe edenlerden yani tövbelerinin samimi bir şekilde yapanlardan söz ediliyor. Bu ayetlerde (91, 90, 89) yalnızca sonuncunun yani makul bir şekilde tövbe edenlerin tövbesinin kabul edileceği açıkça söyleniyor. Bu durumda Nisâ Suresi’nin 153. ayetinde affedildiği söylenen kişilerin makul bir şekilde tövbe ettiğini düşünmekten bizi alıkoyan ne? Hiçbir bilgimiz olmasa yani konuyu anlamak için başka hiçbir ayete bakmasak dahi burada çelişki olmadığını kolayca anlayabiliriz. Neticede bir metinde “Ben meşru bir tövbede bulunanı affederim.” deniyorsa ve bu görüşün değiştiğine dair hiçbir şey söylemeyen aynı metinde “X topluluğunu affettim.” deniyorsa, normal bir insan A topluluğunun meşru bir tövbede bulunduğunu anlar. Üstteki çelişki iddiasını getiren kişi bunu anlamamış mı? Bence anlamış olmalı çünkü kendisi bu kadar basit bir şeyi anlayamayacak birisi değil. Neticede kendisi Bakara Suresi’nin 54. ayetinde bahsedilen kimselerin Nisâ Suresi’nin 153. ayetindeki kimselerle aynı olduğunu anlayabiliyor. Bunu anlayan bir kişi Bakara Suresi’nin 54. ayetinde sözü edilen insanların Allah’ın onları affetmek adına verdiği emre uyduğunu görmüyor mu? Peki Allah’ın üstüne basa basa “Bunun üzerine Allah da tövbenizi kabul buyurmuştu. Allah samimi tövbeleri daima kabul buyuran, rahmeti ve merhameti sınırsız olandır.” dediğini görmüyor mu? Bunlardan hareketle Bakara Suresi’nin 54. ayetindeki (ve dolayısıyla Nisâ Suresi’nin 153. ayetindeki) kişilerin makul bir şekilde tövbe ettiğini görmüyor mu? Ve bundan da hareketle Nisâ 137, Âl’i İmrân 90-91 ile Âl’i İmrân 89, Nisâ 153 ayetlerinin farklı zümrelerden söz ettiğini, dolayısıyla ortada hiçbir çelişki olmadığını görmüyor mu? Bir kişi burada çelişki olmadığını göremiyorsa ayrı bir sorun, burada hiçbir çelişki olmadığını gördüğü hâlde çelişki iddiasında bulunmak için kameranın kayıt tuşuna basıyor ayrı bir sorun.

 

Yine aynı kişi gayet yüksek sayıda izlenmiş videolarından birinde şunu söylüyor:

En’am Suresi 101. ayet diyor ki, “(…) Eşi de olmadığı hâlde nasıl olur da [Allah’ın] çocuğu olur! Her şeyi yaratan O’dur, O her şeyi bilendir.” Allah eşi olmadan çocuğu olamayacağını söyler burada. (…) Yani bir çift birleşmeden çocuk olmaz. Şimdi bu ayetin sahibi (…) yani aynı Allah’a soruyorum: Bakire Hz. Meryem’in çocuğu nasıl oldu o zaman? Orada üfürerek İsa Mesih’i doğurtuyorsun ve burada da “Benim eşim yok, çocuğum olmaz.” diyorsun. Arkadaşlar, bu ayetleri okuduğunuz zaman akıl dışılıklarını ve bilim dışılıklarını ve günümüzde geçersiz olduklarını mutlaka ve mutlaka göreceksiniz. Çünkü 1400 yıl önceki insan zekâsıyla yazılmıştır bu ayetler. Ve ayetler o kadar çok, o kadar karışık ki ne yazdığını hatırlayamayan Muhammed hazretleri bir dediğini unutarak onu çürütecek ayet yazıyor.

 

Bu eleştiriyi hatırlamışsınızdır, yazımın 4. maddesinde cevaplamıştım. Bu eleştiriyi zaten cevapladığım için ayette hiçbir çelişki olmadığını tekrar ele almayacağım. Fakat kısa bir şekilde şu “bilim dışılık” konusuna değineyim. Bu eleştirmenin de Turan Dursun’un yaptığı hatayı yaptığı çok açık. Allah’ın niteliklerine sahip bir varlığın bakire kimsenin hamile olmasını sağlayamayacağını hangi felsefi argüman veya bilimsel keşif gösteriyor? Evrim teorisinin doğru olmadığını sözde bilimsel verilerle gösteren insanlar gibi, bu din eleştirmenleri de her abuk sabuk görüşüne bilim kılıfını geçiriyor ne yazık ki. Sonra onlar “özgür akıllı, bilimsel düşünen” oluyor ama biz “bilim bilmez, çelişkileri göremeyen akılsız” oluyoruz.

 

Genel bir değerlendirme yapacaksak, ne yazık ki böyle eleştirilerde bulunan pek çok din eleştirmeni birer umutsuz vaka. Dinde çelişki olduğu iddialarını ortaya atanlar çoğunlukla bu yazıda dile getirdiğim hatalarla olmayan çelişkileri kendileri üretiyorlar. Dine karşı sözde felsefi eleştiriler getirenlerin durumu da onlardan farklı değil. Efe Aydal ve benzeri içerik üreticileri akademik alanda adı oldukça popüler olan hiçbir kimseyi isim olarak bile bilmiyor bence. Videolarında modası geçmiş ve oldukça saçma eleştirileri ele alıp onlara ya saçma ya da görece güçlü cevaplar verip dini yıktıklarını zannediyorlar. İnsanların saçma eleştirilerinin saçmalığını ortaya koyabilirler elbette, tıpkı şu anda yaptığım gibi. Fakat onlar çoğunlukla akademiyle uzaktan yakından ilgisi olmayan kahvehane eleştirilerini cevaplayıp dini rezil ettiklerini zannediyorlar. Oysa burada ele aldığım ilk arkadaşımızın hassas ayar argümanına eleştirilerini yıktığımda nasıl tasarım argümanlarına veya hassas ayar argümanına gelen güçlü eleştirileri yıkmış olmuyorsam Efe Aydal ve onun gibileri o saçma sapan iddiaları yıkınca teizmi veya İslam’ı yıkmış olmuyor.

 

Gerçekten üzüntü verici ki “bilimsel düşünen, özgür akla sahip” din eleştirmenlerinin çoğu konuştuğu konu hakkında hiçbir şey okumuyor. Akademik uyuşukluk var bu insanlarda. Bilgisiz dindarların ufak tefek iddialarını ele alıp ona güzel bir cevap verince kendilerini bu alanın önderi zannediyorlar. Oysa bu kimselere Alvin Plantinga, Robin Collins, Richard Swinburne, William Alston, Alexander Pruss, Richard Taylor, Peter van Inwagen, Robert Merrihew Adams, Marilyn McCord Adams, Paul Copan, William Lane Craig, John Martin Fischer, Brian Davies, J. L. Schllenberg, William Rowe, Michael Martin, William Wainwright, Kai Nielsen, Graham Oppy, Erik Wielenberg, Quentin Smith, Daniel Howard-Snyder gibi isimleri saysak kaçını tanırlar? Eğer bu isimleri bilmiyorlarsa ve bu isimlerin din felsefesine yaptığı katkılara dair neredeyse hiçbir fikirleri yoksa onların felsefi iddialarını da pek önemsemenize gerek yok demektir. Gayet rasyonel bir şekilde, çoğu iddialarının yeterince güçlü olmadığını düşünebilirsiniz. Bu alanla akademik olarak on yıllardır ilgilenen bunca insanın aklına gelmeyen şeyleri onların düşünebileceğini ve bu isimleri hiç bilmeyen kişilerin bu isimler gibi seviyeli araştırmalara ve tartışmalara girişebileceğini sanmıyorsunuzdur umarım. Felsefe için de ilahiyat için de aynısı geçerli. İşte bu yazının bütününde bu mesajı vermeye çalıştım aslında.

 

Bu yazıda gösterdiğime inandığım şeylere dayanarak internet ortamında araştırma yapan arkadaşlarımıza bir uyarıda bulunmak istiyorum: Herhangi bir tartışma ortamında ya da bir videoda dine karşı eleştiriler gördünüz diyelim. Bu eleştirilerin belirli bir kısmı -her ne kadar o aşamada fark edemeseniz de- gerçekten oldukça saçma eleştirilerken bir kısmı da gerçekten zorlayıcı eleştiriler olabilir. Bu eleştirileri gördükten ve biraz araştırma yaptıktan sonra çok da doyurucu şeyler bulamayıp dinin yalan olduğunu düşünmeye başlamamanızı öneririm, yanılabilirsiniz. Dinle ilgili birtakım eleştirilere cevap veremiyor oluşunuz araştırmalarınızın yetersizliğinden ya da gerçekten o konunun zorluğundan kaynaklanıyor olabilir. Ve ne yazık ki Türkiye’de akademinin durumu da belli, hocalarımız araştırma yapmaktan çok oturmayı tercih ediyor ve dolayısıyla araştırdığınız konu hakkında dişe dokunur bir metin bulamıyor olabilirsiniz. Bizzat kendinizin bu araştırmalara yıllarınızı vermediğinizi göz önüne alırsak, zorlayıcı eleştirilere cevap vermeseniz dahi gönül rahatlığıyla inancınıza devam edebilirsiniz. Gördüğünüz zorlayıcı bir eleştiri sizi teizmin yanlışlığına itmek zorunda değil. Bunu açıkça söylüyorum çünkü teizm için de ateizm için de gerek bu konularla yıllarca ilgilenen gerekse hiç ilgilenmeyen insanlar için cevaplaması zor sorular var.

 

Peki bu konularda sağlıklı fikirlere sahip olmak için sürekli araştırma mı yapmanız gerekiyor? Eğer böyle yapmazsanız hiçbir fikre sahip olmamanız mı lazım? Hayır, tabii ki bir fikriniz olabilir. Ama bu fikri benimserken ve savunurken üstte belirttiğim şeye dikkat etmeniz çok önemli; bu öneri benim için de aynen geçerli. Her ne kadar doğa bilimleri bir yönüyle olanı gözlediğinden ötürü bu alandaki sorulara verilen cevaplar daha nesnel olsa da felsefe, din ve siyaset alanları yoruma ve farklı bakış açılarına oldukça elverişli. Uzaylıların şu anda aramızda yaşıyor oluşu, Dünya’nın düz olduğu, kaktüs gibi bitkilerin odadaki radyasyonu emdiği gibi kimi düşüncelerin yanlış olduğuna pek de araştırma yapmadan, bilimsel otoriteye başvurarak kendinizden emin bir şekilde kanaat getirebilirsiniz. Fakat çoğunlukla bilimsel otoriteler gibi otoritelere felsefe ve ilahiyat gibi konularda rastlanmıyor. İşte bu nedenle bu alanlarda bir şeyler okurken, özellikle de internet üzerinden okurken, oldukça temkinli olmanızı öneririm. İnternet ortamındaki inançsız-inançlı kavgalarını o kadar da ciddiye almayın. İnternet ortamındaki pek çok inançsız, gördüğüm kadarıyla, dini inançları ve ritüelleri saçmalık olarak görüyor. Eminim ki din felsefesi alanında biraz araştırma yapsalar dini böylesine küçümsemeyi bırakacaklardır. Onları, böylesine tahkir edici üslupları benimsemeden önce konuştukları alanların akademik bir alan olduğunu ve işin ciddiyetini anlamaya davet ediyorum.

 

dipnotlar
  1. Bu yazıda getirdiğim hususi eleştiriler dışında çok ciddi olan genel eleştiriler de getirilebilir. Mesela Turan Dursun, İslam gibi yüzyıllar boyu süregelmiş, hakkında ilim alanları olan (hadis, tefsir, kelam, fıkıh gibi) ve pek çok kültüre nüfuz etmiş bir dini eleştiriyor Din Bu serisinde. Bu durumda ilmi hassasiyet bakımından belirli kurallara uyması gerekir. Bariz akıl yürütme ve bilgi yanlışlarının yanında bu kurallara uymayışı da sorgulanmalı. Mesela Turan Dursun bir ayete mana verirken neden bu mananın benimsenmesi gerektiğine dair hiçbir şey söylemiyor. Tüm ayetler konusunda bu gerekmese de eleştiri gelmesinin gayet olası olduğu ayetlerde bunu yapması bir ilmi yükümlülüğüdür. Biz bir ayete mana versek gerekçelerimize bakılır fakat böylesine büyük bir işe girişen Turan Dursun’un verdiği manaların gerekçeleri niye sorgulanmadan kabul edilsin? Örneğin kendisi Şems Suresi’nin 6. ayetini “Yere ve onu yayıp dümdüz yapana ant içerim ki.” olarak çeviriyor ama buna dair gerekçesi nedir? Bir ilim insanının insanları yanlış yönlendirmemek, ele aldığı bilgileri çarpıtmamak gibi bir görevi vardır. Fakat Dursun İhyâü Ulûmi’d-Dîn’deki yüzyıllardır öyle olduğu bilinen zayıf ve uydurma hadislerden bazılarını İslam’ı eleştirmek için kullanıyor, buna ne demeli? Bundan başka, bir ilim insanı eğer böylesine önemli bir konuda kitap yazıp tabunun can çekiştiğini iddia ediyorsa eleştirilerine gelebilecek olası cevapları da ele almalı ve bunları cevaplamalıdır. Fakat Dursun kendisine verilebilecek cevapları görmemezlikten geliyor. Tüm bu sorunlarından hareketle Turan Dursun’un iddialarının, ilk bakışta, çoğunlukla kayda değmeyen iddialar olduğunu düşünmek gayet rasyonel duruyor.
  2. Bu eleştirileri bu kadar küçümserken durumun vahametini göstermek için mübalağa yaptığımı sanmayın, cidden öyleler. Arapça deyimleri literal anlamda anlayanlardan tutun da alakasız ayetlerin arasında bir bağ kurup çelişki iddiası ortaya atanlara kadar pek çok kişi gördüm. Ve bu tür iddialar “Kur’an Çelişkileri” adı altında, Google arama motorunda en üstte çıkan sitelerde. Mesela En’âm Suresi’nin 103. ayetinde “Gözler O’nu görmez; hâlbuki O, gözleri görür. O, eşyayı pek iyi bilen, her şeyden haberdar olandır.” ayetiyle Necm Suresi’nin 10-11. ayetinin (İşte o anda Peygamber’e vahyedeceğini vahyetti. Gözün gördüğünü kalp yalanlamadı) çeliştiğini söyleyeni bile gördüm. İddiaya göre, bir ayet “Gözler Allah’ı görmez.” diyorken başka bir ayet Peygamber’in gözünün O’nu gördüğünü söylüyormuş. Ayetlerin arkadaşın aktardığı türde bir ilişkiye sahip olmaması bir yana, eğer arkadaşın kastettiği şeyler söylenseydi bile bu bir çelişki olmazdı. Bunu açıklamayla uğraşmaya bile gerek olmadığını düşünüyorum. Çünkü bir insan bu kadar basit bir şeyi anlayamıyorsa açıklamayı da anlayamaz.

     

    Bunu dedim diye “Tabii ki açıklayamadığı için açıklamıyor. Bu kadar çelişkilerle dolu bir kitabı temize çıkaramazsınız!” eleştirilerine maruz kalacağım. O hâlde, kapalı da olsa bir cevap vereyim. Üstteki eleştiriyi yapanlar, ayetlerin arasında bir bağlantı olduğunu varsayarsak dahi yanılıyorlar. Bir öğretmenin bazı kişilerin yaptığı bir haylazlıktan ötürü tüm sınıfa “Sizler işe yaramazsınız.” demesi tüm sınıfın böyle olduğunu düşündüğü anlamına gelmez. Eminim siz de yaramaz bir sınıfa sahipseniz, her ne kadar çalışkan bir öğrenci olsanız da, öğretmenin bu tür azarlamalarıyla karşı karşıya kalmışsınızdır. Ama, yine eminim ki, o haylaz öğrencilerden değilseniz bir kere bile “Acaba öğretmen beni de mi kastediyor?” diye düşünmemişsinizdir. Çünkü öğretmenin kime kızıp kızmadığı belli, her ne kadar öğretmen “hepiniz” dese de aslında herkesi kastetmemektedir. Sanırım bu ayrımı yapamamak için henüz daha kreşe gitmek gerekiyor.

     

    Bir de üstteki Kur’an çelişkisini ortaya çıkaran arkadaşımız “[Bu çelişki iddiaları biraz alelacele oldu.] Ama gerçekten emek vereceğim şeyler olacak. İkincisi için uğraşacağım. Forumun arşivindeki çelişkiler bölümünün dolu olması önemli.” demiş. Durumun vahametinin farkında mısınız?

  3. Şule Perinçek, Turan Dursun Hayatını Anlatıyor, İstanbul: Kaynak Yayınları, 1992, s. 37.
  4. A.g.e., s. 35.
  5. Turan Dursun, Din Bu-1: Tanrı ve Kur’an, İstanbul: Kaynak Yayınları, 2006, s. 199-200.
  6. A.g.e., s. 207-208.
  7. Turan Dursun, Din Bu-2: Hz. Muhammed, İstanbul: Kaynak Yayınları, 2006, s. 174.
  8. İlhan Arsel, Aydın ve Aydın, İstanbul: İnkılâp Kitabevi, 1993, s. 84.
  9. A.g.e., s. 83-84.
  10. Arsel’in böyle eleştirilerinin olduğunu başka bir kitap vesilesiyle öğrendim. Bkz. Alper Bilgili, Darwin ve Osmanlılar, İstanbul: Vadi Yayınevi, 2018, ss. 126-128.
  11. Hüseyin Rahmi Gürpınar, Efsuncu Baba, İstanbul: Bilgi Yayınevi, 2019, s. 121.
  12. Bkz. Renatus Descartes, çev. Çiğdem Dürüşken, Metafizik Üzerine Düşünceler, İstanbul: Kabalcı Yayıncılık, 2013.
  13. Gary Steiner, ed. Graham Oppy ve N. N. Trakakis, René Descartes, Early Modern Philosophy of Religion: History of Western Philosophy of Religion içinde, New York: Routledge, 2014, s. 107-108.
  14. Bu konuda çok değerli ve detaylı bir çalışma için bkz. Maurice A. Finocchiaro, Defending Copernicus and Galileo: Critical Reasoning in the Two Affairs. Ayrıca bkz. Stillman Drake, Galileo at Work: His Scientific Biography.
  15. Galileo Galilei, Letter to the Grand Duchess Christina of Tuscany (1615) (Erişim Tarihi: 18.06.2020)
  16. Lesley B. Cormack, ed. Ronald L. Numbers, That Medieval Christians Taught That the Earth Was Flat, Galileo Goes To Jail And Other Myths About Science And Religion içinde, Cambridge, Massachusetts: Harvard University Press, 2009, ss. 28-34. Ayrıca bkz. Michael Newton Keas, Unbelievable 7 Myths About the History and Future of Science and Religion, Wilmington, Delaware: ISI Books, 2019, ss. 41-56.
  17. Liberated: New Sexual Revolution isimli belgesel film bu konuda izlenebilecek bir yapım. Ne yazık ki kadını erkeğin malzemesi olan bir pespaye olarak gören ve cinsel ilişkiyi de sadece bir zevk aracı olarak gören porno film endüstrisi ve pek çok gündelik hayat unsuru tüm insanlığı (ve özellikle de kadınları) duygularından ve tüm benliklerinden soyutlayarak araçsallaştırıyor. Bunu da herkesin kabulüyle ve isteğiyle yapıyor. Tüm bedenlerini özgürleştirdiğini düşünen bu sözde özgürlükçü kişilerin dinden beklediği hiçbir şey elbette olmayacaktır. Belgeselde, Hristiyanlık için çok ama çok önemli bir anlama sahip olan çarmıhın kolyesini takan Loden isimli kişi bu tür insanların pek çok sıkıntısının resmedilmiş hâli diye düşünüyorum.
  18. Ben bu başlıkta sadece gündelik yaşamımızın bize cezbettirdiği ahlaki fesatları kısaca ele aldım. Fakat gündelik hayat sadece bu yönüyle değil, aynı zamanda değişime uğrattığı toplumsal kabullerimizle de bizi dinden uzaklaştırıyor. Toplumsal kabullerin oluşturduğu ön kabuller bütün insanlarda olan bir şeydir. Yaşadığımız toplum, ilgimizin olduğu konular, büyüdüğümüz çevre gibi alanlar bu tür ön kabullerimizi oluşturmamızda büyük bir etkiye sahip. Bu minvalde, günümüzdeki ön kabuller daha çok seküler bir yaşamın lehine oluyor ve bu durum da insanların dine kötü bir gözle bakmasına sebep oluyor. Örneğin dinin kadınlara ve erkeklere bir rol biçtiği ve bu iki cinsiyetin evlilikte de belirli görevlerinin olduğunu kabul ettiği malumumuzdur. Fakat “cinsiyetsiz toplum” adı altında ortaya çıkan seküler ön kabuller dinin biçtiği bu rolleri ve belirli kabulleri direkt olarak kestirip atıyor. Hatta bu seküler fikri benimseyenler dinî kabullerle dalga dahi geçiyor. Herhangi bir araştırma yapmadan nasıl din benimseniyorsa, bu seküler ön kabuller de aynı şekilde benimseniyor.

     

    Bizlerin ön kabullerini bu şekilde sekülerleştiren pek çok konu var fakat ben burada sadece bilim hakkındaki yanlış ön kabullerimizden söz edeceğim. Şu iddiaları az görmedim değil: “Bilimde inanç yoktur, kanıt vardır.” “Bilimin yöntemi deney ve gözlemdir ve işte bunlar bize doğru bilgileri verir.” “Din dogmaları halka empoze etmeye çalışır ve bunu insanları korkutarak yapar oysa bilim eleştiriye ve sorgulamaya dayanır.” “Bilimin yöntemi yanlışlamacılıktır. Bilim gibi olmayan her şey boşa uğraştır.” “Tanrı’nın bir tane bile somut kanıtı yoktur. O halde boş bir inançtır.” “Mucizeler saçmalıktan ibaret, bilim hepsini çürütüyor.” Oysa bu iddialar ya tamamen yanlış ya da büyük oranda yanlış. Ben burada sadece bilimsel kanıtın neredeyse yegâne makul kanıt olduğunu ve dinin de böyle bir kanıta sahip olması gerektiğini öne süren fikri ele alacağım.

     

    Bilimin yönteminin deney ve gözlem olduğunu, bilimin hiçbir varsayıma dayanmadığını ve bilim gibi olmayan alanların değerli olmadığını düşünüyorsanız feci bir şekilde yanılıyorsunuz. Örneğin kuantum fiziğindeki pek çok teori teorik fiziğe dayanır yani deney ve gözlem mümkün değildir. O zaman kuantum fiziği büyük oranda bilim değil midir? Bugün pek çok fizikçi tarafından benimsenen çoklu evrenler kuramı deneysel veya gözlemsel değildir, sadece kâğıt üstünde geçerlidir. O hâlde size göre çoklu evrenler bilimsel bir kuram değil mi? Daha başka, Newton fiziği birçok aksiyoma sahiptir. Bunların da en azından bir bölümünün deney ve gözlemle sınanması pek mümkün değil. O hâlde Newton fiziği bilim değil midir? Eğer büyük bir deney ve gözlem aşığıysanız bilimin önemli bir kısmını çöpe atmışsınız demektir.

     

    Günümüzde azımsanamayacak sayıda insanda dinin bilimsel kanıtlara sahip olması gerektiği inancı mevcut. Fakat bu isteğin herhangi bir temeli yok. Tahmin ediyorum ki akşam yemeğinde anneniz önünüze bir tabak koyduğunda annenizin sizi öldürme amacı gütmediğine gönülden inanıyorsunuz. Mesela annenizin yemeğe zehir katmadığından adınız gibi eminsiniz. Annenizle dün kavga ettiğinizi düşünürsek, ben size “Annenle dün kavga etmiştin, hatırlasana. İşte annen seni bu yüzden öldürmek istiyor.” desem de beni ciddiye almayacaksınızdır. Peki annenize olan güveniniz deney ve gözlem yoluyla mı elde edildi? Hayır. Her yemek yapışında ve yemeği tabağa koyuşunda annenizi gözetlediğinizi sanmıyorum, önünüzdeki yemeği kimyasal olarak da incelemiyorsunuz. Deney ve gözlem size göre çok ama çok önemliyse ve o olmadan benimsenen inançlar birer spekülasyonsa sahip olduğunuz “Annem beni öldürme niyetinde değil.” inancı tamamen dayanaksız ve asılsız demektir. Buna benimserken kesinlikle irrasyonel bir insansınız! Fakat böyle bir sonucu kabul etmeyeceksinizdir çünkü annenizin sizi öldürme niyetinde olmadığından adınız gibi eminsiniz. O hâlde tıpkı gayet güvenerek kabul ettiğimiz pek çok önerme gibi, Tanrı’nın varlığının da bilimsel bir kanıtı olmayabilir fakat yine de bu kabul gayet rasyonel olabilir; aynen annenizin sizin öldürmeyeceğine olan inancınız gibi, hafızanızın size doğruyu söylediğine inanmanız gibi, gözlemlediğimiz dünyanın gerçekten de var olduğuna inanmanız gibi, temel mantık yasalarının doğru olduğuna inanmanız gibi. Eğer bir şeye makul olarak inanmak için deney ve gözlem çok önemliyse bilimsel bilginin kendisi de sıkıntıda demektir. Çünkü doğa bilimlerinin dayandığı “evren insan aklıyla anlaşılabilir bir yapıdadır” ve “evrensel yasalar tüm evrende aynen geçerlidir” gibi önermelerin hiçbiri deney ve gözlem yoluyla elde edilmemiştir ve edilemez.

     

    Bilim bize ahlakın öznel mi yoksa nesnel mi olduğunu söylemez, mucizelerin gerçekleşebilip gerçekleşemeyeceğini söylemez, temel mantık yasalarının doğru olup olmadığını söylemez, neyin bilim olup neyin bilim olmadığını söylemez. O hâlde deney ve gözlemi göklere çıkaranlara göre tüm bu tartışmalar sadece spekülasyon mu üretiyor? Tam tersine, bizim kavanozun içindeki bir beyin olmadığımız ve diğer zihinlerin gerçekten var olduğu gibi inançlara hepimiz sahibiz ve hiçbirimiz bunlar için bilimsel bir kanıt aramıyoruz, öyle bir kanıt da yok zaten. Fakat yine de onların doğruluğundan şüphe etmiyoruz ve şüphe edenleri garipsiyoruz. O hâlde Tanrı’yı kabul etmenin rasyonel olabilmesi için neden O’na dair bilimsel bir kanıt bulmak zorunda olalım?

  19. Delilci kötülük problemleri konusuna yüzeysel bir giriş mahiyetinde bkz. Nick Trakakis, The Evidential Problem of Evil(Erişim Tarihi: 17.06.2020). Güzel bir derleme için bkz. ed. Daniel Howard-Snyder, The Evidential Argument from Evil.
  20. İlk örnek içinde pek çok tartışmayı barındırıyor ve ben bu tartışmaları kuşatıcı bir şekilde ele alan bir makale veya video bilmiyorum. İkinci örnekle ilgili bkz. Hz. Muhammed Yaşadı Mı? veya Understanding Aisha’s Age: An Interdisciplinary Approach, üçüncü örnekle ilgili bkz. İlmihal – İslam’da Kadın (videonun başlattığım yerinden 1:04:50 zamanına kadar) ve farklı bir değerlendirme için bkz. Kâmil Çakın, Kadınlar İle İlgili Bir Hadis ve Değerlendirilmesi, 1/1 (1998), ss. 5-30.
  21. Pek çok kişi Allah adını Müslümanların inandığı Tanrı’ya has zannediyor fakat Allah ismi İslam’dan önce müşrikler ve kitap ehli tarafından kullanılıyordu. Ayrıca, TDK’ye göre Allah ile Tanrı eş anlamlıdır. Ve ikisi de var olan her şeyi yaratan, koruyan, tek ve yüce varlık anlamına gelmektedir. Dolayısıyla bu iki kelime birbirlerinin yerine kullanılabilir. Fakat dikkat edilmesi gereken husus, ilah-tanrı kelimeleri eş anlamlıyken Allah-İlah-Tanrı kelimelerinin eş anlamlı olduğudur.
  22. Bu örneğin kaynağı için bkz. Mustafa Öztürk, Kur’an-ı Kerim Meali: Anlam ve Yorum Merkezli Çeviri, Ankara: Ankara Okulu Yayınları, 2014, s. 20.
  23. Bu konuda bkz. Ahmet Yüksel, Arap Dilinde İltifat Sanatının Tarihi Seyiri Üzerine Bir İnceleme, On Dokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, S: 28 (2010).
  24. Mustafa Öztürk, a.g.e., s. 183.
  25. A.g.e., s. 599.
  26. İbn’ül Cevzî’nin aktardığına göre, lü’lü kelimesi büyük inciler için kullanılırken mercân kelimesi küçük inciler için kullanılır. Bu durumda, ayette incinin tatlı ve tuzlu sudan çıktığından söz edilmektedir yani herhangi bir bilimsel hata yoktur. Bkz. İbn’ül Cevzî, çev. Abdülvehhab Öztürk, Zadü’l-Mesir Fi İlmi’t-Tefsir, cilt 6, İstanbul: Kahraman Yayınları, 2009, s. 79-80.
  27. Rahmân Suresi’ndeki malum ayetlerin sadece insanlardan mı yoksa insanlar ve cinlerden mi bahsettiği konusunda emin değilim. İkinci olasılığa bakarsak, Rahmân Suresi’ndeki ayetlerde söz edilen iki su kütlesi insanların ve cinlerin dünyasındaki su kütleleridir. Bu durumda bilimsel bir çelişki iddiasında bulunulamaz zira bu konu bilimin alanı değil. Bilimsel çelişki iddialarını cevaplamak adına dünyamızdaki su kütlelerinden bahsettiğine dair büyük bir fikir birliği olan Furkân Suresi’nin 53. ayetini değerlendirmek daha makul duruyor. Bu durumda, Rahmân Suresi’nin kapsamı ne olursa olsun Furkân Suresi 53. ayet için söylediklerimiz bilimsel bir çelişki olup olmadığını açıkça gösterecektir.
  28. Su kütlelerinin birbiriyle buluşsa da karışmadığını savunanların kullandığı önemli kaynaklardan biri Ken Bruland’ın çektiği bir fotoğraftır. Fakat bizzat kendisi okyanus bilimci olan Bruland su kütlelerinin neden karışmıyor gibi gözüktüğünü fakat aslında aşamalı bir şekilde karıştığını açıklamaktadır da. Bkz. https://www.snopes.com/fact-check/merging-oceans (Erişim Tarihi: 11.06.2020)
  29. Fahrûddin Er-Râzi, (çev. Lutfullah Cebeci, Sadık Kılıç, Cafer Sadık Doğru ve Suat Yıldırım), Tefsîru’l-Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 17/263-264.
  30. Kelly James Clarck, çev. Enis Doko ve İbrahim Akbudak, Bilim Ve/Veya Din, İstanbul: Destek Yayınları, 2019, s. 124.

Furkan

O kimseler ki her hâl ve ahvalde Allah'ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünürler ve "Rabbimiz!" derler, "Sen bu kâinatı boş yere yaratmadın. Sen yüceler yücesisin. Bizi cehennem ateşinden muhafaza buyur!"

4 Responses

  1. Batuhan dedi ki:

    Harika bir yazı olmuş ellerinize sağlık

  2. Eyup dedi ki:

    Rica etsem naruralizme karsi evrimsel arguman yazinizi tekratan yuklermisiniz birde kelam kozmolojik arguman ile ilgili bir yazi yazacakmisiniz?

  3. Berat dedi ki:

    Çok güzel bir yazı elinize sağlık. Sizin görüşünüzü tarihselci olarak algıladım? Dini hükumlerin hangisinin tarihsel hangisinin güncel olduğunu seçme yetisi hakkında görüşünüz kabaca nedir veya varsa bir yazınız var mı merak ettim. İyi çalışmalar

  4. Samet dedi ki:

    Yazının içeriğinden de düzeninden de kalite akıyor dostum. Eline sağlık valla.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir