“KIRMIZI HAP – ATEİSTLERİ ANLAMAK” VİDEOSUNDAKİ İDDİALARA CEVAP

Bu yazı bir önceki yazılarımızdan daha değişik bir biçimde olacaktır. Aslında daha ilmi meselelerle ilgilenip Türkiye’ye yeni içerikler ve yeni bir bakış açısı kazandırmak amacındayız. Fakat bu yazıda Efe Aydal isimli kişinin yaptığı videodaki iddialara kısaca cevap vereceğiz. Bu yazıdaki amacımız din felsefesinin ve teolojinin insanların zannettiği gibi bilgisizce atılıp tutulacağı bir alan olmadığının farkına varılmasını sağlamak ve düzgün bir akıl yürütmeyle görüşlere karşı çıkılması gerektiği konusunda insanları bilgilendirmek olacaktır. Efe Aydal’ın Kırmızı Hap Bölüm 1 – Ateistleri Anlamak adlı videosunu dakika dakika cevaplayacağız. Cevaplarken belirttiğimiz dakikalar içinde hangi konudan ne şekilde bahsedildiğini de zaten aktaracağız. Fakat yazıyla eş zamanlı olarak videoyu da izlemek istiyorsanız buradan izleyebilirsiniz.

 

Ülkemizde yazı okuma oranı gayet düşük olduğundan dolayı endişelenmiyor değilim fakat, yazının uzun gözükmesinden lütfen korkmayınız. Bir konu üzerinde vereceğimiz cevabı kısa ve net bir şekilde verip diğer konuların cevabına geçtik direkt olarak. Dolayısıyla, okurken sıkılmayacağınız bir yazı olacağından eminim. Bunun yanısıra elbette yazının hepsini okumanıza gerek de yoktur, Kırmızı Hap (Ateistleri Anlamak) videosunda merak ettiğiniz herhangi bir iddianın zaman aralığından yola çıkarak yazımızda ilgili iddiaya verilen cevaba bakabilirsiniz mesela. Çok uzatmadan yazımızıa geçelim, yazım yanlışları varsa şimdiden özür dilemekteyim. Yazıya herhangi bir eleştiriniz veyahut öneriniz varsa lütfen yorumlar kısmında bunu belirtiniz.

 

1. VİDEONUN 00.00 – 01.36 DAKİKALARI

Bu kısımda din, yaratıcı ve Tanrı kelimelerinin tanımı yapılıyor. Efe Aydal tanımları şu şekilde yapıyor:

Yaratıcı, evreni yaratan üstün bir varlıktır. Tek Tanrı, popüler dinlerin inandığı, her şeye gücü yeten, sonsuz bilgili, sonsuz güçlü varlıktır. Din ise doğanın işleyişini bu tanrılara bağlı olarak açıklayan hikayelerdir.

 

Tanımlar tamamıyla yanlış değil fakat hatalar bulunmaktadır. Eğer yaratıcı ile tanrının tanımının aynı olduğu kabul edilirse dinin tanımı yapılırken “…doğanın işleyişini bu tanrılara bağlı olarak…” denmesi hatalı olmayacaktır(Tanrı kelimesi Türkçe’de iki anlama sahiptir. Özel isim olarak kullanılırken baş harfi büyük yazılır ve Allah anlamına gelir. Diğeri ise özel isim değildir ve küçük harfle yazılır, yaratıcı anlamına gelir.[1]). Fakat din kelimesinin tanımında bir hata vardır, böyle bir tanım akademik camiada kesinlikle kabul gör(e)mez. Çünkü, herhangi bir tanrıya dayanmayan Budizm de bir dinken evreni Allah’ın yarattığını aktaran ve meada, nübüvvete, tevhide, ahlâki bir takım kurallara dikkat çeken İslam da bir dindir. Kesin bir tanım belirtememekle birlikte, tanım şöyle olursa daha doğru olacaktır: Din, birtakım inançlar, fiiller ve cemaatin ortak tecrübeleriyle ve bireysel tecrübelerle inşa edilmiş; kendini adamayı, ibadeti ve odaklanmış bir hayat istikametini ilham eden veya gerektiren bir “nihai gerçeklik” tasavvurudur.

 

2. VİDEONUN 01.37 – 03.27 DAKİKALARI

Efe Aydal, evrenin bir yaratıcı tarafından yaratılıp yaratılmadığı konusunu ele alıyor bu kısımda. Parçalara bölerek cevap vereceğiz. Kendisi şöyle diyor:

Evren bir yaratıcı tarafından mı yaratılmıştır bilemeyiz. Şu anda evrenin Big Bang ile oluştuğunu düşünüyoruz. Evreni bir uzaylı yaratmış olabilir mesela, başka bir canlının içinde olabiliriz…

 

Burada yapılan hata şu, evreni bir uzaylının yaratması demek(Ki bu uzaylı evrenin dışında bir yerde yaşıyor olmalı ki evreni yaratabilsin) ortaya örnek olarak dahi kolay bir şekilde atılabilecek, Tanrı’nın karşısına kolayca koyulabilecek bir iddia değildir. Çünkü, o uzaylının nasıl bir varlık olduğu, neden bir uzaylının yarattığını düşündüğümüz, o uzaylının yaratıcısının kim veya ne olduğu(Eğer uzaylının tanımı değiştirilmiyor sadece evrenimizin dışında başka bir yerde olan uzaylıdan bahsediliyorsa, o uzaylı varlığını kendiliğinden getiremeyeceği için onun da yaratıcısı olmak zorundadır. [Yazıyı okuyan arkadaşların burada neyden bahsettiğimizi tam olarak anlayamadığını anladım. Yazının yorumlar kısmında, örneğin, neden uzaylının yaratıcısı var da Tanrı’nın bir yaratıcısı yok konusunda, bir soru soran arkadaşa cevap verdim, anlamak için orayı okumanızı öneririm.]) gibi birçok konuyu değerlendirmemiz gerekir. Entelektüel açıdan böyle örnekler verilerek bir karşılaştırma yapılması dahi oldukça yanlış bir yönlendirmedir, insanların algısıyla oynamaktır. Gündelik hayatta kimi teistler “Yav bu kadar şeyin yaratılmış olması gerek, hala inanmıyor musun?” diye kanıtlar sunsalar da böyle iddialar akademik alanda bilgili insanlar tarafından sunulmazlar. Tüm teistlerin böyle iddialar sunduklarını düşünmek gibi bir şey oldukça bayağı bir algılamadır. Kimi gençler de tüm teistleri “Musa’nın o saçma hikayelerine inanan, Tanrı’nın varlığına dair salak saçma kanıtlar sunmaya çalışan salaklar.” olarak görmektedir. Oysa, bu yazımızda da anlayacağınız üzere, bu tür bir görüş asla ve asla gerçeği yansıtmamaktadır. Halkın arasında, bu alanlar hakkında düzgün bir araştırma yapmayan teistler ve ateistler hemen hemen aynıdır. İkisi de bir şeyler bildiğini sanarlar fakat ne düzgün bir akıl yürütme yapabilirler ne de söylemlerine mantıklı kanıtlar sunarlar. Örneğin ateist bir din felsefecisi olan Wielenberg de din felsefesi alanına hakim olmadan önce teistleri salak gibi gördüğünden ve bunun gerçekten çok saçma bir şey olduğundan şöyle söz etmektedir:

O zamana kadar, diyebilirim ki, Dawkins benzeri diyebileceğin eğilimler sergiliyordum. Dawkins, senin de farkında olduğun gibi, dini inançları sadece reddetmiyor, insanların bu inançlara sahip olmasını da aptalca buluyor. Bu tavrını da kimseden saklamıyor. Diyebilirim ki daha bilgisiz ve genç biriyken ben de bu fikirlere sahiptim. Ama din felsefesi konusunda çalışmak bu eğilimleri benden çekip çıkardı, ve bunun kesinlikle iyi bir şey olduğunu düşünüyorum. Aquinas, C.S. Lewis ve daha çağdaş olanlardan Alvin Plantinga gibi düşünürleri okuduğum zaman teizmin aptallar için doğru olan, saçma bir görüş olmadığını ve bu düşünürlerin çoğumuzdan -ve kesinlikle benden!- daha zeki olduklarını düşündüm. Ateizmi savunmaya devam etmeme rağmen, Dawkins benzeri eğilimlerim din felsefesi çalıştıkça ortadan kayboldu.[2]

 

Ayrıca şunu da belirtmek istiyorum; Efe Aydal ateizmin tanımını oldukça yanlış bilmektedir. Stanford Ansiklopedisi’nin şuradaki yazısında da inceleyebileceğiniz üzere ateizm, üstün bir yaratıcının varlığını kabul etmemek anlamına gelir. O halde ateizm “inanç eksikliği” değildir ve ateizm “Yaratıcı var mı yok mu şu an için bilemeyiz ama bence mantıklı seçim olmadığı yönündedir.” gibi şeyler söyle(ye)mez. Ateizm bilinçli bir şekilde tanrının var olmadığını kabul etmektir. Ki bu nedenle de ateizmin de felsefi kanıta ihtiyacı vardır; bir şeyin yokluğu da kanıtlanabilir. O şeyin ne olduğu belirlendikten sonra bilimsel anlamda veyahut felsefi anlamda o şeyin yokluğu kanıtlanabilir. Eğer bu iki alanda da o şeyin varlığı ve yokluğu hakkında hiçbir şey üretilemiyorsa o şey hakkında konuşmak anlamsızdır ve dolayısıyla gereksizdir. Kimileri ateizmi hiçbir argümanı olmadan yahut dinlerin doğruluğunu reddederek kabul ediyorlar. Fakat bu hiçbir sağlam temele dayanmayarak ateist olmak demektir. Dinlerin yanlışlığı yaratıcının yok olduğunu göstermez. Ve bir şeyin yokluğuna dair bir argüman da verilebilecekken “Argümanı O’nun var olduğunu kabul edenler versin.” demek felsefi tartışmalardan kaçmak anlamına gelir. Önümde bir kitabın bulunmadığına dair iddiam bilimsel anlamda yanlışlanabilirken yanımda görünmez bir ejderhanın olduğu iddiam felsefe ile yanlışlanabilir.

 

Efe Aydal bir başka yerde şunu söylüyor:

Yaratıcının (ya da Tanrı’nın) bilimsel olarak kanıtlandığı iddiaları yanlıştır. Evrenin güzel bir biçimde işlediğine dair olan kanıtlar yaratıcı’nın kanıtı olamaz. Evrenin nasıl oluştuğunu ve neden oluştuğunu bilmememiz bir yaratıcının kanıtı değildir.

 

Burada gayet doğru bir şey söylüyor. Doğru söylüyor fakat değinmek istediğim birtakım şeyler bulunuyor. Az sonra bahsedeceğim şeylere özellikle değinmek istiyorum çünkü ne Türkiye’deki çoğu ateist ne de çoğu teist Tanrı hakkında düzgün bir zeminde tartışıyorlar. Şöyle ki; Tanrı zaten bilimsel olarak kanıtlanamaz. Çünkü, Tanrı felsefi bir iddiadır. Bilim ancak olguları gözlemlememize yarayan, belirli yöntemi olan bir alandır. Bilim daha detaylı olan, “İki zıt parçacık birbirini çeker mi?” gibi sorularla uğraşırken felsefe “Varlığın doğası nedir?”, “Varlık nedir?” gibi daha genel sorularla uğraşır. O halde Tanrı’nın veya yaratıcının bilimsel bir kanıtının beklenmesi zaten hatalı olacaktır. Bazıları “Bilimsel kanıtı olmayan şey boştur.” demektedir. Fakat bu hatalı bir akıl yürütme içermektedir. Çünkü, en basit bir eleştiri olarak, o sözün kendisi de bilimsel bir kanıta sahip değildir. Anlayacağınız üzere, bilim, tümevarım gibi felsefi yöntemleri kabul eder fakat tümevarımın bilimsel hiçbir kanıtı yoktur. Bilimde tümevarım, olguların belirli bir şekilde ve belirli sayıda deneye veya gözleme tabii tutulması sonucunda ortaya çıkarılan genel görüşlerde(Teorilerde veya yasalarda) işe yarar. Fakat tümevarımın bilimsel bir kanıtı yoktur. Kaldı ki felsefi bir kanıt aramak da oldukça güçtür, tümevarıma neredeyse işimize yarıyor diye güveniriz. Çünkü örneğin zıt yüklü parçacıkların birbirini çektiğini 500.000.000 kere gözlemleseniz de örneğin 500.000.001’inci gözleminizde aynı şeyin olacağını bilemezsiniz. Bu durumda “O kadar fazla denedik ki muhtemelen bundan sonra da öyle olacaktır.” lafı da edilemez çünkü sayılar sonsuzdur ve 500.000.000’u bırakın, 500.000.000.000.000.000… kere de deneme yapılabilir. Dolayısıyla olasılıksal açıdan bir ölçü koymamız imkânsızdır. O halde örneğin bilim bile ne bilimsel açıdan ne de felsefi açıdan oldukça güvenilir olmayan şeylere dayanmaktadır. Her şeyin bilimsel bir kanıtını beklemek hatalı olduğu gibi bilimi mutlak doğru kabul etmek de hatalıdır. Elbette bilimin önemini bir kenara atmıyoruz, burada bahsettiğimiz şeyin farklı olduğunu anlamanızı beklemekteyiz.

 

Bilimden direkt olarak bir çıkarım yapılamasa da dolaylı yoldan, yani felsefe ile çıkarımlar yapılabilir. Konunun daha iyi anlaşılması için şöyle bir analoji yapalım: Ford marka bir otomobili ele alalım. Dünyanın ilkel kalmış yerlerinden birinde yaşayan, onu ilk kez gören ve modern mühendislik hakkında hiçbir şey bilmeyen birinin, o aracın motorunun içinde aracı hareket ettiren bir tanrının(Örneğin Henry Ford’un, yani Ford markasının kurucusunun) olduğuna inanması mümkündür. Hatta aynı adam, motorun içinde bulunan Henry Ford’un kendisinden hoşnut olursa aracın güzelce gideceğini, eğer Henry Ford onu sevmez ise aracın gitmeyeceğini -veya yavaş gideceğini- bile düşünebilir. Elbette daha sonra mühendislik çalışarak ve aracı parçalarına ayırarak, o aracın içinde Henry Ford’un olmadığını da keşfedebilir. Hatta arabanın nasıl çalıştığını açıklamak için, Henry Ford’a ihtiyacı olmadığını anlamak için çok zeki olmasına gerek bile yoktur. İçten yanmalı motorların genel prensiplerini anlamak aracın nasıl çalıştığını açıklaması için o kişiye yetecektir. Veya en azından aracı parçalarsa içinde Henry Ford’un olmadığını görüp düşündüğü sistemin yanlış olduğunu da düşünebilir. Buraya kadar tamam… Fakat sonradan o kişi, motorun çalışma prensiplerini anlamanın, başlangıçta onu tasarlayan Henry Ford’un varlığına inanmayı gereksiz hale getirdiğine karar verirse, bu çok büyük bir hata olur. Eğer o kişi bunu yaparsa, felsefi terminolojiyle bir kategori hatası yapmış olacaktır. Oysa ki mekanizmayı tasarlayan bir Henry Ford olmasaydı, onun anlamaya çalışacağı bir şey de olmayacaktı. Tanrı konusu da aynen böyledir. Tanrı’nın varlığı hakkında direkt olarak fiziksel, kimyasal, biyolojik kanıtlar bulunamaz. Zaten bu bir eksiklik değildir, aksine, böyle kanıtlar beklemek çok saçmadır. Çünkü Tanrı, örneğin şimşeklerin çakmasını yarattığı ölçülerle ayarlamaktadır(Yağmur yağması, bir çocuğun doğması, evrenin genişlemesi, zıt yüklü parçacıkların birbirini çekmesi, canlıların evrimi gibi konular da böyledir). Tanrı’nın bunları yaptığını anlamamız için Tanrı’yı direkt olarak gözlemlememize gerek yoktur. Tanrı’nın da iddiası(Dinler için söylüyorum) bu yönde değildir. Bir saatin tüm parçalarını tek tek incelemek(Bilim), entegre olmuş bir bütün olarak saatin nasıl çalıştığını kavramamıza yetmez; saatin bütün olarak nasıl çalıştığını anlamak için felsefe gereklidir. İşte bu nedenle Tanrı’nın varlığını veya yokluğunu kanıtlamak için bilim gibi birçok alandan hareketle felsefe yapmak tutarlı olacaktır.

 

3. VİDEONUN 03.28 – 06.20 DAKİKALARI

Efe Aydal şöyle söylüyor:

Dinlerdeki gibi bir tanrının olmadığını artık biliyoruz. Çünkü bu tanrı doğa ile ilgili sorunlarımıza çözüm değil daha fazla sorun getiriyor.

 

Buradaki söylem saçmadır. “Tanrı’nın varlığı çok açık.” deyip hiçbir kanıt sunmayan bir insanın yaptığından hiçbir şekilde farklı olmayarak Tanrı’nın varlığı reddedilmektedir direkt olarak bu sözde. Tanrı’nın doğadaki olaylara (Fenomenlere) bir açıklama getirmediği, sorun getirdiği konusu (Birazdan açıklanacağı ve cevaplayacağımız üzere) pek de tutarlı değildir. Üstte Tanrı’nın bilimsel kanıtı ile ilgili söylediğimiz şeyleri de unutmayarak lütfen Tanrı’nın kanıtlanması konusunda bilimin rolüne bir karar veriniz. Evrenin tüm işleyişinin açıklanması dahi bir tanrıyı yok kılmayacaktır. Çünkü bu olguların açıklanması olguların açıklanmasından başka bir şey değildir. Evrenin kökeni hakkında daha genel bir cevap vermezler. Yani, bir arabanın nasıl çalıştığı açıklamak gibidir(Üstteki Ford arabası analojimizden de yola çıkarak bunu söyleyebiliriz.). Arabanın nasıl çalıştığını açıklamak onu bir kimsenin yapmadığını kanıtlamaz.

 

Efe Aydal bu dakikadan sonra iddialar ortaya atmaya başlıyor ve ilk önce şöyle söylüyor:

Kusursuz bir tanrı hiçbir şey yapmaz çünkü kusursuzdur. Hele ki kendisine tapması için küçük ve değersiz varlıklar yaratması, tapmamayı seçmemek için irade vermesi, kendini göstermemesi ve varlığına inanmayanları cezalandırması onun kusursuz değil, gayet de kusurlu olduğunu gösterir.

 

Bu iddia açıkçası komiktir. Çünkü bir şeyin kusursuz olması o şeyin hiçbir şey yapmayacağı anlamına gelmez. Tanrı kudretli olduğu için istediği her şeyi yapabilir. Bu iddia Tanrı’nın tanımını değiştirmekte olduğu için geçersizdir. Devamına söylediği şeyler ise akli bir dayanağı bulunmayan, yani, felsefi açıdan temellendirilmeye çalışılmamış ve tamamen duygularla söylenmiş bir sözdür. Bizlerin küçük olduğu eğer fiziksel anlamdaysa doğrudur. Fakat değersiz olduğumuza dair söylem direkt olarak geçiştirilmiş ve üstüne hiçbir şey söylenmemiştir. Bir şeyin küçük olması o şeyi değersiz kılmaz, böyle bir mantık yasası yoktur. Böyle bir akıl yürütme, kocaman bir pamuğun küçük bir elmastan daha değerli olduğunu söylemeye eş değerdir. Tanrı’nın imtihan etmesi konusu ise burada duygusal açıdan ele alınmış. Tanrı, kudretli olduğu için isterse imtihan edecek varlıklar isterse de melekler gibi varlıklar yaratır. Kendini direkt olarak göstermemesi zaten imtihan gereğidir. İmtihan konusu pek çok ateistin duygusal açıdan ele aldığı bir konudur fakat bunun felsefi bir zeminde ele alınması gerekir. Şu yazımızı okuyarak neyi kastettiğimizi daha iyi anlayabilirsiniz.

 

Efe Aydal sonrasında evrendeki, canlılar arası rekabetten bahseder ve şöyle söyler:

Doğa, dini belgesellerde gösterildiği kadar masum değildir. Doğada kötülükler vardır. Tanrı’nın böyle bir doğayı yaratması O’nun Tanrı değil, sadit olduğunu gösterir.

 

Öncelikle, dini belgesellerde kimi kişilerin öyle göstermesi tüm dindarların bu konu hakkında öyle düşündüğünü göstermez. Bunun dışında, Efe’nin burada bahsettiği temel eleştiri kötülük problemi adını verdiğimiz konudur. Bu konuyu detaylıca ele alan Kötülük Problemine Cevap adlı yazımızı okumanızı kesinlikle önermekteyim. Kötülük ve Tanrı konusu, “Doğada canlılar birbiriyle savaşıyorsa Tanrı sadisttir.” gibi duygusal bir yaklaşımla bakılacak bir konu değil, felsefi alanda tartışılması gereken bir konudur. Kötülük problemi hakkında yönlendirdiğimiz yazımızı kesinlikle okumanızı istiyoruz. Detaylı bir konu olduğu için tekrar bu yazıya cevabımızı iliştirmek istemedik, yönlendirmeye giderek kötülük probleminin aslında bir problem olmadığını görebilirsiniz. Yazıya herhangi bir eleştiriniz varsa yorumlar kısmına yazabilirsiniz. Kısaca bahsetmek gerekirse: kötülük eleştirisi mantıksal ve delilci kötülük problemi olarak ikiye ayrılır. Mantıksal kötülük problemi Tanrı ile kötülüğün zorunlu olarak çeliştiğini söylerken delilci kötülük problemi Tanrı ile kötülüğün çeliştiğini kabul etmez fakat bu kadar kötülüğün olmaması gerektiğini savunur. Bunun dışında kötülük problemi insanlara olan kötülükler açısından ve diğer canlılara olan kötülükler açısından da farklı şekillerde sunulur. Hepsine verdiğimiz cevabımız üstte yönlendirdiğimiz yazımızda bulunuyor.

 

Üsttekilerle bağlantılı olarak diğer bir iddiası ise kusursuz yaratıcının kusursuz şeyler yaratması gerektiği yönündedir. Oysa, yaratılan şeyler sonradan yaratıldığı için zaten mantıksal olarak kusursuz olamazlar. Ki bu nedenle Tanrı tek kusursuz varlık olma niteliğini taşır kavramsal olarak(Hatta Tanrı’nın varlığını kanıtlayan ontolojik kanıt hemen hemen bundan yola çıkar diyebiliriz. Ontolojik kanıttan bahseden yazımızı da buradan okuyabilirsiniz.). Yeri gelmişken Tanrı’nın kaldıramayacağı bir taşı yaratıp yaratamayacağı konusuna değinerek, kusursuz şeyler yaratma iddiasına da net bir cevap verelim. Tanrı, kaldıramayacağı bir taşı yaratamaz çünkü bu mantıksal olarak imkânsızdır diyen bir görüş vardır. Yani, Tanrı’nın tanımı zaten “her şeye gücü yeten” iken bu iddia Tanrı’nın tanımını yanlış kullanmaktadır ve Tanrı’nın gücünün yetmediği bir şeyler olduğunu söylemektedir. Yani iddia, “Her şeye gücü yeten şeyin gücünün yetmediği bir şey olabilir.” demektedir ve mantık hatasına düşmektedir. Dolayısıyla bu iddia mantıksal açıdan hatalıdır. Bu konuda diğer bir cevap ise Tanrı’nın bize çelişkili gibi görünen (Örneğin dört köşeli bir üçgenin yaratılması) şeyleri yapabileceği yönündedir. Bunun savunucularından biri de Descartes’tır. Ona göre Tanrı çelişkili olan her şeyi yapabilir fakat biz insanların sınırlı algılarından dolayı bizler bunu kavrayamayız. Din felsefesi camiasına bakarsak genel olarak ilk cevabın kullanıldığını görürüz. Kusursuz şeyin kusursuz bir şey yaratması gerektiği konusuna bu açıdan bakarsak, Tanrı’nın tanımında zaten tek kusursuz şeyin O(Tanrı) olması vardır diyebiliriz. O halde tek kusursuz şeyin kusursuz bir şey yaratması zaten çelişkili olacaktır(Sonradan yaratılan şeyler varlık sebeplerini kendilerinde bulundurmadıkları için kesinlikle kusurlu olmak zorundadırlar çünkü). Şunu da unutmamalıyız ki Tanrı kudretli olduğu için çok kusurlu bir şeyi yaratabilirken çok daha az kusurlu bir şey de yaratabilir. Unutmayalım ki Tanrı bu evreni yaratırken (Dinler açısından bakarsak) “Her şey kusursuz olacak” vs. dememiştir. Aksine kusurların olacağını ve insanların da bunlarla imtihan edileceğini bildirmiştir(Örneğin bkz. Bakara Suresi 155).

 

4. VİDEONUN 06.21 – 06.48 DAKİKALARI

Efe şöyle demektedir:

Tanrı ile ilgili başka bir sorun çocuklardır. Tanrı madem imtihan ediyorsa ve akli açıdan olgun olmayan birisi imtihana dahil değilse o halde neden akli açıdan olgun olmayan kişiler vardır?

 

Bu iddia bir önceki iddialara göre daha sistematik bir iddiadır. Bu iddiaya İmtihan Üzerine Bir Değerlendirme yazımızda cevap vermekteyiz. Bu iddianın cevabı için zaten tüm “imtihan” konusunun doğru anlaşılması gerekir. İddianın cevabı için lütfen ilgili yazımızı okuyunuz.

 

5. VİDEONUN 06.49 – 08.04 DAKİKALARI

Efe, belirli örnekler veriyor ve şu iddiada bulunuyor:

Evren kusurludur. Evren, o kadar sene içinde tesadüfen meydana gelmiştir. Doğa olayları gerçekleşmektedir ve imanlı imansız herkesi yok etmektedir. Böyle bir düzen Tanrı tarafından var edilmiş olamaz. Diğer canlılarda da birçok kusur vardır. Bu, akıllı değil akılsız bir tasarımdır.

 

Burada akılsız tasarım iddiası diye adlandırılan iddiadan bahsediyor Efe. Fakat üslubu yine felsefeyi bir kenara atmış ve duygusal konuşmuş bir şekildedir. Kendisi düzgün bir tartışma yürütmeden ve argümanını insanlara sunup eleştirilere cevap vermeden direkt olarak “Böyle bir şey Tanrı’nın elinden olamaz.” diye kabul etmekte ve sanki bunların olması mantıksal olarak Tanrı’nın yokluğunu gösteriyormuş gibi konuşmaktadır.

 

Akılsız tasarım iddiasına gelirsek, şöyle ki: Akılsız tasarım iddiasında canlıların çoğunun elenmesinden tutun insanların gözlerinde birtakım kusurların bulunması gibi daha birçok şekilde örnekler verilir. Fakat bu tür iddialar en nihayetinde “Canlılar tasarlanmış diyorsunuz ama birçok kusurları var” sonucuna çıkmaktadır. Bu iddialar felsefi anlamda gayet düşük iddialardır fakat Türkiye’deki çoğu ateist bu ve benzeri iddiaları sunmaktadır. “Canlılar tasarlanmış diyorsunuz ama birçok kusurları var” gibi bir iddiayı sunmak için öncelikle Tanrı’nın evreni yaratmasındaki amacının ne olduğuna bakmamız gerekir. Öncelikle, Tanrı zaten evreni kusursuz yarattığını söylemiyor ki. Hatta örneğin Kur’an birçok ayetinde insanların acizliğine vurgu yaparken akıllı varlıklar olduğuna ve tartışmacı türler olduğuna da vurgu yapmaktadır. Ama hiçbir ayetinde insanlara kusursuz dememektedir. Aynı şekilde doğaya da kusursuz dememektedir. Allah’ın güzel bir biçimde yarattığı açıktır ve ayetler de bunu söyler. Peki güzelden kasıt nedir? İşte burada önemli olan “amaç” konusudur. Şöyle düşünün, arazide gitmesi için yapılmış bir arabayla asfaltta gitmesi için yapılmış bir arabayı karşılaştırdığımızda bunlara nasıl kusurlu diyebiliriz ki? Örneğin arazide giderken arazi arabalarını tercih ederiz, çünkü o yolun amacına göre üretilmişlerdir. Ancak arazi araçları asfalt yolda sorunlar çıkarabilir. Asfalt yolda gitmesi için bir araç düşünelim. Bu araç da asfalt yolda güzelce gidebilir ama arazide sorun çıkaracaktır. Yani bir şey amacına göre değerlendirilmelidir. Asfalt için olan bir aracı aldığınızda zaten o aracın arazi için olmadığını bilirsiniz ve arazide giderken sorun çıkartacağını bilirsiniz. Bu arabaya arazide düzgün gidemediğinden dolayı kusurlu demek hatalıdır, zaten o arabanın amacı arazide gitmek değildir ki(Aynı örnek elektrikli bisiklet ve elektriksiz bisiklet için de geçerlidir. Örneğin, elektrikli bisikleti elektriğini açmadan sürerseniz, elektriksiz bisiklete göre çok daha yavaş gider -ağır olduğu için-. Ancak elektriği açık olduğunda elektriksiz bisikletten çok daha hızlı gidecektir. Elektriği açık olmadığında elektriksiz bisiklete göre yavaş gittiği için onu eleştirmek saçma olacaktır. Çünkü o bisikletin üretiliş amacı zaten elektrik olmadan hızlı giden bir bisiklet üretilmesi değildir. Anlayacağınız gibi, her şey, amacına göre değerlendirilir). Doğanın amacı da zaten kusursuzluk değildir. Tanrı zaten kusursuzlukta yaşamamızı isteseydi bizleri direkt olarak cennete götürürdü. Ama ilk etapta kusursuz bir yer istemediği ve imtihan yeri istediği için bunun amacına uygun olarak “kusurlu” diyebileceğimiz şeylerin olduğu bir evren yaratmış. Zaten Tanrı’nın iddiası buranın da kusursuz olduğu yönünde olmadığı için dinlerle de Tanrı görüşüyle de hiçbir çelişki barındırmaz. Eğer Tanrı’nın evreni yaratmasındaki amaç evrenin kusurlu olmasını gerektiriyorsa(Ki böyle kompleks bir imtihan dünyası iddiasında olduğundan dolayı kesinlikle gerektirmektedir) “akılsız tasarım” demek çok saçma kaçacaktır. Zaten “akıl”, tasarladığı şeyi bilerek “kusurlu” tasarlamıştır. Kusurlu olmasından dolayı Tanrı gibi bir varlık tarafından yaratılmadığını söylemek düzgün bir felsefi eleştiri değildir. Tanrı’nın kudretli sıfatı gereği, “Tanrı her şeyi kusursuz yapacaktır” diye bir şey de söylenemez. Tanrı’nın kudretli sıfatı, Tanrı mantık yasaları içinde istediği her şeyi yapar anlamına gelir. İstiyorsa kusurlu yaratır, istiyorsa kusursuz. Zaten Tanrı’nın iddialarından dolayıdır ki bu evrenin kusurlu olması daha olağan seçenektir.

 

6. VİDEONUN 08.05 – 10.14 DAKİKALARI

Efe Aydal şöyle diyor:

Dinlerdeki hikayelerle de anlıyoruz ki bunlar hep insan ürünüdür. Yaratıcı var mıdır bilemiyoruz; Tanrı’nın olmadığı az önce bahsettiğim çelişkilerden dolayı bellidir; dinler de mantıksızdır.

 

Efe burada birçok önkabulle konuşuyor. Tanrı’nın olmadığına dair sunduğu iddiaların felsefi anlamda düşük iddialar olduğunu zaten üstte belirttik. Yaratıcının var olup olmadığını bilmemesi fakat bir ateist olduğunu ileri sürmesi çelişkilidir. Ateizmin tanımı, yazının ilk maddesinde de aktardığımız üzere, bilinçli olarak bir tanrının yok olduğunu/var olmadığını kabul etmektir. Bunun bilinemeyeceğini söyleyen görüş, hatta daha özel olarak, şu an için bilenemez olduğunu söyleyen görüş pratikte agnostisizm diye adlandırılmaktadır. Fakat Efe şu anda bilinemez olduğunu fakat kendisinin Tanrı’nın olmadığı yönünde görüş belirttiğini söylediği için kendisine agnostik ateist demek daha doğru olacaktır gibi duruyor.

 

Efe devamında iddialar ortaya atmaya başlıyor:

İnsanlar bilimsel yetersizliklerinden dolayı etraflarında olan olaylara (Fenomenlere) kendilerince açıklamalar üretmiştir. Örneğin İslam dinin buzulların, yanardağların açıklaması yapılmamıştır. Bunun yanısıra yanardağlara yakın yaşayan insanların efsanelerinde öfkelenen volkan tanrıları vardır. Neden bu diğer mitler gerçek değil de semavi dinler gerçek? Bu soruyu sormanız ateizme attığınız ilk adımdır.

 

Tanrı’nın bilimsel bilgisizlikten doğduğunu söylemek din felsefesini bilmemek anlamına gelir(Kimi insanlar bilimsel bilgisizliklerinden dolayı bu fikri ortaya atmıştır fakat örneğin İslam’ın Tanrı’sının da böyle bir Tanrı olduğunu savunma konusunda az önceki cümlemi ettim. Çünkü bu Tanrı felsefi anlamda tartışılmaktadır.). Tanrı’nın bilimsel anlamda bilgisizlikten dolayı sunulduğunu söyleyen iddialara cevabımızı Boşlukların Tanrısı Argümanına Cevap yazımızda verdik, cevap için lütfen o yazıyı okuyunuz. İslam’da yanardağlardan bahsedilmemesi konusuna gelirsek, burada ilahiyata girmek istemiyordum, çünkü ilahiyat çok derin ve akılla düzgünce tartılması gereken bir alan. Bu şekilde halkın küçük iddialarını cevaplayan bir yazıda bu konuya cevap versek de pek anlaşılmayacaktır. Fakat, temel bir cevap vermek gerekirse: Kur’an kendisinde evrendeki bütün her şeyin geçeceğini iddia etmez. Yanardağdan bahsetmesi gibi bir gereklilik olmadığı için de yanardağdan bahsetmemesi onun direkt olarak yanlış olduğunu kanıtlamaz veya bunu daha mantıklı kılmaz. Lütfen din kitaplarının sözlü anlatımların metinlere geçirilmiş kitaplar olduğunu unutmayınız. Allah’ın bu kitaplardaki amacının bilimsel fenomenleri açıklamak veya tarihsel birtakım olayları açıklığa kavuşturmak olmadığını unutmayınız. Tanrı’nın bu kitaplardaki amacı insanlara tevhidi, nübüvveti, meadı bildirmek ve bunların farkına vararak bir amaç doğrultusunda yaşamaları gerektiğini söylemektir. Dolayısıyla gönderilen tüm o kitaplar kendi dönemlerindeki insanların anladığı biçimde detaylandırılmış ve bu mesajlar verilmiştir. Allah’ın amacı bu olduğu için, örneğin nasıl ki İbn-i Sina’nın ontolojik argümanından bahseden bir makalede o makalenin yazıldığı dönemde hiç bulunmayan bir teknolojik aletin veyahut dinozorların yer almasını beklemiyorsak, dini kitaplarda da bilimsel fenomenlerin açıklanmasını beklememeliyiz. Çünkü bu kitapların onları açıklamak gibi bir amacı yoktur.

 

İddiasının diğer bir kısmına gelecek olursak; öncelikle, o sorunun sorulması ateizme atılan ilk adım değil bir olayın sorgulanmasına atılan ilk adımdır. Burada edebi bir anlatım olacağını göz önünde bulundurarak diğer bir hata da şudur, o mitlerin gerçek olmadığını kanıtlamak da bir tanrının olmadığını kanıtlamak anlamına gelmediği için o soru en fazla deizme yahut agnostisizme atılan bir adım olabilir.

 

7. VİDEONUN 10.15 – 10.54 DAKİKALARI

Efe dinin neden yanlış olduğuna dair iddialara geçiyor ve şöyle söylüyor:

Tarihte Musa-Firavun olayının geçtiğine dair hiçbir kayıt yoktur.

 

Bu iddia diğer iddialardan daha düşük bir seviyeye sahip diyebilirim. Çünkü:

  1. Tüm tarihi kayıtların elimizde olduğuna dair hiçbir bilgimiz var mıdır?
  2. Bulduğumuz kayıtların bulunan tüm kayıtların yüzde kaçı olduğuna dair bir bilgimiz var mıdır?
  3. Şu anda elimizde olan kayıtlarda da örneğin II. Thutmose döneminde karışıklıklar olduğuna dair bir takım bilgilerimiz vardır. O karışıklıklarda Musa’nın olmadığına dair net bir bilgimiz var mıdır?

 

İnsanların tarihi kayıtların yokluğundan yola çıkarak bir şeyleri kanıtlamaya çalışması ilmi bir çaba değildir, duygusal bir çabadır. Çünkü üstte sorduğumuz soruların ve daha birçoğunun net bir cevabı yoktur. Örneğin Sapiens kitabını yazan ateist yazar Yuval Harrari de -her ne kadar kendiyle çelişse de- elimizdeki tarihi kayıtların çok az olduğuna ve bu tarihi kayıtlardan yola çıkarak Tanrı hakkında tarihsel birtakım şeyler öne sürmenin çelişkili olduğuna vurgu yapar.[3]

 

8. VİDEONUN 10.55 – 11.24 DAKİKALARI

Efe’nin diğer bir iddiası şöyledir:

Adem’den beridir insanlığın olduğunu savunan dinler çelişkilidir. Adem’den beri olan peygamberlerin yaşına bakıldığında sonuç 7000 gibi bir şey çıkmaktadır. Ancak insan bilimsel olarak bu kadar kısa süredir değil, çok uzun süredir vardır.

 

Burada “Dinlere göre ilk insan Adem’dir.” söylemi vardır. Fakat bu görüş herkes tarafından kabul edilmez. Hristiyanların ve Yahudilerin görüşü hakkında net bir bilgiye sahip olmadığım için burada onların görüşünü değil, Müslümanların görüşünü dile getireceğim(Müslümanlardan kastım, bu işin akademik camiasında bulunan Müslümanlardır). İslamiyet’in evrimle çeliştiği görüşü pek düşük bir görüştür. Öncelikle, Adem’in ilk insan olduğuna dair hiçbir ifadenin geçmediği, bu iddiayı İslam alimlerinin bazılarının böyle düşünerek ortaya attığını unutmayalım. Kur’an’dan evrim görüşü çıkmadığı gibi Kur’an’ın evrimle de hiçbir çelişkisi yoktur. Evrimin olması da direkt olarak Tanrı’nın yokluğunu gerektirmez. Çünkü evrim, bilimsel bir olgudur ve Tanrı’nın varlığı/yokluğu konusuyla ilgilenmez ve direkt bir şekilde bu konuda görüş belirtmez. Evrim teorisi, 5 tane kabulü olan bilimsel bir teoridir. Bu 5 kabul Tanrı’nın olmasıyla mantıksal açıdan herhangi bir çelişki içermeyeceği için felsefi anlamda evrimin Tanrı’yı direkt olarak hiçe saydığını söylemek tutarsız olacaktır. Şunu da tekrar söylemekte fayda var: Bilimsel bir teori olarak evrim teorisi, Tanrı hakkında hiçbir görüş ifade etmez. Ancak evrimin felsefi yorumları Tanrı hakkında bir görüş belirtebilir. Evrimin Tanrı ile çeliştiğini belirten iddialar olduğu gibi ateizm ile çeliştiğini belirten felsefi argümanlar dahi vardır(Şuradan ulaşabilirsiniz). Bununla beraber evrimin Tanrı’yı ne var ettiğini ne de yok ettiğini savunanlar da vardır(Açıkçası ben bu görüşe daha yakınım diyebilirim). Evrimin söz ettiğimiz 5 kabulüne gelirsek, şöyle sıralayabiliriz:

  1. Dünya 4.5 milyar yaşındadır.
  2. Hayat, basit canlılarla başlamış, karmaşık canlılar daha sonra ortaya çıkmıştır.
  3. Canlılar ürerlerken modifikasyona uğrarlar ve bu ufak farklılıklar neticesinde bugünkü farklı canlı türleri oluşur.
  4. Canlılar ortak bir ataya sahiptirler, dolayısıyla birbiriyle akrabadırlar.
  5. Doğal seçilim bu canlılardan doğaya en iyi uyum sağlayanları ayırırken, diğerleri elenir.[4]

 

Üstteki kabullerin hiçbiri Tanrı fikri ile mantıksal olarak bir çelişki içinde değildir. Anlayacağınız üzere, eğer ki evrimle dinler kesin olarak çelişiyorsa evrimin dinleri yok ettiği savunulabilir ki bu da pek tutarlı bir görüş değildir(Dikkat edin, evrimin hiçbir güç tarafından olmadığını söyleyen felsefi görüş ile dinler çelişir fakat bilimsel anlamda evrim teorisi ile dinler çelişmez diyoruz. Bilim ile felsefe ayrımını yapmak gerekiyor bu noktada.). Evrimin İslam ile çelişip çelişmediği uzun bir konudur. Bu konuyu Evrim ve İslam Çelişir Mi? adlı yazımızda detaylıca ele aldık. Her ne kadar çoğu konuda kendisine katılmasam da, işin felsefi boyutu konusunda ileri okuma olarak Caner Taslaman’ın Bir Müslüman Evrimci Olabilir Mi? kitabını ve işin ilahiyat boyutu hakkında da çok bilgili bir ilahiyatçı olan Mustafa Öztürk’ün Kur’an ve Yaratılış kitabını okuyabilirsiniz. Evrimin ve yaratılışın hakkında doğru düzgün bir araştırmaya sahip olmayan insanların net iddialar sunması elbette ki rahatsız edicidir. Son zamanlarda halktan her insanın tefsirci olma, felsefeci olma, bilim insanı olma çabası yersiz ve saçmadır. Bu alanlar kendilerinin üstüne araştırmalar ve en önemlisi de tutarlı bir akıl yürütme gerektirir.

 

9. VİDEONUN 11.25 – 11.52 DAKİKALARI

Efe’nin diğer bir iddiası şöyledir:

Kur’an’ın indiği coğrafi konum bellidir. Kur’an, penguenlerden ve kar gibi doğa olaylarından bahsetmez. Aynı şekilde, Ay ve Güneş’ten bahsedilirken diğer gök cisimlerinden de bahsedilmez. Bu, Kur’an’ın Tanrı’dan gelmediğini, bir uydurma olduğunu kanıtlar.

 

Bu iddiaya zaten üstte biraz değindik. Bu iddia gerçekten çok gülünç bir iddiadır. Öncelikle bir metin, metinde geçmeyen şeylerden dolayı yargılanamaz; tabii o metnin amacı evrendeki her şeyden bahsetmek değilse. Kur’an’ın da böyle bir söyleminin olmadığı çok açıktır. Kur’an’ın amacı bilimsel fenomenleri aktarmak değildir; Allah’ın bir olduğunu ve var olan her şeyin Allah tarafından yaratıldığını, ahiretin var olduğu belirtmek ve Allah’ın bunları peygamberler aracılığıyla bildirdiğini, ve tüm bunların sonucunda insanların, bunları benimseyip de belirli bir ahlâk üzerine yaşaması gerektiğini aktarmaktır. Kur’an-ı Kerim insanlar tarafından çok hatalı bir biçimde okunmakta ve anlaşılmaktadır. Öncelikle, Kur’an-ı Kerim sözlü anlatımların metne dökülmüş şeklidir ve bir kitaptan beklediğiniz üslubu Kur’an-ı Kerim’den beklemeniz mantıksız olacaktır. Bilirsiniz ki konuşmalarda zaten toplumun bildiği şeyleri dillendirmeye gerek yoktur. Ayrıca, Kur’an’ın amacı üstte dediğimizden daha fazlası değildir ve bilimsel şeylerin verilmesi, her şeyden bahsedilmesi gibi beklentiler akıl dışıdır. Bunun yanında, Kur’an-ı Kerim, indirilmiş eski kitapları yok edici ve yeni kurallar getiren bir kitap değil eski kitapların üzerine konulmuş, insanların kimi yozlaşmışlıklarını düzelten ve çok büyük çoğunlukla da eski kitaplarla aynı şeyi açıklayan (Üstte belirttiğimiz şeyler bunlar) bir kitaptır. Bunları eğer anladıysanız, neden dinozorların vs. geçmediğini zaten anlamış olursunuz. Şunu da unutmayalım ki Kur’an-ı Kerim, indiği dönemde insanların bildiği şeylerden yola çıkarak bu üstte dediğimiz şeyleri aktarmıştır. Ki insanlara bilmedikleri şeylerden yola çıkarak Tanrı’yı kanıtlamak zaten akılsızca bir şey olacaktır.

 

Daha detaylı olarak bu konuya inersek; Bir metinde bir bilginin geçmemesi o metni yazan kişinin o bilgiyi bilmediğine işaret etmez. Örneğin Güneş’in hareketleri hakkında bir makale yazıyorsanız, yemeğin nasıl pişirileceği, Andromeda Galaksisi’nin nasıl keşfedildiği, kabızlığın nasıl bir rahatsızlık olduğu, dinozorların nasıl canlılar olduğu gibi konulardan bahsetmezsiniz. Çünkü makalenin amacı bunlar değildir ve makale açısından bunların bir önemi yoktur. Tabii ki eğer bir konuda benzetme yapmak istiyorsanız Güneş’ten bağımsız olarak bir nesne üzerinden örneklendirebilirsiniz. Fakat makalenin amacı örneğin dinozorların nasıl hayvanlar olduğu veya etin en güzel nasıl pişirileceği olmadığı için bunlardan bahsetmek zorunda değilsinizdir. Kur’an’ın amacı dinozorların nasıl hayvanlar olduğundan bahsetmek yahut en iyi mantı tarifini vermek değildir. Kur’an’ın amacı yaratıcının bir olduğunu bildirmek, her şeyi Allah’ın yarattığını bildirmek, temel dini kurallar koyup insanlara, insanların bir amaç doğrultusunda yaratıldığını bildirmektir. “Kur’an dinozorlardan, uçaklardan, arabalardan, telefonlardan bahetmek zorundadır” gibi bir sonucu çıkaran insan varsa acilen mantık dersi görmesini öneririm. Allah’ın evrenden örnekler verdiği ayetler de vardır fakat bu ayetlerde de dinozorların geçmesi gibi bir zorunluluk yoktur. Örneğin çöl ortamında çokça bulunan akreplerden de bahsetmez Kur’an. Kur’an’ı Hz. Muhammed yazdıysa da ne yani, Hz. Muhammed hiç akrep görmedi mi sanki? Anlayacağınız üzere, bir metin, amacı doğrultusunda bilgi taşır. Yani bir kimsenin bir metinde bildiği her şeyi söylemesine gerek yoktur. Kur’an’da dinozorların, uçakların geçmemesi Allah’ın bunu bilmediğini  göstermez. Bazıları da “Dinozorlar önemli canlılar ama” mantığıyla hareket etmektedir. Dediğim gibi, Kur’an’ın amacı bu olmadığı için size önemli gelen şeylerden bahsetmek zorunda değildir.

 

10. VİDEONUN 11.53 – 14.15 DAKİKALARI

Burada Efe genel olarak şunları söylüyor:

Allah, insanların mümin olmasını istiyorsa neden onları mümin yapmıyor? Mesela kafirleri neden yok etmiyor? “Ben istesem yok ederim ama bu bir imtihandır, siz savaşın” demek ne kadar tutarlı?

 

Açıkçası yine bayağı bir akıl yürütme görüyoruz. Öncelikle, Tanrı’nın kanıtlamasını zaten “Tanrı bizi imtihan ediyor. O yüzden Tanrı var.” şeklinde yapmadığımız için bizim burada “İmtihandan dolayı yok edilmiyor.” cevabını vermemiz bizi kısır bir döngüye sokmaz. İddianın cevabını vereceksek; Tanrı’nın bizi neden imtihan ettiğine dair hiçbir şey bilmesek de O’nun varlığını kanıtlayabiliriz. Çünkü Tanrı’yı kanıtlamamız için bu sorunun cevabını bilmemiz mantıksal olarak gerekmez. Bu gibi konularda daha temele inerek akıl yürütmeliyiz. Tanrı, her şeye kadir olduğu için zaten imtihan edeceği varlıklar da yaratabileceği için bizim imtihan olmamız Tanrı’nın olmasıyla hiçbir şekilde çelişki içermez. Kafirleri vs. neden yok etmediği de açık, çünkü imtihan oluyoruz. Daha da açarsak: Tanrı’nın kafirleri kesinlikle yok etmesi gerektiğine dair mantıksal bir zorunluluk var mıdır? Hayır. O halde, bu durum Tanrı’nın isteğine kalmıştır. Tanrı da imtihan edildiğimizi söylediğine göre, bu dünyada elbette ki kafirlerle Müslümanlar arasında bir fark olmayacaktır. Asıl fark ahirette gerçekleşecektir, çünkü orası imtihan yeri değil, insanların hak ettiğini alma yeridir. Neden Müslümanların da kötü şeyler yaşadığı gibi sorulara şu ayet(Bkz. Bakara Suresi 155) buna başlı başına bir cevap oluyor zaten:

Yemin olsun ki sizi korku, açlık; mallardan-canlardan-meyvalardan eksiltme türünden bir şeyle mutlaka imtihan edeceğiz. Sabredenlere müjdele.

 

Yani, Müslüman kişi zaten bu olaylara sabredendir. Onlar zaten imtihanın kazanmışlarıdır. Eğer “Ben Müslümanım.” diyene kötülük hiç dokunmasa zaten o kişi imtihan ediliyor olmazdı. İmtihan konusunda daha derin konulara inmek isterseniz İmtihan Üzerine Bir Değerlendirme yazımızı okumanızı öneririm.

 

11. VİDEONUN 14.16 – 14.38 DAKİKALARI

Efe’nin diğer bir iddiası şöyledir:

Tanrı neden Musa’nın peygamber olduğunu göstermek için bastonu yılana çevirtti. Kendini gösterseydi olmaz mıydı? Hem zaten orada birçok büyücünün var olduğu biliniyor, bastonu yılana çevirtmek bir şeyi kanıtlar mıydı ki?

 

“Kendini gösterse olmuyor mu?” gibi hiçbir akıl yürütmeye dayanmadan eleştiri yaptığını zanneden sorulara üstte çoğu kez cevap verdik zaten. O konuyu ele almayacağım daha. Büyücülerin olduğu bir yerde böyle bir hamlenin mantıksız olduğu iddiasına değineceğim. Şöyle düşünün; çok iyi büyücüler var fakat Musa onlara göre bile çok daha büyük bir şey yapıyor. Zaten buna karşı gözleri büyülense de “Bu çok iyi bir büyücüdür.” diyorlar. Musa ilk önce daha basit yollarla, güzel bir şekilde anlatmaya çalışıyor zaten. O nedenle hamlenin mantıksız olduğu pek söylenemez.

 

12. VİDEONUN 14.39 – 15.06 DAKİKALARI

Efe’nin diğer bir iddiası şöyledir:

Musa’nın yol arkadaşı Hızır, bir çocuğun ileride imansız olacağını ve anne-babasını da saptıracağını söyleyerek onu öldürüyor. İmansızlık bir suç mudur? Ve daha yapmadığı bir şeyden dolayı neden cezalandırılıyor?

 

İlk olarak iddianın son sorusuna bakalım: Yine sığ bir söylem daha. Biz insanlar zaten geleceği bilmediğimiz için kişileri işlemediği bir suçtan dolayı cezalandıramayız. Bir kişinin büyük olasılıkla kötü bir şey yapacağını düşünsek dahi cezalandıramayız çünkü kesin bir bilgiye sahip değiliz, en fazla o konuda bir önlem alabiliriz. Fakat kıssadaki Bilge Kul zaten Allah’tan aldığı bir güçle geleceğin birkaç noktasını kesinlikle bilen bir kişidir. O nedenle gelecekte bunu işleyeceğine dair bir şüphe zaten bulunmadığı için cezalandırılmıştır(Yeri gelmişken, “Allah geleceği biliyorsa biz yaptığımız şeyleri O’nun yüzünden yapıyoruzdur. Dolayısıyla bizim suçumuz yoktur.” söylemini yazımızın 16. maddesinde cevaplıyoruz.). Kur’an, imansızlığın bir suç olduğuna ve imansızlara Dünya’da, imansız olduklarından dolayı ceza vermemiz gerektiğine dair hiçbir şey söylememektedir. Hatta bu konuda Dünya’da özgür olunduğuna değinmekte ve bununla beraber kafirliğin -zaten kelime anlamından da hareketle- bir nankörlük olduğuna dikkat çekmektedir. İman ve imansızlık konusunda şu ayetlere değinebiliriz:

Yunus Suresi 99. ayet – Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündeki insanların hepsi toptan iman ederdi. Hal böyle iken, mümin olmaları için insanları sen mi zorlayacaksın!

Rad Suresi 40. ayet – Ya onlara vaat ettiğimiz şeylerin bir kısmını sana gösteririz yahut da seni vefat ettiririz. O halde tebliğ etmek sana, hesap sormak bize düşer.

Kehf Suresi 29. ayet – Ve de ki: “Hak, Rabbinizdendir. Artık dileyen inansın, dileyen inkâr etsin.” Biz, zalimler için öyle bir ateş hazırladık ki, çadırı/duvarı/dumanı onları çepeçevre kuşatmıştır. Eğer yardım dileseler, erimiş maden gibi yüzleri pişiren bir su ile yardımlarına koşulur. O ne kötü içecek, o ne kötü sığınak/dayanak!

En’am Suresi 104. ayet – Gerçek şu ki, size Rabbinizden gerçeği gösteren deliller gelmiştir. Kim görürse kendisi yararına, kim körlük ederse kendi zararına… Ben sizin üzerinize bekçi değilim.

Şura Suresi 48. ayet – Yüz çevirirlerse, biz seni onlar üzerine bekçi göndermemişiz. Sana düşen, tebliğden başkası değildir. Biz insana, bizden bir rahmet tattırdığımızda, onunla sevinip şımarır. Kendi ellerinin hazırladığından bir kötülük başlarına sarılınca, bakarsın insan, alabildiğine nankörleşmiştir.

Bakara Suresi 256. ayet – Dinde zorlama yoktur. Doğru ve güzel olan, çirkinlik ve sapıklıktan açık bir biçimde ayrılmıştır. Her kim tâğuta sırt dönüp Allah’a inanırsa hiç kuşkusuz sapasağlam bir kulpa yapışmış olur. Kopup parçalanması yoktur o kulpun. Allah, hakkıyla işiten, en iyi biçimde bilendir.

 

Bu belirttiğimiz ayetler bunlardan sadece birkaç tanesidir. Eğer “Kafirleri öldürün.” gibi ifadelere takıldıysanız lütfen Kur’an’da Savaş Ayetleri yazımızı okuyunuz. Kur’an ayetlerinin bağlamları dışına çıkartılarak her türlü anlamın anlaşılacağını lütfen unutmayın, her ayet kendi bağlamı içinde değerlendirilmelidir. Bilge Kul (Ya da çoğunluğun bildiği adla “Hz. Hızır kıssası”) kıssasında da çok açıktır ki insanlar belirli bir detaya takılmış ve hikayenin anlatmak istediği asıl nokta bir kenara atılmıştır. Kur’an’ın diğer ayetlerinden ve bu ayetin bağlamından çıkaracağımız üzere; ayette, iyi gibi görülen şeylerin kötü şeyler olabileceği konusuna vurgu yapılmıştır ve bunun üzerinden mesaj verilmiştir. Dolayısıyla “İmansızların hepsini öldürün.” gibi saçma sonuçların çıkarılması gayet mantık dışıdır. Nitekim buna dayanarak böyle bir iddia sunan müfessir de olmamıştır. Ayetin indiği tahmin edilen dönem içerisinde ayete bakacaksak; kıssa, Müslümanlara güç vermek için, “Size zorluk verecek gibi görünen şeylerde hayır, size hayır gibi görünen şeylerde de kötülükler olabilir. Allah bunları en iyi bilindir.” anlamında bir mesaja sahiptir. Kur’an’ın imansızları öldürmek gibi bir emri yoktur; kıssa, verdiği mesaj çerçevesinde ele alınmalıdır.

 

13. VİDEONUN 15.07 – 15.51 DAKİKALARI

Efe’nin diğer bir iddiası şöyledir:

Ayetler okunduğunda şöyle bir sonuç çıkar ortaya: İman etmeyen kişi gözü mühürlendiği için iman etmiyordur. Tamam da, kolaylık dini denilen dinde Tanrı’nın kendini göstermemesi, iman etmeyenlerin işini zorlaştırmak için gözlerine perde çekmesi ne kadar mantıklıdır? Çok açık ki bu ayet insanları sorgulamaktan alıkoymak için vardır. Çünkü sorgulayan kişi Tanrı’nın hayal ürünü olduğunu görecektir.

 

Öncelikle şunu belirtmek istiyorum: Kur’an’ın dili hakkında (Arapça’dan değil, Kur’an’ın Arapçayı kullanış mantığından söz ediyorum) doğru düzgün bilgiye sahip olmayan, ayetlerin bağlamı konusunda araştırma yapmamış olan ve daha bunun gibi birçok konu hakkında araştırmaya sahip olmayan insanlar lütfen ve lütfen ayetler hakkında bir yorumda bulunmasınlar! Amacınız “Bir Müslüman gündelik hayatında nasıl davranmalı?” sorusunun cevabını almak ise bu zaten herkes tarafından bilinmekte olan, kolay bir şeydir. Kur’an’ın detayını anlamak için belirli ilim dallarına belirli bir oranda hakim olmak ve doğru metotla yorum yapmak gerekir. Yoksa Kur’an’ın belirli hükümleri zaten pek tartışılmamakta ve herkes tarafından anlaşılmaktadır. Örneğin “anne ve babanızın aleyhinde de olsa doğruyu söyleyin, adaletli olun” diye Nisa Suresi 135. ayeti mi anlamadık? “Bir ırktan nefret etseniz de bu nefret sizi adaletsizliğe itmesin, adaleti gözetenler olun” diyen Maide Suresi 8. ayeti ve “adaletle hükmedin” diyen Nisa Suresi 58. ayeti mi anlamadık? “Zina pis bir şeydir, zinaya yaklaşmayınız” diyen İsra Suresi 32. ayeti mi anlamadık? “Faize bulaşmayın, faize bulaşanlar şeytanın bir dokunuşla çarptığı kişinin kalkışından başka türlü kalkamazlar” diyen Bakara Suresi 275. ayeti ve “eğer borçlu zorluk içinde ise eli genişleyinceye kadar beklenir. Borcunu sadaka olarak ona bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır; eğer bilirseniz” diyen Bakara Suresi 280. ayeti mi anlamadık? “Kötülüğü, en güzel tavırla sav! O zaman görürsün ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sımsıcak bir dost gibi oluvermiştir” diyen Fussilet Suresi 34. ayeti mi anlamadık? Hayır, bunların hepsini güzelce anladık. Zaten ilmi açıdan -oran olarak- çok daha az bir kısım tartışılmaktadır. Bu yazıda cevapladığımız iddiaların çok büyük bir çoğunluğunun çıkış nedeni de mantık hatası yapmaktan ve farklı ayetleri okumamaktan kaynaklanmaktadır. Meallerden hareketle çelişki iddiaları veya mucize iddiaları sunanlar da bilgisizliklerinden dolayı bu iddiaları sunmaktadırlar. Bunun olması da normaldir, çünkü amaçları Kur’an’ı anlamaktansa kendi yararlarına bir şeyler çıkarmaktır. Hangi kitaba böyle muamele yaparsanız yapın hep bir mucize veya çelişki iddiası çıkarabilirsiniz. İşin aslı, o iddia gerçekten doğru mudur kısmına gelince ilmi bir bilgi gerektirmektedir. Sonuç olarak, Kur’an’ın kolay ve anlaşılabilir olmasını akıcı ve duru olmasına bağlayabiliriz. Geri kalan kısmı için zaten ilim gerekmektedir. Bu yazıda da gördüğünüz üzere şu ana kadar hep bilgi eksiklikleri, hermeneutik yanlışlar, mantık hataları gibi konuların üzerinde durduk. Gerçeğin peşinde olan bir insan zaten bu konuları araştırcak ve bir sonuca varacaktır. Akademik camiada bunlar cevaplanmıştır çünkü. Ayetlerde Allah’ın yemin ettiğinin görülmesi konu hakkında bilgisiz bir insan tarafıdan garip bulunabilir. Fakat gerçeğin peşinde olan bir insan “Allah neden yemin ediyor, burada bir çelişki var?” deyip -bilgi eksikliğinden kaynaklanan- bir iddia sunacağına, bu sorusunun cevabını bulmak için akademik camiada yazılmış eserleri, makaleleri arasa zaten kolayca cevaba ulaşacaktır. Şunu da not olarak düşeyim; ben asla ve asla insanların dinle hiç ilgilenmemesi ve “Alimler bilir” deyip her “alimin” dediğine uymasını kast etmiyorum. Kaldı ki günümüzde “alim” diye anılanlar arasında da düzgün bir metot benimsemeyen, çelişkiler içeren birçok kişi vardır. Kişilerin metotlarına da göz gezdirmeniz ve bir sonuca o şekilde varmanız en doğru yoldur. Sorgulayan kişi hiçbir şey bilmeden “Tanrı yoktur, bunlar hep saçma şeyler.” diyen kişi değildir. Örneğin dini sorgulayan kişi gerekli alanlara hakim olduktan sonra görüşlerini delillendiren ve eleştirilerin hepsine doğru bir akıl yürütmeyle cevap veren, doğru bir metot benimseyen kişidir.

 

Gelelim “göz mühürlenmesi” konusuna… Unutmamalıyız ki Kur’an’ın dili Allah merkezli bir dildir. Örneğin Enfal Suresi 17. ayette görüldüğü gibi:

Siz öldürmediniz onları, Allah öldürdü onları. Attığın zaman da sen atmadın, Allah attı. İnananları kendisinden güzel bir imtihanla denemek için yaptı bunu. Allah; işitendir, bilendir.

 

Kur’an’da Allah merkezli bir dil hakimdir çünkü esasen her şeyi Allah yapmaktadır. Yani şöyle ki, bizlerin yaptığı şeylere Allah -imtihan dünyası gereği- izin vermekte ve onların olmasını sağlamaktadır. Eğer Allah olmasını sağlamasaydı hiçbir şey yapamazdık. Zaten İbrahim Suresi’nin 4. ayeti gibi olan ayetleri okuduğumuzda şöyle bir soru sormak gerekir: Allah kimi saptırmayı, kimi iyiye kılavuzlamayı diler? Bunun cevabı diğer ayetler tarafından verilmektedir. Örneğin, Rad Suresi 11. ayette “Bir toplumun bireyleri kendilerini değiştirmekdiçe, Allah da onları değiştirmez” demektedir. Ayetler zaten sapmanın ve doğru yola ulaşmanın insan odaklı olduğuna vurgu yapmaktadır. Bir insan kendisini iyiye veya kötüye yönlendirme hakkına sahiptir, çünkü imtihan dünyası gereği kendi görüşünü seçmekte özgür bırakılmıştır(Bkz. Yunus Suresi 99). Bir insan neyi seçerse(İyi veya kötü) Allah da o insanın, o yönde bir sonuca ulaşmasını diler/gerçekleştirir. Bilirsiniz ki İslam inancını göre asıl olarak her şey Allah’a bağlıdır. Sonuçta Allah izin vermedikçe bir insan iyiyi de kötüyü de seçemez. Ancak Allah bu izni vermiştir(İmtihan dünyası gereği). Bu izin gereği de, kim hangi yolu seçiyorsa Allah’ın izniyle o olacaktır. “Allah dilediğini saptırır” ifadesi, eğer Allah’ın izni olmasaydı hiçbir şey gerçekleşmezdi anlamında kullanılır. Benzeri bir şekilde Nisa Suresi 78. ve 79. ayet, kötülük ve iyilik durumunun Allah’ın yaratması sayesinde meydana geldiğini(İmtihan dünyası gereği) fakat Allah’ın insanlara iyilik yapmayı önerdiğini söyler. Ana mantık bu şekilde anlaşılınca ilgili ayetler doğru anlaşılmaktadır. Ayet düz mantıkla direkt meal üzerinden anlaşılmaya çalışılınca tabii ki sorun meydana gelmektedir. Bakara Suresi’nin 88. ayetinde de üstte belirttiğimiz mantık(Allah’ın, kendini saptıranı saptırması) açıkça görülür:

(Yahudiler) Şöyle dediler: “Kalplerimiz mühürlenmiştir”. Hayır, işin aslı öyle değil. Allah onları kafirlikleri sebebiyle lanetleyip rahmetinden uzaklaştırmıştır. Onlar asla imana gelmezler.

 

Umarım “Allah’ın iman etmeyenlerin gözünü mühürlemesi” konusu doğru bir biçimde anlaşılmıştır. Allah o kişilerin gözünü direkt olarak mühürlemekte değil, o kişiler kendi yaptıkları nedeniyle kendi gözlerini mühürlemektedir. Kur’an’daki Allah merkezli aktarma ile ayetler -edebi bir anlatımla da- o şekilde bildirilmiştir.

 

14. VİDEONUN 15.52 – 16.30 DAKİKALARI

Efe’nin diğer bir iddiası şöyledir:

Her yere peygamber geldiğinden bahsedilir fakat tarihte her yere peygamber geldiğine dair kayıtlar yoktur. Bu, “Her yere bir uyarıcı gelmiştir.” ayetini yalanlamaz mı?

 

Bu iddianın bir benzerine bu yazımızın 7. maddesinde bir cevap verdik zaten. Aynı cevaplar bu iddia için de verilebilir.

 

15. VİDEONUN 16.31 – 16.47 DAKİKALARI

Efe’nin diğer bir iddiası şöyledir:

Neden önemli etik konularda Kur’an’da bir yasaklama yoktur? Mesela tecavüz, pedofili… Hatta neden birçok hastalığa yol açan akraba evliliği yasaklanmamıştır?

 

Zinanın dahi büyük bir günah olduğu(Bkz. İsra Suresi 32, Nur Suresi 2, Furkan Suresi 68) bir dinin tecavüzü kabul edebileceğini düşünmek saçmadır. Bunun dışında, evli çiftlerin aralarındaki bağları konu alan ayetlerden yola çıkarak eşlerin tecavüz etmesinin yanlış olduğu da çıkarılabilir. Kaldı ki böyle bir şeyin oldukça ahlaksız bir şey olduğu Kur’an’ın indiği dönemde de zaten bilinmekteydi(Bu konuyu daha iyi anlamak için yazımızın 17. maddesini bir gözden geçiriniz.). Fakat üstte belirttiğimiz şeylerden de Kur’an’dan bunun günah olduğu çok açık bir şekilde çıkarılabilir. Kaldı ki Yusuf Suresi’nde Hz. Yusuf’a bir kadının tecavüz ettiği aktarılır ve bu taciz olayı aktarılırken tecavüz hiç de övülmez. Tam tersine pis bir iş olduğu vurgulanır(Bkz. Yusuf Suresi 24). Bununla beraber, Kur’an-ı Kerim’de pedofili zaten yasaklanmıştır. Kur’an-ı Kerim’e göre evlenilebilmesi için bir kadının öncelikle malını yönetebilecek bir yaşta olması gereklidir, aynı zamanda kendi kararlarını verebilecek aklî olgunluğa ulaşmış olması gerekir(Bkz. Nisa Suresi 6), elbette ki biyolojik bir olgunluk da gereklidir. Bunlar dışında Kur’an’a göre evlilik yaşı değişkendir. Evvela şunu bilmek gerekiyor; temel anlamda ahlâksız şeylerin yasaklanması dışında çoğu şey zaman ve zemine göre değişkenlik gösterir. Bunun da ilahi bir buyrukla tamamıyla bildirilmesine gerek yoktur. O konu, insanların aklına kalmış bir durumdur. Yeter ki belirlenen o yasa/durum temel ahlâki şeyleri ihlal etmesin. Dolayısıyla, örneğin eski toplumlarda 10 küsürlü yaşlar evlilik için uygun görülürken[5] modern zamanlarda çoğu halk bu yaşları evlilik için uygun görmez. Örneğin ileriki bir dönemde belki de evlilik yaşı çok daha üst yaşlara çekilecektir. Anlayacağınız üzere, dönemin insanları genel anlamda neyi uygun görürse ve o uygun görülen şey temel ahlâki kuralları ihlal etmiyorsa, o konudaki hüküm ona göre değişkenlik gösterecektir.

 

Akraba evliliklerinin neden yasaklanmadığı konusuna gelirsek, Nisa Suresi’nin 23. ayeti şöyle demektedir:

[Ey Mümin erkekler!] Analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek ve kız kardeşlerinizin kızları, süt anneleriniz ile süt kız kardeşleriniz, karılarınızın anneleri, kendileriyle zifafa girdiğiniz eşlerinizin [eski kocasından] olan ve sizinle aynı çatı altında yaşayan üvey kızlarınızla evlenmeniz haramdır. Fakat evlenip zifafa girmeden ayrıldığınız eşlerinizin kızlarıyla evlenmenizde sakınca yoktur. Öz oğullarınızın eşleriyle [gelinlerinizle] evlenmeniz de haramdır. Keza iki kız kardeşle aynı anda evlenmeniz de haramdır. Geçmişte yaptığınız bu tür evlilikler artık geçmişte kaldı. [Bilin ki] Allah size karşı çok affedici, pek merhametlidir!

 

Burada gördüğünüz üzere örneğin kuzenlerle evlenmek haram kılınmamıştır. Peki kuzenlerle evlenmek genel olarak hastalıklı çocukların doğmasına yol açmaz mı, bu neden yasaklanmamıştır? Genelde insalar akraba evliliği sonucunda doğan çocukların kesinlikle ya da çok büyük olasılıkla hastalıklı doğacağını zannetmektedirler. Bu tarz evlilikler kesinlikle hastalıklı çocukların doğmasına yol açmazlar, fakat hastalıklı çocukların doğma olasılığı bu tip evliliklerde daha yüksektir.[6] İnsanların bunu bilerek böyle bir evlilik gerçekleştirmesi gerekir. İslam’da helal olan her şeyin yapılması gerektiği gibi bir şey elbette ki düşünülemez. Örneğin resmi bir toplantıya tavşan kostümüyle gitmeniz helaldir fakat bu insanlar tarafından tercih edilmez. Efe’nin sorusu “Hastalıklı çocuklar doğabilir, neden haram değil?” şeklindedir. Akraba evliliğinde ahlâki bir sorun kendisi de görmemektedir; pek çoğu insan da ahlâki bir sorun görmemektedir. Helal olmasında da başka yönden hiçbir sorun yoktur. Eğer o tarz bir evlilikten kesinlikle sakat bir çocuk doğacak olsaydı İslamiyet bunu yasaklayabilirdi. Fakat, toplumunun adetleri olsun, akraba evliliğinin temel ahlâki şeyleri ihlal etmeyişi olsun, akraba evliliğinden kesinlikle hastalıklı bir çocuk doğmaması olsun; İslam’ın akraba evliliğini haram kılmamasında rol oynamıştır diyebiliriz.

 

16. VİDEONUN 16.48 – 17.07 DAKİKALARI

Efe’nin diğer bir iddiası şöyledir:

İbrahim’in çocuğunu kesmesi Tanrı tarafından istenmiştir. Bu kadar itaatkar olmak da övülmüştür hatta. Bu, övülecek bir özellik midir?

 

Öncelikle, bir kimse Tanrı’nın varlığına inanıyorsa zaten onun için Tanrı’dan daha değerli bir şey olmamalıdır. Allah bu durumda Hz. İbrahim’i denemiş olabilir. Elbette ki Allah da çocuğun kesilmesi gibi bir şeyi istememektedir. Allah’ın Hz. İbrahim’e çocuğunu kesmesi konusunda bir emri varsa, bu ne mantıkla ne de vicdanla çelişen bir şeydir. Çünkü bu emrin amacı çocuğun kesilmesi değil, Hz. İbrahim’in çok sevdiği bir şeyden vazgeçip vazgeçmediğidir. Zaten o nedenle Hz. İbrahim çocuğu kesmeye kalkışsa da buna engel olunmuştur. Efe’nin iddiasına bu şekilde dahi bir cevap verilebilir. Fakat ben Allah’ın, Hz. İbrahim’e oğlunu kesme emrinde bulunduğunu düşünenlerden değilim. Hz. İbrahim ve oğlu -ki kıssada geçen oğul muhtemelen İshak’tır- arasında geçen bu olay, Saffat Suresi 99-108. ayette şöyle yer almaktadır(Ayetler anlam ekseninde çeviri olduğu için kelimesi kelimesine değil, anlamca çeviridir):

İbrahim [bu tuzaktan kurtulduktan ve kavminin yola gelmeyeceğini anladıktan sorıra], “Ben rabbime, [baskı ve zulme uğramaksızın] O’na rahatça ibadet edebileceğim bir yere gidiyorum. O bana mutlaka bir yol gösterecektir.” dedi. “Rabbim! Bana hayırlı, faziletli kullarından olacak bir evlat bağışla.” Biz de ona yumuşak huylu [Sabırlı, ağır başlı] bir evlat bağışlayacağımızı müjdeledik. O evlat, babasının yaptığını anlayacak, onunla bir şeyleri paylaşacak yaşa geldiğinde İbrahim, “Canını oğlum!” dedi, “Rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum. Bir düşün, bu işe ne dersin?”, “Babacığım!” dedi, “Sana emredilen şeyin gereğini yap, Allah’ın izniyle benim sabırlı biri olduğumu göreceksin.” Nihayet ikisi de Allah’ın emrine tam bir teslimiyet gösterdi. İbrahim, oğlunu şakağı üzere yatırınca ona şöyle seslendik: “Ey İbrahim! [Sen bu teslimiyetinle] rüyanın gereğini yerine getirmiş oldun. [Oğlunu kurban etmekten seni muaf tuttuk.]” Biz teslimiyet sahibi kullarımızı işte böyle mükafatlandınrız. Hiç şüphe yok ki bu gerçekten zor bir imtihandı. Biz çocuğun yerine fidye olarak İbrahim’e değerli bir kurban kesmesini emrettik ve onun da [tıpkı Nuh gibi] sonraki nesiller arasında hep övgüyle anılmasını sağladık. Selam olsun İbrahim’e! Evet, biz teslimiyet sahibi kullarımızı işte böyle mükafatlandınrız.

 

Ayetlerde görüldüğü üzere, Allah’ın Hz. İbrahim’e “Oğlunu kes” gibi bir emri bulunmamaktadır. Peygamberler kimi zaman rüya yoluyla kimi zaman da farklı yollarla vahiy almaktadırlar. Hz. İbrahim rüyasında oğlunu kestiğini soruyor ve bu konuda sonradan oğluna da danışıyor. Burada önemli bir nokta; hiçbir peygamber emir aldığında bir başka kimseye “Sen bu konuda ne düşünüyorsun?” diye danışmazlar. Zaten o emir Yüce Allah’tan gelmektedir ve direkt olarak uygulanır, insanların düşüncelerine başvurmak bu açıdan mantıksız olacaktır. Hz. İbrahim’in oğlu da “Sana ne emrolunuyorsa onu yap, ben sabredenlerden olacağım.” gibi bir karşılık vererek kendisinin de Allah’a teslim olduğunu söylüyor. Unutmayalım ki Hz. İbrahim’in oğlunun burada o emrin Allah’tan gelip gelmediğine dair bir bilgisi yoktur. Kendisi, babasının Allah’tan bir vahiy geldiğine dair algısına karşılık olarak “Sana bir şey emrolunuyorsa onu yap, eğer Allah emrediyorsa ben ona uyarım.” demektedir. Ayetlerden Allah’ın Hz. İbrahim’e oğlunu kesmesi konusunda bir emir verdiğine dair hiçbir sonuç çıkmamaktadır. Öyle olsa bile zaten bir sorun olmasa da, öyle düşünmemiz için sağlam bir gerekçe hiçbir ne Kur’an ayetlerinden, ne de hadislerden verilebilir. Bununla beraber, ayetlerin aktarmaya çalıştığı temel mesaj da gayet açıktır, ayetler bir nevi şunu söylemektedir: Allah’a inandığınızı söylüyorsunuz da eğer salih kullardansanız sizin için en önemli olan maddi şeyden bile Allah için vazgeçemiyor musunuz? Şunu da unutmayalım, hiçbir müfessir bu kıssadan “Oğlumuzu kesmeliyiz.” gibi bir sonuç çıkarmamıştır.

 

17. VİDEONUN 17.08 – 17.41 DAKİKALARI

Efe’nin diğer bir iddiası şöyledir:

Dualar neden işe yaramaz?

 

Kur’an-ı Kerim’de dua edilmesine dair atıf varken duanın gerçekleşecek şeyleri değiştirdiğine dair net bir atıf yoktur açıkçası. Peygamberler hep dua etmişlerdir ve kimi zaman duaları kabul olmuştur. Fakat burada şunu anlamamız önemlidir; duanın amacı olayları değiştirmekten ziyade kişinin Allah’ın varlığını ve her şeyin O’nun sayesinde olduğunun farkına varması ve önemli olan bu konuyu dikkate alarak yaşamasıdır. Dua, kişinin kendisini yaratan varlıkla bütünleşmesini sağlayan güzel bir ibadettir. Zaten mantıklı olarak düşünürseniz, eğer her şeyi yaratan bir varlığa inanıyorsanız ve bunun neticesinde bir amaç doğrultusunda yaşadığınıza inanıyorsanız, o varlığa dua etmek ve onunla bir bakıma konuşmak çok değerli ve dua eden kişiyi mutlu edecek bir histir. Duanın temel amacı da budur diyebiliriz. Şunu da hiç unutmamalıyız: Peygamber -ve hatta peygamberler- hiçbir zaman evlerinde oturup da işleri dua ederek geçiştirmemişlerdir. Kendileri her zaman çaba sarf etmiş ve emek harcamış, bunun üstüne dua etmişlerdir. Gerçekleşen olaylar kötü yönde gerçekleşse de kötü yönde gerçekleşse de çabalamayı hiçbir zaman bırakmamışlar ve dualarına da aynı şekilde devam etmişlerdir. Bu durum da duanın hangi açıdan önemli bir ibadet olduğunu ortaya koymaktadır.

 

Duanın kaderi değiştireceğine dair görüş(Örneğin evimize bir hırsız girecekse belirli bir dua ederek hırsızın girmemesini sağlamak), kaderi önceden belirlenmiş olarak gören ve duayı da bu kaderi değiştiren bir ibadet olduğunu söyleyen görüşten açığa çıkmaktadır. Oysa, kaderin daha önce belirlendiğine dair olan görüş bence hatalıdır. Öncelikle şunu bildireyim, “Benim suçum ne, Allah belirlemiş yaptığımı” ifadesi müşrikler tarafından söylenmektedir ve Kur’an’da buna açıkça karşı çıkılmaktadır. Çünkü, yaptığımız şeyleri Allah belirlememiştir. Allah belirli bir düzene(Kader de buna denir zaten. Bkz. Kamer Suresi 49) göre yaratmıştır her şeyi. Bu düzen, doğa yasalarıdır diyebiliriz. Örneğin sizlerin bir binadan atlarsanız ve ne şekilde atlarsanız(Belki kalın bir kıyafetle atlarsınız, belki baş üstü atlarsınız gibi septilyonlarca farklı olasılık) öleceğinizi – hayatta kalacağınızı Allah ayarlamıştır. Yani, doğa yasaları Allah tarafından ayarlanmıştır. Fakat hangi olasılığın gerçekleşeceği bizlerin kararına bağlıdır. Örneğin o binadan atlamamayı seçebiliriz. O binadan atlasak bile, çok korunaklı bir kıyafetle atlamayı seçebiliriz. Tabii burada basit birkaç olasılıktan bahsediyorum, düşününce anlayacaksınızdır ki gerçekleşebilecek septilyonlarca olasılık var. Örneğin -matematiksel olarak düşünürsek- binadan bir şekilde atladım diyelim. O atladığım şekilde yere ilk önce baş parmağımın belirli bir noktası değdi diyelim. Bir başka atlayışımda aynı noktanın 1mm yan tarafınnın değmesi gibi birçok olasılık da bu bahsettiğimiz şeyin içine girer. Müşriklerin kaderci bir anlayışa sahip olduğuna ve her şeyin Allah tarafından belirlendiğine inandıklarına değinmiştik. Bu konuyla ilgili olarak, En’am Suresi’nin 148. ayeti şöyledir:

Şirke batanlar şöyle diyecekler: “Allah dileseydi, ne biz şirke sapardık ne de atalarımız. Hiçbir şeyi haram da yapmazdık.” Onlardan öncekiler de azabımızı tadıncaya kadar bu şekilde yalanlamışlardı. De ki: “Yanınızda, önümüze çıkaracağınız bir ilminiz var mı? Zandan başka bir şeye uymuyorsunuz. Sadece saçmalıyorsunuz siz.”

 

Zuhruf Suresi’nin 20. ayeti ise şöyledir:

Yine onlar, “Rahman dilemeseydi biz onlara[Putlara] tapmazdık.” diyorlar. Halbuki onlar bu iddialarıyla ilgili hiçbir bilgi sahibi değiller; sırf atıp tutuyorlar.

 

Yani, biz yaptığımız şeyleri Allah biliyor diye yapmıyoruz; bizlerin yapacağı şeyleri Allah biliyor. Pek çok kişi Allah’ın bilmesiyle, o şeyi belirlemesini karıştırıyor. Oysa ki bunlar iki farklı konudur. Allah yaptığımız şeyleri belirlememektedir, bilmektedir. “Biz daha var olmadan -eğer ki o şeyi belirlemiyorsa- nasıl bilebilir ki?” diye sorarsanız, biz insanlar ancak bir şey gerçekleştikten sonra o şeyi bilebiliriz. Örneğin Ahmet ile Ayşe’nin çocukları Mehmet’in gözlerinin yeşil olup olmayacağını ancak Mehmet doğduktan sonra bilebiliyoruz. Ancak Tanrı için böyle bir durum geçerli olmayabilir. Allah’ın, Ahmet ile Ayşe’nin çocuğu Mehmet’in gözlerinin yeşil olacağını bilmesi, Allah’ın onu daha Ahmet ile Ayşe bile var olmadan önce öyle ayarladığı anlamına gelmez. Bazıları dar kalıplarını Tanrı’nın niteliklerine de yüklüyor(Örneğin bir şeyin ancak olduktan sonra bilinebilmesi gibi). Ancak, felsefi olarak bu pek de doğru bir hareket olmayacaktır. Konuyu anlamanız açısından basit bir örnek vereyim: Diyelim ki yüzlerce yıl yaşayacak olan bir uzaylı var. Biz de bir insan olarak 70 yıl yaşıyoruz. Bu uzaylı bizim hayatımızı kayıt altına alıyor ve geçmişe giderek -örneğin 60 yıl geçmişe giderek- bizim hayatımızın kaydını babasına izletiyor. Şimdi, biz, o kayıtta bizim yapacağımız şeyler bulunduğu için mi onları yaptık yoksa zaten biz onları yapacağımızdan/yaptığımızdan dolayı mı o olaylar o kamera kaydında var? Bence çok açıktır ki ikincisi (Biz o şeyleri yapacağız diye onlar kayıtta var). Yani bizlerin özgür iradesini, yapacağımız şeylerin o kayıtta olması hiçbir şekilde etkilemiyor. Bu mantığı anlamak çok önemli. Normalde bir varlığın olan şeyleri önceden bilmesi bize garip gelir. O şeyleri ancak o ayarlamışsa o kadar kesin bilebilir diye düşünürüz. İşte bu kısıtlanmış algıyı Tanrı’ya da atfettiğimiz için “Tanrı biliyorsa, benim yaptığım kötülükler onun suçudur.” gibi saçma söylemler ortaya çıkıyor. Normalde önce neden olur, sonra da sonuç gerçekleşir. Fakat Tanrı her şeyi bilen ve mutlak kudretli bir varlık olduğu için, sonuç bu konuda önce geliyor, sonraysa neden. Yani, Tanrı’nın olacak olan şeyi bilmesi (Sonuç) ve bizlerin o şeyi gerçekleştirmesi (Neden) şeklinde ilerliyor. Ama dikkat ediniz ki sonuç, nedene bağlıdır. Yani, her ne kadar sonuç, nedenden önce gelse de nedene bağlıdır. Açık bir şekilde ifade etmek gerekirse; Tanrı olan/olacak olan şeyleri kendisi ayarladığı için değil, bizler o şeyleri gerçekleştireceğimiz/gerçekleştirdiğimiz için biliyor. Ra’d Suresi’nin 11. ayeti şöyle söyler:

Her insanın önünde ve ardında onu takip eden ve yaptığı işleri Allah’ın emri uyarınca bir bir kaydeden melekler vardır. Bir toplum kendi durumunu değiştirmedikçe Allah o toplumun durumunu değiştirmez. Bununla birlikte Allah bir topluma ceza vermeyi dilediğinde hiçbir güç bunu engelleyemez. Böyle bir durumda onları Allah’ın azabından hiç kimse koruyup kurtaramaz.

 

18. VİDEONUN 17.42 – 25.20 DAKİKALARI

Efe şöyle söylüyor:

Bu [Daha demin belirttiğimiz] çelişkilerin farkında olanlar Kur’an’dan yalandan mucizeler çıkarırlar ve ateistleri akıllarınca dinde tutmaya çalışırlar.

 

Öncelikle, ayetlerde ne mantıksal bir çelişki ne de başka türde bir sorun olmadığını gördük. Bu üstteki iddialar oldukça bayağı iddialardır. Bunun dışında, gerçekten de kimi insanlar ayetleri bağlamlarından kopararak yalandan mucizeler çıkarmaya çalışmaktadırlar. O konuda Efe’nin videonun bu dakikalarında söylediği şeylere hemen hemen katılmaktayım. Kur’an-ı Kerim’den ayetlerin bağlamını kopararak mucizeler çıkarmaya çalışmak dine yapılan büyük bir hakaret ve tahriftir. Örneğin “Demiri indirdik…” diyen ayeti “Demir uzaydaydı, Dünya’ya indirildi. İşte ayet ondan bahsediyor. Bilimsel olarak bu çok doğrudur, demir uzaydan Dünya’ya gelmiştir.” gibi şekillerde anlayan bilimsel tefsirci görüş, Kur’an-ı Kerim’in önemini anlayamamış ve modern dönemin istekleri üzerine ayetleri yoğurmaktadır. Öncelikle şunu belirtelim, Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinde zaten doğayı araştırmaya dair birçok atıf var(Bkz. Kur’an’da Bilim Ayetetleri). Allah defalarca evrenin de insanlar için bir ayet olduğunu vurgulamıştır. Fakat ayetlerden bilimsel bir bulgu çıkarmaya çalışanların uğraşları tamamen farklıdır. Öncelikle şu eleştiriye bir cevap vereceğim:

Hep bilimsel bulgular bulunduktan sonra “Bu Kur’an’da vardı.” diyorsunuz. Madem vardı, niye siz bulmadınız?

 

Her ne kadar Kur’an’da bilimsel bilgilere atıfta bulunulmadığını, zaten o dönemde bilinen şeylerden örnekler verdiğini düşünsem de üstteki gibi bir eleştiri hatalı akıl yürütmeye sahiptir. Metinde o bilimsel bulgunun bulunması, metinde geçen cümleyi okuduktan sonra hemen anlaşılacak bir şey değildir çünkü. Kur’an’da bilimsel bilgiler olduğunu iddia edenler de bilginin direkt bulunduğunu iddia eder. Örneğin Kur’an’ın evrenin genişlediğinden bahsettiğini söyleyenler şu ayeti örnek gösterirler:

Göğe gelince, onu biz ellerimizle kurduk. Hiç kuşkusuz, biz, genişleticileriz.

 

Görüldüğü üzere ayette bilgi direkt verilir. Oysa bilimsel üslupta birçok farklı araştırmayla evrenin genişlediği sonucuna varılır. Bilimsel bulguyu anlamamız için Hubble’ın gözlemleri, Einstein’ın matematiksel hesapları gibi daha birçok şey gerekmektedir. Oysa ayetlerde direkt olarak bu bilgi verildiği için bunu okuyanlar net bir iddiada bulunamayabilir. Şimdi asıl konumuza döneceksek. Üstte Hadid Suresi’nden bir örnek vermiştik. Hadid Suresi’nin 57. ayeti şöyledir:

Yemin olsun Biz peygamberlerimizi açık seçik delillerle gönderdik, beraberlerinde vahiyler indirdik ve insanlar arasında adaleti tesis edecek ölçüler belirledik. Aynca insanlara birçok faydası olan demiri de indirdik. Allah bütün bu nimetleri kendi dinine ve elçilerine kimlerin ihlas ve samimiyetle destek vereceğini ortaya çıkarmak için lütfetti. Şüphesiz Allah çok güçlü ve kudretlidir.

 

Ayette geçen “demiri indirdik”(وَأَنزَلْنَا الْحَدِيدَ) sözünden dolayı kimi “tefsirciler” ayetin, demirin uzaydan Dünya’ya indirildiğini ve demirin en başta Dünya’da bulunmadığını kastettiğini söylemektedirler. Hatta bu ayette birçok bilimsel mucize olduğunu iddia ederek şunu söylerler:

  1. Kur’an’da her harfin sayısal bir değeri vardır. Demirin(Hadid) sayı değerine bakarsak şöyledir: 8(Ha)+4(Da)+10(Ye)+4(Da). Bunların toplamı demirin atom numarası olan 26’ya tekabûl eder.
  2. Hadid Suresi’nin başından demirden bahseden 25. ayete kadar tam 26 kere “Allah” kelimesi geçer.

 

Hatta demirin izotoplarından da bu ayette bahsedildiğinden söz ederler ve şöyle söylerler:

  1. İngilizcedeki “the” takısı gibi belirlilik anlamına gelen, Arapçadaki “el” takısı ile birlikte demirin(Hadid) sayı değeri 57 çıkar. Şöyle ki: 1(Elif)+30(Lam)+8(Ha)+4(Da)+10(Ye)+4(Da). Sonuç 57 çıkar ve bu demirin izotoplarından bir tanesidir.
  2. Hadid Suresi, Kur’an-ı Kerim’in 57. suresidir. Bu, demirin izotoplarından birine işaret eder.
  3. Hadid Suresi, Kur’an-ı Kerim’in sondan 58. suresidir. Bu da demirin izotoplarından bir tanesidir.

 

Açıkçası bu şekildeki mucize iddiaları anlamsız ve saçmadır. Öncelikle, Allah-û Teâlâ bu ayette demirin uzaydan Dünya’ya indirilmesini kastetmemektedir. “İndirmek”(وَأَنزَلْنَا ) anlamına gelen ve enzelnâ ifadesi örneğin Zümer Suresi’nin 6. ayetinde 4 çift davarın indirildiği belirtilirken, Furkan Suresi 48. ayette yağmurun indirildiği belirtilirken, A’raf Suresi 26. ayette elbise indirildiği belirtilirken ve daha birçok ayette birçok farklı şey için kullanılmaktadır. Bu ifade, örneğin, “gökten size elbise indirdik” anlamına gelmemektedir. Bu ifade, “sizin işinize yarayacak, sizler için önemli olan elbiseler yapabileceğiniz şeyler yarattık” anlamına gelmektedir. Aynı ifade örneğin Mücadele Suresi’nin 5. ayetinde ayet indirmek mânasında da kullanılır. Bu ifadenin anlamı anlayacağınız üzere, size lütfettik şeklindedir. Hadid Suresi’ndeki ilgili ifade de “Size demir lütfettik. Demir sizin çok işinize yarayan bir maddedir. Gider de onunla size fayda sağlayacak aletler yaparsınız.” şeklinde bir anlam barındırmaktadır. Ayet, bağlamından koparılarak okunulursa ayetten her şey çıkarılabilir ne yazık ki. Kur’an-ı Kerim’i anlamak demek, ayetlerin bahsettiği ilk anlama inmek ve ayetler Peygamber’in yaşamı çerçevesinde geliştiği ve yaşam bulduğu için de o dönemdeki halkın üzerinde bu ayetin üzerindeki etkisi nedir ona bakmak demektir. Ayetler eğer bu bağlamda ve sözlü metin olarak indiği unutulmayarak okunulursa işte o zaman Kur’an-ı Kerim hayatta bulması gereken yeri bulacaktır. Ne bu tip bilimsel tefsirler, ne de ayetlerin bağlamından koparılaran “Allah özgür irademiz yok diyor, A’raf Suresi’nin 179. ayetine bakın.”, “Allah kafirleri öldürün diyor, sadist Allah.”, “Hızır kıssasında masum bir çocuk öldürülüyor sırf imansız olacak diye. Demek ki Allah imansızları öldürmeyi iyilik olarak görüyor.” gibi, ayetlerle alakasız iddiaların bir değeri vardır. Bu tip bilimsel tefsir iddialarının ne kadar değeri yoksa, bilgisizlikten ortaya çıkan ve “Siz de ayetleri farklı yorumluyorsunuz hep.” diyen çelişki iddialarının da bir o kadar değeri yoktur. Çünkü bu iddialar hep ayetlerin bağlamlarını hiçe saymaktan çıkar.

 

Yazımıda Kur’an-ı Kerim’in sözlü metin olduğunun unutulmayarak okunması konusuna çokça atıfta bulunduk. Neden bu konuyu bu kadar önemsiyoruz? Bu konuda çok detaylıca konuşulabilir fakat temel olarak anlamanız açısından şöyle bir alıntı yapalım:

Kitabî dil hitabî dilden farklıdır; bağlamın esas olduğu hitabî dilde belirtilmesine gerek olmayan zaman, mekân gibi hususlar, halkın ortak geçmiş tecrübeleri, toplumun konu hakkındaki ortak bilgileri, kelimelere dökülmesine gerek olmayan, yani, konuşanların ve dinleyenlerin diğer noktalar sayesinde paylaştığı anlamlar yazılı dilde veril(e)mediği, yani muhataba yansıtılmadığı için, hitabî dilin muhatapları tarafından rahatça anlaşılan mâna/mesaj, yazılı metnin bağlamadan bîhaber muhatapları tarafından anlaşılmaz; böylece, bilimselci yorumlarda olduğu gibi gerçek anlamla alâkası olmayan saçma sapan anlamlar ortaya çıkar; çünkü, yazılı metin hepsine müsaittir, çok su götürebilmekte, hepsini kaldırabilmektedir. Nitekim iç savaşlarda Kur’an’ın bağlamından habersiz cahil kitleler(Havâric), ilgili ayetlere alâkasız anlamlar atfettikleri için Hazret-i Peygamber’in dizinin dibinde yetişen âlim sehabiler “Kur’an’ın gerçek anlamının sağlanması” demek olan sünneti esas almışlardır.[7]

 

Anlayacağınız üzere, Kur’an-ı Kerim’in Peygamber’in hayatıyla birlikte okunması ve ayetlerin o dönemdeki Arap toplumuna ne şekilde yenilikler getirdiğinin anlaşılması gerekmektedir. Resullerin hikâyelerinden bahseden ayetler dahi bu şekilde bir zemin bulmaktadır. Çünkü, hikâyelerden bahseden ayetler de Peygamber evinde otururken öylesine inmemiş, o hikâyeler de bir bağlam üzerine anlatılmaya başlanmıştır. Efe, bu dakika aralıklarının bir yerlerinde “Ayetlerin çevirilerinin yanlış olduğunu söyleyip ayetleri bükerler.” diyor. Evet, yeni dönemde bunlar çokça yapılıyor. Fakat şu da unutulmamalıdır ki ilk dönem tefsirlerden kaynak alarak ve farklı ayetleri değerlendirerek ve o ayetin bağlamı değerlendirilerek kimi zaman farklı sonuca ulaşılabildiği de olunuyor. İşte burada kişilerin yapması gereken, “Ayet şöyle anlaşılmıştır çoğunlukla ama şu ve şu nedenlerden dolayı böyle anlaşılması değil, şöyle anlaşılması daha mantıklıdır.” diyen her insana “Sen ayetleri büküyorsun.” demek değil, iddialarını ne şekilde delillendirdiklerine ve akıl yürütmelerinin doğru olup olmadığına bakmalarıdır. Unutulmamalı ki, Kur’an’ın entelektüel bir biçimde anlaşılması(Örneğin “Allah neden yemin ediyor?” sorusunun cevabını almak gibi) belirli ilimler bilinerek ve doğru bir akıl yürütmeyle ve sağlam bir metotla olabilir. Halktan, bu ilim dalları konusunda hiçbir şey bilmeyen insanların ayetleri yorumlaması ve/veya anlamlandırması çok bayağı bir uğraştır. Açıkçası kimi ateist sitelerde de oldukça rastlıyorum, ayetleri alıp evirip çevirip bir şekilde çelişki iddiası çıkarıyorlar yahut ayetin hiç bahsetmediği, alâkası olmayan bir mana çıkarıyorlar. Bu, ayetlerin bağlamından koparılması durumu kimi zaman teistler tarafından (Ve özellikle de bilimsel tefsirciler tarafından) yapılsa da ateistler tarafından bunun kat be kat fazlası yapılıyor. Lütfen, ilgili ilim dalları üstüne bilimsel bir araştırma yapmadan bu alanlarda büyük görüşler belirtmeyiniz. Ve, bir konuyu eğer halktan bir insan olarak anlamak istiyorsanız da akademik camiada yazılmış makalelere göz gezdiriniz. Emin olun bu metot sizlere inanılmaz bir bakış açısı kazandıracaktır.

 

19. VİDEONUN 25.21 – 25.50 DAKİKALARI

Efe burada cinci hocaları eleştiriyor ve cinlerin bilimsel bir kanıtının bulunmadığından söz ediyor. Öncelikle, cinler bilimsel bir konu olmadığı için bilimsel bir kanıtı da elbette bulunamaz. Felsefi bir kanıta gelirsek, bizler, Tanrı’nın varlığına ve Kur’an-ı Kerim’in doğruluğuna dair sunduğumuz kanıtlardan bir tümevarım yaparak cinlerin var olduğunu söylüyoruz zaten. Ve, Kur’an-ı Kerim’in insanların cinleri göreceği veyahut cinlerin onları çarpacağı gibi bir söylemi, bir iddiası yoktur(Bu, Kur’an-ı Kerim’in indiği dönemlerde vs. belki olmuş bir şeydir. Sonuçta Allah o zamanlarda bazı istisnalara izin vermiştir; rrneğin Hz. Hızır’ın gaybı bilebilmesi gibi. Fakat o dönemden sonra, Kur’an-ı Kerim’in iniş serüveni bittikten sonra cinlerin insanlara bir şekilde dokunacağına dair Kur’an-ı Kerim’in bir söylemi yoktur.). Cinci hocalar da Efe’nin dediği gibi çoğunlukla kandırma yöntemiyle paralar kazanmaktadır. Hoca olduğunu iddia eden bu kişilere kesinlikle kanılmaması konusunda Efe’nin dediği şeyleri kesinlikle tekrarlıyorum. Dini sömürerek güç, gelir vb. şeyler elde etmeye çalışan insanlar hep oldular ve olacaklar. Bu kişiler dine de en büyük zararı veren insanlardır. Örneğin bir kale dışarıdan yıkılabildiği gibi içeriden çok daha sinsice ve büyük bir darbeyle yıkılabilir. Açıkçası görüşler de böyledir. Bir görüşü içeriden yıkmak çok daha fazla göz boyayan bir işlemdir. Tevbe Suresi’nin 34. ayetini bu bağlamda ifade etmek hatalı olmayacaktır:

Ey Müminler! O ahbann ve ruhbanlann çoğu haram kazanç yollanyla insanların mallannı yerler, üstelik [haramlara helal diyerek] insanları Allah yolundan saptınrlar. [Ey Peygamber! İşte o hahamlar ve rahipler gibi,] altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda harcamayanları acıklı/elemli bir azapla müjdele.

 

20. VİDEONUN 25.51 – 27.55 DAKİKALARI

Efe’nin bu dakikalardaki söylemleri daha çok siyasi ve duygusal eleştirilerden oluşuyor. O nedenle üstüne konuşulmasını gereksiz buluyorum. Fakat, videonun son kısmında şöyle bir şey iddia ediyor:

Allah kendisine itaat etmeyenlerin başına felaketler mi getiriyormuş, onları yıldırımlar mı çarpıyormuş? Gelsin o zaman beni de çarpsın. Tapmıyorum… İtaat etmiyorum… Korkmuyorum…

 

Burada çok açıktır ki Efe yine duygusal bir hamle yapıyor ve ateist olmaktan korkan insanlara psikolojik bir güç vermeye çalışıyor. Fakat burada söyledikleri gerçekten oldukça mantıksızdır. Mantıksızdır çünkü Allah, itaat etmeyenlere itaat etmedikleri o anda veyahut yaşadıkları diğer süre boyunca başlarına bir felaket getirileceğini söylemiyor. İmtihan dünyasında bir Müslüman ile bir ateistin, bir Hristiyan ile bir agnostiğin arasında hiçbir fark yoktur. Fark zaten imtihan dünyasında değil, ahiret dünyasında olacaktır. Allah’ın peygamberlerin olduğu dönemlerde böyle şeyleri gerçekleştirmesi şimdi de gerçekleştireceği anlamına gelmez. Kaldı ki, bu felaket ve mucize olayları peygamberler aracılığıyla gerçekleştirilmiştir yalnızca. Dolayısıyla son peygamber olan Hz. Muhammed öldükten sonra bu tip olayların gerçekleşmeyecek olması en olası beklentidir. Ayrıca, verilen bu tip psikolojik destekler tamamıyla boştur. Bu konu bilimsel bir üslupla incelenmesi gereken bir konudur. Böyle bir konuyu değerlendirirken duyguların yeri olamaz.

 

Yazımızın sonuna burada gelmiş bulunuyoruz. Yazımızın her bir cümlesinin yeni dönemlerde ateist olan gençler için bir yarar ve yeni bir bakış açısı sağlayacağını düşünmekteyim. Üstteki iddiaların çoğu kez bilgisizlikten ve dar görüşlü bir bakış açısından kaynakladığını anlamak hiç de zor değildir. Kimi gençler Efe Aydal gibi isimleri etraflarında gördükleri teistlerden daha akıllı buldukları ve bazı kimi ünlü kişilerin “havalı” sözlerinden ötürü ateizmi duygusal bir yakınlık sergiliyorlar ve sevdikleri bu kişilerin dedikleri şeyleri kritik dahi etmeden kabul ederek ateizmi benimsiyorlar. Oysa bu işler “Musa denizi mi yarmış? Buna ancak o eski dönemlerdeki, salak olan insanlar inanır.” demekle değil, o olayın kritik edilip hakkında sorgulama yapılmasıyla oluyor. Bunu yapmak için de hiçbir bilgi bilmeden, ateist forumda bir-iki yazı okunarak olmuyor. Akademik camiada bu incelemeler için kişinin kendi yazıları kullanılıyor ve direkt kanıt olarak sunuluyor. İnsanların her konuda bilimsel bir üslubu benimsemesi gerekiyor. Bu üslup, olaylara eleştirel bir bakış açısıyla bakmayla ve düzgün bir akıl yürütme kurmayla, bahsedilen konuda gerekli bilgilerin elde edilip sağlam bir metotla değerlendirilmesiyle oluyor. Kimi ateist kendini çok zeki zannetse ve Nuh’un gemiye hayvanları aldığını inana insanları bir salak gibi görse de (Yeri gelmişken, Nuh’un bu olayı hakkındaki Nuh Tufanı Nasıl Gerçekleşti adlı yazımızı kesinlikle okumanızı öneririm) durum pek öyle değil. Evet, kimi hocalar bu bilimsel üsluba sahip olmadan akılsızca şeyler söylemekteler. Fakat, akademik camiada bu bilimsel üslubu önemseyerek din hakkında konuşan hocalar da vardır. İşte insanlar bu olaya dikkat etmelidir. Şimdiye kadar ilahiyatla ilgili olarak değindiğimiz tüm bu konuların dışında, din felsefesi bilmeden, tutarlı bir akıl yürütmeyle yapılmayan nice “felsefi” eleştiriler de vardır gençler arasında. Lütfen, safsatalar sözlüğünü inceleyerek akıl yürütme işine başlayınız. Yazımıda ateist bir din felsefecisi olan Wielenberg’in -ki kendisi gayet akıllı bir filozoftur- sözünden bahsetmiştik. Kendisi, kendisinin din felsefesiyle ilgilenmeden önce sığ görüşlü olduğunu ve duygusal olarak “Teistler salaktır, salakça şeylere inanıyorlar.” dediğini söylüyor. Ve din felsefesiyle ilgilendikten sonra bu dar görüşlü bakış açısından kurtulduğunu söylüyor. Din felsefesinin halk tarafından konuşulduğu gibi, “Yav Allah var işte.” yahut “Evrim Allah’ın olmadığını kanıtlar.” gibi saçma bir şekilde olmadığını anlamak gençlerimiz açısından çok büyük yarar sağlayacaktır. Gerçekten mavi hapı mı yoksa kırmızı hapı mı alacağınız size kalmıştır, hiçbir bilgi siz bilimsel üslubu benimsemeden size gelemeyecektir. Son olarak, popüler olan (Ki bu iddialar aslında çok basit iddialardır) ateist iddialara cevap verdiğimiz(Örneğin; Her şeyin bir yaratıcısı varsa neden Tanrı’nın yok?) Yeni Ateizme Eleştiri yazımızı da okumanızı önermekteyim.

 

Kaynaklar

[1] http://www.tdk.gov.tr/index.php?option=com_gts&kelime=TANRI

[2] http://commonsenseatheism.com/?p=7445

[3] Yuval Noah Harari, Sapiens (İstanbul: Kolektif Kitap, 2016), s. 67.

[4] Alvin Plantinga, Where the Conflict Really Lies (Oxford: Oxford University Press, 2011), ss. 8-12.

[5] https://en.wikisource.org/wiki/1911_Encyclop%C3%A6dia_Britannica/Marriage

[6] http://www.jinekolognet.com/akraba-evliligi.asp

[7] Murat Sülün (2017), Kur’ân Vahiylerinin Kitaplaşması(Farklı Bir Bakış), içinde: ed. Murat Sülün, Kur’ân Vahyi (İstanbul: Kur’an Çalışmaları Vakfı), s. 343.

MANTIKSAL TEİZM ©2017

Furkan

Temellendirilmiş bir inanışın dahi temelinde temellendirilmemiş bir inanış yatar. Dolayısıyla her şeyin yegâne ölçütü Tanrı olmalıdır.

You may also like...

5 Responses

  1. BİLAL dedi ki:

    Emekleriniz için çok teşekkürler. Özellikle yazınızın ilk başında epey bir zorlandığınız görünüyor. Ateistlerin klasik savlarına klasik cevaplar vermişsiniz. Ben özellikle bu yazıda ‘bilimsel olma’ ile ilgili daha fazla argüman olması gerektiğini düşünüyorum. Kur’an’dan ya da klasik felsefi akıl yürütmelerden yola çıkarak ateist düşüncenin iddialarını çürütmek pek mümkün görünmemektedir. Örneğin ‘kötülük problemi’ hala çözümlenmemiş bir sorun olarak karşımızda durmakta. Bu yazınızın sadece Efe Aydal ile ilgili olmadığı ortada olduğu için bunları ifade ediyorum. Çünkü bu kişinin iddiaları klasik ateist kanadı temsil etmekte. Bana göre bu tartışmayı haklı/haksız bir düzlemden ziyade daha septik bir düzlemde tartışmak daha makul görünmektedir. Ne teistlerin ne ateistlerin ne de bilimci kanadın konuyla ilgili kesin kanıtlarının olmadığı ve belki de olmayacağı düşünüldüğünde septik duruş daha makul görünmektedir. Saygılar

    • Furkan dedi ki:

      Teşekkürler… Açıkçası yazıda zorlandığım bir kısım olmadı. Şunu da özellikle vurgulamamda fayda var; eğer Efe kötülük probleminin belirli bir konusu hakkında bir iddiada bulunmuşsa ben yalnızca onu cevaplamaya çalıştım. Fakat daha genel anlamda cevap için mesela Kötülük Problemine Cevap adlı yazımıza yönlendirme yaptım. Elbette daha birçok dini konuda hem teolojik hem felsefi birçok tartışma sürüyor. Kırmızı Hap videosu pek çok genç ateistin güzel bulduğu bir videodur. Benim bu yazıdaki temel amacım Kırmızı Hap’ın akademik tartışmalardan uzak bir video olduğunu aktarmaya çalışmaktı. Ne ayetlerin anlaşılması ve yorumlanaması, ne de Tanrı konusunun felsefi anlamda değerlendirilmesi bu bahsettiğim kitlenin zannettiği kadar basit değildir. Bu yazıdaki amacım net cevaplar vermektense(Ki genelde hatalı akıl yürütmeye dayandıkları için net cevaplar verdik. Kimi konularda tartışmaların sürdüğünü fakat bizim görüşümüzün neden o yönde olduğunu belirttik.) o kitleyi din felsefesi ve teoloji alanlarında literatüre yönlendirmekti.

      Kötülük problemi büyük bir konu. Örneğin o alanda ne ateistlerin ne de teistlerin sağlam bir akıl yürütme ortaya koyduklarını söyleyebilirim. Ama farklı bir açıdan değerlendirilerek aslında kötülüğün bir problem olmadığını ortaya koyabilir. Bu yazı (https://mantiksalteizm.com/kotuluk-argumanina-cevap) belirli bir ölçüde yardımcı olacaktır size bu konuda. Tanrı dışındaki varlıkların eksik varlıklar olmasının zorunlu olduğu, iyiliğin öz ama kötülüğün bir olumsuzlama olduğu gibi konulara hiç değinmeden, gayet net ve basit bir dille yazdığım bir yazı. Açıkçası kötülük problemi diye sunulan iddialara da cevap verdiğini düşünüyorum(Kötülük konusunda daha çok agnostik bir görüş sergiliyorum.). Elbette yazıya dair bir eleştiriniz olursa onu da dinlemek isterim.

  2. Yusuf dedi ki:

    Yazıyı çok beğendim. Gerçekten olaylara bakış açımı değiştirdi diyebilirim. Fakat aklıma takılan bir nokta var. Bu evrenin dışındaki bir uzaylının neden yaratıcısı olmalı da Tanrının olmamalı?

    • Furkan dedi ki:

      Teşekkürler. Yazıda da belirttiğim gibi, yazının temel amacı zaten kesin cevaplar vermekten çok bu alanların belirli bir araştırma gerektirdiği ve herkesin bu alanlar hakkında istediği gibi konuşamayacağını anlatmaktı. Dolayısıyla bu konular hakkında size farklı bir bakış açısı katmışsam zaten amacıma ulaşıyorum demektir.

      Sorunuza gelirsek: Öncelikle şunu söyleyeyim, videoda bahsedilen konular basit olduğu için zaten olabildiğince basit cevaplar vermeye çalıştım. Her ne kadar sorular basit olsa da, bir soru aslında daha birçok farklı soruyla bağlantılı olduğu için daha temelden, yani bir bakıma vereceğim cevaptan doğabilecek farklı sorulara da cevap vermeye çalıştım. Ben, “Sözün tamamı salaklara anlatılır.” sözünü benimseyenlerden birisiyim. Dolayısıyla, yazıyı lütfen düşüne düşüne okuyunuz. Sorunuzun cevabını vereyim; bir uzaylının belirli nitelikleri vardır. Yani, uzaylıyı elmadan, armuttan, telefondan, kitaptan ayıran özellikler vardır. İşte tüm bu özellikleri düşünürsek, uzaylının “zorunlu varlık” olma gibi bir özelliğinin olduğunu ortaya koyamayız. Felsefi anlamda her şeyin başlangıcı için temel olarak 3 senaryo vardır diyebiliriz:
      1. Her şey sonsuzca birbirini takip ediyor(“Onun yaratıcısı var, onun yaratıcısı var…” şeklinde) ve hiçbir şeyin bir başlangıcı yok.
      2. Her şey belirli bir noktada başlıyor ve bu belirli nokta hiçlik.
      3. Her şey belirli bir noktada başlıyor ve bu belirli nokta irade sahibi bir varlıktır.

      Uzaylı ya hiçlikten var olmuştur ve yaratıcısının var olduğunu söyleyemeyiz; ya da diğer iki olasılık gerçekleşmiştir ve yaratıcısı vardır. Açıkçası felsefe camiasında “Hiçlikten varlık çıkar.” görüşüne pek sıcak bakılmaz. Bu konuda çok derin felsefi tartışmalar sürüyor. Elbette bu tartışmaların hepsini bu yazıya yazamam. Fakat uzaylının “zorunlu varlık” olma gibi bir niteliği olmadığı için onun da yaratıcısının olduğunu düşünmek en mantıklısıdır. Hiçlikten bir şeyin çıktığı konusu da oldukça tartışmalıdır. Bu arada, hiçlik derken, gerçek anlamda hiçlikten söz ediyoruz. Yani hiçbir şey yok. En ufak bir parçacık bile… (Bazıları kuantum vakumlarından hareketle hiçliğe cevap verdiğini zannediyor fakat durum o kadar basit değil. Kaldı ki kuantum vakumları da hiçlik değildir. Bunun gibi eleştirilere cevap veren şu yazımızı okumanı öneririm: https://mantiksalteizm.com/yeni-ateizme-elestiri)

      Efe, “Tanrı’nın neden yaratıcısı yok?” diye sormadığı için o konuda bir cevap yazmadım. Ama açıktır ki “Uzaylının yaratıcısı olmalı.” dersem ateistler de “Neden Tanrı’nın yaratıcısı yok?” diye soracaklardır. Yazıyı böyle durumlarda sürekli uzatmamak adına aslında biraz kapalı ama yazdığım cümlenin arkasını düşünen insan için oldukça basit bir şekilde ortaya çıkacak cevaplar verdim. Bu konunun da cevabı aslında basit, şöyle akatarayım: Bu soru nedensellik ilkesine uygun değildir. Nedensellik ilkesi “Her var olmaya başlayan şeyin bir nedeni vardır” der. Bizler zaten Tanrı’ya, O kendiliğinden var olduğu için Tanrı diyoruz(O, geçmiş sonsuzdan beri hep vardır iddiasıyla O’na “Tanrı” diyoruz). Dolayısıyla, Tanrı’nın bir nedeni yoktur. Peki, Tanrı’nın sonsuz geçmişten beri hep var olduğunu nasıl biliyoruz? Tanrı’nın öyle olduğuna dair hem felsefi hem de teolojik argümanlar sunuyoruz. Ve, argümanlar kendi içinde eleştirilmelidir. (Zamanın A Teorisi ve Zamanın B Teorisi diye iki zaman teorisi vardır. Bunlardan yola çıkarak bir örnek vereceğiz) Biz bir argüman kuruyorsak ve bu argümanı Zamanın A Teorisi üzerine kuruyorsak bu argümana gelen eleştiriler de Zamanın A Teorisi üzerinden olmalıdır. Zamanın A Teorisi’nin yanlış olduğu, Zamanın B Teorisinin doğru olduğu bu argümana gelebilecek bir başka eleştiridir ama onun dışında bu argümana gelen eleştiri ancak be ancak Zamanın A Teorisi içinde olmalıdır. Bu argüman analojimizle “Tanrı’yı kim yarattı” görüşünü birleştirelim. Bizler Tanrı’nın sonsuz olduğunu söylüyoruz ve bu görüşümüze karşı çıkacak birisi Tanrı’nın ilk neden olduğu durumu içinde Tanrı’nın varlığına eleştiri getirilmesi gereklidir. Tanrı’nın ilk neden olmasının Tanrı’nın herhangi bir sıfatıyla çeliştiğini iddia eden başarılı bir argüman çıkarsa veya ilk neden fikrinin hatalı bir fikir olduğunu sunan başarılı bir argüman çıkarsa Tanrı’nın ilk neden olduğu görüşü yıkılabilir. Şu ana kadar bu yönde başarılı bir argüman sunan kimse olmamıştır. “Tanrı’yı kim yarattı?” sorusu -felsefeden anlamayan bir insan için basitleştirmek gerekirse- şunu söylüyor: “Kendiliğinden var olanı kim yarattı?” Gördüğünüz üzere bu soru yanlıştır. Eğer üstte örneklendirdiğimiz şekilde argümanlar sunulmazsa bu sorunun sorulması hatalı olacaktır.

  3. Fərid dedi ki:

    Allah razı olsun, çok güzel site.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir