KUR’AN-I KERİM’E GÖRE CİHAD NEDİR? İSLÂM’DA CİHAD KAVRAMI

image_pdf

Cihad kavramı son zamanlarda daha da çok konuşulmaya başlandı. Bazı kimselerin TDK üzerinden “cihat” kelimesinin anlamına bakarak ve bunun kimi Müslüman terör gruplarıyla “örtüştüğünü” görerek cihat kavramının anlamını doğru anladığını sanması çok büyük bir hatadır. Çünkü bir kelime her zamanda ve zeminde aynı anlamda kullanılamaz. Ayrıca bu kelimenin -dini çerçevedeki- orijinal anlamını veren kaynaklar Kur’an-ı Kerim ve sünnettir. Dolayısıyla bu iki yolun peşinden giderek “cihad”ın (جهاد) anlamını anlayabiliriz. Her şeyden önce şunu da belirtelim ki “cihat” kavramının nasıl anlaşılacağı elbette ki bir yorum ve anlamlandırma konusudur. O nedenle farklı farklı cihad anlayışları türemiştir, zaten yazımızda buna oldukça değineceğiz. Şunu da belirtmek gerekir ki bu kadar geniş bir konuyu burada olabildiğince kısa ve öz bir şekilde ele almaya çalıştık. Cihadın Kur’an-ı Kerim’de nasıl geçtiğini ve İslami gelenekteki anlayış tarzlarını ve bizlerin bu konudaki fikrini belirtmeden önce doğrudan kelimenin kökünden bahsedelim. Cihad, Arapça “Cehd” kökünden gelir. Lügatte cehd; gayret etmek, takat getirmek, güç yetirmek ve meşakkat çekmek gibi anlamlarda kullanılır. Terim manası ise, “Bezlü’l-mechudi fi husuli’l-maksud”dur; yani maksada ve belirlenen hedefe ulaşmak için gereken her türlü çabayı göstermektir.[1] Yazımızın bölümleri şunlardır:

1. “Cihad” Kavramı Tarih Boyunca Nasıl Anlaşılmıştır?

2. Hz. Muhammed’in Savaşları, Kur’an-ı Kerim’deki Savaş Ayetleri ve Cihad

3. “Cihad” Kavramını Nasıl Anlamalıyız?

 

1. “CİHAD” KAVRAMI TARİH BOYUNCA NASIL ANLAŞILMIŞTIR?

Cihad deyince insanların aklına ne yazık ki Arap ülkelerinde uygulanan hukuki politikalar yahut IŞİD, Boko Haram, El-Nusra gibi terör örgütleri gelmektedir. Oysa bunların “cihad” kelimesinin anlamı açısından doğrudan hiçbir önemi yoktur. Cihad kavramının ne olduğunu anlamak için bu kelimeye dini çerçevede anlamını veren kitap olan Kur’an-ı Kerim’e ve bunun uygulandığı döneme, yani Peygamber’in hayatına (sünnetine) bakmak gerekir. Cihad kelimesi İslâmî literatürde geniş ve dar çerçeveli anlamlara sahiptir. Geniş çerçeveli tanımda cihad, insanın hem kendi nefsiyle hem şeytan ve şeytani güçlerle hem de dış düşmanlarla mücadelesini; dar çerçeveli tanımda ise dış düşmanlarla/gayri müslimlerle (kimi zaman da bozgunculuk yapan ama kendine mümin diyenlerle) savaşmayı ifade eder. Örneğin Hac Suresi’nin 78. ayeti “cihad” kelimesini oldukça geniş bir çerçevede ele almaktadır, şöyle söylemektedir:

Allah yolunda hakkıyla cihad edin; Allah tevhid dini için sizi seçmiş ve bu dinde size zorluk çıkarmamıştır. Şu halde atanız İbrahim’in dini olan bu tevhid dinine sımsıkı sarılın. Yine Allah önceki vahiylerde olduğu gibi bu Kur’an’da da sizi ve sizin gibi inananları yürekten Allah’a teslim olanlar [Müslümanlar] diye isimlendirdi ki bu isme yaraşır biçimde Peygamber size örnek olsun, siz de diğer insanlara örnek olun. Bunun için de namazı hakkıyla kılın, zekatı verin. Allah’a yürekten bağlılık gösterin. Çünkü O’dur sizin gerçek mevlanız, yar ve yardımcınız. O ne güzel yar, ne güzel yardımcıdır!

 

Bu ayetten de anlaşılacağı üzere “cihad”, bir Müslümanın bütün bir hayatını, Allah yolunda attığı her türlü adımı kapsamaktadır. Fakat bir gerçektir ki literatürde “cihad” kelimesinin anlamı için daha çok Bakara 190-194, Enfâl 39, Tevbe 5, 29, 36 gibi savaşla ilgili olan ayetlere başvurulmuştur. Şuna da dikkat çekmek gerekir ki Kur’an-ı Kerim’de Mekki ayetlerde “cihad” daha geniş çerçevede kullanılmışken Medeni ayetlerde daha çok savaş üzerinden cihad yapılmasından bahsedilmiştir. Bunun nedeninin o dönemde ayetlerin indiği çevrenin yaşadığı tecrübelerin/olayların farklılaşması olduğu oldukça açıktır. Bilinir ki Müslümanların Medine’ye hicret etmesinin nedeni müşriklerden zulüm ve baskı görmeleri, İslam’ı hakkıyla yaşayamamaları ve anlatamamalarıydı. Müslümanlar temel olarak bu olay nedeniyle Medine’ye hicret etmişti ve elbette olayların ardı arkası kesilmemiş, müşriklerin Müslümanlara baskıları devam etmişti. Sonrasında Müslümanlar da karşılık vermeye başlamış ve Peygamber döneminin savaşları zaten bu nedenle yaşanmıştır. Sonuçta Kur’an-ı Kerim belirli bir çevreye, belirli yaşanmışlıklar üzerine indiği için Medeni ayetlerde daha çok cihadın savaş yönünün ele alınması oldukça beklenen bir şeydir. Geleneksel literatürde de cihadın daha çok savaş üzerinden ele alınması Müslümanların kendi dönemlerindeki yaşanmışlıklarını gösterir. Basit bir örnek vermek gerekirse, sürekli namaz kılan bir ailenin yanında büyümüş ve geleneksel fıkıh kitaplarını okumuş bir çocukla şehir hayatının içine doğmuş ve Müslüman olsa da ne oruç tutmuş ne de namaz kılmış bir ailenin yanında büyümüş çocuğun din algıları bir değildir. Her ne kadar ikisi de ahlâklı ve fiili olarak Allah’a bağlılığını uyguluyor olsa da örneğin daha geleneksel tarzda büyümüş olan çocuk bir kimsenin inançsız olmasına daha sert tepki gösterebilir. Dolayısıyla cihad kelimesinin fakihler tarafından daha çok savaş yönüyle ele alınması açıkçası -kendi yaşadıkları, ortak geçmişleri gibi konular gereği- beklenen bir şeydir. Fakat tefsir ilminde de aynı şeylerin olması biraz üzücüdür. Çünkü tefsir ilminin amacı fıkıh ilmi gibi normatif bir sonuç vermek değil, Kur’an-ı Kerim’in gerçek manasının ortaya çıkarılması olmalıdır. Ancak müfessirler de genelde fakihler ile birlikte yol aldığı ve Kur’an-ı Kerim’i anlamlandırırken kendi mezheplerini ön plana çıkarttıkları için tefsir ilminde de daha çok cihadın savaş yönü ele alınmıştır.

 

Tasavvuf geleneğindeki cihad anlayışı, “Küçük cihaddan büyük cihada döndük” (race’na mine’l-cihadi’l-asğar ile’l-cihadi’l-ekber) mealindeki rivayete dayanır. Fakat bu hadisin zayıf hadis olup olmadığı tartışmaları süregelmiştir ve örneğin Ali el-Kârî bu rivayetin senet/sûbût yönüyle zayıf olduğunu belirtmiş,[2] İbn Teymiyye de rivayetin asılsız olduğuna dikkat çekmiştir.[3] Tasavvufçular daha çok bireyin nefsiyle mücadelesinin önemli bir cihad olduğuna vurgu yapmış ve adeta kendiyle mücadele edemeyen bir müminin dış güçlerle mücadele edemeyeceğini savunmuşlardır. Aslına bakarsanız geleneksel literatürde de kişinin kendiyle mücadelesi önemli bir cihad yolu olarak ele alınmıştır ama çoğunlukla tasavvufçuların yaptığı kadar ön plana çıkarılmamıştır. Tasavvufçuların bireyin kendi nefsiyle mücadelesini önemli bir cihad olarak ele almaları bence tutarlıdır fakat “nefs”i sanki insanın en büyük düşmanı gibi görmeleri, Kur’an-ı Kerim’in bu kelimeye ne anlamlar verdiğiyle karşılaştırınca pek de tutarlı gibi durmamaktadır. Bu noktada, sonuç olarak, tasavvufçuların pek çoğu da savaş anlamındaki cihadı bir kenara atmamış ve onun da önemine vurgu yapmışlardır fakat kimi zaman da olur olmadık yerden “büyük cihad” diye adlandırdıkları “kendi nefsinle mücadele etmek” durumunu ortaya atmışlardır.

 

Tasavvufi gelenekte kimi zaman da bir yanıyla kafirlerle savaşmak olarak ele alınsa da daha çok “kendi nefsinle yapılan mücadele” olarak vurgulanan cihad, klasik tefsir ve fıkıh geleneğinde -kendi nefsinle yapılan cihadı da bir kenara atmamakla birlikte- daha çok kafire karşı yapılan savaş olarak ele alınmıştır. Fakihler genellikle Mekki ayetlerdeki “Barışı esas alın” (Fussilet 34, Furkan 63, Ankebut 46) gibi söylemlerin Medeni ayetlerde (hatta kimi zaman kafirlere karşı iyi bir tavır sergileyen Medeni ayetlerin yine başka Medeni ayetlerle) nesh edildiğini söylemiştir. Ve bununla birlikte “cihad” kelimesi dar anlama sokulmuştur. Ayrıca cihadın meşruiyetini de dünyada kafirlerin olmasına; yahut İslam’ın diğer dinler arasında zafere ulaşması gerektiğine vurgu yapmışlardır(Fakat 2. bölümde göstereceğimiz üzere ayetler bağlamıyla birlikte okunursa İslam’da savaşın gerekçesi kafirlerin olması değil, zulüm ve baskının olmasıdır). Örneğin Bakara 193 ve Enfal 39. ayetlerdeki, “Fitne ortadan kalkıncaya ve din (tamamıyla) Allah’ın oluncaya kadar müşriklerle savaşın” ifadesini, “Küfür ve şirk ortadan kalkıp tüm dünyada İslam mutlak hakim kılınıncaya değin savaşın” şeklinde izah etmişlerdir. Ancak bu yorum esas alındığı takdirde, “Dinde zorlama yoktur” (Bakara 2/256), “Dileyen iman, dileyen inkar etsin” (Kehf 18/29) mealindeki ayetlerin işlevsiz kaldığını, İslam’ın gayri müslimlere ya iman ya kılıç dışında üçüncü bir seçenek sunmadığını söylemek zaid olur. Oysa “fitne” lafzı bahsi geçen ayetlerde, Mekke döneminin başından itibaren Müslümanların inancına yönelik her türlü baskı ve şiddete atıfta bulunmaktadır. Buna göre fitnenin ortadan kalkıp dinin tamamıyla Allah’ın olmasından maksat, Müslümanların tevhid inancını benimsemekten dolayı maruz kaldıkları baskıların ortadan kaldırılması, böylece İslamiyetin özgürce yaşanabilir kılınması anlamı taşır. Mekki ayetlerin Medine’deki savaş ayetleriyle nesh olduğunu söyleyen alimler özellikle de şu hadis ile kendilerini haklı çıkarmaya çalışmışlardır:

İnsanlarla, “Allah’tan başka ilah yoktur” demelerine kadar savaşmakla emir olundum.[4]

 

Fakat bu hadisin tüm zamanlarda tüm müşrikler için söylendiğini düşünmek bence isabetli değildir. Gerek Peygamber’in savaş ahlakı olsun gerekse Kur’an-ı Kerim’in bildirileri olsun açıkça her zamanda ve zeminde her müşrikle savaşılır ilkesini kabul etmemektedir(Yazımızda buna değineceğiz zaten). Hadiste “insanlar”dan kastedilen şey sadece Mekkeli müşriklerdir. Çünkü zaten Arap olmayan müşriklerle Ehl-i kitabın tâbi olduğu hükümler bu hadis­te belirtilenden farklıdır. Ehl-i kitap ile yapılan savaş onların cizye vermesiyle sona erer, Müslüman olmaları şart değildir. Dolayısıyla bunun tüm insanlara karşı edilen bir söz olmadığı, o dönemde belirli bir gruba karşı edilen bir söz olduğu daha tutarlı bir yaklaşımdır. Açıkçası geleneksel tefsir literatüründeki “nesh” anlayışı tarihin devinim içinde olduğunu ve ayetlerin dönemin ihtiyacına göre değiştiğini kabul etmiştir. Fakat Medeni ayetlerle birlikte şeriatın değişmeyeceğine kanaat getirmiş, ve artık ayetlerin -bağlamını da bir kenara atarak- “son haliyle” uygulanması gerektiğini belirtmiştirler. Oysa ki bence bu anlayış tutucu bir anlayıştır. Tarihin devindiğini ve bunun neticesinde de insanların (özelde Müslümanların) ihtiyaçlarının farklılaştığı vurgulansa da onların bu işi Medeni ayetlerde bırakıp herkesin o ayetlere bire bir uyması gerektiğini belirtmeleri bence tutarsızdır. İlk kabul(İnsanların ihtiyaçlarının, hallerinin tarih değiştikçe değiştiği), ikinci kabulü(Medeni ayetlerde “cihad” savaş anlamında alınmıştır Mekki ayetteki barış ortamı bu ayetlerle birlikte nesh edilmiştir) -en azından belirli bir oranda- saf dışı bırakmaktadır.

 

Müfessirlerin ve fakihlerin bugüne kadar cihad kavramını kahir ekseriyetle savaş çerçevesinde ele almasını da sosyolojik sebeplere bağlayabiliriz. Örneğin cihad anlatımlarına oldukça önem veren Kurtubi henüz küçük yaşlarındayken babasının şehit edildiğini görmüş ve hayatı boyunca Hristiyanlarla savaşların olduğu bir konumda yaşamıştır. Bu da onun anlayış tarzını etkilemiş ve teolojik nedenlerden çok kişisel nedenlerden ötürü “cihad” kavramının sadece savaş yönüne değinmiştir. Özellikle geçmiş toplulukların (yani daha birkaç yüzyıl öncesine kadar insanların sosyolojik yaşamının) geleneklere daha çok bağlı ve bugün karşılaşmadığımız bir şekilde mücadelerle dolu olduğu düşünüldükçe, ayrıca müfessirlerin ve fakihlerin genel olarak Kur’an-ı Kerim’in nasıl mucizevi olduğu ve ayetlerinin tüm zamanda ve zeminde uygulanması gerektiği yönündeki görüşleri düşünüldükçe cihad kavramının kahir ekseriyetle “harb” ve “kıtâl” kavramıyla eşdeğer görülmesi çok şaşırtıcı olmasa gerek.

 

Modern zamanlarda ise toplum yaşantısının büyük oranda değişmesiyle birlikte (şöyle düşünün ki bu neslin olmadan edemediği telefon daha birkaç on yıl önce bu kadar yaygın değildi, şu anda internet ortamında olur olmadık kişiler tarafından bir hareretle tartışılan dini, felsefi ve bilimsel konular geçmişte halk arasında bu kadar yaygın değildi vb.)”cihad” kavramına karşı farklı bakış açıları da türemiştir. Bu bakış açılarını kabaca şöyle ele alabiliriz: Gelenekselci yaklaşım, savunmacı yaklaşım, bağlamsalcı yaklaşım. Gelenekselci yaklaşım (üstten de anlayacağınız üzere) ayetlerin her zamanda ve zeminde geçerli olduğunu düşünen ve Mekki ayetlerin Medeni ayetlerde nesh edildiğini düşünen, hatta kimi Medeni ayetlerin yine Medine’de kimi zaman çok kısa bir süre sonra inen ayetlerle nesh edildiğini düşünen bir yaklaşım tarzıdır. Seyyid Kutub gibi ilim adamları, IŞİD gibi terör örgütleri farklı argümanlara dayanarak bu anlayışı benimserler. Savunmacı yaklaşım ise değişen devlet politikalarıyla birlikte son birkaç yüzyılda oldukça farklı bir yaşama evrilen insan yaşamını baz alarak ayetlerin modern zamandaki ahlâkiliğini baz alan, ayetlerin tüm zamanlarda aynı şekilde geçerli olduğunu savunan bir yaklaşım tarzıdır. Bağlamsalcı yaklaşım ise şeriat ayetlerinin belirli bir tarihselliğe sahip olduğunu, ayetlerin belirli bir çerçevede gelişip belirli bir zamana ve zemine ait olduğunu savunan ve bu neticede ayetlerin günümüzdeki aktüel değerini ortaya çıkarmaya çalışan yaklaşımdır.

 

2. HZ. MUHAMMED’İN SAVAŞLARI, KUR’AN-I KERİM’DEKİ SAVAŞ AYETLERİ VE CİHAD

Daha önce Kur’an-ı Kerim’deki Savaş Ayetleri adlı yazımızda savaşla ilgili ayetlerden bahsetmiştik, dolayısıyla burada uzun uzadıya ele almayacağız daha çok “hayati” noktalara değineceğiz. Başta şunu söylemek gerekir ki ayetler bağlamından koparılarak okunamaz(Bu herhangi bir metin için böyledir). Eğer Kur’an-ı Kerim “o kafirlerle savaşın” diyorsa bunu bir yaşanmışlık üstüne, bir olay çerçevesinde söylemektedir. Ayetlerin bağlamından koparılması ve bir olay çerçevesinde söylenen bir cümlenin tarih-üstü bir hale kavuşturulmaya çalışılması -isteyerek ya da istemeyerek- ayetlerin amacını saptırmaya neden olmaktadır. Ayetleri burada da çok kısaca ele almak gerekiyorsa, Bakara Suresi’nin ilgili ayetleri (190-194) şöyle söylemektedir:

Sizinle çarpışmaya girenlerle Allah yolunda siz de çarpışın. Fakat [haddinizi aşıp da] haksız saldırıda bulunmayın. Çünkü Allah haksız saldırıda bulunup haddini aşanları sevmez. O müşriklerle savaş meydanında karşılaştığınız zaman onları katledin. Onların sizi sürüp çıkardıkları yurdunuzdan [Mekke’den] siz de onları sürüp çıkarın. [Bilin ki] İnancınızdan dolayı onların size reva gördükleri baskı ve zulüm, savaşta insan öldürmekten daha kötüdür. Mescid-i Haram civarında onlar sizinle savaşmadıkça siz de onlarla [orada] savaşmayın. Şayet size orada saldırırlarsa, siz de onlara saldırın. Zira saldırgan kafirlere yaraşan ceza budur. Eğer savaşı sona erdirirlerse Allah çok affedici, çok merhametlidir.  [İnancınıza yönelik baskı ve zulüm, yani] Fitne kalmayıncaya ve [insanları yargılama hakkı, yani] din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla çarpışın. Eğer çarpışmaktan vazgeçerlerse [unutmayın ki] zulme sapanlardan başkasına düşmanlık edilmez. Haram ay, haram aya karşılıktır. Hürmetler ve yasaklar karşılıklıdır. O halde, azgınlık edip size saldırana siz de aynı şekilde saldırın. Allah’tan korkun ve bilin ki Allah, emrine itaatsizlikten korkup sakınanlarla beraberdir.

 

Ayetleri okudukça da anlaşılacak şey şudur ki burada karşı tarafın Müslümanlara uyguladığı büyük bir zulüm ve baskı vardır. Zaten Müslümanlar da bu nedenle Medine’ye hicret etmişti fakat -tarihin ve ayetlerin de gösterdiği üzere- müşriklerin baskısı devam etti. Müşriklerin uyguladığı bu zorbalığa, zulümlere karşı Müslümanlar fikirlerini savunmak adına ve Allah adına savaş veriyorlardı. Hatta doğrudan savaşla ilgili inen [muhtemelen] ilk ayetler olan bu ayetlerde görüldüğü üzere “Sizinle savaşanlarla savaşın” deniliyor ve aynı zamanda barışın daha hayırlı olduğuna da vurgu yapılıyor. Kur’an-ı Kerim’in savaşla ilgili inen ilk ayetleri savaşın daha çok nedenini hedef alırken daha sonraki ayetleri ise savaş stratejilerini ele almıştır. Kur’an-ı Kerim’in bütün olarak bir hitap olduğu düşünülürse zaten daha sonraki inen ayetlerde bir daha savaşın nedeninin ne olduğunun vurgulanmasına gerek olmadığı anlaşılacaktır. Örneğin ilk inen savaş ayetlerinden olan Hac Suresi’nin 38-39. ayetlerinde savaşın gerekçesinden şöyle bahsedilmektedir:

Haksız yere saldırıya uğrayan [müminlere], zulme uğramış olmalarından dolayı savaşma izni verilmiştir. Şüphesiz Allah müminleri düşman karşısında muzaffer kılmaya kadirdir. O müminler ki sırf “Rabbimiz Allah’tır.” dedikleri için haksızca yurtlarından sürüldüler…

 

Savaş gerekçesi verildiği gibi savaş ahlakından da söz edilmiştir. Barışın esas olduğu örneğin Şura Suresi’nin 40-42 ayetlerinde şöyle belirtilmiş fakat zulme karşı savaşın da gayet tabii bir şey olduğu vurgulanmıştır:

Kötülüğün karşılığı o kötülüğe denk bir cezadır. Ama her kim kötülüğü bağışlar ve barıştan, sulh-sükundan yana olursa onun mükafatı Allah’a aittir. Şüphesiz Allah kötülüğe karşılık vermede ileri gidenleri sevmez. Bununla birlikte, zulüm ve zorbalığa uğrayan kimse bağışlayıcı davranmayıp karşılık verirse, [o] böyle yapmasından dolayı suçlanmaz. Suçlanmayı ve cezalandırılmayı hak edenler, insanlara zulmeden ve haksız yere azgınlık yapan kimselerdir. Böylelerini acıklı bir azap beklemektedir.

 

Bakara Suresi’nin 193. ayetinde geçen “Fitne kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla çarpışın.” ifadesini de ele almak istiyorum. Gelenekte bu genellikle “Allah’ın dini her yerde hakim oluncaya kadar onlarla çarpışın.” şeklinde ele alınmıştır. Ayetteki “fitne” kelimesine “şirk koşma” anlamı verilmiş ve “din yalnız Allah’ın oluncaya kadar” ifadesine de “Herkes Müslüman oluncaya kadar” anlamı verilmiştir. Oysa gerek Peygamber’in savaş konusundaki tutumları olsun (birazdan daha detaylıca inceleyeceğiz bunu) gerekse -bu yazı boyunca ilgili olarak aktardığımız ve aktaracağımız- Kur’an-ı Kerim ayetleri ve bu ayetin bağlamı bu tarz bir çıkarımı isabetsiz kılıyor. Nasıl ki Fatiha’da bulunan “mâliki yevmid dîn(مَلِكِ يَوْمِ الدِّينِ – din günü)” ifadesinden kasıt “Allah’ın yargılama yapacağı gün(kıyamet zamanı)” ise Bakara Suresi’nin 193. ayetindeki “din” ifadesinden de kasıt aynıdır. Yani ayet, sanılanın aksine, kafirlerin Müslümanlara yaptığı baskı ve zulüme karşı çıkmakta ve inanç özgürlüğüne vurgu yapmaktadır. Tam da bu noktada, “fitne” kelimesi de “şirk koşmak” anlamına değil “baskı, zulüm” anlamlarına gelir. Kaldı ki hemen Bakara 191. ayette “fitne” kelimesine “baskı, zulüm” manasını verirken aynı konudan bahseden bir ayette aynı kelimeye “şirk koşmak” manasını vermek açıkça bir tutarsızlıktır. İlgili ayetin bağlamı (Hicretin daha erken zamanlarında indiği düşünülmektedir), Peygamber’in savaş ahlakı ve Kur’an-ı Kerim’in kafirlere karşı tutumuyla ilgili diğer ayetler bağlamıyla birlikte ele alınınca bu ayetin herkesin Müslüman olmasına değil, dini yargılamanın hiçbir beşer tarafından yapılamayacağına vurgu yaptığı rahatça anlaşılmaktadır. Medeni ayetlerden biri olan Mumtehine Suresi’nin 8 ve 9. ayetinde Kur’an-ı Kerim’in savaş açmayan müşriklere yani zulüm etmeyenlere saldırmaya cevaz vermediğini açıkça görmekteyiz:

Din uğrunda size savaş açmamış, sizi yurdunuzdan çıkarmaya kalkışmamış müşriklere gelince, Allah onlarla iyi ilişkiler kurmanızı, kendilerine adaletli davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah adaletli davrananları sever. Allah sadece din uğrunda size savaş açmış, sizi yurdunuzdan çıkarmış ve çıkarılmanız için destek sağlamış kimseleri dost edinmenizi yasaklar. Onlarla dostluk kurup birlik olanlar, zalimlerin ta kendileridir.

 

Maide Suresi’nin 8. ayeti şöyle söylemektedir:

Ey Müminler! Allah hakkı için, her daim adalet ve hakkaniyet sahibi olun. Bir zümreye yönelik öfke ve nefretiniz, adaletsiz davranmanıza yol açmasın. Gerek dosta gerek düşmana karşı hep adaletli olun. Çünkü Allah’a karşı saygı ve sorumluluk bilincine en uygun davranış budur. Allah’ın emirlerine kayıtsız kalmaktan sakının; çünkü Allah yaptığınız işlerden tümüyle haberdardır.

 

Eğer ayetlerin bağlamı çöpe atılırsa ve Kur’an-ı Kerim’in o konuya olan genel bakışı değil de herhangi bir olay çerçevesinde gelişen o anlık bakışı sanki tarih-üstü bir bakışmış gibi ele alınırsa, işte o zaman ayetler hakkında karışıklıklar ortaya çıkmaya başlar. Kur’an-ı Kerim fiilen savaştan bahsettiği Medeni ayetlerde dahi savaş hukukuna dikkat etmeyi hep vurgulamış (size saldırmayanlara saldırmayın, size saldırdıkları ölçüde siz de onlara saldırın, zulümden yana olmayın…) ve asıl iyi olanın barış olduğunu defalarca belirtmiştir(Bkz. Maide 8, Şura 40-42, Hac 39-40, Tevbe 4-9, Bakara 190-194, Mumtehine 8, Nisa 90-91, Enfal Suresi 58-61 vb.). Kur’an-ı Kerim’in müşriklere ve ehl-i kitaba olan bakışını ayetlerin bağlamını çöpe atmadan ele alırsak görürüz ki Kur’an-ı Kerim’in amaçladığı şey açıkça barıştır. Fakat Medine’de müşriklerin baskıya devam edip fiili savaş boyutuna geçmesi ile birlikte Hz. Muhammed ve ashab-ı kirâm da savaşmaya başladı. Hz. Muhammed’in dönemindeki savaşlarda (birazdan değineceğimiz üzere) ya bir zulme karşı savaş açılmış, ya savunma savaşı gerçekleştirilmiş ya da antlaşmanın bozulmasına karşılık verilmiştir. Fakat hak-hukuk tanımayan şekilde savaşlar yapılmamış, Müslümanlara fiilen dokunmayanlara karşı savaşılmamıştır. Ayrıca, Peygamber’in savaştan geri duran müşriklerle mutlak surette savaşmayı emrettiği, barış tekliflerini geri çevirdiği ya da savaş esnasında eman dileyen kimselere eman vermediği hususunda herhangi bir haberin mevcudiyeti de [hadislerde] bilinmemektedir. Ankebut Suresi’nin 46. suresi şöyle söylemektedir:

[Ey Müminler!] Size karşı düşmanca ve saldırganca davranan kesimi hariç, Yahudiler ve Hıristiyanlarla mümkün olan en güzel şekilde konuşup tartışın ve onlara şöyle deyin: “Biz hem bize indirilen Kur’an’a hem de size indirilen kitaplara iman ettik. Bizim ilahımız/tanrımız da sizin ilahınız/tanrınız da bir ve aynı ilah/tanrıdır. Biz yalnız O’na teslim olmuş kimseleriz.”

 

Kendisine karşı savaş açmayanlara ya da zulüm etmeyenlere karşı barışı esas almayı belirten daha pek çok ayet vardır(Bkz. Yunus Suresi 99 ve 108, Gaşiye 21-22 vb.). Medeni ayetler arasından barışa çağıran ayetlerden biri olan Bakara Suresi’nin 256. ayeti de açıkça şöyle söylemektedir:

İman hususunda asla zorlama yoktur.[5] Çünkü artık neyin hak neyin batıl, neyin doğru neyin yanlış olduğu açıkça ortaya çıkmıştır. Şimdi her kim putları ve şeytanın yandaşlarını [tâğûtu] reddedip yalnız Allah’a inanıp güvenirse, kopma ihtimali bulunmayan bir kulpa tutunmuş olur. Allah her şeyi işitir, her şeyi bilir.

 

Ayrıca Peygamber antlaşmalara da sıkıca bağlanmış ve antlaşmayı her ne kadar askıya alıp savaş açan müşrikler olsa da antlaşmaya devam etmek isteyen müşriklerle savaşılmamıştır. Bu yönde Enfal Suresi’nin 58-61. ayetleri şöyledir:

[Ey Peygamber!] Antlaşma yaptığın bir topluluğun hıyanet etmesinden endişe edersen, sen de antlaşmayı bozduğunu kendilerine açıkça bildir. Çünkü Allah sözünde durmayanları hiç sevmez. O kafirler ceza ve azaptan kaçıp kurtulacaklarını sanmasınlar. Onlar ne yaparlarsa yapsınlar elimizden asla kurtulamayacaklar! [Ey Müminler!] Allah’ın düşmanlarını ve aynı zamanda sizin düşmanlarınızı, aynca sizin bilmediğiniz, ama Allah’ın bildiği diğer düşmanları korkutup caydırmanız için elinizden geldiğince güç-kuvvet ve savaş atlan hazırlayın. [Bilin ki] Allah yolunda harcadığınız her şeyin mükafatı size eksiksiz verilecek ve bu hususta en küçük bir haksızlığa uğramayacaksınız. [Ey Peygamber!] O kafirler/düşmanlar banşa yanaşırlarsa sen de barıştan yana ol ve her daim Allah’a güven. Şüphesiz O her şeyi işitir, her şeyi bilir.

 

Bu yönde Tevbe Suresi’nin 4. ayeti şöyledir:

[Ey Müminler!] Kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklerden, antlaşma şartlarına tanı olarak uyan ve size karşı başkalarıyla işbirliği yapmayanların [örneğin Kimine gibi kabilelerin] durumu farklıdır. Bu sebeple, onlarla yaptığınız antlaşmanın şartlarına süresi doluncaya kadar uyun. Çünkü Allah antlaşmalarına uyan, ahde vefasızlıktan sakınan kimseleri sever.

 

Medeni bir sure olan Nisa Suresi’nin 90 ve 91. ayeti de “bozgunculuk etmeyip kendi halinde olanlara savaş açma” fikrini şu şekilde açıkça ortaya koymaktadır:

Bununla birlikte, sizinle antlaşması bulunan [Huza’a, Huzeyme gibi] bir kabileye sığınanlara veya gerek sizinle gerek kendi kabileleriyle savaşmayı istemedikleri için gelip size savaşmayacaklarını bildiren tarafsızlara ilişmeyin. Allah dileseydi onları sizin başınıza musallat eder ve dolayısıyla onlar da sizinle savaşırlardı. Şu halde, onlar size ilişmez, saldırmaz ve size barış teklif ederlerse, bilin ki bu durumda Allah onlar aleyhine herhangi bir şey yapmanızı onaylamaz. [Ey Müminler!] Bütün bu grupların dışında diğer birtakım münafık insanlarla da karşılaşacaksınız ki onlar hem sizden hem de kendi kabilelerinden yana kendilerini sağlama almak, güven içinde olmak arzusundadırlar. Hal böyleyken, onlar müminlere karşı savaşmaya çağrıldıklarında gözü kapalı biçimde çarpışmaya katılırlar. Şayet sizi tacizden geri durmaz, barışa yanaşmaz ve taarruzdan el çekmezlerse, onları takip edin ve yakaladığınız yerde katledin. İşte kendileriyle savaşma hususunda size tam yetki ve izin verdiğimiz kimseler bunlardır.

 

Ayetlerden açıkça savaşma izninin bozgunculuk edenlere karşı verildiği ve saldırıya geçmeyip kendi halinde yaşayanlara karşı savaşılamayacağı anlaşılıyor. Bu çerçevede, Hz. Muhammed de bulunduğu hiçbir savaşta bozgunculuk yapmayı, zulmetmeyi amaçlamamıştır. Hatta Hz. Muhammed’in döneminde yapılan İslam savaşları tamamen savunmak için yapılmış yahut bir zulme karşı başlatılmıştır(Peygamber’in yolladığı elçilerin öldürülmesi gibi, aralarında olan antlaşmayı bozmak gibi, insanlara işkence yapmak gibi…). Tevbe Suresi’nin 12. ayetinde de şöyle bir ifadede bulunulur:

Onlar sizinle antlaşma yaptıktan sonra ahitlerini bozar, dininiz hakkında ileri geri konuşurlarsa, işte o zaman kafirler güruhunun elebaşlarıyla savaşın. Çünkü onların antları ve sizden aldıkları emanları yok hükmündedir. Evet, onlarla savaşın ki bu sayede kötü davranışlarından vazgeçsinler.

 

Ve Hatta Tevbe Suresi’nin 13. ayetinde de kimlerle savaşıldığı açıkça şöyle belirtilir:

[Ey Müminler!] Sizinle yaptıkları antlaşmaya uymayan, vaktiyle Peygamber’i yurdundan çıkarmak için etmediklerini bırakmayan [bu namert] adamlarla savaşmayacaksınız da başka kimle savaşacaksınız?! Kaldı ki savaşın fitilini ateşleyenler de onlar olmuşlardır. Yoksa onlardan korkuyor musunuz?! Oysa asıl korkmanız gereken Allah’tır. Çünkü siz iman sahibi kimselersiniz.

 

Görüldüğü üzere Tevbe Suresi’ndeki “O müşrikleri öldürün” ifadesi antlaşmalarını bozan müşriklerle ilgilidir. Bu arada, Tevbe Suresi’nin 6. ayetinde antlaşmayı bozmak istemeyenlere (savaşmak istemeyenlere) karşı savaşılmaması gerektiği de vurgulanmıştır, bu savaş ahlakına önem verilmiştir. Tevbe Suresi’nin 13. ayetinde de açıkça savaşın fitilini tutuşturanların kafirler olduğu, Müslümanların da onlara karşı savaşması gerektiği vurgulanmıştır. Şunu da dile getirmek gerekir ki ayetler üzerinde bu tarz anlamlandırmaları bizler modern zamanlara uysun diye yapmamaktayız. Tam tersine bunların ayetin nüzulüne, bütününe, Peygamber’in yaşantısına en uygun anlamlandırmalar olduğunu ilmi bir hassasiyet çerçevesinde dile getiriyoruz. Yaptığımız tarzda yorumlar bütün bir İslam tarihinde çöpe atılmış yorumlar/anlamlandırmalar da değil. Sadece hakim gelenek belirttiğimiz tarzda yorumlamadığı için, öyle yorumlayanlar da pek bilinmiyor. Örneğin bazılarımız “Ey Müminler! Yakınınızda bulunan kafirlerle savaşın. Böylece onlar sizin ne kadar sert ve dirençli olduğunuzu bizzat görüp anlasınlar. [Bilin ki] Allah cihad emrine itaatsizlikten sakınanlarla beraberdir.” diyen Tevbe Suresi’nin 123. ayetini okuduğunda bunun tüm zamanlarda ve zeminlerde aynı şekilde geçerli olduğunu savunabilir. Oysa yazıda anlatmaya çalıştığımız şey odur ki, bu ayetlerin hepsinin bir bağlama vardır. Örneğin bu ayet üzerine MS593-671 yıllarında yaşayan İbn Zeyd, ayette bütün zamanlarda tüm kafirlerin kastedildiğini değil ayetin indiği çerçevedeki kafirlerden bahsedilmektedir.[6] Kuşkusuz nüzul döneminden sonra da Müslümanların yakın çevresinde kafirler olmuştur; fakat savaşın gerekçesi yakın çevrede kafirlerin bulunması değildir, bunu iyice anladıktan sonra zaten cihadın savaşla ilgili kısmının neleri barındırdığı iyice anlaşılacaktır. Unutmamak gerekir ki bu ayete ev sahipliği yapan Tevbe Suresi Hz. Peygamber’le yaptıkları anlaşmayı bozan bazı müşriklere savaş ilanıyla başlamakta, aynca surenin ikinci kısmındaki ayetlerin çoğu Tebük Seferi’ni ve münafıkların bu seferi akamete uğratma gayretlerini anlatmaktadır. Haliyle, suredeki kıtâl ayetleri olağanüstü denebilecek bir duruma atıfta bulunmaktadır. Toplumların hayatında barış asli, savaş ârızî bir durumdur; ârızî durumla ilgili ayetlerdeki hüküm bu duruma ilişkin illet ortadan kalktığında askıya alınır; dolayısıyla işlevsiz kalır. Açıkçası bu tür bir anlayışın temeli Kur’an-ı Kerim’in lafız-beyan ekseninde de verilebilir. Daha açıkçası, bu takdirde Allah, Mekke döneminde Hz. Peygamber ve müminlere, “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen -kötülüğü- daha güzel bir tavırla önle” (Fussilet 34); “Sana düşen yalnızca tebliğde bulunmaktır; hesabı görmek ise bize aittir” (Ra’d 40) gibi tavsiyelerde bulunmuş, derken, büyük ihtimalle hicretten kısa süre önce nazil olan Hac 39. ayette, “Saldırıya uğrayanlara, zulme maruz kaldıkları için savaşma izni verildi” mealindeki bir ifadeyle yeni bir sayfa açmış, hicretten bir-iki yıl sonra ise, “Size savaş açanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın” (Bakara 190) buyurmuştur. Nüzul döneminin son yıllarında savaş emrinin kapsamına Kureyşli müşrikler (Tevbe 5), daha sonra Ehl-i kitap (Tevbe 29) ve Arap yarımadasındaki diğer Arap kabilelerle birlikte tüm düşman kitleler (Tevbe 36) de dahil olmuştur. Bütün bu ayetlerdeki savaş ahkamının Medine döneminde Müslümanlar ile müşrikler ve kitabiler arasında yaşanan gerginliklerle doğrudan ilişkisi kurulabilir.

 

Yeri gelmişken The Myth of Religious Violence kitabına da değinmek gerekir. Encyclopedia of Wars isimli büyük savaş ansiklopedisinde anılan 1768 savaşın 123’ü (%7’si) “din sebepli savaşlar” kategorisine konulmuştur.[7] Fakat William T. Cavanaugh Dini Şiddet Miti adlı kitabında din sebepli olarak anılan savaşların da temelde sosyo-ekonomik sebeplerinin olduğunu göstermiştir.[8] Cavanaugh, dinlerin etkili olduğunun düşünüldüğü dönemlerde dahi, aynı dine hatta aynı kiliseye mensup siyasi güç odaklarının, kendi dini görüşlerini paylaşan kişilere karşı başka dini benimsemiş siyasi odaklarla yaptıkları ittifaklara dikkat çeker. Örneğin, 16. yüzyılda Katolik Fransızlar, Kutsal Roma İmparatoru olan Katolik Şarlken’e karşı Müslüman olan Osmanlı ile defalarca ittifak yapmıştır, tabii ki bunun nedeni din sebepli değildir, tamamen siyasi sebeplere dayanmaktadır.[9] Din sebepli olarak görülen ve aslında dinle hiç alakası olmayan Haçlı Seferlerinin dördüncüsünde Batılı Hristiyanlar, Hristiyan Bizans’ı yağmalamıştır. Bu tarihi olay da -genel olarak- savaşların güç elde etme, ekonomik çıkar elde etme gibi nedenlerden dolayı çıktığını ortaya koymaktadır.[10]

 

Peygamberimizin döneminde toplamda 60 küsür gazve ve seriyye gerçekleştiği düşünülmektedir(Daha fazla olduğu yorumunu yapanlar da vardır).[11] Hepsi de Medine’ye hicret ettikten sonra, o 13 senelik dönem içinde gerçekleşmiştir. Peki Peygamberimizin amacı her ne kadar savaş olmasa da neden bu kadar savaş yapılmıştır? Bunun çeşitli sebepleri vardır. Öncelikle, Arap halkı savaşlara oldukça alışık bir halktır. Kabilelerin birbiriyle küçük nedenlerden ötürü bile savaştığı bilinmektedir.[12] Hatta Japon İslam uzmanı Toshihiko Izutsu, İslam öncesi Arap toplumlarının metinlerini incelediğinde haksızlığa uğramadan saldırgan olmanın önerildiğini ve şiddetin övüldüğünü tespit etmiştir. Bunlar, Kur’an öncesi Arap toplumunda çölde hayatta kalmanın gereği olarak görülmüştür.[13] Zaten savaşlara alışık olan bir halkta bir de müşriklerin İslamı benimseyenlere karşı zulüm ve baskısının olması ve İslam’ı durdurmak için fiili savaşlara geçmeleri Hz. Peygamber’i -o her ne kadar istemese de- savaşa götürmüştür. Elbette Peygamber’in amacı insanları hak hukuk tanımadan yok edip İslam’ı herkese yaymak olmamıştır. Peygamber’in gazvelerinde ya da seriyyelerindeki ölü sayısı oldukça azdır. Bilirsiniz ki İslam dini özellikle de Medine’de inanılmaz bir şekilde yayılmaya başlamıştır. O tarihin şartları düşünülürse bu kadar az kişinin ölümüyle bu kadar hızlı bir şekilde İslamiyet’i yaymak büyük bir başarıdır. Belirtelim ki Peygamber her ne kadar savaşta olsalar da her zaman barış yolunu gözetmeyi ve savaş sırasında da oldukça merhametli davranmayı amaçlamıştır. Örneğin Hz. Peygamber Medine’nin son dönemlerine doğru Kuzey’e doğru gönderdiği orduya şu sözleri etmiştir:

Gittiğiniz yerlerde kadınları, çocukları, yaşlıları öldürmeyin, ibadet eden rahiplere ve mabetlere dokunmayın, ağaçlara ve hayvanlara dokunmayın, servetleri de heder etmeyin.[14]

 

Bir diğer hadis şöyledir:

Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyiniz. Fakat düşmanla karşı karşıya gelirseniz sabrediniz, direniniz.[15]

 

Bir diğer hadis şöyledir:

Biz Resulullah ile birlikte bir sefere çıkmıştık. Sefer sırasında şiddetli bir kıtlık ve sıkıntıya maruz kaldık. Derken, bir ganimet ele geçirdik. Askerler onu hemen yağmalayıverdiler. Resulullah yaya olarak (teftiş maksadıyla) yanımıza geldiğinde tencerelerimiz kaynamaya başlamıştı bile. Yayı ile tencereleri deviriverdi. Etleri de toprağa buladı. [Hepsini böylece yenemeyecek hale getirdikten] Sonra şu açıklamayı yaptı: “Yağma mal leşten daha helal değildir.” yahut şöyle bir şey demişti: “Leş yağma maldan daha helal değildir.”[16]

 

Peygamber’in savaş ahlâkına önem verilmesi gerektiğine vurgu yaptığı bir başka hadisi ise şöyledir:

Öldürme tarzında insanların en ölçülüsü iman sahipleridir.[17]

 

Anlayacağınız üzere Peygamber yaptığı savaşlarda hiçbir zaman karşı tarafa işkence yapmayı, onlara zulmetmeyi amaçlamamıştır; savaş sırasında da kendi halinde yaşamına devam edip Müslümanlara dokunmayan kafirlere, hatta ağaçlara ve hayvanlara dokunulmamasını istemiştir. Örneğin Bedir Savaşı gerçekleşmeden önce Hz. Muhammed, Ömer b. el-Hattab aracılığıyla müşriklere savaşmamayı teklif etti fakat müşrikler bunu kabul etmediler. Müslüman ordusunu bitirmek istedikleri için savaşa gittiler, ki savaşcakları ordu kendilerine oranla güçsüz idi ve İslâm’ın tek ordu gücüydü, fakat Müslümanlar her ne kadar az sayıda ve az imkâna sahip olsa da Hz. Muhammed’e güvendi – İslam ordusu kazandı.[18] Ayrıca bu savaşta elde edilen esirler de 10 kişiye okuma-yazma öğretme şartıyla serbest bırakıldılar. Uhud Savaşı da müşrik ordularının Bedir Savaşı’nın intikamını almak isteyip saldırmasıyla gerçekleşti. Peygamber’in savaşları ya bu şekilde savunma savaşı yaparak gerçekleşti ya da örneğin Mu’te Savaşı’nda olduğu gibi Peygamber’in yolladığı elçilerin öldürülmesiyle gerçekleşti. Bu arada, savunma savaşı da modern zamanlarda genel olarak insanlar tarafından kabul görmüş ve Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın 51. maddesine de meşru müdafaa hakkı olarak geçmiştir.[19] Konumuza dönersek, Peygamberimizin Uhud Savaşı’nda müşrikler için “Allah’ım sen kavmime hidayet et, çünkü onlar bilmiyorlar.” diye dua ettiğini ve hatta kendisine (Hayber fethi sırasında) “Neden onların aleyhine dua etmiyorsun?” diyenlere de “Ben lanetleyici olarak gönderilmedim; insanları hak yoluna ve Allah’ın rahmetine çağırmak için gönderildim.” dediğini bilmekteyiz.[20] Daha bunun gibi, kendisine Tufeyl ibn Amr ed-Devsî “Ey Peygamber halkı İslamiyet’i kabul etmedi ve saptılar. Onların aleyhine dua et de başlarına musibet gelsin.” demesine rağmen Peygamber’in “Ey Rabbim, sen  Devs halkına hidayet eyle de onları İslâm camiamıza getir.” şeklinde dua ettiğini biliyoruz.[21] Kur’an-ı Kerim Peygamber’e sadece tebliğ etmek görevinin olduğunu, doğrudan inanmayanlara yahut inanıyormuş gibi gözükse de kalben inanmayanlara karşı yapacağı bir şeyin olmadığını söylemiştir. Dikkat ederseniz Kur’an-ı Kerim’in önerdiği şey inanmayanlara karşı zorbalık edilmesi değildir, yargılamanın zaten Allah tarafından olacağı vurgulanır. Örneğin bu konuda Mekki bir sure olan Nahl Suresi’nin 82. ayeti şöyle söyler:

[Ey Peygamber!] O müşrikler Allah’ın bunca lütuf ve nimetine rağmen iman ve itaatten yüz çevirmeye devam ederlerse bil ki sen onları ille de imana getirmekle mükellef değilsin. Sana düşen, Allah’ın ayetlerini açıkça tebliğ etmektir.

 

Medeni bir sure olan Maide Suresi’nin 99. ayetinde ise bu durum şöyle vurgulanır:

Resulün görevi tebliğden ibarettir. Allah açığa vurduklarınızı da gizlediklerinizi de bilir.

 

Ve Medeni bir sure olan Ali İmran Suresi’nin 20. ayetinde ise bu durum şu şekilde vurgulanır:

[Ey Peygamber!] Onlar inanç konusunda seninle tartışırlarsa de ki: “Ben özümü Allah’a teslim ettim. Bana uyanlar da O’na teslim oldular.” [Ey Peygamber!] Geçmişte vahye muhatap kılınanlara ve [vahiy kültürüne sahip olmayan/ümmi olan] müşrik Araplara, “Peki siz Allah’a teslim olmak için neyi bekliyorsunuz?” diye sor. Şayet onlar Allah’a teslim olurlarsa doğru yolu tutmuş olurlar. Yok, eğer buna yanaşmazlarsa, sana düşen, sadece hak ve hakikati tebliğ etmektir. [Unutma ki] Allah kullarının yapıp ettiklerini görür.

 

Şuna da vurgu yapmak istiyorum ki insanlar kavramların retorikleştirilmesine oldukça dikkat etmelidir. Tabii burada yazımızla bağlantılı olarak özellikle “cihad”, “terör” gibi kavramlardan söz ediyorum. Dilin sosyolojik yapısı unutulmamalı ve kimi zaman kimi insanların işine geldiğinde karşı tarafa “terörist” dediği işine geldiğinde ise desteklediği oldukça karşılaşan bir şeydir. Tarih boyunca bu böyle olmuştur, ve ne yazık ki böyle olmaya da devam etmektedir. Örneğin Afgan mücahitler Sovyetlere karşı savaşırken ABD onları birer “kutsal savaşçı” olarak görmüştür. Fakat aynı ABD bu kez Afganlar tarafından hedef alındığında onları birer “terörist” olarak adlandırılmıştır.[22] Buradaki amacım politik bir tavır takınmak değildir, lütfen yanlış anlaşılmasın. Sadece dilin kimi çıkarlar için kullanıldığını göstermek adına örnek veriyor, ve bu kavramların ilmi çerçevede tartışılması gerektiğini destekliyorum. Örneğin Hizbullah da kendisinin bir terörist olmadığını ve sadece yurtlarındaki işgalcilere karşı savaştıklarını söylemiştir.[23] Fakat örneğin ABD’nin daha yakın zamanda başkanı olan Donald Trump, Hizbullah’ı terör örgütleri içine dahil etmeyi uygun görmüş ve müttefiklerini aynı hamleye davet etmiştir. Dilin retoriği konusunda başka örnek FBI’in “terör” kavramını nasıl tanımladığı ve bu kavramın Fransız İhtilalinde nasıl kullanıldığıdır. FBI, ABD’nin istihbarat teşkilatı olması nedeniyle terör tanımında devletin yapabileceği teröre açıkça değinmemiştir.[24] Fakat Fransız İhtilalinde bu kavram sosyolojik çevre gereği -nispeten- devletin yaptığı terör özelinde ele alınmıştır.[25] Yazının ana konusun dilin retorikleştirilmesi olmadığından ötürü çok uzatmamak istiyorum. Fakat son birkaç örnekle noktayı koyacağım yazının bu bölümüne: İlgilenen arkadaşlar terör örgütlerini analiz eden, “terör” kavramını analiz eden çalışmaları internet üzerinden kolayca bulabilirler. Bu araştırmalar konusunda en ufak bir fikri olmayan kimselerin terörün retoriğine -her ne kadar istemeseler de- kurban gitmeleri oldukça kolaydır. Biz bu yazıda insanların oldukça retorikleştirdiği “cihad” kavramına din ekseninde bakmaya çalıştık. Elbette böyle uzun bir konu için küçük, özet yazısı gibi bir şey oldu. Retorik mevzusunda Coady’nin terör kavramının retorikleştirilmesiyle ilgili şu dörtlüğü dikkat çekicidir:

Bomba atmak kötüdür,

Bombardıman ise iyidir,

Lafın özü; terörün anlamı,

İktidar tacını kimin giydiğine bağlıdır.[26]

 

3. “CİHAD” KAVRAMINI NASIL ANLAMALIYIZ?

Peki neden “cihad” kavramının savaşa indirgenme olayı (ilk madde de anlattığımız üzere) neredeyse birkaç yüzyıl öncesine kadar sürmüştür? Yani, eğer cihad bizlerin dediği gibi zalimlere karşı savaş anlamına gelirken aynı zamanda bir Müslümanın Allah adına yaptığı diğer her şeyi de kapsıyorsa tarih boyunca bu kadar insan bunu görmemiş midir? Öncelikle şunu söylemek gerekir, henüz ilk dönemlerden itibaren bile Abdullah b. Ömer, Atâ b. Ebî Rebâh, Amr b. Dinar, İbn Şübrüme, Süfyân es-Sevri gibi alimler savaşın mutlak farz olmadığını, zalimlere karşı savaş anlamına geldiğini savunmuşlardır. Fakat gelenek büyük oranda bunun aksini savunmuştur.[27] Bu durum, ilk madde de dediğimiz üzere, sosyolojik sebeplere dayandırılabilir. Unutmayalım ki daha birkaç yüzyıl öncesine kadar genellikle totaliter yönetim şekilleri vardı. Hatta insan devlet için görülüyor, bugünkü gibi özgürlük anlayışları ve milletler arası bu kadar kolay iletişim yapılamıyor, insanlar da bugünkü insanlar gibi çeşitli bilgilere oldukça erişemiyor, savaşlar da kendini oldukça gösteriyordu. Anlayacağınız üzere, çoğu insan toplumundaki diğer insanlarla gerek düşünsel açıdan gerekse fiziki açıdan hemen hemen aynı büyütülüyordu. Bu durum yalnızca belirli bir zümrenin dinle haşır neşir olmasını sağladı. Bunun aksine insanlık tarihinde henüz birkaç yüzyıl öncesinde büyük devrimler yapıldı ve insanların günlük yaşantıları baştan aşağı değişti. Geçmişte pek çok kimseler tarafından kabul edilen kölelik-cariyelik kurumu olsun, küçük yaşta evlilik olsun, toprakları büyütmek adına karşılıklı savaşlar olsun, yalnızca aklı başında olan erkeklerin vergi vermesi olsun şimdilerde ilginç karşılanacak hale geldi. Bu durum özellikle de sanayi devriminden sonra gelen yeni insani hakların ve yaşayış biçimlerinin bir eseridir. Arap örfüne ve o dönemki gelişmeler üzerine inen Kur’an-ı Kerim’in oldukça garipsenecek bir yanı yoktu çünkü Kur’an-ı Kerim de o dönemki Arapların örflerini ve geleneklerini benimsemişti çoğunlukla; bunun yanında elbette tamamen ahlak dışı olanları da kaldırmıştı(kız çocuklarının diri diri gömülmesi olsun, zıhar uygulaması olsun, kızlara miras vermemek olsun vs.). Fakat modern zamanlarda insan yaşamlarındaki köklü değişikliklerle birlikte bu ayetler şimdi haliyle garipsenir oldu. Tabii bunun yanında alimlerin kimi zaman kendi görüşünü dine yamamaya çalışmaları da cabasıdır. Bu konuda er-Râzi, bir mezhebin kabul ettiği şeyin bir başka mezhep tarafından kabul edilmediğini ve ikisinin de bir şekilde kendilerine dayanak bulduğunu muhkem-müteşabih konusu üzerinden şöyle belirtmiştir:

Her mezhep mensubu kendi görüşlerine uygun ayetlerin muhkem, hasmının görüşlerine uygun ayetlerin müteşabih olduğunu iddia eder. Bir Mu’tezili, “Dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin” (Kehf Suresi 29) ayetinin muhkem, “Alemlerin rabbi Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.” (Tekvir Suresi 29) ayetinin müteşabih olduğunu söyler. Sünni ise bu konuda tam aksi görüşü savunur. Bilesin ki, dünya üzerinde her fırka kendi görüşüne uygun olan ayetleri muhkem, hasmının görüşüne uygun ayetleri müteşabih diye isimlendirir. Bu tutumu benimsemeyen bir fırkanın varlığına şahit olman söz konusu değildir. İşte bütün bu zikrettiğimiz görüşlerden ortaya çıktığı üzere, Müslümanların büyük çoğunluğu nezdinde öteden beri geçerli olan temel kural şudur: Hangi ayet kimin mezhebine uygunsa muhkem, hangi ayet muhalif mezhebe uygunsa müteşabihtir.[28]

 

Bu yazıda tüm bahsettiklerimizi bir araya getirince ve Kur’an-ı Kerim çerçevesinde “cihad”ın sadece savaştan ibaret olmadığı, “kıtâl” kavramına indirgenemeyeceği açıktır. Örneğin Mekki bir sure olan Ankebut Suresi’nin 69. ayetinde şöyle söylenmektedir:

Bizim uğrumuzda mücadele (cihad) edenler var ya, işte biz onları [mutluluk, kurtuluş] yollarımıza eriştireceğiz. Şüphesiz Allah imanında samimi olan ve iman yolunda mücadele edenlerle beraberdir. – Vellezîne câhedû fînâ le nehdiyennehum subulenâ ve innallâhe le meal muhsinîn – وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا وَإِنَّ اللَّهَ لَمَعَ الْمُحْسِنِينَ

 

Doğrudan “cihad” kelimesinin geçtiği bu ayette vurgulanan şeyin savaş olmadığı gayet açıktır. Çünkü Mekke’de savaşın olduğu bir cihadın (cihat anlayışının) mevcut olmadığı tarihi bilgilerle gayet açıktır(Gerek Kur’an-ı Kerim ile gerekse hadislerle oldukça açıktır). Nitekim bu tarih boyunca bu şekilde ele alınmıştır. Fakat sorun Medine’de cihadın savaşa dönüştürüldüğüne inanmaları ve cihadı kıtâl ile eşdeğer görmeleridir. Bu açıktır ki fakihlerin Medeni ayetleri tarih-üstü kılma çabalarından ibarettir. Oysa ki Mekke’de cihattan geniş bir çerçevede bahsedilirken Medine’de yaşananlar gereği cihadın savaş kısmından ağırlıklı olarak bahsediliyordu. Hatta cihadın gerekçelerinin verildiği tüm ayetlerde karşı tarafın bozgunculuk etmesinden bahsediliyor ve barışın en hayırlı yol olduğu vurgulanıyordu. Bunlardan üstteki kısımlarda zaten bahsettik. Burada kısa bir özetini geçmek gerekirse, Cihad savaşı ya yapılan bir zulme, fesada karşılık savaş açarak yapılır ya da savunma savaşı olarak yapılır. Hz. Muhammed’in hayatında da bu böyle uygulanmıştır. Kendi halinde duran ve zulmetmeyen, haksızlık etmeyen kafirlere karşı fiili olarak cihad savaşı yapılmaz(Bkz. Ankebut 46, Şura 40-42, Bakara 190-194). Savaş sırasında amaç işkence yapmak, her yeri yakıp yıkmak olmadığı gibi barışı esas almak daha hayırlıdır(Bkz. Bakara 190-194, Tevbe 3-8, Şura 40-42, Nisa 88-90, Enfal 39-40). Kimilerinin yaptığı gibi örneğin Tevbe Suresi’nin 5. ayetinin tek bir kısmını alıp bağlamını çöpe atarak yorumda bulunmazsanız değindiğimiz durumların Kur’an-ı Kerim’deki ve Peygamber’in siyerindeki karşılığını rahatça görebilirsiniz. Medine’de ilk dönemlerde savaşın gerekçesi üstte belirttiğimiz şekilde verilmiş ve sonrasında savaş stratejilerinden söz eden ayetler gelmiştir. Kimi kişilerin Medine döneminin son ayetlerinin bir önceki savaş ayetlerini nesh ettiğini öne sürmesi pek tutarlı gözükmemektedir. Çünkü bu ayetler farklı şeylerden bahsetmekte ve birbirleriyle ele alındıklarında da gayet uyumlu durmaktadırlar. Sonuç olarak şu da anlaşılmalıdır ki bir kimseyi iman etmiyor diye öldürmek aslında o kişinin iman etme olasılığını elinden almaktır. Sonuçta 35 yaşında birisini öldürdünüz diyelim, belki de o kişi 70 yaşına geldiğinde tövbe edip sizden de daha iyi bir mümin olacaktı. Dolayısıyla öldürmek mümkün olmadığı gibi zorlamak da üstte açıkladığımız üzere mümkün değildir.

 

Cihad -belirttiğimiz üzere- genel anlamda Allah’ın yolunda mücadele etmek demektir. Bu, Allah’ın rızası için ilimle, canla, malla, bedenle vs. yani her şeyimizle yapılabilecek bir şeydir. Bundan başka, Kur’an-ı Kerim’de cihad kelimesi birkaç farklı anlamda kullanılmaktadır fakat yazımızın konusu bir kelime olarak “cihad”tan çok insanların “Allah için cihad etmek iyidir.” gibi bir cümlede kullandığı cihad kavramının anlamını açıklığa kavuşturmak olduğundan dolayı o mevzuya girmeyeceğiz. Böyle bir kavram olarak cihadın savaşla ilgili bir yönü olduğunu belirttik, fakat cihad daha başka neler içermektedir? Şöyle ki, Allah yolunda [elbette Allah rızası için] yapılan her mücadele bir cihattır. Ayetlerden örnek vermek gerekirse aşağıdaki fiilleri Allah adına, Allah için yapmak/yapmamak bir cihattır:

  1. Adaletli davranmak bir cihattır(Nisa Suresi 58. ayet): [Ey Müminler!] Allah size [görev, yetki ve sorumluluk gibi] emanetleri ehline teslim ve tevdi etmenizi, insanlar arasında [ortaya çıkan herhangi bir ihtilafı çö­züme kavuşturmak üzere] hakemlik yaptığınız zaman da adalet ve hakkaniyetle hüküm vermenizi emreder. Bakın, Allah size ne güzel bir öğüt veriyor. [Unutmayın ki] Allah her şeyi işitir, her şeyi görür.
  2. Yalancı şahitlik yapmamak bir cihattır(Nisa Suresi 135. ayet): Ey Müminler! Kendinizin, ana-babanızın veya akrabanızın aleyhine de olsa, bütün gücünüz ve samimiyetinizle hep adalet ve hakkaniyetten yana olun, Allah için doğru şahitlik yapın. Şahitlik konusunda insanların zengin veya fakir olmasını dikkate alarak adalet ve hakkaniyetten sapmayın. Şahitlikte öncelikle dikkate alınması gereken husus, insanların durumları/konumları değil, Allah’ın adaletten ayrılmama emridir. Kaldı ki Allah zenginin de fakirin de durumunu sizden çok daha iyi bilmektedir. Şu halde, arzu ve isteklerinize uyup da adaletten ayrılmayın. Şahit olarak gerçeği çarpıtırsanız veya şahitlikten kaçınırsanız bilin ki Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.
  3. Anne ve babaya iyi davranmak bir cihattır(İsra Suresi 23-24): Rabbin şöyle buyurdu: Benden başkasına asla kulluk/ibadet etmeyin. Ana-babanıza iyi davranın. Şayet anan ya da baban yahut her ikisi senin yanında yaşlanacak olursa, sakın onlara “öf” bile deme; onları azarlama; bilakis onlara karşı hep tatlı dilli ol. Yine onlara şefkat ve merhametle kol kanat ger ve şöyle dua et: “Rabbim! Nasıl ki onlar beni küçüklüğümde sevgi ve şefkatle besleyip büyüttülerse sen de onlara öylece sevgi ve şefkatle muamele et.”
  4. Kendinin diğer insanlardan ontolojik olarak farklı olmadığını bilmek ve kibirlenmemek bir cihattır(İsra Suresi 37. ayet): Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü sen böyle yapmakla ne yeri yarabilirsin ne de boyun dağlara erişir.
  5. İnsanlarla alay etmemek bir cihattır(Hucurat Suresi 11. ayet): Ey Müminler! İçinizdeki erkekler başka erkeklerle alay etmesinler. Sizce ne malum, kendileriyle alay edilenler, alay edenlerden daha hayırlı ve faziletli olabilirler. Aynı şekilde kadınlar da başka kadınlarla alay etmesinler. Zira kendileriyle alay edilen kadınlar, alay edenlerden daha hayırlı ve faziletli olabilirler. Birbirinizi ayıplayıp aşağılamayın; birbirinize kötü, nahoş lakaplar takmayın. İmana erdikten sonra fasık damgası yemek ne kadar çirkindir! 1 Bu tür kötü davranışlardan pişmanlık duyup vazgeçmeyenler kendileridir.
  6. İnsanları çekiştirmemek ve mesnetsiz bilgilere dayanarak onlar hakkında hüküm vermemek bir cihattır(Hucurat Suresi 12. ayet): Ey Müminler! Zandan, insanlar hakkında mesnetsiz bilgilere dayalı hüküm verip tahmini değerlendirmeler yapmaktan çokça sakının. Çünkü zannın bir kısmı, insanlar hakkında yanlış kanaatlere yol açanı günahtır. İnsanların gizli hallerini araştırmayın, özel meselelerine kulak kabartmayın. Birbirinizin gıybetini, dedikodusunu yapmayın. Sizden biri ölmüş kardeşinin etini yemek ister mi? Bundan iğrendiniz, değil mi? Öyleyse, Allah’ın bütün bu emirleri hususunda duyarlı olun. Şüphesiz Allah samimi tövbeleri hep kabul eden, tövbekar kullarına karşı çok merhametli olandır.
  7. İyiliği hakim kılıp kötülüğü def etmeye çalışmak bir cihattır(Ali İmran Suresi 104. ayet): Ey Müminler! Sizden öyle bir topluluk olsun ki bu topluluktaki fertler insanları hep iyi ve güzel değerlere davet etsin, insanlar arasında iyiliğin hakim kötülüğün mahkum olması için uğraş versin. İşte böyle kimselerdir nihai kurtuluşa erecek olanlar.
  8. Yardıma muhtaçlara yardım etmek bir cihattır(Bakara Suresi 215. ayet): [Ey Peygamber!] Sana Allah yolunda nasıl ve nereye harcayacaklarını soruyorlar. De ki: “Malınızdan-mülkünüzden öncelikle yardıma muhtaç durumdaki ana-babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara harcayın. Allah iyilik olarak yaptığınız şeylerin hepsini bilir.”

 

Son olarak şunun da notunu düşmek gerekiyor, bu yazımızda anlayacağınız üzere Kur’an-ı Kerim’de geçen bir kelime her ayette aynı anlama gelecek diye bir şey yoktur. Bağlamı gereği kimi zaman farklı anlamlara da gelebilir. Mesela Lokman Suresi’nin 15. ayetinde cihad kelimesi “zorlamak” anlamında geçerken (Eğer onlar, hakkında hiçbir bilgin olmayan şeyi bana ortak koşman için seni zorlarlarsa, onlara itaat etme. – Ve in câhedâke alâ en tuşrike bî mâ leyse leke bihî ilmun fe lâ tutı’humâ) Tevbe Suresi’nin 16. ayetinde “fiili olarak savaşmak” anlamında geçer([Ey Müminler] İçinizden cihad edip Allah’tan, elçisinden ve müminlerden başkasını dost/sırdaş edinmeyenleri Allah’ın fiilen ortaya çıkarmayacağını ve dolayısıyla [sırf iman etmiş olmakla] kendi halinize bırakılıp hiç sınanmayacağınızı mı sanıyorsunuz? – Em hasibtum en tutrekû ve lemmâ ya’lemillâhullezîne câhedû minkum ve lem yettehızû min dûnillâhi ve lâ resûlihî ve lâl mu’minîne velîceh).

 

Yazıda ele aldığımız üzere, cihadın savaşla ilgili olan ayetleri bağlamsız okunmamalıdır(Elbette diğer tüm ayetler için de bu geçerli). Bununla birlikte, “O kafirleri öldürün” gibi ifadelerin geçtiği ayetlerin öncesi ve sonrasıyla, indiği dönem ve olaylarla bir arada okunmasıyla birlikte barışın esas alındığı fakat karşı taraf zalimlik ediyor, savaş istiyor ya da antlaşmayı bozuyorsa da savaştan kaçılmaması gerektiği; savaşta da ahlâkın ölçülerinin korunması ve eman dileyene dokunulmaması, savaşmayanlara karşı savaşılmaması gerektiği vurgulanmaktadır. Tevbe, Bakara, Muhammed, Nisa, Enfal gibi surelerden cımbızlanarak çekilen kimi ayetlerin hemen birkaç ayet öncesinde yahut sonrasında “Barışı esas alın, Allah zalimleri sevmez.”, “Eğer barışa yanaşırlarsa onların aleyhine yol aranmaz.” gibi ifadelerin görüldüğü açıktır. Yazımız çok uzamasın diye bütün bir ayetleri buraya yazarak göstermedik, fakat işaret ettik. Cihadın gerek dar gerekse geniş anlamda ele alındığı farklı ayetlere de isterseniz göz gezdirebilirsiniz, birkaçı şöyledir: Saff Suresi 10-11, Tevbe Suresi 16-24-41-44-73-81-86-111, Tahrim Suresi 9[29], Nisa Suresi 95, Bakara Suresi 218, Hucurat Suersi 15, Furkan Suresi 52, Hac Suresi 78, Lokman Suresi 15, Ankebut 6 ve 69.

 

Kaynaklar

[1] Niyazi Beki, “İslam’da Cihad Kavramının Kapsamı” Ekev Akademi Dergisi Sayı: 70 (Bahar 2017), s. 86.

[2] Ebü’l-Hasen Nüruddin Ali el-Kâri. el-Esrâru’l-Merfûa fi’l-Ahbâri’l-Mevdüa, nşr. Muhammed b. Lütfi es-Sabbâğ, Beyrut 1986, s. 211-212.

[3] Ebü’l-Abbâs Takiyyüddin Ahmed İbn Teymiyye, Mecmûu’l-Fetâvâ, nşr. Mustafa Abdülkadir Ata, Beyrut 2000, XI. 93-94.

[4] Buhari İmân 17, Müslim İmân 32/20, Nesei 3076, Tirmizi 2733.

[5] Bu ayette “din” kelimesi iman hususunda herhangi bir zorlama olmadığına, bunun özgür iradeyle seçilmesi gerektiğine vurgu yapmaktadır. Bkz. Zemahşerî, el-Keşşâf. I. 387.

[6] Mustafa Öztürk, Kur’an ve Tarihsellik(Ankara: Ankara Okulu Yayınları, 2018), s. 139.

[7] https://www.politicalavenue.com/PDF/ENCYCLOPEDIA_OF_WARS-LIBRARY_ON_WORLD_HISTORY-POLITICALAVENUE_DOT_COM.pdf ve daha fazlası için bkz. http://www.huffingtonpost.com/rabbi-alan-lurie/is-religion-the-cause-of-_b_1400766.html

[8] William T. Cavanaugh, The Myth of Religious Violence(Oxford: Oxford Universirty Press, 2009), s. 177.

[9] William T. Cavanaugh, The Myth of Religious Violence(Oxford: Oxford Universirty Press, 2009), s. 143.

[10] Keith Ward, Is Religion Dangerous? (Michigan: Eerdmans Publishing Company, 2007), s. 68.

[11] Gazve, Peygamber’in bizzat bulunduğu; seriyye ise Peygamber’in bizzat bulunmadığı müfrezelere denir. Bir de eklemek gerekir ki bu savaşların belirli bir bölümü (muhtemelen 20 küsür civarı) karşılıklı çatışma olmadan sona ermiştir.

[12] İbrahim Sarıçam, İlk Dönem İslam Tarihi, T.C. Anadolu Üniversitesi Yayını No: 1052; Açıköğretim Fakültesi Yayını No: 574 (Haziran 2005), s. 27, 52.

[13] Toshihiko Izutsu, Kur’an’da Dini ve Ahlak Kavramlar(İstanbul: Pınar Yayınları, 1991), ss. 122-123.

[14] Ebû Davud, Cihâd 90, 121; Neylu’l-Evtar, 7/246. Ayrıca bkz. Ebû Dâvûd, İmâre 33, n. 3050. Bu hadiste de benzeri bir olay geçer, Yahudi bir asker savaş ahlâkı konusunda bir soru sorar ve Peygamber oradaki halkın meyvesinin yenmesi, hayvanların kesilmesi, kadınlara kaba kuvvet uygulanmasına karşı çıkar. Savaş ahlâkıyla ilgili olarak diğer bir olay için bkz. Buhârî, Cihad 147, 148; Müslim, Cihad 3.

[15] Buhari, Cihâd 112, 156; Müslim Cihâd, 19, 20; Ebu Davud, Cihâd 89.

[16] Ebu Davud, Cihâd 138, (2705).

[17] Ebu Davud, Cihâd 120, (2666); Ibnu Mace, Diyat 30, (2681, 2682).

[18] https://sorularlaislamiyet.com/kaynak/bedir-gazvesi-bedir-savasi

[19] https://www.tbmm.gov.tr/komisyon/insanhaklari/pdf01/3-30.pdf

[20] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihali (Ankara: Kılıç Kitabevi, 1996), s. 531.

[21] Buhari, Cihâd 99 (1235).

[22] Caner Taslaman, Terörün ve Cihadın Retoriği: Felsefi ve Teolojik Değerlendirmeler (İstanbul: İstanbul Yayınevi, 2016), s. 21-22.

[23] Bruce Hoffman, Inside Terrorism (New York: Columbia University Press, 1998), s. 31. Ayrıca Amerika, Hizbullah’ı terörist bir örgüt olarak tanıyor fakat mesela İran ile benzeri dini görüşlere sahip Hizbullah İran tarafından terörist olarak tanımlanmıyor, bkz. https://www.bbc.com/turkce/haberler/2011/10/111012_hizbullah_israel_feature Hamas da Hizbullah’ı terör örgütü olarak görmemiştir, bkz. https://www.mepanews.com/hamastan-hizbullah-savunmasi-terorist-degil-direnis-hareketi-11174h.htm

[24] https://www.fbi.gov/stats-services/publications/terrorism-2002-2005

[25] Bruce Hoffman, Inside Terrorism (New York: Columbia University Press, 1998), s. 15.

[26] C.A.J. Coady, The Morality of Terrorism (Philosophy 60, 1985), s. 63-64.

[27] Mustafa Öztürk, Kur’an ve Tarihsellik(Ankara: Ankara Okulu Yayınları, 2018), s. 149.

[28] Fahreddin er-Râzi, et-Tefsîru’l-Kebir, Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 2004, VII. 146, 151, 152.

[29] Bu ayette ve Ankebut Suresi’nin 73. ayetinde birebir aynı lafızla “O kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et.Onlara karşı sert ve tavizsiz davran. Onların ahiretteki ikametgahları cehennemdir. Ne kötü bir son duraktır cehennem! ” denmektedir. Müfessirlere göre bu ayetteki “kâfir”den kasıt düşmanlıklarını açıkça ortaya koyan müşriklerdir. Nitekim münafıklar da kâfirdir fakat müşrik değillerdir. Ayette “el” (الْ) takısının kullanılması da ayrıca dikkat çekicidir. Bu takı İngilizce’deki “the” takısı ile aynı işlevi görür. Burada bunun işlevini uzun uzadıya anlatmama gerek yok diye düşünüyorum, eğer bilmiyorsanız şu videoya göz gezdirebilirsiniz. Yani o takı belirli kişilere işaret edildiğini açıkça ortaya koymaktadır. Ayetin savaşmakla ilgili olarak işaret ettiği kişilerse, yazı boyunca ele aldığımız gibi, Peygamber’e karşı savaş gerçekleştiren kimselerdir. Aynı zamanda ayetteki “sert ve tavizsiz” davranmaktan kasıt dar anlama alınıp da “onlarla savaş ve onlara hiç acıma, yardım isterlerse falan da işkence et” diye kesinlikle anlaşılmamalıdır. Zaten yazıda ele aldığımız gibi işkence gibi fiiller Peygamber tarafından da oldukça kınanmış ve pratikte karşı çıkılmış, Allah-u Teâlâ da bunun kötü bir şey olduğunu belirtmiştir. Aynısı yardım dileyene yardım etmek için de söylenebilir, açık ki Tevbe Suresi’nde de Bakara Suresi’nde de yazıda ele aldığımız diğer surelerde de gösterdiğimiz üzere savaşın ahlâkı önemsenmiş ve yardım dileyene yardım edilmesi gerektiği vurgulanmıştır. Bu ayetteki ifade daha geniş bir anlama sahiptir ve gerekene fiili savaşla karşılık vermeyi, gerekene hiç taviz vermeden dik bir şekilde durmayı yani kafirlerin Peygamber’e karşı olan bir tutumunda Peygamber’in de gerektiği ölçüde karşılık vermesi gerektiği bildirilmiştir. Nitekim mesela “sert tepki vermek” fiili bizde de bunun için kullanılır; şu habere ve şu haberde çok net anlaşılıyor bu durum.

MANTIKSAL TEİZM ©2017

Furkan

O kimseler ki her hâl ve ahvalde Allah'ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünürler ve "Rabbimiz!" derler, "Sen bu kâinatı boş yere yaratmadın. Sen yüceler yücesisin. Bizi cehennem ateşinden muhafaza buyur!"

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir