KUR’AN’DA SAVAŞ AYETLERİ

image_pdf

Kur’an-ı Kerim’in “Kafirleri öldürün.” gibi ayetlere sahip olduğunu muhtemelen pek çok kişi bilir. Evet fakat bu ne anlama gelmektedir? Her zamanda ve zeminde her türlü kafiri öldürmek mi gerekmektedir? İşte bu yazıda bu konuyu ele alacağız.

 

“Kafirleri öldürün” gibi ifadelerin geçtiği birkaç ayet vardır. Bunların hepsini detaylıca inceleyeceğiniz ve yazının sonunda da Kur’an-ı Kerim’in genel anlamda savaşa bakışını ele alacağız.  “Kafirleri öldürün” gibi ifadelerin geçtiği birkaç ayet:

Bakara Suresi 191. ayet – Onları yakaladığınız yerde öldürün; onların sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne/baskı ve bozgunculuk, öldürmekten daha kötüdür. Mescid-i Haram’da, onlar sizinle çarpışmaya girinceye kadar siz de onlarla çarpışmaya girmeyin. Eğer sizinle çarpışmaya girerlerse siz de onları öldürün. İşte böyle verilir küfre sapanların cezası!

Tevbe Suresi 5. ayet – O haram aylar çıktığında artık müşrikleri, kendilerini bulduğunuz yerde öldürün. Yakalayın onları, kuşatın onları, tüm geçit noktalarını tıkayın onların. Bunun ardından tövbe eder, namazı/duayı yerine getirir, zekâtı verirlerse, yollarını açın onların. Kesin olan şu ki, Allah Gafûr’dur, Rahîm’dir.

Nisa Suresi 89. ayet – Onlarla eşitlenesiniz diye kendilerinin küfre saptığı gibi küfre sapmanızı istediler. O halde, Allah yolunda göç edecekleri vakte kadar onlardan dostlar edinmeyin. Eğer yüz çevirirlerse onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün. Bir daha da onlardan ne dost edinin ne de yardımcı.

Muhammed Suresi 4. ayet – Küfre batmışlarla burun buruna geldiğinizde, boyunlar vurulur. Nihayet onları bastırıp sindirdiğinizde, antlaşma bağını sıkı bağlayın. Artık bundan sonrası ya bir bağışlama ya bir fidyedir. Nihayet, harp, ağırlıklarını yere bırakır. İşte böyle! Eğer Allah dileseydi, onlardan öç alırdı. Ama kiminizi kiminizle denemek için böyledir. Allah yolunda öldürülenlerin amelleri asla göz ardı edilmeyecektir.

 

Öncelikle belirtmeliyim ki ayetlerin belirli bir bağlamı olduğu unutulmamalı, dolayısıyla uygulanan askeri-siyasi-hukuki politikaların belirli bir örf ve adet ile belirli bir dönem için uygulandığı unutulmamalıdır. Ayetlerden savaş çıkaran düşünce de bütün ayetlerin -neredeyse- her yönüyle tarih-üstü olduğunu kabul eden bir görüşe dayanmaktadır. Bu konuyla ilgili daha çok eleştiride bulunduğumuz Kur’an-ı Kerim’e Göre Cihad Nedir? İslâm’da Cihad Kavramı adlı yazımızı okuyabilirsiniz.

 

       1. Peki, Bakara Suresi 191. ayet ne diyor?

Bakara Suresi’nin 190-194. ayetleri şöyledir:

[Ey Müminler!] Sizinle çarpışan müşriklere karşı siz de Allah yolunda savaşın. Fakat maksadınızı aşıp haksız saldırıda bulunmayın. Çünkü Allah haksız saldırıda bulunup haddi aşanları sevmez. [Ey Müminler!] O müşriklerle savaş meydanında karşılaştığınız zaman onları katledin. Onların sizi sürüp çıkardıkları yurdunuzdan [Mekke’den] siz de onları sürüp çıkarın. [Bilin ki] inancınızdan dolayı onların size reva gördükleri baskı ve zulüm, savaşta insan öldürmekten daha kötüdür. Mescid-i Haram civarında onlar sizinle savaşmadıkça siz de onlarla orada savaşmayın. Şayet size orada saldırırlarsa, siz de onlara saldırın. Zira saldırgan kafirlere yaraşan ceza budur. Eğer onlar size saldırmaktan vazgeçerlerse siz de saldırmayın. Şüphesiz Allah çok affedici, çok merhametlidir. Fitne ortadan kalkıp, din tam manasıyla Allah’ın oluncaya değin müşriklerle savaşın. Eğer onlar saldırganlıktan vazgeçerlerse siz de herhangi bir saldırı teşebbüsünde bulunmayın. Unutmayın ki ancak saldırganlara karşı düşmanlı söz konusudur. Haram aylara saygı ve bu aylardaki saldırmazlıklar karşılıklı olmalıdır. Şu hâlde, kim size bu aylarda saldırırsa siz de onlara aynı şekilde karşılık verin. Ama Allah’ın savaşta aşırı gitmeme emrine itaatsizlikten sakının. [Bilin ki] Allah emirlerine itaatsizlikten sakınanlarla beraberdir.

 

Ayetleri okudukça da anlaşılacak şey şudur ki burada karşı tarafın Müslümanlara uyguladığı büyük bir zulüm ve baskı vardır. Zaten Müslümanlar da bu nedenle Medine’ye hicret etmişti fakat -tarihin ve ayetlerin de gösterdiği üzere- müşriklerin baskısı devam etti. Müşriklerin uyguladığı bu zorbalığa, zulümlere karşı Müslümanlar fikirlerini savunmak adına ve Allah adına savaş veriyorlardı. Ayetlerde görüleceği üzere çok açıkça sadece saldıranlara karşı saldırı düzenleneceği belirtilmektedir. Hatta savaş ahlâkına da değinilmiş ve savaşta [masum insanları öldürmek, çevreye zarar vermek gibi][1] zalimliğe izin verilmemiştir.

 

Peki fitnenin ortadan kalkması ve dinin yalnızca Allah’ın olması ne demektir? Bu, tüm kafirlerle ölene dek savaşmak anlamına gelir mi? Gelenekte bu genellikle “Allah’ın dini her yerde hakim oluncaya kadar onlarla çarpışın.” şeklinde ele alınmıştır. Ayetteki “fitne” kelimesine “şirk koşma” anlamı verilmiş ve “din yalnız Allah’ın oluncaya kadar” ifadesine de “Herkes Müslüman oluncaya kadar” anlamı verilmiştir. Oysa gerek Peygamber’in savaş konusundaki tutumları olsun gerekse -bu yazı boyunca ilgili olarak aktardığımız ve aktaracağımız- Kur’an-ı Kerim ayetleri ve bu ayetin bağlamı bu tarz bir çıkarımı isabetsiz kılıyor. Nasıl ki Fatiha’da bulunan “mâliki yevmid dîn(مَلِكِ يَوْمِ الدِّينِ – din günü)” ifadesinden kasıt “Allah’ın yargılama yapacağı gün(kıyamet zamanı)” ise Bakara Suresi’nin 193. ayetindeki “din” ifadesinden de kasıt aynıdır. Yani ayet, sanılanın aksine, kafirlerin Müslümanlara yaptığı baskı ve zulüme karşı çıkmakta ve inanç özgürlüğüne vurgu yapmaktadır. Tam da bu noktada, “fitne” kelimesi de “şirk koşmak” anlamına değil “baskı, zulüm” anlamlarına gelir. Kaldı ki hemen Bakara 191. ayette “fitne” kelimesine “baskı, zulüm” manasını verirken aynı konudan bahseden bir ayette aynı kelimeye “şirk koşmak” manasını vermek açıkça bir tutarsızlıktır. İlgili ayetin bağlamı (Hicretin daha erken zamanlarında indiği düşünülmektedir), Peygamber’in savaş ahlakı ve Kur’an-ı Kerim’in kafirlere karşı tutumuyla ilgili diğer ayetler bağlamıyla birlikte ele alınınca bu ayetin herkesin Müslüman olmasına değil, dini yargılamanın hiçbir beşer tarafından yapılamayacağına vurgu yaptığı rahatça anlaşılmaktadır. Yani kasıt, yargılamanın sadece Allah tarafından yapılacağı ve o müşriklerin baskı ve zulümlerinin ortadan kaldırılması gerektiğidir.

 

2. Peki, Tevbe Suresi 5. ayet ne diyor?

Tevbe Suresi’nin 3-7. ayetleri şöyledir:

[Ey Müminler!] Kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklerden, antlaşma şartlarına tanı olarak uyan ve size karşı başkalarıyla işbirliği yapmayan [Kinane gibi] kabilelerin durumu farklıdır. Bu sebeple, onlarla yaptığınız antlaşmanın şartlarına süresi doluncaya kadar uyun. Çünkü Allah antlaşmalarına uyan, ahde vefasızlıktan sakınan kimseleri sever. Haram aylar sona erdiğinde müşrikleri ele geçirdiğiniz yerde öldürün. Gerektiğinde onları yakalayıp tutsak edin, gelip geçtikleri her yeri gözetim altında tutun. Şayet tövbe edip imana gelir [ve tıpkı sizin gibi] namazı kılıp zekatı verirlerse onları serbest bırakın. Çünkü Allah tövbekar kullarına karşı çok affedici, çok merhametlidir. [Ey Peygamber!] Müşriklerden biri eman dileyip sana sığınmak isterse, ona bu güvenceyi ver ki Allah’ın kelamını [bizzat senden] işitip anlama imkanı bulsun. Daha sonra onu yurduna ulaştır. Çünkü onlar gerçekleri bizzat görerek öğrenmeye muhtaç insanlardır. Sözlerinde durmayan müşriklerin yaptıkları antlaşmaların gerek Allah katında gerek O’nun elçisinin nazarında ne değeri olabilir ki?! Bununla birlikte, Mescid-i Haram’a yakın bir yerde kendileriyle antlaşma yaptığınız [Kinane gibi] kabilelerin durumu farklıdır. Bunlar sözlerine sadakat gösterdikleri sürece siz de onlara verdiğiniz sözde durun. Çünkü Allah sözlerinde duran, ahde vefasızlıktan sakınanları sever.

 

Bu ayetler savaşla ilgili daha geç dönemlerde inen ayetlerdir. Çok açık ki bu ayette de Müslümanlarla kafirlerin (özelde müşriklerin) aralarındaki antlaşmaya dikkat çekilmiş ve antlaşmasını bozan müşriklerle savaşılması gerektiği vurgulanmıştır. Antlaşmayı bozmak istemeyen kimi kabilerlerle (Kinane gibi) savaşılmaması gerektiği emredilmiştir. Hatta savaş ahlâkına öyle güzel bir şekilde vurgu yapmaktadır ki savaş sırasında eman isteyenlere de saldırılmaması gerektiği vurgulanmıştır. Ve diğer tüm savaşla ilgili ayetlerde değindiği gibi, karşı tarafın vazgeçtiği zaman artık onlara karşı savaşılmayacağı vurgulanmıştır. Bu arada haram aylardan sonra savaşılması emrinin verilmesinin nedeni, haram ayların Arapların bir örfü olması ve o aylarda savaşılmamasıdır. Fakat başka ayetlerde gördüğümüz üzere eğer haram aylarda Müslümanlara saldırırlarsa onlara karşı savaşılabileceği de vurgulanmıştır.

 

Şuna da vurgu yapmak istiyorum ki Tevbe Suresi’nin 13. ayetinde savaşa karşı tarafın yol açtığı şöyle bildirilmektedir:

[Ey Müminler!] Sizinle yaptıkları antlaşmaya uymayan, vaktiyle Peygamber’i yurdundan çıkarmak için etmediklerini bırakmayan [bu namert] adamlarla savaşmayacaksınız da başka kimle savaşacaksınız?! Kaldı ki savaşın fitilini ateşleyenler de onlar olmuşlardır. Yoksa onlardan korkuyor musunuz?! Oysa asıl korkmanız gereken Allah’tır. Çünkü siz iman sahibi kimselersiniz.

 

3. Peki, Nisa Suresi 89. ayet ne diyor?

Nisa Suresi’nin 89-91 ayetleri şöyledir:

Onlarla eşitlenesiniz diye kendilerinin küfre saptığı gibi küfre sapmanızı istediler. O halde, Allah yolunda göç edecekleri vakte kadar onlardan dostlar edinmeyin. Eğer yüz çevirirlerse onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün. Bir daha da onlardan ne dost edinin ne de yardımcı. Bununla birlikte, sizinle antlaşması bulunan [Huza’a, Huzeyme gibi] bir kabileye sığınanlara veya gerek sizinle gerek kendi kabileleriyle savaşmayı istemedikleri için gelip size savaşmayacaklarını bildiren tarafsızlara ilişmeyin. Allah dileseydi onları sizin başınıza musallat eder ve dolayısıyla onlar da sizinle savaşırlardı. Şu halde, onlar size ilişmez, saldırmaz ve dahi size barış teklif ederlerse, bilin ki bu durumda Allah onlar aleyhine herhangi bir şey yapmanızı onaylamaz. [Ey Müminler!] Bütün bu grupların dışında diğer birtakım münafık insanlarla da karşılaşacaksınız ki onlar hem sizden hem de kendi kabilelerinden yana kendilerini sağlama almak, güven içinde olmak arzusundadırlar. Hâl böyleyken, onlar müminlere karşı savaşmaya çağrıldıklarında gözü kapalı biçimde çarpışmaya katılırlar. Şayet sizi tacizden geri durmaz, barışa yanaşmaz ve taarruzdan el çekmezlerse, onları takip edin ve yakaladığınız yerde katledin. İşte kendileriyle savaşma hususunda size tam yetki ve izin verdiğimiz kimseler bunlardır.

Yine en üstteki ayetlerdeki gibi vurgular vardır. Müslümanlara karşı savaşanlara karşı savaşma emri verilmiş, savaşmayanlara ise dokunulmaması emredilmiştir.

 

4. Peki, Muhammed Suresi 4. ayet ne diyor?

[Ey Müminler!] O kafirler /müşriklerle savaşta karşı karşıya geldiğinizde onları ezip geçin. Size direnme güçlerini tamamen kırdığınızda sağ kalanlarını esir alın. Daha sonra onları ister karşılıksız, ister fidye karşılığında serbest bırakabilirsiniz. Evet, yapılması gereken budur. Gerçi Allah dileseydi onları savaşsız da cezalandırırdı. Fakat O, birbirinizle savaşmanızı takdir ederek sizi sınamak, [böylece hem sizin samimiyet ve sadakatinizi hem de gücünüz karşısında müşriklerin hor ve hakir hale düşmesini gözler önüne sermek] istedi. Allah, kendi yolunda savaşanların gayretlerini asla boşa çıkarmayacaktır. [Bilakis] onları hedefe/cennete giden doğru yolda yürütecek, durumlarını düzeltecek ve nihayet dünyada iken kendilerine tanıtmış olduğu cennete yerleştirecektir.

 

Bu ayetlerde de yine üsttekilere benzer söylemler görüyoruz. Bir daha açıklamanın gereği olmadığını düşünmekteyim. Bu arada, burada detaylıca ele almadığımız diğer tüm savaş ayetlerinde de benzeri söylemleri göreceksinizdir(Mesela Enfal Suresinde). Bu konuda bir art niyetimizin olduğunun düşünülmemesi için belirtelim dedik, dilerseniz kendiniz bakabilirsiniz. Herhangi bir sorunuzu da bize iletebilirsiniz.

 

5. Sonuç olarak, Kur’an’ın bütününe bakarsak ne diyor?

 

Mumtehine Suresi 8-9. ayet – Din uğrunda size savaş açmamış, sizi yurdunuzdan çıkarmaya kalkışmamış müşriklere gelince, Allah onlarla iyi ilişkiler kurmanızı, kendilerine adaletli davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah adaletli davrananları sever. Allah sadece din uğrunda size savaş açmış, sizi yurdunuzdan çıkarmış ve çıkarılmanız için destek sağlamış kimseleri dost edinmenizi yasaklar. Onlarla dostluk kurup birlik olanlar, zalimlerin ta kendileridir.

Ankebut Suresi 46. ayet – [Ey Müminler!] Size karşı düşmanca ve saldırganca davranan kesimi hariç, Yahudiler ve Hıristiyanlarla mümkün olan en güzel şekilde konuşup tartışın ve onlara şöyle deyin: “Biz hem bize indirilen Kur’an’a hem de size indirilen kitaplara iman ettik. Bizim ilahımız/tanrımız da sizin ilahınız/tanrınız da bir ve aynı ilah/tanrıdır. Biz yalnız O’na teslim olmuş kimseleriz.”

Şura Suresi 40-42. ayet – Bir kötülüğün cezası, tıpkısı bir kötülüktür. Fakat affedip barışmayı esas alanın ücretini bizzat Allah verir. O, zalimleri hiç sevmezZulme uğratılışı ardından kendini savunana gelince, böyleleri aleyhine yol aranmaz. Aleyhine yol aranacak olan şu kişilerdir ki, insanlara zulmederler ve yeryüzünde haksız yere saldırılarda bulunurlar, taşkınlıklar sergilerler. İşte böyleleri için acıklı bir azap vardır.

Enfal Suresi 58-61. ayet – [Ey Peygamber!] Antlaşma yaptığın bir topluluğun hıyanet etmesinden endişe edersen, sen de antlaşmayı bozduğunu kendilerine açıkça bildir. Çünkü Allah sözünde durmayanları hiç sevmez. O kafirler ceza ve azaptan kaçıp kurtulacaklarını sanmasınlar. Onlar ne yaparlarsa yapsınlar elimizden asla kurtulamayacaklar! [Ey Müminler!] Allah’ın düşmanlarını ve aynı zamanda sizin düşmanlarınızı, aynca sizin bilmediğiniz, ama Allah’ın bildiği diğer düşmanları korkutup caydırmanız için elinizden geldiğince güç-kuvvet ve savaş atlan hazırlayın. [Bilin ki] Allah yolunda harcadığınız her şeyin mükafatı size eksiksiz verilecek ve bu hususta en küçük bir haksızlığa uğramayacaksınız. [Ey Peygamber!] O kafirler/düşmanlar banşa yanaşırlarsa sen de barıştan yana ol ve her daim Allah’a güven. Şüphesiz O her şeyi işitir, her şeyi bilir.

Bakara Suresi 256. ayet – İman hususunda asla zorlama yoktur.[2] Çünkü artık neyin hak neyin batıl, neyin doğru neyin yanlış olduğu açıkça ortaya çıkmıştır. Şimdi her kim putları ve şeytanın yandaşlarını [tâğûtu] reddedip yalnız Allah’a inanıp güvenirse, kopma ihtimali bulunmayan bir kulpa tutunmuş olur. Allah her şeyi işitir, her şeyi bilir.

 

Ayetleri okursanız göreceksinizdir ki Müslümanlara karşı savaş açmayanlara karşı savaşma emri verilmemiştir. Hatta defalarca savaş ahlâkına da vurgu yapılmış ve eman dileyene ve masum olana karşı savaşılmayacağı, savaşan kişiye karşı da zalimlik yapılmayacağı hem hadislerde hem de ayetlerde dile getirilmiştir. Kaldı ki Peygamber’in tüm savaşlarına göz gezdirirseniz göreceğiniz şey odur ki bu savaşlar ya bir zulme karşılık Müslümanlar tarafından başlatılmış ya Müslümanlar savunma savaşı yapmış ya da karşı tarafın antlaşmayı bozmasından ötürü savaşa gidilmiştir. Bununla birlikte Peygamber’in eman dileyenlere ve kendisine hiç ilişmeyen kafirlere karşı savaştığını ve onları öldürdüğünü belirten hiçbir nakil de bulunmamaktadır. Yani sonuç olarak, savaş arızi bir durumdur, barış ise esas. Fakat bir zulme karşı savaşılması gerektiğinde de gücü yeten ve savaşmaya uygun olan Müslümanların bunu yapması emredilmiştir. Bu arada, Kur’an-ı Kerim’in bu belirttiğimiz bakış açısı Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın 51. maddesinde de insan hakkı olarak görülmüş ve modern zamanlarda da kabul edilmiştir.[4]

 

Bu arada, üstte ayetleri verirken (ayetlerin bağlamı neticesinde, daha iyi anlaşılmaları adına) “[]” içinde bazı bilgiler verdik. Bundan ötürü bize “Ayet bükücü.” diyen de olabileceğinden ötürü şimdiden cevap vermek isteriz. Ayetler iniş sebebi çöpe atılarak okunursa elbette ki ayetlerden hiçbir şey anlaşılmayacak ve bugünkü IŞİD gibi terör örgütleri meydana gelecektir. Eğer ayetlerin iniş sebebi, diğer ayetlerle uyumu ve Peygamber’in -dönemine göre- o yöndeki uygulamaları göz önüne alınmazsa ayetler herkesin istediği şekilde anlamlandırılacak bir hale gelir. Fakat bu ayetlerin asıl değerini yitirmesine sebebiyet verin, ortada ne Kur’an kalır ne Kerim. Sözgelimi, Bakara Suresi’nin 158. ayetinin açıklamasız (lafzen) meali şöyledir:

Şüphesiz Safa ile Merve Allah’ın işaretlerindendir. Böylece kim Evi hacceder veya umre yaparsa, bu ikisini tavaf etmesinde kendisi için bir sakınca yoktur.

 

Fakat bu meali okuyan kimsenin, “Allah’ın nişanelerinden ve/veya işaretlerinden olduğu bizzat Allah tarafından bildirilen Safa ile Merve’yi Hac veya umre esnasında ziyaret etmek sevap olması gerekirken niçin ayette ‘sakınca veya günah yoktur’ denilmiştir?” diye sorması beklenen bir şey olacaktır. İşte bunu bertaraf etmek ve ayetin ilgili olduğu konuyu daha açıkça ortaya çıkarmak adına ayet şöyle meal edilse -sanıyorum ki- daha yararlı olacaktır:

[Ey Müminler!] Safa ve Merve [adlı iki tepe her ne kadar İslam öncesi dönemlerde İsaf ve Naile adlı putların bulunduğu mekanlar olsa da] Allah’ın değer atfettiği birer nişane, birer semboldür. Bu yüzden, hac veya umre yapan kişinin bu iki tepe arasında sa’y etmesinde [ibadet maksadıyla hızlıca gidip gelmesinde] sakınca yoktur.

 

6. Peki, çoğu savaş dinlerden dolayı mı çıkmıştır?

inlerin kötülük yayması fikrine karşın, Charles Phillips ve Alan Axelrod tarafından yazılmış savaşlar konusundaki en geniş ansiklopedilerden birisi olan Encyclopedia of Wars‘ta da göreceğiniz üzere, din sebepli savaşların sayısı oldukça azdır. Bu ansiklopedinin içinde değerlendirilen 1768 savaş içerisinden yalnızca 123 savaş din sebeplidir(Yani %7’si)[5] (Benzeri araştırmaları ve bu araştırmaların incelemesini Vox Day’in “The Irrational Atheist” kitabında da görebilirsiniz. Kitabı şuradan inceleyebilirsiniz). Tüm bunların yanında savaşlardaki ölümlere bakınca, savaşlardaki ölüm sayısının yalnızca %2’si “din sebepli” savaşlara aittir. Burada “din sebepli” demek de hatalı olacaktır. Çünkü din sebepli savaş demek, savaşın sadece ve sadece dinin ayetlerinden kaynaklanması demektir. Oysa birazdan da göstereceğimiz üzere: Tüm savaşlar temelde ekonomik ve politik nedenlere dayanmaktadır. Encyclopedia of Wars‘ta anılan “din sebepli savaşlar” da temelde sosyo-politik ve ekonomik nedenlere dayanmaktadır. Çoğu savaş hükümetlerin ve din adamlarının güç elde etme isteğinden çıkmıştır. William T. Cavanaugh, Dini Şiddet Miti adlı eserinde dinin savaş açtığı fikrini detaylıca ele almıştır, “din sebepli savaşlar” diye alınan savaşların dahi sosyo-politik ve ekonomik nedenlerinin olduğunu göstermiştir.[6] Cavanaugh, dinlerin etkili olduğunun düşünüldüğü dönemlerde dahi, aynı dine hatta aynı kiliseye mensup siyasi güç odaklarının, kendi dini görüşlerini paylaşan kişilere karşı başka dini benimsemiş siyasi odaklarla yaptıkları ittifaklara dikkat çeker. Örneğin, 16. yüzyılda Katolik Fransızlar, Kutsal Roma İmparatoru olan Katolik Şarlken’e karşı Müslüman olan Osmanlı ile defalarca ittifak yapmıştır, tabii ki bunun nedeni din sebepli değildir, tamamen siyasi sebeplere dayanmaktadır.[7] Din sebepli olarak görülen ve aslında dinle hiç alakası olmayan Haçlı Seferlerinin dördüncüsünde Batılı Hristiyanlar, Hristiyan Bizans’ı yağmalamıştır. Bu tarihi olay da -genel olarak- savaşların güç elde etme, ekonomik çıkar elde etme gibi nedenlerden dolayı çıktığını ortaya koymaktadır.[8] DBelirttiğimiz gibi, savaşın din sebepli olması demek savaşın sadece dini metinden dolayı ortaya çıkması demektir. Oysa savaşlarda ekonomik ve politik çıkarlar rol oynamış, din ise bir kılıf olarak kullanılmıştır(Kur’an-ı Kerim’in indiği dönemde dini kılıf olarak kullanmak vardı, bkz. Tevbe 34). Şunu da unutmayınız ki geçmiş toplumlarla bu dönemki toplumlar büyük ölçüde farklıdır. Geçmişte savaşlara dayalı, otoriter rejimlerin olduğu unutulmamalıdır. Bu, savaşların yapılmasını ve bugün modern döneme göre “ahlâksız” gelen tutumların oluşmasını sağlamış ve o dönem içinde bunlar normal görülmüştür. Toplum yaşantısı daha birkaç yüzyıl içinde büyük ölçüde değişmiştir. Bazı müfessirlerin de eserlerinde “dini savaş” konusuna inanılmaz derecede fazla değindiğinin açıklaması da sosyolojik nedenlerle yapılabilir. Örneğin Araplar da Türkler gibi savaşçı bir topluluktur ve bu nedenle aralarında savaş oldukça övülmektedir. Hatta Japon İslam uzmanı Toshihiko Izutsu, İslam öncesi Arap toplumlarının metinlerini incelediğinde haksızlığa uğramadan saldırgan olmanın önerildiğini ve şiddetin övüldüğünü tespit etmiştir. Bunlar, Kur’an öncesi Arap toplumunda çölde hayatta kalmanın gereği olarak görülmüştür.[9] Bununla birlikte savaşları din kisvesi adı altında yapmanın, bunu yapanlara -ne yazık ki- kötü amelleri için yarar sağladığını söylemek de gerekir. Örneğin Avraham Stern tarafından kurulan Lehi örgütü, seküler bir örgüt olmasına rağmen insanları etkilemek için dini bir konuşma tarzı benimsemiştir.[10] Örneğin, Saddam Hüseyin de Irak-İran savaşları sırasında seküler tavırlar benimsemiş ve dincilere karşı çıkmıştır. Fakat nedense aynı kişi Irak’ın yönetimine geçerken dini ibadetleri yerine getirmeye başlamıştır ve yaptığı ibadetleri de konuşmalarında halkına göstermiştir.[11] Zalim liderler, dini, savaşlarını meşrulaştırmak adına mobilize etmişlerdir. Yani din, savaşın kaynağı değil, ekonomik açıdan savaşan kimselerin başvurduğu bir mobilize etme aracıdır. Bir de ayetleri bağlamından çıkararak okuma ve bu bağlamdan koparılan ayetin tarih-üstü olarak okunması Suudi Arabistan’ın da benimsediği, IŞİD gibi terör örgütlerinin de benimsediği bakış şeklini doğurmuştur.

 

Şuna da vurgu yapmak istiyorum ki insanlar kavramların retorikleştirilmesine oldukça dikkat etmelidir. Tabii burada yazımızla bağlantılı olarak özellikle “cihad”, “terör”, “savaş” gibi kavramlardan söz ediyorum. Dilin sosyolojik yapısı unutulmamalı ve kimi zaman kimi insanların işine geldiğinde karşı tarafa “terörist” dediği işine geldiğinde ise desteklediği oldukça karşılaşan bir şeydir. Tarih boyunca bu böyle olmuştur, ve ne yazık ki böyle olmaya da devam etmektedir. Örneğin Afgan mücahitler Sovyetlere karşı savaşırken ABD onları birer “kutsal savaşçı” olarak görmüştür. Fakat aynı ABD bu kez Afganlar tarafından hedef alındığında onları birer “terörist” olarak adlandırılmıştır.[12] Buradaki amacım politik bir tavır takınmak değildir, lütfen yanlış anlaşılmasın. Sadece dilin kimi çıkarlar için kullanıldığını göstermek adına örnek veriyor, ve bu kavramların ilmi çerçevede tartışılması gerektiğini destekliyorum. Örneğin Hizbullah da kendisinin bir terörist olmadığını ve sadece yurtlarındaki işgalcilere karşı savaştıklarını söylemiştir.[13] Fakat örneğin ABD’nin daha yakın zamanda başkanı olan Donald Trump, Hizbullah’ı terör örgütleri içine dahil etmeyi uygun görmüş ve müttefiklerini aynı hamleye davet etmiştir. Dilin retoriği konusunda başka örnek FBI’in “terör” kavramını nasıl tanımladığı ve bu kavramın Fransız İhtilalinde nasıl kullanıldığıdır. FBI, ABD’nin istihbarat teşkilatı olması nedeniyle terör tanımında devletin yapabileceği teröre açıkça değinmemiştir.[14] Fakat Fransız İhtilalinde bu kavram sosyolojik çevre gereği -nispeten- devletin yaptığı terör özelinde ele alınmıştır.[15] Yazının ana konusun dilin retorikleştirilmesi olmadığından ötürü çok uzatmamak istiyorum. Fakat son birkaç örnekle noktayı koyacağım yazının bu bölümüne: İlgilenen arkadaşlar terör örgütlerini analiz eden, “terör” kavramını analiz eden çalışmaları internet üzerinden kolayca bulabilirler. Bu araştırmalar konusunda en ufak bir fikri olmayan kimselerin terörün retoriğine -her ne kadar istemeseler de- kurban gitmeleri oldukça kolaydır. Biz bu yazıda insanların oldukça retorikleştirdiği “savaş” kavramına din ekseninde bakmaya çalıştık. Retorik mevzusunda Coady’nin terör kavramının retorikleştirilmesiyle ilgili şu dörtlüğü dikkat çekicidir:

Bomba atmak kötüdür,

Bombardıman ise iyidir,

Lafın özü; terörün anlamı,

İktidar tacını kimin giydiğine bağlıdır.[3]

 

Dilerseniz terör örgütlerine dair sosyolojik bir analiz yaptığımız Terör Örgütleri İslâm’ın Temsilcisi Midir? yazımızı da okuyabilirsiniz.

 

Kaynaklar

[1] Bu konuda şu hadislere bakabilirsiniz: Ebû Davud, Cihâd 89, 90, 121 ve İmâre 33; Neylu’l-Evtar, 7/246; Buhârî, Cihad 112, 120, 138, 147, 148, 156; Müslim, Cihad 3, 19, 20; Ibnu Mace, Diyat 30.

[2] Bu ayette “din” kelimesi iman hususunda herhangi bir zorlama olmadığına, bunun özgür iradeyle seçilmesi gerektiğine vurgu yapmaktadır. Bkz. Zemahşerî, el-Keşşâf. I. 387.

[3] C.A.J. Coady, The Morality of Terrorism, (Philosophy 60, 1985) s. 47.

[4] Hüseyin Pazarcı, Uluslararası Hukuk(Turhan Kitabevi, 2005), s. 512-513.

[5] https://www.politicalavenue.com/PDF/ENCYCLOPEDIA_OF_WARS-LIBRARY_ON_WORLD_HISTORY-POLITICALAVENUE_DOT_COM.pdf Ayrıca bkz. http://www.huffingtonpost.com/rabbi-alan-lurie/is-religion-the-cause-of-_b_1400766.html

[6] William T. Cavanaugh, The Myth of Religious Violence(Oxford: Oxford Universirty Press, 2009), s. 177.

[7] William T. Cavanaugh, The Myth of Religious Violence(Oxford: Oxford Universirty Press, 2009), s. 143.

[8] Keith Ward, Is Religion Dangerous? (Michigan: Eerdmans Publishing Company, 2007), s. 68.

[9] Toshihiko Izutsu, Kur’an’da Dini ve Ahlak Kavramlar(İstanbul: Pınar Yayınları, 1991), s. 122-123.

[10] David C. Rapoport, “Some General Observations on Religion and Violence”, Terrorism and Polttical Violence(3,3,1991), s. 121-122.

[11] http://hollowverse.com/saddam-hussein

[12] Caner Taslaman, Terörün ve Cihadın Retoriği: Felsefi ve Teolojik Değerlendirmeler (İstanbul: İstanbul Yayınevi, 2016), s. 21-22.

[13] Bruce Hoffman, Inside Terrorism (New York: Columbia University Press, 1998), s. 31. Ayrıca Amerika, Hizbullah’ı terörist bir örgüt olarak tanıyor fakat mesela İran ile benzeri dini görüşlere sahip Hizbullah İran tarafından terörist olarak tanımlanmıyor, bkz. https://www.bbc.com/turkce/haberler/2011/10/111012_hizbullah_israel_feature

[14] https://www.fbi.gov/stats-services/publications/terrorism-2002-2005

[15] Bruce Hoffman, Inside Terrorism (New York: Columbia University Press, 1998), s. 15.

Mantıksal Teizm ©2017

Furkan

O kimseler ki her hâl ve ahvalde Allah'ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünürler ve "Rabbimiz!" derler, "Sen bu kâinatı boş yere yaratmadın. Sen yüceler yücesisin. Bizi cehennem ateşinden muhafaza buyur!"

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir