TANRI’NIN GERÇEK İSPATI: ONTOLOJİK KANIT VE İTİRAZLARA CEVAP

Bu yazıyı ontolojik kanıtın anlaşılmadığını düşündüğüm için yazıyorum. Bu kanıya, kanıta getirilen itirazların kalitesizliğinden vardığımı söyleyebilirim. Amacım ontolojik kanıt deyince zihne gelen imgelerin netleştirilmesi ve tabii ki kanıtın savunusu. Yazıda, şimdiye kadar gördüğüm popüler itirazları eleştireceğim. Genelde kanıtın neyden bahsedildiği biliniyor fakat ben yine de hiç bilmeyenleri düşünerek bir özet yapmak istiyorum. Ontolojik kanıt Tanrı’nın varlığını gösteren bir akıl yürütmedir. Bu bakımdan teoloji ortamlarında oldukça popülerdir. İlk olarak orta çağda Platon ve Augustinus’tan etkilenen Anselmus tarafından ortaya atılmıştır. Daha sonra Descartes, Spinoza, Leibniz gibi birçok meşhur filozof tarafından savunulmuştur. Bugün bile yeni versiyonları ortaya atılmaktadır. Hemen yazımıza geçelim, yazımızın içeriği şu şekildedir:

  1. Kanıtın İçeriği Nedir?
  2. İtirazlara Cevap
  3. Ontolojik Kanıtın Diğer Argümanlarla İlişkisi

 

KANITIN İÇERİĞİ NEDİR?

İçerikten bahsederken herhangi bir filozoftan alıntı yapmadan kendi cümlelerimi kurmaya çalışacağım. Kanıt en genelde Tanrı düşüncesinin Tanrı’nın varlığını gerektirdiğini ve Tanrı’yı yok olarak düşünmemizin çelişkili olduğunu söyler. Kanıta göre, Tanrı mutlak mükemmel varlık olarak zihnimize gelmektedir. Mutlak mükemmel varlığın var olmaması imkansızdır. Dolayısıyla Tanrı vardır.

 

MÜKEMMELLİK

Mükemmelliği açmamız gerekiyor. Mükemmellik günlük hayatta bir yemeğin mükemmel olması anlamında kullanılmıyor. Mükemmelliğin mutlak anlamını anlamak için tersinden düşünmeyi yararlı buluyorum. Bir varlık faaliyete geçmek için başka bir varlığa ihtiyaç duyuyorsa o varlık kendi başına tam bir varlık değildir. Eksiktir çünkü kendi varlığını kapsamıyordur. Bunu bir örnekle açıklayayım. Bir tohum ağaç olmak için suya, güneşe ihtiyaç duyar. Dolayısıyla ihtiyaç sahibidir, eksiktir, kendine yetmez. İşte mükemmellik bunun tam tersidir. Yani var olmak için başka bir şeye ihtiyacı olmayan varlığa mükemmel deriz. Mükemmellik mutlak anlamda kendine yetmektir. Tersi ise kendine yetmemektir, muhtaç olmaktır. Bir varlık ihtiyaçlarını giderdiği ölçüde -bir diğer ifadeyle başka varlıkları kendi faaliyetine kattığı ölçüde mükemmelliğe yaklaşır. (son cümleyi ileride açıklayacağım)

 

TANRI’NIN MÜKEMMELİĞİ VE VAR OLMAK

Kanıtın anlaşılmayan bir diğer noktası Tanrı ve mükemmellik ilişkisi. Bazı basit eleştirilere göre mükemmel olmayı Tanrı’ya yüklediğimiz için Tanrı’ya var diyoruz ve kendi kendimizi doğrulamış oluyoruz. Fakat durum öyle değil. Kanıttaki mükemmellik Tanrı’nın tanımından ayrılamaz. Eğer tanımladığımız Tanrı’nın mükemmel olmaması da mümkün olsaydı bu itiraz doğru olurdu. Şimdi neden böyle olmadığını açalım. Spinoza’nın, Descartes Felsefesinin İlkeleri kitabından bir aksiyom alıntılayarak başlıyorum:

Herhangi bir şeyin ve bir şeyin faal olarak var olan herhangi bir mükemmelliğinin var olma nedeni, hiç, yani var olmayan bir şey olamaz. Bir şeyde gerçeklik ya da mükemmellik adına ne varsa, onun ilk ve upuygun nedeninde ya biçimsel olarak ya da daha yüksek düzeyde bulunur.

 

Gayet anlaşılır bir önerme olmasına rağmen biraz açıklayayım. Spinoza, Descartes’tan alıntılayarak diyor ki: Eğer bir varlık faaliyete geçti ise, o varlığı faaliyete geçiren neden, ya onunla eş düzeyde ya da ondan daha yüksek düzeyde faal olmalıdır. Bunun tersi bir durumda hiçlikten bir şey çıktığını söyleyerek çelişkiye düşüyoruz. Önerme gayet açık. Aynı eserden başka bir önermeyle devam ediyorum:

Var olduğumuzu bilmediğimiz sürece, herhangi bir şeyden mutlak emin olamayız.

 

Bu önerme de kendiliğinden açıktır. Ama biraz detaylandırmak gerekir. Bir varlığı tanımlayabilmek için gerçeklikle ilişkisini kurmak zorundayız. Eğer bir şey gerçeklikle ilişkili değilse tanımlanamaz. Biz kendi gerçekliğimizden emin olmadığımız sürece bizimle ilişkide olan hiçbir şeyin varlığını bilemeyiz. Dolayısıyla ilk bilinen ilke kendi varlığımızdır. Yapacağım diğer bir alıntı şöyledir:

Düşünen bir şey, kendisinde olmayan bir mükemmelliği bilmesi durumunda, gücü yetiyorsa, bunu hemen kendisine verecektir.

 

Önermeye göre düşünen bir şey bir tamamlanmışlık ve mükemmellik gördüğünde ona ulaşmaya çalışacaktır. Bu önerme, varlıkların varlıklarını sürdürme eğiliminde olduğunu söylemekten başka bir şey değildir. Eğer böyle bir varlık kendisinde eksik olarak bir şey görürse, bu ona ahlaki bir sorumluluk yükleyecektir. Bu önerme dolaysızdır. Herhangi bir şeyi isteyen, isteme fiiline sahip olan, iyi bir şey olduğunu düşündüğü şeye yönelen herkes için kesindir. Öyleyse isteme fiilini tekrar düşünmek gerekir. Bir varlık, kendi mükemmelliğine ulaşmak için başka varlıklara istek duyuyorsa o varlık mutlak mükemmel varlık değildir. Çünkü henüz kendi mükemmelliğine sahip değildir. Şimdi ilk önermeyi de hatırlayarak şöyle diyelim: İnsan mutlak mükemmel varlık değildir. İnsanda faal olarak bulunan herhangi bir mükemmellik; ya daha mükemmel bir varlıktan, ya da aynı derecede mükemmel bir varlıktan gelmiş olmalıdır. Eğer bu varlık da mutlak olarak mükemmel değilse o da mükemmelliğini daha mükemmel bir varlıktan almış olmalıdır. En nihayetinde mükemmelliğini kendisinden alan bir varlık olmadığı sürece bütün eksik varlıklar açıklamaya ihtiyaç duyacaktır. Öyleyse varolma gücünü kendinden alan, başka hiçbir varlığa ihtiyaç duymayan, zorunlu olarak var olan Tanrı mutlak mükemmeldir ve mutlak faaldir.

 

KUVVE-FİİL AYRIMI

Bu konuyu açma gereği hissediyorum, çünkü anlaşılmadığı takdirde kanıtın anlaşılması zor. Varlıkların iki durumu vardır. Eğer bir varlığın varlığı mümkünse, fakat henüz var olmuyorsa o varlık kuvve halindedir. Eğer bir varlık var oluyor, etkiliyor ve etkileniyorsa o varlık fiil halindedir. Hemen somutlaştıralım; masa düşüncesi kuvve halinde masadır fakat masanın varlığı fiil halinde masadır. Dolayısıyla asıl gerçeklik bilfiil var olmaktır. Kuvve halinde bir varlık bir etkileşimde bulunamaz. Eğer bir varlık fiil haline geçemiyorsa o varlık kuvve halinde de değildir. Çünkü kuvve hali bir olanaklılık halidir. Faaliyete geçemeyecek bir varlık imkansızdır. Dolayısıyla her kuvve halindeki varlık, elbet faaliyete geçecektir ki ona kuvve halinde densin. Mutlak anlamda(ne geçmişte ne gelecekte) faaliyeti olmayan varlık ise yoktur. Çünkü bir varlığın tanımlanması için ayrımlarının/belirlenimlerinin bilinmesi gerekir. Biz ise ancak faaliyetteyken o varlığın diğer varlıklardan farkını görebiliriz. Aristoteles’in de söylediği gibi: “Bir varlığı kavramak için onun en yetkin örneğine bakmak gerekir. Dolayısıyla insan zihni fiil halinde bulunan varlıklardan hareketle bilgi üretebilir.”

 

Bir varlığın kuvve halinde olduğunu söyleyebilmek için onun faaliyete geçebileceğini söylemek gerekir. Bu yüzden çelişki içeren bütün her şey imkansızdır. Mesela “dört köşeli üçgen” asla faaliyete geçemeyeceğinden bir varlık değildir. Kuvve halindeki varlıkları faaliyetlerinden tanırız. Dolayısıyla örneğin rastgele salladığım bir isim kuvve halinde bir varlık değildir. Daha önce faaliyette bulunan şeylerden hareketle tasarladığım varlıklar kuvve halindedir. “Maktus pitorabaktus” kuvve halinde bir varlık değildir. Çünkü içerisinde bir tanım, bir öz yoktur. Tamamen ben uydurdum çünkü. Fakat “beş bacaklı at” kuvve halinde bir varlıktır. Beş bacaklılık ve at daha önce deneyimlediğim şeyler. Burada dikkat çekmek istediğim nokta herhangi bir şeyi sallayıp o şey için “bu olanaklıdır” diyemeyeceğimiz. Çünkü fiil kuvveden mantıksal olarak önce gelir. Bu ayrımı yapmamın kanıta şöyle bir katkısı oluyor: Kanıtta Tanrı fikri öylesine ortaya atılmış bir isim değil. Genelde bu yanlış anlaşılıyor. Kanıttaki Tanrı yukarıda bir örneğini yaptığım gibi; varlıklarla ilişkisi kurulmuş, onlardan çıkarsanmış ve tanımlanmış bir fikirdir. Dolayısıyla mümkün olduğu söylenir. Mümkün olması ise her an faaliyette ve varlıkta olmasını gerektirir ki diğer bütün varlıklar mutlak bir nedene ve açıklamaya dayansın. Aksi halde diğer tüm varlıklar varlıklarını ya hiçlikten ya da kendi kendilerinden almış olacaklardır. Hiçlikten alamayacakları zaten açıktır. Kendi kendilerinden alabilmeleri için de bu varlıkların var olmadan önce faaliyette olmaları gerekir. Bu da imkansızdır çünkü var olmayan bir kalem var olan bir yazı yazamaz.

 

İTİRAZLARA CEVAP

1.TANRI YOKTUR DENEMEZ! – İTİRAZA ELEŞTİRİ

İtiraz şu şekilde sunuluyor:

Anselm, Tanrı’nın zihinde var olup gerçekte olmaması çelişki doğurur diyordu. Ama bir ateist bunu reddetmek zorunda değil. Şöyle diyebilir bir ateist; Tanrı’nın tanımı hem zihinde hem gerçekte var olmayı içerir. Ama bu tanım gerçeğe tekabül etmez. Bu şuna benziyor; üçgenin üç kenarlı olması tanım gereği zorunludur. Ama ben üç kenarın var olduğunu üçgenin varlığı reddettiğimde reddedebilirim.(Kant’ın eleştirisi) Ama şunu yapamam, üçgen vardır deyip üç kenarın varlığını reddedemem. Aynı şekilde şu da mevcut. Tanrı zihinde vardır deyip gerçekte yoktur derseniz çelişki oluşturur. Ama Tanrı varsa hem gerçekte hem zihinde vardır dediğinizde çelişkiye düşmüyorsunuz. Burada bir iç çelişki yok.

 

Önerilen son önermede(Tanrı varsa hem gerçekte hem zihinde vardır) iç çelişki olmadığının söylemesi gariptir. “Tanrı varsa” dediğimiz anda onun zihindeki varlığını nasıl yadsıyabiliriz? Zihin burada hangi nesneden bahsediyor? Tanrı’yı tanımlayıp Tanrı’nın zihinde olmadığını söylemek doğru değil. Daha önce açıkladığımız gibi, Tanrı’nın tanımı diğer varlıkların yetkinliklerinin/mükemmelliklerinin nedeni olmayı içerir. Öyleyse Tanrı varsa diğer varlıklar vardır. Aynı şekilde diğer varlıklar varsa yine Tanrı vardır. Zaten bizim Tanrı’ya ulaşırken kullandığımız yol da bu. Tanrı’nın zihindeki varlığının gerçek varlığını gerektirdiğini söyledikten sonra onu reddetmek Tanrı’nın neden olduğu bütün varlıkları reddetmekle eştir. Dolayısıyla Tanrı’yı reddetmek diğer bütün gerçekliği reddetmekle mümkündür. Yani şunu demek istiyorum, üçgenin üç kenarlı olduğunu söylediğimde üçgen varken üç kenar yoktur diyemiyorsam, Tanrı’nın diğer varlıkların nedeni olduğunu söylediğimde diğer varlıklar varken Tanrı yoktur diyemem. Çünkü başta da söylediğimiz gibi Tanrı diğer bütün varlıkların var olmalarının nedenidir. Diğer var olanlarla Tanrı arasında kurulan bu ilişki kanıtın zorunlu olmasını sağlıyor. Ayrıca diğer varlıkların başka bir yolla var olamayacağını da daha önce söylemiştik. Daha terimsel ifadeyle, özü faaliyet içermeyen varlıkların varoluşlarının mutlak anlamda açıklaması ancak özü gereği faaliyet içeren bir varlığın var olmasıyla mümkündür. O da Tanrı dediğimiz varlıktır.

 

2. VARLIK YÜKLEM MİDİR? (KANT’IN İTİRAZINA ELEŞTİRİ)

Yukarıdaki itiraz meşhur filozof Immanuel Kant’ın itirazının daha sade bir halidir. Bu yüzden Kant’a değinme gereği hissettik. Kant, Arı Usun Eleştirisi[A 592, B 620] kitabında bu kanıta itiraz etmektedir. İtirazının temeli var olmanın bir kavrama bir şey eklemediği yönündedir. Yüz taler(para birimi) kavramıyla yüz talerin gerçekliği arasında yüz talere eklenen hiçbir şey yoktur. Tek fark birinin var oluyor, diğerinin ise sadece olanaklı oluyor oluşudur. Öyleyse Tanrı’nın en yüce varlık yüklemine sahip bir kavram olmasıyla Tanrı’nın var oluyor olması arasında kavramsal olarak bir fark yoktur. En yüce varlık yüklemi Tanrı’dan ayrılamasa bile Tanrı’nın var olmuyor olmasıyla en yüce varlığın da var olmuyor olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla bu kanıt zorunlu olarak Tanrının varlığını göstermez diyor Kant.

 

Kant’a katıldığım bir nokta var. Kant’ın anladığı anlamda varlık, bir yüklem değildir. Kavrama bir şey eklemez. Çünkü olmayan şeyin kavramı olmaz. Kavram bir varlığın kavramıdır. Dolayısıyla bir varlıktan bahsediyorsak o varlık en azından olanaklıdır/kuvve halindedir. Bunu kuvve-fiil ayrımı başlığında açıklamıştık. Faaliyete hiç geçmeyen, faaliyeti olmayan bir şey varlık değildir. Dolayısıyla bir varlığın kavramından bahsettiğimizde o şeyin en azından faaliyete geçme olanağına sahip olduğunu söylemeliyiz. Faaliyet, olanaktan önce gelir. Faaliyeti olan bir şeyin olanağı olur.

 

Şimdi biz en yüce varlık kavramını yok sayabilir miyiz? Benim yanıtım sayamayacağımız yönünde. Çünkü burada en yüce varlık, saf bir olanaklılıktan ziyade başka varlıkların faaliyetlerinin nedeni olmak bakımından onlardan daha fazla faaliyet içermek zorunda. Hatta en yüce varlık olduğu için özü faaliyetini içermelidir ki diğer varlıklara mutlak neden olabilsin. Bunu daha önce Spinoza’dan alıntıladığımız aksiyomlarla kanıtlamıştık. Buradan geldiğimiz sonuç şu: En yüce varlığın var olan/faaliyette olan varlıklarla ilişkisini kurdu isek bu varlık zorunlu olarak faaliyette olmalıdır. Çünkü olanaklı olan bir şey faaliyette olan bir şeyle ilişkiye giremez. (Var olmayan bir kalem var olan bir yazıyı yazamaz.) Öyleyse en yüce varlık, kanıttaki tanımı gereği pür fiile sahip olmalıdır. Bu fiili ise kendisinden geliyor olmalıdır ki en yüce varlık olabilsin. Ayrıca en yüce varlığın, var olanlarla ilişkisini keyfi bir kurguyla kurmadık. Bizzat var olanların, var olmak için en yüce varlığa olan ihtiyaçlarından çıkarsadık. Bu şuna benziyor; eğer biz var olan bir yazı gördüysek onun var olan bir kalemle yazıldığını zorunlu olarak söyleriz.

 

Kant’ın itirazı da böylece boşa çıkıyor. Biz Tanrı’nın en yüce varlık olduğunu söyleyerek onun özünün faaliyeti zorunlu olarak kapsadığını söylediğimizde bunu sadece bir söz olarak söylemiyoruz. Eğer biz bu kavramın faal olan varlıklarla ilişkisini kurmasa idik zaten herhangi bir “X” uydurmasının herhangi bir zamanda ve mekanda faal olarak bulunduğunu söylemekle eşdeğer bir söz söylemiş olurduk. Bu da herhangi bir gerçekliğe dayanmadığı sürece boş bir söz olarak kalırdı. Asıl gerçeklik bizim sözümüzün dışında olmuş olurdu.

 

Kant’ın varlığın yüklem olmadığını söylemesi doğrudur. Çünkü bir şeyi düşündüğümüzde onu varlık olarak düşünmek dışında bir şey yapamayız. Geriye şu soru kalıyor; her varlık olarak düşündüğümüz var mıdır? Kant, varlık olarak düşünülen şeylerin olmayabileceğini söylüyor ki yukarıdaki itirazda da bu söylenmişti zaten(Birinci maddedeki itiraz). Fakat ben diyorum ki varlık olarak düşünülen bir şey kuvve halinde varlıktır. Her kuvve halindeki varlık ise belirli bir ölçüde faaliyet içerir. Aksi halde o varlık kuvve halinde değildir. Bir varlığın kuvve halinde olup olmadığını o varlığı tanımlarken diğer fiil halindeki varlıklarla ilişki kurduğumuz takdirde bilebiliriz. Fiil halindeki bir varlıkla hiçbir şekilde ilişkiye geçemeyen şey ise imkansızdır, yoktur. Tekrar söyleyelim, bir varlıktan bahsediyorsak az da olsa faaliyet içermelidir. Zaten bir varlığı içerdiği faaliyet dışında tanımanın imkanı yoktur. Öyleyse Tanrının tanımı zihnimizde belirginleşebiliyorsa içerdiği faaliyetten dolayıdır. Ve bu demektir ki Tanrı saf olanaklı bir şekilde tanımlanamaz. Saf olanaklı bir şekilde tanımlanamadığı gibi faaliyet içermediği de söylenemez. Aksi halde zaten tanımlanamaz. Kant’ın peşinden gidenlerin Tanrı’nın zihnimizde tasavvur edilemeyeceğini söylemesi gerekir. Bu da ya onun çelişkili olduğunu söyleyerek ya da sadece bir isimden ibaret olduğunu söyleyerek mümkündür. Fakat biz bir belirlenime Tanrı ismini verdiğimiz için bu iki ihtimal de imkansızdır.

 

Nihayetinde “sen kimsin de Kant’ı eleştiriyorsun” diyenler için Hegel’in Kant’ın itirazını eleştirdiği bir pasajı paylaşmak istiyorum:

Kant’ın varlıkbilimsel tanıta yönelttiği eleştirinin kazandığı açıkça olumlu ve sınırsız onay hiç kuşkusuz yararlandığı benzetmeden gelir; Kant Düşünce ve Varlık arasındaki ayrımı açıklamak için yüz Taler örneğini kullandı ki bu, ister olanaklı isterse edimsel olsun, Kavram açısından aynı yüzlük olacak, ama benim para durumum söz konusu olduğunda bu durum özsel bir ayrıma yol açacaktı. — Hiçbirşey düşündüğümün ya da tasarımladığımın bu nedenle edimsel olmamasından daha açık olamaz: Tasarımlamanın ya da giderek Kavramın bile Varlığa erişemeyeceği düşüncesi. — Gene de, öyle yüz Taler gibi şeyleri Kavram diye adlandırmaya hiçbir haksızlığa yol açmaksızın barbarlık denebilir; bu bir yana, durmaksızın felsefi İdeaya karşı Düşünce ve Varlığın ayrı olduklarını yineleyenlerin en sonunda felsefecilerin de eşit ölçüde bu durumun bilgisizi olmadıklarını kabul etmeleri gerekir; gerçekte bundan daha basmakalıp bir bilgi olabilir mi? Bununla birlikte, Tanrı söz konusu olduğu zaman, onun yüz Talerden başka türlü bir nesne olduğu, herhangi bir tikel Kavramdan, tasarımdan ya da nasıl adlandırılırsa adlandırılsın böyle birşeyden bütünüyle ayrıldığı göz önüne alınmalıdır. Gerçekte tüm sonlular yalnızca ve yalnızca belirli-varlıkları Kavramlarından ayrı olan şeylerdir. [Felsefi Bilimler Ansiklopedisi I, Mantık Bilimi, § 51, Not]

 

3. VARLIK YÜKLEM DEĞİLSE ONTOLOJİK KANIT YIKILIR İTİRAZINA ELEŞTİRİ

Şu yazıda Mehmet Mirioğlu’nun blogundan ontolojik kanıta bir eleştiri görüyoruz. Yazı tıpkı Kant’ın itirazındaki gibi var olmanın bir yüklem olmadığını söyleyerek kanıtı çürüttüğünü iddia ediyor. Az önce Kant’ta anlattık fakat tekrar değinmek gerektiğini düşünüyorum. Ontolojik Kanıt var olan bir tanrı var olmayan bir tanrıdan daha mükemmeldir dememektedir. Bundan ziyade şunu iddia eder: Mutlak mükemmel varlık sadece olanaklılık içeremez. Yani burada var olan ve zihinde olan diye iki ayrı varlık yok. Burada bir varlığın fiil hali ve kuvve hali arasında bir ayrım var sadece. Şöyle düşünelim. Mesela 100 lirayı düşünmemle cebimde 100 liranın olması arasında fark var. Yüz liranın cebimde olması daha iyi bir şey. Çünkü bir varlık ancak faaliyette ise faal varlıklarla etkileşime geçebilir. Olanaklılık halinde bir varlık faaliyetteki varlıklarla etkileşemez. Burada da Tanrının özünün faaliyetini içermesi gerektiğini daha önceden bildiğimiz için(bunu nasıl yaptığımızı yukarıda açıkladık) Tanrı’nın mükemmel olması için faal olması gerektiğini söylüyoruz. Çünkü Tanrı’nın nedeni olduğu şeyler faaliyetteler. Faaliyetteki bir varlığa ancak faaliyetteki bir varlık etki edebilir. Bunu Spinoza’dan alıntıladığım ilk önermede görebilirsiniz.

 

Bütün bunları yaparken var olmak yüklem değildir görüşünü kabul etmiş oluyoruz. Çünkü zihne gelen herhangi bir nesneyi bir varlık olarak tasavvur ediyoruz, Kant’ın yaptığı da buydu zaten. Bir düşünce ve düşüncenin varlığı arasında özsel bir fark yoktur. Çünkü düşünce bir varlığın düşüncesidir. Fakat Kant buna rağmen düşünülen bir şeyin varlığını reddedebileceğimizi söyledi. Bu elbette hatadır. Kant, düşüncesi olan bir şeyin yokluğunu söyleyebileceğimizi söylerken özü zorunlu olarak faaliyet içermeyen varlıkları kast ediyordu. Örneğin karpuz bir varlıktır fakat şu an evde bulunmayabilir. Kant bunu söylediğinde varlık olarak düşündüğü bir şeyin yokluğunu söyleyebildiğini sanıp zaferini ilan ediyor. Oysa burada karpuzun mutlak anlamda yok olduğunu söylemek imkansızdır. Buradaki karpuzun yokluğu onun fiil halinde olmaması anlamındadır. Aksi halde karpuz zaten bir varlıktır. Hegel’in yukarıda paylaştığım eleştirisi de tam buraya denk geliyor. Kant 100 talerin düşüncesinin var olduğunu ama kendisinin yok olduğunu söylerken onun mutlak yokluğunu kast etmiyor. Fiil halinde bulunmamasını kast ediyor. Tanrı için söz konusu olduğunda Tanrının tanımı mutlak faaliyet içerdiği için, onun fiil halinde bulunmadığını söylemek anlamında yok olduğunu söyleyemeyiz. Dolayısıyla Kant burada Tanrı’yı sonlu varlıklarla karşılaştırarak bir hata ediyor. Uzun lafın kısası ontolojik kanıt, Tanrı’nın düşüncesine varlık eklemiyor veya Tanrı’nın düşüncesini Tanrı’nın varlığından ayırmıyor. Tanrı’nın düşüncesinin işaret ettiği varlığın zorunlu olarak fiil halinde olması gerektiğini söylüyor. Böylece var olmak yüklem değildir demek kanıtla çelişmiyor.

 

4. TANRI’NIN DÜŞÜNCESİ VE VARLIĞI KONUSUNDAKİ İTİRAZA CEVAP

Bu itirazda kısaca deniliyor ki:

Bir varlığın onun temsilinden daha yüce, daha iyi olduğunu söylemek hatalı bir karşılaştırmadır. Bu bir koşucunun onun posterinden daha hızlı koştuğunu söylemek gibidir.

 

Aslında kanıtta üstteki eleştiride söylendiği gibi iki ayrı şeyin karşılaştırılması gibi bir durum yok. Bir varlığın kuvve halinin fiil haliyle karşılaştırılması var. O varlığın özü de faaliyetini içerdiği için, “eğer bu özü gerçekleştirecekse fiil halinde olması gerekir çünkü sadece potansiyel olması durumunda kendi özüyle çelişir” diyoruz. Tanrı’nın da neden özünü gerçekleştirmek zorunda olduğunu zaten açıklamıştık.

 

5. ORHAN ÖZTURHAN’IN HEZEYANLARINA CEVAP

Şu yazıda Orhan Öztürhan olarak bilinen Facebook felsefecisinin ontolojik kanıta itiraz etmek için ürettiği bazı hezeyanları görmekteyiz. Yazının en kritik yerini alıntılayıp eleştirelim:

İkinci bir varsayım olarak “gerçekte var olmak, idrakte var olmaktan daha mükemmeldir” diye bir ifade vardır. Öncelikle “idrakte var olmak” gerçekte olunmadığı sürece yok olmak ile aynı anlama gelir. Yok olanın mükemmelliği var mıdır ki, var olanın mükemmelliği ile karşılaştırılabilsin ve ondan daha az mükemmel olabilsin? Ayrıca mükemmellik ne demektir? Yine neden var olmak, yok olmaktan daha mükemmel bir durum olmaktadır ve bu ne anlama gelmektedir?

 

Daha önceki bölümlerde birçoğuna cevabı zaten verdik. Ayrıca şimdi cevap vermemin sebebi bu yazının farklı bir şey söylediği sanılıp da peşine düşülmesin diyedir. Orhan, “yok olanın mükemmelliği var mıdır?” diye sorarak güzel bir giriş yapıyor. Doğru, yoklukta bir yetkinlik yoktur. Fakat mükemmellik olan bir yerde varlık olmalıdır. Eğer mutlak mükemmellik varsa, mutlak faaliyet olmalıdır. Dolayısıyla yine burada zihinde olmakla gerçekte olmak arasında iki ayrı şeylermiş gibi karşılaştırma yapılıyor. Oysa var olmak zaten gerçekte olmaktır. Zihindeki düşünce ise gerçekte olan varlığın düşüncesidir. Dolayısıyla “zihinde var olmak” diye bir şeyden bahsetmemek gerekir. “Gerçekte var olmak, idrakte var olmaktan daha mükemmeldir” önermesini düzenlemek gerekir: “Zihinde mükemmel olarak düşünülen, gerçekte var olmalıdır.” Bu son yaptığım düzenlemeyle kanıtın döngüsel mantık hatasına düştüğü düşünülebilir ki Orhan da zaten bunu fark ederek yazısının sonunda ontolojik kanıtın sadece kendi kendini doğrulayan bir totoloji olduğunu söylemiştir:

En sade şekline çevirdiğimizde şunu elde ederiz: “Tanrı tanım gereği olmadığı düşünülemeyendir.” Bu ise asla bir ispat değildir, dogmanın beyanıdır. “Tanrı vardır, çünkü o adı üstünde Tanrı’dır.” Basitçe görüleceği üzere ontolojik argümanın her çeşidi sadece tarihi totolojilerin tekrarı; ustaca gizlenmiş anlaşılmaz varsayımların, kurnaz sonuçları olan aldatmacalardır.

 

Şimdi neden kanıtın bir döngüsel mantık hatasına düşmediğini söyleyelim. Zihinde mükemmel olarak düşünülen, gerçekte var olmalıdır demiştik. Orhan gibi birisi çıkıp şunu diyebilir: “Mükemmel olduğunu sen söylüyorsun, varolduğunu da oradan çıkarsıyorsun.” Oysa yazının daha önceki başlıklarını okuyanlar bunu çok kolay anlayacaktır. Zihnimizde bir şeyin faaliyet halinde olması gerektiğini düşündüğümüzde eğer bir hata yapmamışsak o şey faaliyet halinde olacaktır. Örneğin su 100 derecede kaynar. 100 dereceye gelen bir suyun kaynayacağını -küçük fiziki hesapları yoksayarak- zorunlu olarak söyleyebiliriz. Bunu kanıta uyarlarsak şöyle deriz: Spinoza’dan tekrar alıntılıyorum:

Herhangi bir şeyin ve bir şeyin faal olarak var olan herhangi bir mükemmelliğinin var olma nedeni, hiç, yani var olmayan bir şey olamaz. Bir şeyde gerçeklik ya da mükemmellik adına ne varsa, onun ilk ve upuygun nedeninde ya biçimsel olarak ya da daha yüksek düzeyde bulunur.

 

Yani diyorum ki eğer bazı mükemmellikler varsa onların nedeni onlardan daha yüksek mükemmelliğe sahip olmalıdır. Bütün mükemmelliklerin nedeni ise mükemmelliğe tam anlamıyla sahip olmalıdır ki her şeyin nedeni olabilsin. Aksi halde, bir varlığı faaliyete geçiren nedenin hiçlikten çıktığını söylemiş oluruz. O halde mükemmelliğe tam anlamıyla sahip olan bir varlık düşünüyoruz. O vardır, çünkü mükemmelliğe sahip olmak var olmak, gerçek olmak, fiil halinde bulunmak demektir. Herhangi bir şeye keyiften mükemmel demedim. Mükemmellik barındıran şeylerin nedeninin mükemmelliğe tam anlamıyla sahip olması gerektiğini ve bu nedenin, nedeni olduğu şeyler gerçek olduğu için tam anlamıyla gerçek olması gerektiğini söyledim. Dolayısıyla bir döngüsellik yok.

 

6. UÇAN SPAGETTİ CANAVARI’NIN DA KANITLANABİLECEĞİNİ SÖYLEYEN VB. İTİRAZLARA CEVAP

Hayır kanıtlayamazsın. Uçan Spagetti Canavarı mutlak mükemmel olamayacağı için onun düşüncesi varlığı zorunlu olarak içermez. Kavramları birbiriyle karıştırmamak gerekir. Uçan Spagetti Canavarı’nın bir belirlenimi vardır. Mesela uçmak, mesela spagetti olmak, mesela canavar olmak… Bunlar hep cisimsel şeylerdir ve geçicilik barındırır. Dolayısıyla Uçan Spagetti Canavarı zorunlu olarak faaliyet içermez. Tanrı söz konusu olduğunda O’nun faaliyetinden zorunluluğuna varıyoruz. Uçan Spagetti Canavarı’nın mutlak mükemmel olduğu falan söylenirse bu keyfi bir tanım olur. Niye? Çünkü herhangi bir belirlenim sırf ona mükemmel dediğimiz için mükemmel olmaz. Tam anlamıyla mükemmel olan ise Uçan Spagetti Canavarı gibi olamaz.

 

7. VARLIĞI GİBİ YOKLUĞU DA MÜMKÜNDÜR İTİRAZINA CEVAP

Kanıta yapılan çok kurnaz itirazlardan biri de Tanrı’nın yokluğunun da mümkün olduğunun söylenmesi. Bunu yapanlar kanıtı ters çevirip Tanrı’nın yokluğunun kanıtlanabileceğini söylüyorlar. Kısaca açmak gerekirse şöyle: Kanıt Tanrı’nın varlığının mümkün olduğundan yola çıkarak Tanrı’nın varlığına ulaşıyor. Kanıtı ters çevirenler ise şöyle diyor: “Tanrının yokluğu mümkündür. Zorunlu varlık eğer tek bir mümkün dünyada yoksa o halde Tanrı yoktur.” Plantinga’nın ontolojik kanıt versiyonunun ters çevrilmesinin sonucu bu. Plantinga’nın versiyonu bir yana, yukarıda bizim yazdığımız çıkarımlar düşünülürse zorunlu varlığın yokluğunun mümkün olduğunun söylenemeyeceği açıktır. Çünkü O’nun sebep olduğu varlıklar var olmaktalar. Eğer zorunlu varlığın yokluğu mümkün olsaydı onun sebep olduğu hiçbir varlık var olmazdı. Bütün gerçeklik reddedilirse ancak Tanrı reddedilebilir. Aksi halde reddedilemez.

 

8. KÖTÜ TANRI PARODİSİNE CEVAP; KÖTÜLÜK PROBLEMİ VE ONTOLOJİK KANIT

Bu itirazda kısaca deniliyor ki:

Kötü bir tanrının var olması mümkündür. Kötü bir tanrının var olması zorunludur. O halde kötü bir tanrı vardır dememiz gerekiyor. Fakat teistler bunu kabul edemezler.

 

Kötü Tanrı tanımı terimler arası çelişme içerir. Kanıtın tanımladığı tanrı mutlak mükemmel olan tanrıdır. Hem kötü hem mükemmel bir tanrı olamaz. Tanrının iyiliği sadece ve sadece varlığını kendisinden alması ve başka hiçbir varlığa muhtaç olmamasıdır. Böyle olduğu zaman onda kötülüğe izin verecek hiçbir potansiyel yoktur. Kötü Tanrı, “dört köşeli üçgen” kadar anlamsızdır.

 

Ontolojik kanıtın sunduğu imkanlar kötülük problemini problem olmaktan çıkarıyor. Kötülük problemi, tanrının kudretiyle iyiliğinin çeliştiğini söylüyor(Yazımız açısından bahsettiğimiz modeli). Ama ontolojik kanıtta yaptığımız Tanrı tanımı böyle bir çelişki içermez. Mükemmellik bir varlığın kendine yetme, kendini var etme halidir. Tanrı buna tam anlamıyla sahiptir ve hiçbir şeyden eksik değildir. O’nun mutlak iyiliği derken bunu kast ediyoruz. Tanrının kudreti ise ne isterse onu yapabilmesi, ona karşı çıkabilecek hiçbir gücün bulunmamasıdır. Çünkü Tanrı varlıkların mutlak nedenidir. Eşyanın düzeni Tanrı’nın zihninde varlıklar var olmadan önce vardır. Varlıkların fiili ise Tanrı’ya bağlı olduğundan Tanrı’ya rağmen hiçbir şey yapamazlar. Öyleyse Tanrın’ın isteğinin dışında hiçbir şey olmaz. İşte mutlak kudret. “Ama dünyada kötülük var” dediğinizi duyar gibiyim. Doğru, dünyada kötülük vardır. Fakat bu kötülük Tanrı’nın mükemmelliğine hiçbir şekilde etki etmez, onu bozamaz. Dünyadaki kötülükler dünyadaki varlıkların eksik olmasındandır. Onların gücü sınırlıdır, iyilikleri sınırlıdır. Fakat Tanrı buna rağmen mükemmel olarak kalmaya devam eder. Tanrı’yı dünyadaki eksikliklere karşı sorumlu tutacak hiçbir şey yoktur. Bizi mükemmelleştirmek zorunda değildir. Eğer böyle bir ihtiyaç duysaydı zaten kendisi mükemmel olamazdı. Mükemmel olmaya, iyi olmaya ihtiyaç duyan biziz. Çünkü eksiklik bizde, Tanrı’da değil. Ayrıca Tanrı kötülüğün nedeni değildir. Çünkü kötülük bir öz değildir. Yaptığımız tanım gereği mükemmellik kendine yeterli olmaktır. Kötülük de kendine yetmeme halidir. Mutlak olarak kendine yetmeme hali yoktur, çünkü bu ancak yoklukla mümkündür. O halde kötülük, sınırlı yetkinliklere sahip olan varlıkta ortaya çıkar. Ondaki yetkinliklerin nedeni Tanrı’dır. Kötülük ise sınırlı yetkinliğe sahip olan varlıkta ortaya çıkar. Yani Tanrı kötü olamaz, kötülüğün nedeni de olamaz.

 

9. KANITLANAN TANRI’NIN TEİZMİN TANRISI OLMADIĞI KONUSUNDAKİ İTİRAZLARA CEVAP (TANRI’NIN SIFATLARI)

Kanıta getirilen bir diğer itiraz da kanıtın kanıtladığı tanrının teizmin tanrısı olmadığı yönünde. Bir kere baştan söyleyelim, kanıt o kadar güçlüdür ki eğer kanıtladığı tanrı teizmin tanrısı değilse teizmi terk edip bu tanrıya iman etmek gerekir. Ama biz yine de teizmin tanrısıyla kanıtın tanrısı arasında bağ kurma yoluna gideceğiz(Bu zaten mümkündür).

 

Ontolojik kanıttan Tanrı’nın sıfatlarını çıkarsayabiliriz. Mesela Tanrı birdir. Çünkü başka hiçbir varlığa ihtiyaç duymaz ve kendi kendine yeter. Sonra, Tanrı ezeli-ebedidir. Çünkü O’nu yok edecek hiçbir güç yoktur. Sonra, Tanrı mutlak ilim sahibidir çünkü varlıkların düzeni varlıklar var olmadan önce Tanrı’nın zihninde olmalıdır. Sonra, Tanrı mutlak iyidir, mükemmeldir. Zaten kanıtın dayanak noktası bu. Sonra, Tanrı’nın isteğinin dışında hiçbir şey olmaz, yani mutlak kudretlidir. Sonra, Tanrı zaten varlıkların yaratıcısıdır.

 

Yukarıda saydığım sıfatlar sadece kanıtın gerektirdiği sıfatlar. Teizmde de tıpatıp bu sıfatlar var. İnanıyorum ki teizmde başka sıfatlardan bahsediliyorsa onlar da ontolojik kanıttan çıkar. Eğer teizmde ontolojik kanıttan çıkarsanamayacak veya kanıtla çelişecek sıfatların var olduğu söylenirse o sıfatların mecaz olma ihtimali yüksektir. Bu ayrı bir tartışma konusudur. Tanrı’nın tanımı tektir ve evrenseldir. Her din, her inanış benzer tasavvurlar oluşturmuştur. Kanıttan çıkarılan tanım ise rasyonel, nesnel ve evrenseldir. Elbette bazı mitolojik inanışlar gereği kültürden kültüre farklı tasavvurlar olabilir. Ama bizim elimizde aklın doğruladığı bir tanım varsa kaynağı belli olmayan mitler, aklın doğruladığı tanıma göre yorumlanmalıdır.

 

ONTOLOJİK KANITIN DİĞER ARGÜMANLARLA İLİŞKİSİ

Felsefe ve teoloji camiasında Tanrı’nın varlığı lehindeki argümanların aynı Tanrı’dan bahsedip etmediği yönünde tuhaf bir şüphe var. Bu nedenle argümanlar arasında ilişki kurma gereği hissettim. Ontolojik kanıtın dışında iki genel argüman var; birisi kozmolojik argüman, diğeri teleolojik argüman. Kozmolojik argüman evrendeki varlıkların kendi kendilerine var olamayacağından Tanrı’ya ulaşır ki ontolojik kanıtta yapılan tamamen aynısıdır. Teleolojik argümanda ise evrende bir ereksellik olduğu söylenerek Tanrı’nın varlığına ulaşılır ki bu da ontolojik kanıttaki Tanrının mutlak mükemmel olması ve diğer varlıkların mükemmelliğe yaklaşmaya çalışmalar olarak açıklanabilir. Başka argümanları ve argümanların versiyonlarını hesaba katmıyorum. Genel olarak durum böyle. Yani Tanrı’nın varlığı lehine argümanların hepsi aynı varlığa başka açılardan, farklı yöntemlerden ulaşmaya çalışmaktadır.

 

SONSÖZ

Ontolojik kanıtın anlaşılması aslında çok basit. Sadece bu basitliğe erişebilmek için öncesinde sıkı bir altyapı, felsefi tecrübe ve metafizik gerekiyor. Ayrıca bir kez anlaşıldı mı kişiye verdiği zihin hoşluğunun yanı sıra felsefede tartışılan bütün konulara açılan bir kapı oluyor. Bu yazıda kanıtın anlaşılması için elimizden geldiğince çabaladık. Anlaşılmayan bir konu olduysa cevaplamaya da hazırız. Benim bu konudaki kendime olan güvenim, kanıta olan güvenimden geliyor. Felsefe camiasında kanıta duyulan nefreti de anlamak zor değil. Öncelikle kanıt otantik kaynaklardan okunmuyor. Bilmem kaçıncı versiyonları üzerinden konuşuluyor. Kanıtın bazı versiyonları öyle yozlaşmış ki artık kanıtı ortaya atan adam dahi kendi versiyonunu savunamaz hale geliyor. Ayrıca kanıt öyle matematikselleştirilmeye çalışılıyor ki içerisindeki pratik akıldan gelen öncüller yok sayılıyor. Bu yüzden ben bu yazıda özgün bir çalışma yapmaya çalıştım. Eleştirdiğim kişiler muhtemelen kanıtın doğru anlaşılmayan kısımlarına itiraz ediyorlar. Küçük de olsa haklılık payları var. Benim amacım yanlış anlaşılmaları düzeltmeye çalışmak ve yeni bir ufuk açmaya çalışmaktı.

 

Kaynaklar

[1] Descartes Felsefesinin İlkeleri, Baruch Spinoza

[2] Ethica, Baruch Spinoza

[3] Felsefe Tarihi, Alfred Weber

[4] Metafizik, Aristoteles

[5] Yöntem Üzerine Konuşma, Rene Descartes

[6] Meditasyonlar, Rene Descartes

[7] Arı Usun Eleştirisi, Immanuel Kant

[8] Felsefi Bilimler Ansiklopedisi, G.W.F Hegel

[9] https://www.youtube.com/watch?v=JyYagQtvqdk

[10] https://orhanozturhan.wordpress.com/2014/06/12/tanrinin-sahte-ispati-ontolojik-arguman

[11] http://alfa-sorgulama.blogspot.com.tr/2013/12/ontolojik-kant.html

MANTIKSAL TEİZM ©2017

Özgür Kiriş

Biyografik bilgi bulunmamaktadır.

You may also like...

12 Responses

  1. Jgdz dedi ki:

    Mükemmellik biraz keyfî bir tanım değil mi? Biri çıkıp “cehennemi yaratmayan bir Tanrı yaratandan daha mükemmeldir” ,”kendi oğlunu öldürmeyen bir Tanrı oldurenden daha mükemmeldir” veya “köleliğe izin vermeyen bir Tanrı verenden daha mukemmeldir” vs. diyebilir. Kimin mükemmelinin daha mükemmel olduğunu nerden bilecez

    • Furkan dedi ki:

      Tanrı’nın köleliği kabul etmesi de etmemesi de zaten O’nun mükemmeliği içinde olan bir şeydir diyebiliriz. Tabii eğer köleliği mutlak kötülük olarak alırsanız, insanlar bu kötülüğü yapabilseler de(Yani bu mümkün olsa da) Tanrı, insanlara bunu yapmamasını önerir (Ahlakı bildirir). Mükemmelik nedir? Mükemmelikten kastımızın ne olduğu yazının ilgili bölümünde bulunuyor zaten, bunun pek anlaşılmadığını söylemiştik ki sizin de o kısmını anlayamadığınızı görüyorum. Lütfen o kısmı dikkatle okuyun, bunun sonucunda zaten cevabını anlayacaksınızdır. Mükemmellik dediğimiz şey bir varlığın eksiksiz olmasıdır. Örneğin, varlığını var etmek ve devam ettirmek için hiçbir şeye ihtiyaç duymamasıdır. Tanrı’nın kötülüğe izin vermesi ayrı bir şey (İzin vermesinden kastım, kötülüğü mutlak bir biçimde yok etmemesi. Yoksa Tanrı tabii ki kötülüğü önermez ve özendirmez). Kötülüğe izin verilmesi Tanrı’nın varlığıyla alakalı bir şey değil aslen, bizlerin varlığıyla alakalı. Tanrı, kötülüğe izin veriyor ama kendisi kötü olmayabilir mesela. Kötülüğün belirli bir özü yoktur, iyiliğin bir özü vardır. Biz insanlar da mükemmel varlıklar olmadığımızdan dolayı eksikliklerimiz zaten oluyor, kötülük de bu eksikliklerden birisi. Elbette Tanrı bunları mutlak bir şekilde yok edebilir fakat imtihan dünyası gereği kötülüğe de ihtiyaç var(Kötülük problemi hakkındaki yazımızı okursanız net bir biçimde anlayabilirsiniz bu dediğimi).

      • N dedi ki:

        Tek mükemmellik ölçütün buysa o zaman bu argümandan kötü bir tanrıyı da kanitlayabilirsin? Varolmak için baskasina muhtac değil.

        Tanrı mutlak iyi değil miydi aynı zamanda? O hâlde onun böyle bi tanrı olduğunu nasıl iddia edeceksin, sadece baskasina ihtiyac duymayan sonsuz bi varlığı kanıtlamış oluyorsun bu argümanla. “Ayni zamanda mutlak iyi de olmalı” filan dersen de benim itirazlarim geçerli olur,iyilik subjektif birsey sonuçta

        • Furkan dedi ki:

          Yazımızın “KÖTÜ TANRI PARODİSİNE CEVAP; KÖTÜLÜK PROBLEMİ VE ONTOLOJİK KANIT” başlığını tekrar okumanızı öneririm.

          • N dedi ki:

            Kötülük& İyilikle mükemmelliğin arasındaki ilişkiyi anlayamadim, kötülük neden “kendine yetmeme hâli” olmak zorundadır ki bu tanım nerden çıktı? Sırf doğası kötü olduğu için kötülük de yapabilir, canı istediği için.

            “Tanrının iyiliği sadece ve sadece varlığını kendisinden alması ve başka hiçbir varlığa muhtaç olmamasıdır.” Burda da senin mükemmellik tanımını yapmissin, ama bunun ahlaki iyilikle bağlantısı nedir. kendine yetiyosa neden ahlaken iyi olmak zorundadır, bu sadece kudretini kanitlamiyor mu?

          • Furkan dedi ki:

            Ontolojik kanıt bildiğiniz üzere mükemmel bir Tanrı tanımından yola çıkarak bir sonuç çıkarıyor. İyilik bir özdür, kötülüğün ise bir özü yoktur. Tanrı, özsüz olamayacağı için de kötü değildir. Ya da, mükemmelliği az olmadığı – eksik olmadığı için kötü değildir. Bizlerdeki kötülük, bizlerin eksik varlıklar olmasından dolayı meydana gelir. Yazıda bahsedilen şey daha açık bir şekilde ifade etmek gerekirse böyle.

  2. Akin dedi ki:

    Kuran’da bilimle uyuşan ayetler olduğu gibi uyuşmayan ayetlerde gözlemliyorum. Bugüne kadar bilimle uyuşan ayetleri gösterdim. Şimdi farklılık olması açısından Kuran’da bilimsel olarak hatalı gördüğüm konuları eleştireceğim.
    1) GÖK VE GÖKLER KAVRAMI.
    Kuran’da gök bina gibidir;
    O, yeri sizin için döşek, göğü de bina yapan…2/22
    Ve bu binanın doğal olarak bir tavanı;
    Göğü korunmuş bir tavan yaptık… 21/32
    Ve de bir genişliği vardır;
    Eni de yerle göğün eni kadar olan bir cennete doğru yarışarak koşun. 57/21
    Kuran’da yer alan göğün bir binadan tek farkı; tavanının desteksiz bir şekilde havada kalmasıdır.
    Görebileceğiniz bir direk olmadan gökleri yükselten…. 13/2
    Ve bu tavan yere düşmemesi için tutulur;
    Ve göğü, izni olmadan yerin üzerine düşmekten alıkoyduğunu görmez misin? 22/65
    Bilimde yer alan gök.
    1) Gök 3boyutlu evrende her yeri kapsar. Tavan gibi bir kavramı yoktur.
    2) Göğün düşmesi gibi bir kavram yoktur. Gök soluduğumuz hava dahi heryerdedir. Gök düşmesi diye bir şey yoktur.
    3) “Göğün eni” tarzında bir kavramdan da bahsedilemez.
    4) Gök 3boyutlu evrende her yeri kapsar. Bina tarzı bir benzetme söz konusu olamaz.
    Kuran’da yer alan betimlemeler gök ilminin henüz bilinmediği bir zamanda, bir insan tarafından tespit edilebilecek gözlemlerdir.
    Gece gökyüzüne bakın. Önce onun bir sınırı olduğunu düşünerek tavan betimlemesi yapabilirsiniz.
    Daha sonra havadaki yıldızlar dikkatinizi çeker ve bu yıldızların havada nasıl asılı kaldığını düşünebilir ve bunun birileri tarafından tutulduğunu düşünebilirsiniz.
    Ve bu yıldızlar tutulmadığı taktirde bunların dünyaya düşeceğini düşünmek herkesin aklından geçirebileceği bir durumdur. Aynı şey tavanı olan gök içinde geçerlidir. Göğünde düşebileceği düşünebilirsiniz.
    Kurandaki gök ile ilgili ayetleri ancak böyle yorumladığımda yerli yerine oturuyor. Başka önerisi olan varsa buyursun.
    selam. Bu iddiaya cevap verir misiniz lütfen aklıma takıldı

    • Furkan dedi ki:

      Unutulmamalıdır ki Kur’an indiği dönemin toplumunun kabullerine göre tasvir yapmış ve benzetmeler yoluyla bazı şeyleri açıklamıştır. Lafzın evrensellik içermesi imkansızdır. Örneğin bugün telefon diye bir kavramımız var. Oysa ki Peygamber’in döneminde böyle bir kavram yoktu ve insanlar -belki de- mektup, ulak, güvercin gibi yöntemleri kullanıyordu. Eğer ki o insanlara telefondan bahsederseniz anlamayacaklardır ve lafız evrensel olmayacaktır. Ama telefondan bahsetmek istiyorsa Allah, dönemin kabullerinden yahut dönemin haberleşme yollarından yola çıkarak benzetmeler yoluyla telefonu anlatır. “Göğü bina etmek” kavramı bina gibi yapmak anlamıdna değildir, Arapça bir deyim olarak, “inşa etmek, düzenlemek” gibi anlamlara gelir mesela, bu örnekleri veren kişi her şeyi direkt anlayıp mecazları ve deyimleri yoksaydığı için anlama ve yorumlama konusunda sorun çıkıyor. Yıldızların Dünya’ya düşeceği konusunda da bir önkabulle itiraz getirmiş her kim yazdıysa bunu. Oysa ayette dağılıp kaymaktan, düşmekten bahsetmekte. Dünya’ya düşeceğini düşünmek kişinin bir kabulüdür, ayet bunu direkt olarak söylemez. Tavan gibi ifadeler de insan açısından söylenmiş ifadelerdir Kur’an’da. “Korunmuş Tavan” der örneğin Kur’an. Bilirsin ki bizler bu korunmuş tavan sayesinde yaşamımıza devam ederiz. Eğer uzaydaki tüm ışınlar Dünya’mıza direkt olarak gelseydi hepimiz yok olurduk. Sonuç olarak, ayetleri yorumlarken ve anlamlandırırken Kur’an’ın aktarma biçimi ve Arap dilinin özellikleri unutulmamalıdır.

  3. Akın Konca dedi ki:

    Çok teşekkürler, Allah razı olsun. Bir de biz namaz kılacağımız zaman kıbleye döneriz ya hani, kabeye diyorlarlar ki “Hz. Muhammed dünyayı düz sandığı için kıble yönü vardır çünkü kıbleye döndüğümüz zaman uzay boşluğuna dönersiniz” Buna da cevap verir misiniz? Bir de kuranda gökyüzünün bir eninin olduğu söylenmesi bilimsel bir hata değildir değil mi? Ayrıca son olarak, Allah gökyüzünü düşmemesi için tutar ayeti bilimsel bir hata mıdır? Biliyorum belki de saçma sorularla zamanınızı yiyorum fakat cevap verirseniz çok sevinirim

    • Furkan dedi ki:

      Bu soruları bana sormanıza gerek dahi yok. “Kıble yönü demek Dünya’yı düz sanmaktır” diye bir akıl yürütmenin ne kadar saçma olduğu açıkça bellidir. Bizler Dünya’nın düz olmadığını bilsek de belirlediğimiz yönler vardır(Doğu-Batı ve Kuzey-Güney gibi). Kıble yönü de buna dahildir. Ayrıca, Kur’an’da hangi ayette “gök” kelimesinin hangi amaçta kullanıldığı da önemlidir. Gök sadece gökyüzü anlamına değil, -kimi zaman da- evren anlamına gelebilir. Ve son olarak, gökyüzünün tutulması konusunda birçok farklı yorum yapılabilir. Fakat en temelinde bu bir hata olmayacaktır. İlla ki Dünya düzse gökyüzü tutulabilir diye bir şey yok, gökyüzünün/evrenin Dünya’ya doğru çökmesi gibi bir mevzu olabilir örneğin, bu önleniyor olabilir. Dönemin insanlarının kabullerinden yola çıkarak Allah’ın ihtişamına vurgu yapmış olabilir örneğin…

  4. Akın Konca dedi ki:

    KURANDAKİ BU BÜYÜK HATA NEDEN GİZLENMEYE ÇALIŞILMAKTADIR.
    KURAN ALLAHTAN GELEN BİR KİTAPTIR DİYEBİLECEKMİSİNİZ
    BAKARA-136 ve AL-İ İMRAN-84 Tıpatıp kelimesi kelimesine aynı ayetlerdir.Birbirlerinden farkları yoktur.Allah neden bize aynı şeyi iki defa söylesin?
    Ayet incelendiğinde bakara ya aittir ve bu açıkça görülmektedir.Ali imranda ki yerinin konuyla hiçbir alakası yoktur.Kuran Allahın kitabı olsa bu yanlışlık olabilir mi?
    Bu hata nasıl yapılmıştır.Allah böyle bir hata yapar mı? Kim karıştırmışta aynı Ayeti farklı surelere yazmıştır.yazdırmıştır.
    Diğer önemli konuysa Ayet Arapçası birebir aynı olduğu halde meal yazarlarının hepsi Dinayet işleri başkanlığı dahil Türkçe meali aslında aynı olmasına rağmen sanki farklıymış gibi bir algı yaratmak için farklı bir anlatımla aynı konuyu anlatmışlardır.
    Bilinçli olarak aynen çevirmemişlerdir.
    Şöyle açıklayalım.
    Bir açıklamada MESELENİN ÖNEMİ YOKTUR
    Diğerinde ise SORUN ETMEYE GEREK YOK
    Diyorsunuz..neden bilerek bunlardan bitanesini kullanmıyorsunuz..yabancı dilde çeviri yapan biri Kitabın bir kısmında Okul diğer kısmında mektep diyebilir mi?
    Böyle oluşundan anlıyoruz ki bu olayın Tüm kuranın Türkçesini çevirenler tarafından kesin bilindiğidir.
    Öyleyse bu insanları yanıltma çabası nedendir.Neden aynı çeviriyi tıpatıp yapabilecekken yapmamışlardır.
    Bilgi çağında insanları kandırarak kendi toplumuzu geri bırakmıyormuyuz?
    Neden Kendi milletinize ve soyunuza bu zararı veriyorsunuz?
    açıklamalar aşağıda devam ediyor..
    abdullahabdal 0 abdullahabdal

    April 19, 2012 gönderildi
    BAKARA-136.
    قُولُواْ آمَنَّا بِاللّهِ وَمَآ أُنزِلَ إِلَيْنَا وَمَا أُنزِلَ إِلَى إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَقَ وَيَعْقُوبَ وَالأسْبَاطِ وَمَا أُوتِيَ مُوسَى وَعِيسَى وَمَا أُوتِيَ النَّبِيُّونَ مِن رَّبِّهِمْ لاَ نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِّنْهُمْ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ
    Al-i İmran(84)
    قُلْ آمَنَّا بِاللّهِ وَمَا أُنزِلَ عَلَيْنَا وَمَا أُنزِلَ عَلَى إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَقَ وَيَعْقُوبَ وَالأَسْبَاطِ وَمَا أُوتِيَ مُوسَى وَعِيسَى وَالنَّبِيُّونَ مِن رَّبِّهِمْ لاَ نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِّنْهُمْ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ
    Al-i İmran(84)Kul âmennâ billâhi ve mâ unzile aleynâ ve mâ unzile alâ ibrâhîme ve ismâîle ve ishâka ve ya’kûbe vel esbâtı ve mâ ûtiye mûsâ ve îsâ ven nebiyyûne min rabbihim, lâ nuferriku beyne ehadin minhum, ve nahnu lehu muslimûn(muslimûne).
    BAKARA-136.Kûlû âmennâ billâhi ve mâ unzile aleynâ ve mâ unzile alâ ibrâhîme ve ismâîle ve ishâka ve ya’kûbe vel esbâtı ve mâ ûtiye mûsâ ve îsâ ve mâ ûtiyen nebiyyûne min rabbihim, lâ nuferriku beyne ehadin minhum ve nahnu lehu muslimûn(muslimûne).
    DİNAYET İŞLERİ
    Al-i İmran(84)De ki: “Allah’a, bize indirilene (Kur’an’a), İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve Yakuboğullarına indirilene, Mûsâ’ya, İsa’ya ve peygamberlere Rablerinden verilene inandık. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz. Biz O’na teslim olanlarız.”
    BAKARA-136…Deyin ki: “Biz Allah’a, bize indirilene (Kur’an’a), İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve Yakuboğullarına indirilene, Mûsâ ve İsa’ya
    verilen ile bütün diğer peygamberlere Rab’lerinden verilene iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz ve biz ona teslim olmuş kimseleriz.”
    ELMALILI HAMDİ YAZIR
    Bakara(136) Deyin ki: “Biz Allah’a, bize indirilene (Kur’an’a), İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve Yakuboğullarına indirilene, Mûsâ ve İsa’ya verilen ile bütün diğer peygamberlere Rab’lerinden verilene iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz ve biz ona teslim olmuş kimseleriz.”
    Al-i İmran(84) De ki: “Allah’a, bize indirilene (Kur’an’a) İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve Yakuboğullarına indirilene, Mûsâ’ya, İsa’ya ve peygamberlere Rablerinden verilene inandık. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz. Biz ona teslim olanlarız.”
    YAŞAR NURİ
    BAKARA 136-Şöyle deyin: “Allah’a, bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a, onun torunlarına indirilene, Mûsa’ya ve İsa’ya verilene ve diğer nebilere verilene inandık. Bunlar arasından hiç kimseyi ayırmayız. Biz yalnız O’na/Allah’a teslim olanlarız.”
    AL-İ İMRAN 84..De ki: “Allah’a, bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a, torunlarına indirilmiş olana, Mûsa’ya, İsa’ya ve diğer nebilere Rablerinden verilmiş bulunana inandık. Onlardan hiçbirini ötekinden ayırmayız. Biz O’na teslim olanlarız.”
    SÜLEYMAN ATEŞ
    AL-İ İMRAN 84..De ki: “Allah’a, bize indirilene, İbrâhim’e, İsmâ’il’e, İshak’a, Ya’kûb’a ve sıbtlara indirilene; Mûsâ’ya, Îsâ’ya ve peygamberlere Rableri tarafından verilene inandık; onlar arasında bir ayırım yapmayız, biz O’na teslim olanlarız.”
    BAKARA 136.. De ki “Allah’a, bize indirilene, İbrâhim’e, İsmâ’il’e, İshak’a, Ya’kub’a ve sıbtlara indirilene, Mûsâ ve Îsâ’ya verilene ve peygamberlere Rabbleri tarafından verilene inandık, onlar arasında bir ayırım yapmayız, biz Allah’a teslim olanlarız.”
    BAKARA SURESİ
    133-Yoksa siz Yakub’un, ölüm döşeğinde iken çocuklarına, “Benden sonra kime ibadet edeceksiniz?” dediği, onların da, “Senin ilâhına ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhı olan tek bir ilâha ibadet edeceğiz; bizler O’na boyun eğmiş müslümanlarız.” dedikleri zaman orada hazır mı bulunuyordunuz?
    134-Onlar gelip geçmiş bir ümmettir. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından sorumlu tutulacak değilsiniz.
    135-(Yahudiler) “Yahudi olun” ve (Hıristiyanlar da) “Hıristiyan olun ki doğru yolu bulasınız” dediler. De ki: “Hayır, hakka yönelen İbrahim’in dinine uyarız. O, Allah’a ortak koşanlardan değildi.”
    136-Deyin ki: “Biz Allah’a, bize indirilene (Kur’an’a), İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve Yakuboğullarına indirilene, Mûsâ ve İsa’ya verilen (Tevrat ve İncil) ile bütün diğer peygamberlere Rab’lerinden verilene iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz ve biz ona teslim olmuş kimseleriz.”
    137-Eğer onlar böyle sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse, gerçekten doğru yolu bulmuş olurlar; yüz çevirirlerse onlar elbette derin bir ayrılığa düşmüş olurlar. Allah, onlara karşı seni koruyacaktır. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
    138-“Biz, Allah’ın boyasıyla boyanmışızdır. Boyası Allah’ınkinden daha güzel olan kimdir? Biz ona ibadet edenleriz”
    ALİ İMRAN
    82. Artık bundan sonra kim yüz çevirirse, işte onlar yoldan çıkmışların ta kendileridir.
    83. Göklerdeki ve yerdeki herkes ister istemez O’na boyun eğmişken ve O’na döndürülüp götürülecekken onlar Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar?
    84. De ki: “Allah’a, bize indirilene (Kur’an’a), İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve Yakuboğullarına indirilene, Mûsâ’ya, İsa’ya ve peygamberlere Rablerinden verilene inandık. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz. Biz O’na teslim olanlarız.”
    85. Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, (bilsin ki o din) ondan kabul edilmeyecek ve o ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır. Böyle bir hata var ayriyetten ikinci olarak kuranda tarihsel hata var iddiaları Var hepsi ni yazamıyorum çok fazla var internetten bu iddialara bakıp bana cevap verirseniz sevinirim 3. Olarak gökyüzünün bir enin den bahsedilmesi bilimsel bir hata mıdır 4. Olarak kuranda insanlar için 8 çift hayvan yaratıldığı yazıyor baziĺarı bu sayı çok az insanlar için yararlı hayvan sayısı çok daha fazla gibi bir iddia var 5. Olarak Celal Şengör depremin sebebi dağlardır diyor bunu da açıklar mısınız 6. Olarak ben maalesef kur-an okumadım ama kur-an okuyan ateistler diyor ki kurana göre yıldızlar dünyadan sonra yaratılmıştır bu bilimsel bir hatadır dünya zaten yıldızlardan kopan parçalardan oluşmuştur diyorlar ayriyetten diyorlarki kurana göre yıldızlar şeytanlar için atış taneleri 7. Olarak ateistler kur-an a göre dünya evrenin en alt kısmıdır diyorlar 9. Olarak true furqan kuranın bir benzeridir diyorlar ve şimdiye kadar o kitapta hata bulunmadığını iddia ediyorlar 10 olarak evrenin bizim için uyumlu olmasının Allahın varlığının kanıtı olamayacağına iddia ediyorlar ve bir örnek veriyorlar beton çatlağındaki bir çiçek düşünmeye başlasa bu çatlak bana çok uyumlu burası benim için tasarlanmış der ama orası onun için tasarlanmamıştır diye bir örnek veriyorlar bu analoji doğrumu dur. Evet sorularım bunlar lütfen cevap verin şimdiden Allah razı olsun biliyorum sizleri bıktırdım

    • Furkan dedi ki:

      Çoğu çelişki iddiasını cevaplayan bir yazı hazırlayacağız zaten, o nedenle burada daha yüzeysel bir şekilde söyleyeyim. Daha detaylı olarak o yazıdan okursun(Yazı ne zaman biter bilmiyorum, çok uzun bir yazı olacak çünkü. Bu ay veya önümüzdeki ay bitecek inşallah).

      1. Allah’ın aynı şeyi iki defa söylemesi bir şeyi vurgulamasından dolayıdır. Örneğin Rahman Suresi’nde farklı farklı örnekler sıralar ve “Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlıyorsunuz?” ifadesini surenin birçok ayetinde aktarır. Verdiğin ayetler açısından da öyle bir ilişki var(Bir ayette farklı bir örnek üzerinden verirken diğer bir ayette farklı bir örnekten bahsediyor çünkü).

      2. Tarihsel hata kısmını anlayamadım, daha açıkça yazarsan sevinirim.

      3. Bilimsel bir hata yoktur. Kaldı ki ayetin dönemin insanlarının anlayacağı şekilde örneklendirdiğini de unutmayalım.

      4. Ayet o zamanki insanların yaptığı bir durum üzerine iniyor(Tabii şimdi de yapılabilir orası ayrı). Ve Allah, indirdiği rızıklardan bahsediyor(Elbette ki hepsinden bahsetmiyor, o zamanki kişilere öğüt olacaklarından bahsediyor sadece. Bakara Suresi’nin 57. ayetinde de şöyle demektedir: Ve bulutu üstünüze gölgelik yaptık ve size kudret helvasıyla bıldırcın indirdik: “Rızk olarak size verdiklerimizin en temizlerinden yeyin.” dedik. Onlar zulmü bize yapmadılar, onlar kendi benliklerine zulmetmekteydiler.) O ayeti bağlamına dikkat ederek okursak sorun kalmayacaktır.

      5. Depremin sebebi dağlar değildir, dağların oluştuğu bölgeler zaten deprem bölgeleridir. Yani dağlar depremin bir sonucudur, nedeni değil. Celal Şengör’ün dağların depremin sebebi olduğunu söylediğini sanmıyorum(Dinleyen kişi yanlış anlamış olabilir), öyle demişse gerçekten hatalı bir şey söylemiştir.

      6. Allah aşkına hangi ayetten onu çıkartmışlar? Okuduklarını da pek sanmıyorum. Onun çıkarılacağı bir ayet yoktur.

      7. Yine saçma bir çıkarım. Açıkçası onun çıkarılacağı bir ayet de yoktur. Eğer, “şu ayetten çıkar” dersen buyur göster de birlikte inceleyelim.

      8. True Furqan zaten diğer dinlerden alıntılarla ve onların düzenlemesiyle yapılmış bir kitap. Kaldı ki Kur’an gibi 23 sene içinde ve halkın yaşadığı olaylar üzerine inerek yazılmış değil, taklit olan bir kitap. Dolayısıyla aynısı olduğu gibi bir söylenti oldukça saçma. En başta da belirttim, burada daha yüzeysel cevap vereceğim. O yüzden True Furqan’ın analizi gibi konulara hiç girmiyorum. Zaten yeterli cevabı verdiğimi düşünüyorum.

      9. Verdikleri analoji çok doğru değil. Bir çiçeğin öyle düşündüğünü varsayalım, -konu çiçeğin verdiği cevapla alakalı ama- çiçeğin kendi sorusuna öyle bir cevabı vereceğini nereden biliyoruz? O açıdan analoji -gerçek anlamda- sorunlu. Ama bu analojinin amacı bir konuya dikkat çekmek olduğu için -mantıksal bir çelişkiden de söz edemeyeceğimiz için- analoji üzerinden gidebiliriz. Evrenin insanlar için uyumlu olması Tanrı’nın varlığı için direkt bir kanıt olamaz zaten.

      Bu arada, cevaplamamamın nedeni siteye girmemiş ve dolayısıyla da yorumu görmemiş olmamdı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir