YENİ ATEİZME ELEŞTİRİ

image_pdf

Yanlış bir izlenim oluşturmamak adına henüz yazının başında şunu vurgulamak istiyorum: Yeni ateizm; doğa bilimi neredeyse tek rehber edinmeyi benimseyen, dinlerin yok edilmesi taraftarı olan, felsefe ve/veya sosyal bilimler gibi alanların verdiği bilgileri neredeyse tamamen değersiz gören, hatta kimi zaman din gibi felsefe ve sosyal bilimler gibi alanlarla ilgilenenlerin cahil veya aptal olduğunu ileri süren bir görüştür. Yazımızda genel olarak ateizme değil, [ateizmin belirli bir kolu olan] yeni ateizme eleştiri getireceğiz ve genelde yeni ateizm mensuplarının ortaya attığı “din ve tanrı iddialarına” cevap vereceğiz. Yeni ateizm konusunda Türk gençleri daha çok Celal Şengör, Sam Harris, Richard Dawkins, Daniel Dennet, Lawrence Krauss gibi isimleri örnek göstermekte ve onların görüşlerinden yararlanmaktadırlar. Bununla birlikte kendilerince dinin yanlış olduğuna dair iddialar ortaya atmaktadırlar. Bu yazıda bu iddiaların en popülerleri ele alınacak ve yeni ateizmin sözde felsefi görüşleri -kendileri her ne kadar felsefeyi inkar etse de- değerlendirilecektir. Bununla birlikte “klasik ateist” diye anılan kesim ise yeni ateistlerden çok daha tutarlı ve makul duruş sergilemektedirler. Yazının en başında şunu da vurgulayalım ki bizlerin “Bu ateist, bunun görüşüne güven olmaz.” gibi bir tavır takınmadığı anlaşılmalıdır. Biliyorum ki militan olan yeni ateistler bu yazıyı okuduklarında bize “Sizler cahil ve ateist düşmanısınız.” diye saldıracaktır. Ve takdir edeceksiniz ki bunu söylemek yazımızdaki hiçbir iddiaya cevap olmayacak ve bizleri yanlış bir şekilde tasvir edecektir. Bizler ateizm, teizm gibi konuların makul bir çerçevede konuşulması gerektiğine inanmaktayız. Dolayısıyla pek çok konuda bahsettikleri konuyu çarpıtan yahut tam anlamıyla anlamadan onlarca yorumda bulunan yeni ateistlere karşı bir tavır takınmaktayız. Fakat bu onların düşmanı olduğumuz anlamına da gelmez. Onları şu anda olduğu görüşten ayırıp din felsefesiyle ilgilenmeye, teolojik bir iddia ortaya atacaksa da teolojiyle doğru düzgün ilgilenmeye davet etmekteyiz. Yani ateizmi benimseyecekler ise de makul bir pozisyonda bunu benimsemeleri taraftarıyız; bilim, din, felsefe, tarih, sosyoloji gibi alanları istismar eden bir pozisyonu benimsemelerini değil. Yazımızın içeriği şu şekildedir:

1. Çelişkili, Savunulması Zor Ama Popüler Bir Düşünce; Yeni Ateizm

2. Yeni Ateizmin Temelindeki Çelişkileri

3. Dini İncelemede Metotsuzluk

 

Yazıda yeni ateist iddialara cevaplar vardır. Cevaplar genel olarak şu iddialaradır:

1. “Din yüzünden birçok savaş olmuştur. Din berbat ve kötüdür. İnsanlara sürekli kötülükler yayar.”

2. “Birçok din var ve İslam bunlardan sadece bir tanesi. Ateist birisi 4000 dini reddederken Müslüman birisi de 3999 dini reddediyor.”

3. “Din, insanları yönetmek üzere insanlar tarafından ortaya çıkarılmıştır.”

4. “Evren hiç yoktan var olmuştur.” İddiası ve Çoklu Evrenler

5. “Doğduğun yere göre dinini seçiyorsun. Eğer Hindistan’da doğsaydın Budist olacaktın. Türkiye’de aileler genellikle Müslümanlığa inandığı için sen de öylesin.” iddiası ve tüm bebeklerin ateist olduğu görüşü

6. “O kadar iyilik yapan ama Allah’a inanmayan insanlar sırf Allah’a inanmıyor diye cehenneme mi gidecek?” Sorusu; “Tanrı madem biliyor, neden beni gideceğim yere direkt yollamıyor?” Düşüncesi; Tanrı’nın, İnsanlara O’na İnanması İçin Seçim Vermesi Konusundaki Eleştiriye ve Tanrı’nın, Kendisini Anmamızı İstemesi Konusundaki Eleştiriye Cevap

7. Evrim, Tanrı Konusu ve Darwin

8. “Müslümanlar bilimle ilgilenmez ve her şeye ‘Allah, ol demiş o da olmuş.’ derler. Zaten Tanrı fikri de ancak bilimsel olarak bilinmeyen şeylerle ayakta durur. Geçmişte de yıldırım çarpınca ‘Tanrı bize kızıyor’ deyip kendilerince tanrı uydurmuşlardır. Dinlerin de bundan pek bir farkı yoktur.”

9. “Muhammed ve İsa hiç var olmadı. Hepsi dinlerin uydurduğu kişilerdir.”

10. Kötülük “Problemi”

11. “Tamam Allah da neden Zeus değil?”

12. “Tanrı’nın varlığını iddia eden sizsiniz o zaman siz kanıtlayacaksınız.” ve “Tanrı’nın yokluğuna dair en iyi kanıt O’nun varlığına dair bir kanıtın olmayışıdır.”

13. Akılsız Tasarım İddiası

14. “Tanrı varsa Tanrı’yı kim yarattı?”

15. Sonuç Olarak

 

Yeni ateistlere eleştiri kısmının bölümleri şunlardır(Üstteki bölümlerde daha çok yeni ateist iddialara cevap vardır. Bu kısımdaki alt başlıklarda ise yeni ateizme eleştiri yapılmaktadır):

1. Yeni Ateistlerin Bilimi İstismarı

2. Duygusal Ateizm ve Yeni Ateist Gençler

 

1. Çelişkili, Savunulması Zor Ama Popüler Bir Düşünce; Yeni Ateizm

Yeni ateizmin iddialarından bazıları:

1. “Din yüzünden birçok savaş olmuştur. Din berbat ve kötüdür. İnsanlara sürekli kötülükler yayar.”

Bu iddiaya hem teolojik hem de sosyolojik ve tarihsel açıdan cevap vereceğiz. Teolojik cevabımızda ayetlerle Kur’an-ı Kerim’deki savaş algısını ele alacağız. Sosyolojik ve tarihsel cevabımızda da tüm dinlerle ilgili olarak, “din sebepli savaşlar”ın bir analizini yapacağız.

 

Bildiğiniz üzere Kur’an-ı Kerim’de kâfirleri öldürmek ile ilgili ayetler vardır. Fakat bu, bir kimse kâfir olduğu için onu öldürmek anlamına gelmez. Kur’an-ı Kerim’deki ayetler bağlamıyla birlikte okunursa (nüzul sebebiyle ve o konudaki hükümler indiği dönemle birlikte topluca okunursa) açıkça görülecektir ki savaş başlatan, zulmeden, antlaşma bozan kâfirlerle savaşmaya izin verilmiştir. Bununla birlikte savaşmayanlara karşı ve eman dileyenlere karşı savaşılmaması emrolunmuştur. Elbette savaş ahlâkına dair de vurgular yapılmış ve bozgunculuk etmeye, çevreye yok yere saldırmaya doğrudan karşı çıkılmıştır. Nitekim Peygamberimizin uygulamalarında da çocuklara, kadınlara, ihtiyarlara, ağaçlara, hayvanlara, kendi ibadetinde olan ve müslümanlara karşı savaşmayanlara karşı savaşılmadığı görülmektedir.[1] Bu arada, unutulmamalıdır ki savaş ayetlerinin hepsinin Medine’de inmesinin nedeni, müşriklerin Medine’de müslümanlarla fiilen savaşmasıdır. Eğer bu konuda daha detaylı bilgi edinmek isterseniz bu konuyu detaylıca ele aldığımız Kur’an-ı Kerim’e Göre Cihad Nedir? İslâm’da Cihad Kavramı adlı yazımızı okuyabilirsiniz. Ayetlere gelirsek, savaşın gerekçesini Hac Suresi’nin 39 ve 40. ayetleri şöyle vermektedir:

Haksız yere saldırıya uğrayan müminlere, zulme uğramış olmalarından dolayı savaşma izni verilmiştir. Şüphesiz Allah müminleri düşman karşısında muzaffer kılmaya kadirdir. O müminler ki sırf “Rabbimiz Allah’tır.” dedikleri için haksızca yurtlarından sürüldüler. Şayet Allah kimi insanların saldırganlığını kimi insanlar aracılığıyla bertaraf etmemiş olsaydı manastırlar, kiliseler, havralar ve içerisinde Allah’ın ismi çokça anılan mescitler kesinlikle yıkılıp giderdi. Allah kendi dinine destek verenlere elbet yardım edecektir. Şüphesiz Allah çok güçlüdür, mutlak üstündür.

 

Görüldüğü üzere bu ayette de müşriklerin müslümanlara uyguladıkları baskı ele alınmış ve bundan dolayı savaşma izni verildiği bildirilmiştir. “Kafirleri” öldürün diyen ifadelere bir göz gezdirelim. Örneğin Bakara Suresi’nin 190-193. ayetleri, Nisa Suresi’nin 89-90. ayetleri ve Tevbe Suresi’nin 4-7. ayetleri ilgili ayetleri şöyle söylemektedir:

[Ey Müminler!] Sizinle çarpışan müşriklere karşı siz de Allah yolunda savaşın. Fakat maksadınızı aşıp haksız saldırıda bulunmayın. Çünkü Allah haksız saldırıda bulunup haddi aşanları sevmez. [Ey Müminler!] O müşriklerle savaş meydanında karşılaştığınız zaman onları katledin. Onların sizi sürüp çıkardıkları yurdunuzdan [Mekke’den] siz de onları sürüp çıkarın. [Bilin ki] inancınızdan dolayı onların size reva gördükleri baskı ve zulüm, savaşta insan öldürmekten daha kötüdür. Mescid-i Haram civarında onlar sizinle savaşmadıkça siz de onlarla orada savaşmayın. Şayet size orada saldırırlarsa, siz de onlara saldırın. Zira saldırgan kafirlere yaraşan ceza budur. Eğer onlar size saldırmaktan vazgeçerlerse siz de saldırmayın. Şüphesiz Allah çok affedici, çok merhametlidir.

 

 Onlarla eşitlenesiniz diye kendilerinin küfre saptığı gibi küfre sapmanızı istediler. O halde, Allah yolunda göç edecekleri vakte kadar onlardan dostlar edinmeyin. Eğer yüz çevirirlerse onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün. Bir daha da onlardan ne dost edinin ne de yardımcı. Onlarla eşitlenesiniz diye kendilerinin küfre saptığı gibi küfre sapmanızı istediler. O halde, Allah yolunda göç edecekleri vakte kadar onlardan dostlar edinmeyin. Eğer yüz çevirirlerse onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün. Bir daha da onlardan ne dost edinin ne de yardımcı. Bununla birlikte, sizinle antlaşması bulunan [Huza’a, Huzeyme gibi] bir kabileye sığınanlara veya gerek sizinle gerek kendi kabileleriyle savaşmayı istemedikleri için gelip size savaşmayacaklarını bildiren tarafsızlara ilişmeyin. Allah dileseydi onları sizin başınıza musallat eder ve dolayısıyla onlar da sizinle savaşırlardı. Şu halde, onlar size ilişmez, saldırmaz ve dahi size barış teklif ederlerse, bilin ki bu durumda Allah onlar aleyhine herhangi bir şey yapmanızı onaylamaz.

 

[Ey Müminler!] Kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklerden, antlaşma şartlarına tanı olarak uyan ve size karşı başkalarıyla işbirliği yapmayan [Kimine gibi] kabilelerin durumu farklıdır. Bu sebeple, onlarla yaptığınız antlaşmanın şartlarına süresi doluncaya kadar uyun. Çünkü Allah antlaşmalarına uyan, ahde vefasızlıktan sakınan kimseleri sever. Haram aylar sona erdiğinde müşrikleri ele geçirdiğiniz yerde öldürün. Gerektiğinde onları yakalayıp tutsak edin, gelip geçtikleri her yeri gözetim altında tutun. Şayet tövbe edip imana gelir [ve tıpkı sizin gibi] namazı kılıp zekatı verirlerse onları serbest bırakın. Çünkü Allah tövbekar kullarına karşı çok affedici, çok merhametlidir. [Ey Peygamber!] Müşriklerden biri eman dileyip sana sığınmak isterse, ona bu güvenceyi ver ki Allah’ın kelamını [bizzat senden] işitip anlama imkanı bulsun. Daha sonra onu yurduna ulaştır. [Evet, aynen böyle yap]. Çünkü onlar gerçekleri bizzat görerek öğrenmeye muhtaç insanlardır. Sözlerinde durmayan müşriklerin yaptıkları antlaşmaların gerek Allah katında gerek O’nun elçisinin nazarında ne değeri olabilir ki?! Bununla birlikte, Mescid-i Haram’a yakın bir yerde kendileriyle antlaşma yaptığınız [Kinane gibi] kabilelerin durumu farklıdır. Bunlar sözlerine sadakat gösterdikleri sürece siz de onlara verdiğiniz sözde durun. Çünkü Allah sözlerinde duran, ahde vefasızlıktan sakınanları sever.

 

Öncelikle, bu ayetler topluca okunduğunda (indiği bağlam da bilinirse) çok açıktır ki Kur’an-ı Kerim antlaşmayı bozan, müslümanlara savaş açan, zalimlik edenlerle savaşmayı emreder. Hiçbir ayette “eman dileyenlere de saldır, çünkü onlar kafir” denmez. Eğer kafirliklerinden ötürü savaşılasa idi eman dileyenlerle de savaşmayı emrederdi. Ve açıktır ki aşağıda belirteceğimiz ayetler de barışın esas olduğu fakat zulme ve haksızlığa karşı yapılan bir savaşın da gayet tabii olduğu Kur’an-ı Kerim tarafından kabul edilen şeydir. Kur’an-ı Kerim’in [Örneğin Tevbe Suresinde geçen “Haram aylar sona erdiğinde müşrikleri ele geçirdiğiniz yerde öldürün.”] tek bir cümlesi ele alınırsa o konuya bütüncül bakışı anlaşılamaz, hatta bağlamı da çöpe atılırsa (Tevbe Suresi’nin ilgili ayetlerinin antlaşmasını bozanlar adına indiği gibi) her şey yanlış anlaşılacaktır. Bu sadece Kur’an-ı Kerim için değil, tüm diğer metinler için de böyledir. Elbette hitâbi bir dile sahip olan Kur’an-ı Kerim’de bu konuya çok daha dikkat edilmelidir; çünkü günlük dil ile yazı dilleri farklı özellikler barındırır. Üstteki ayetlerde her şey açıkça görülmektedir ki zaten müslümanlara savaş açmış yahut antlaşmalarını bozmuş yahut zulmetmişlerle savaşılmaktadır. Ayrıca örneğin Tevbe Suresinde hemen üstteki ayetlerden sonra, 12. ayette, savaşın fitilini karşı tarafın ateşlediğine vurgu vardır. Üstteki ayetlerle birlikte şu ayetlere de göz gezdirelim:

 

Şura Suresi 40-41-42. ayet – Bir kötülüğün cezası, tıpkısı bir kötülüktür. Fakat affedip barışmayı esas alanın ücretini bizzat Allah verir. O, zalimleri hiç sevmez. Zulme uğratılışı ardından kendini savunana gelince, böyleleri aleyhine yol aranmaz. Aleyhine yol aranacak olan şu kişilerdir ki, insanlara zulmederler ve yeryüzünde haksız yere saldırılarda bulunurlar, taşkınlıklar sergilenler. İşte böyleleri için acıklı bir azap vardır.

Mumtehine Suresi 8-9. ayet – Din uğrunda size savaş açmamış, sizi yurdunuzdan çıkarmaya kalkışmamış müşriklere gelince, Allah onlarla iyi ilişkiler kurmanızı, kendilerine adaletli davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah adaletli davrananları sever. Allah sadece din uğrunda size savaş açmış, sizi yurdunuzdan çıkarmış ve çıkarılmanız için destek sağlamış kimseleri dost edinmenizi yasaklar. Onlarla dostluk kurup birlik olanlar, zalimlerin ta kendileridir.

Ankebut Suresi 46. ayet – [Ey Müminler!] Size karşı düşmanca ve saldırganca davranan kesimi hariç, Yahudiler ve Hıristiyanlarla mümkün olan en güzel şekilde konuşup tartışın ve onlara şöyle deyin: “Biz hem bize indirilen Kur’an’a hem de size indirilen kitaplara iman ettik. Bizim ilahımız/tanrımız da sizin ilahınız/tanrınız da bir ve aynı ilah/tanrıdır. Biz yalnız O’na teslim olmuş kimseleriz.”

 

Sonuçta üstteki tüm ayetler açıkça göstermektedir ki savaş arızî, barış esas bir durumdur ve savaşın belirli şartları vardır. Bunlar da üstte saydığımız üzere; zulmün olması, antlaşmanın bozulması, karşı tarafın savaş açmasıdır. Savaşırken de sınır tanımamazlık edilmemeli, ahlâki şartlara dikkat edilmelidir. Bu iddianın teoljik cevabı açısından son bir şeye değinmek istiyorum: Bakara Suresi’nin 193. ayetindeki “Fitne kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla çarpışın.” ifadesine değinmek istiyorum. Nasıl ki Fatiha’da bulunan “mâliki yevmid dîn(مَلِكِ يَوْمِ الدِّينِ – din günü)” ifadesinden kasıt “Allah’ın yargılama yapacağı gün(kıyamet zamanı)” ise bu ayetteki “din” ifadesinden de kasıt aynıdır. Yani ayet, sanılanın aksine, kafirlerin müslümanlara yaptığı baskı ve zulüme karşı çıkmakta ve inanç özgürlüğüne vurgu yapmaktadır. Tam da bu noktada, “fitne” kelimesi de -geleneğin kahir ekseriyetle ele aldığı gibi- “şirk koşmak” anlamına değil “baskı, zulüm” anlamlarına gelir. Kaldı ki hemen Bakara 191. ayette “fitne” kelimesine “baskı, zulüm” manasını verirken aynı konudan bahseden bir ayette aynı kelimeye “şirk koşmak” manasını vermek açıkça bir tutarsızlıktır. İlgili ayetin bağlamı (Hicretin daha erken zamanlarında indiği düşünülmektedir), Peygamber’in savaş ahlakı ve Kur’an-ı Kerim’in kafirlere karşı tutumuyla ilgili diğer ayetler bağlamıyla birlikte ele alınınca bu ayetin herkesin müslüman olmasına değil, dini yargılamanın hiçbir beşer tarafından yapılamayacağına vurgu yaptığı rahatça anlaşılmaktadır. Ayrıca üstte belirttiğimiz gibi, bu ayetin gelenekte anlaşıldığı gibi müşrikleri yok etmeyi amaçlayan bir ayet olduğu düşünülürse, o halde Kur’an-ı Kerim’in eman dileyenlere karşı “onlara saldırmayın” demesine ne diyeceğiz? Gelenekte neden kahir ekseriyetle böyle anlaşılmış diyorsanız, elbette ayetlerin bağlamı yok edildiği için böyle anlaşılmıştır. Yani “Peki bu kadar açıkça ortadaysa IŞİD gibi örgütler hangi fikirlere dayanıyor?” diye soruyorsanız -ki bu haklı bir sorudur- Terör Örgütleri İslam’ın Temsilcisi Midir? yazımızla birlikte -bu iddiayı cevaplarken- en üstte yönlendirdiğimiz “cihad” ile ilgili olan yazıya göz gezdiriniz (özellikle de cihad ile ilgili olana).

 

Gelelim bu iddianın sosyolojik ve tarihsel cevabına… Dinlerin kötülük yayması fikrine karşın, Charles Phillips ve Alan Axelrod tarafından yazılmış savaşlar konusundaki en geniş ansiklopedilerden birisi olan Encyclopedia of Wars‘ta da göreceğiniz üzere, din sebepli savaşların sayısı oldukça azdır. Bu ansiklopedinin içinde değerlendirilen 1768 savaş içerisinden yalnızca 123 savaş din sebeplidir(Yani %7’si)[2] (Benzeri araştırmaları ve bu araştırmaların incelemesini Vox Day’in “The Irrational Atheist” kitabında da görebilirsiniz. Kitabı şuradan inceleyebilirsiniz). Tüm bunların yanında savaşlardaki ölümlere bakınca, savaşlardaki ölüm sayısının yalnızca %2’si “din sebepli” savaşlara aittir. Burada “din sebepli” demek de hatalı olacaktır. Çünkü din sebepli savaş demek, savaşın sadece ve sadece dinin ayetlerinden kaynaklanması demektir. Oysa birazdan da göstereceğimiz üzere: Tüm savaşlar temelde ekonomik ve politik nedenlere dayanmaktadır. Encyclopedia of Wars‘ta anılan “din sebepli savaşlar” da temelde sosyo-politik ve ekonomik nedenlere dayanmaktadır. Çoğu savaş hükümetlerin ve din adamlarının güç elde etme isteğinden çıkmıştır. William T. Cavanaugh, Dini Şiddet Miti adlı eserinde dinin savaş açtığı fikrini detaylıca ele almıştır, “din sebepli savaşlar” diye alınan savaşların dahi sosyo-politik ve ekonomik nedenlerinin olduğunu göstermiştir.[114] Cavanaugh, dinlerin etkili olduğunun düşünüldüğü dönemlerde dahi aynı dine hatta aynı kiliseye mensup siyasi güç odaklarının, kendi dini görüşlerini paylaşan kişilere karşı başka dini benimsemiş siyasi odaklarla yaptıkları ittifaklara dikkat çeker. Örneğin, 16. yüzyılda Katolik Fransızlar, Kutsal Roma İmparatoru olan Katolik Şarlken’e karşı Müslüman olan Osmanlı ile defalarca ittifak yapmıştır, tabii ki bunun nedeni din sebepli değildir, tamamen siyasi sebeplere dayanmaktadır.[115] Din sebepli olarak görülen ve aslında dinle hiç alakası olmayan Haçlı Seferlerinin dördüncüsünde Batılı Hristiyanlar, Hristiyan Bizans’ı yağmalamıştır. Bu tarihi olay da -genel olarak- savaşların güç elde etme, ekonomik çıkar elde etme gibi nedenlerden dolayı çıktığını ortaya koymaktadır.[116] Belirttiğimiz gibi, savaşın din sebepli olması demek savaşın sadece dini metinden dolayı ortaya çıkması demektir. Oysa savaşlarda ekonomik ve politik çıkarlar rol oynamış, din ise bir kılıf olarak kullanılmıştır(Kur’an-ı Kerim’in indiği dönemde dini kılıf olarak kullanmak vardı, bkz. Tevbe 34). Şunu da unutmayınız ki geçmiş toplumlarla bu dönemki toplumlar büyük ölçüde farklıdır. Geçmişte savaşlara dayalı, otoriter rejimlerin olduğu unutulmamalıdır. Bu, savaşların yapılmasını ve bugün modern döneme göre “ahlâksız” gelen tutumların oluşmasını sağlamış ve o dönem içinde bunlar normal görülmüştür. Toplum yaşantısı daha birkaç yüzyıl içinde büyük ölçüde değişmiştir. Bazı müfessirlerin de eserlerinde “dini savaş” konusuna inanılmaz derecede fazla değindiğinin açıklaması da sosyolojik nedenlerle yapılabilir. Örneğin Araplar da Türkler gibi savaşçı bir topluluktur ve bu nedenle aralarında savaş oldukça övülmektedir. Hatta Japon İslam uzmanı Toshihiko Izutsu, İslam öncesi Arap toplumlarının metinlerini incelediğinde haksızlığa uğramadan saldırgan olmanın önerildiğini ve şiddetin övüldüğünü tespit etmiştir. Bunlar, Kur’an öncesi Arap toplumunda çölde hayatta kalmanın gereği olarak görülmüştür.[117] Bununla birlikte savaşları din kisvesi adı altında yapmanın, bunu yapanlara -ne yazık ki- kötü amelleri için yarar sağladığını söylemek de gerekir. Örneğin Avraham Stern tarafından kurulan Lehi örgütü, seküler bir örgüt olmasına rağmen insanları etkilemek için dini bir konuşma tarzı benimsemiştir.[118] Şöyle de bir şey var ki, insanlığın en kanlı dönemi olan 20. yüzyıl, aynı zamanda gayet seküler bir yüzyıldır da. New York Times yazarlarından olan Richard Shweder de yeni ateistlerin bu durumu bilerek göz ardı ettiğinden söz eder. Peki neden yeni ateistler bunu göz ardı ediyor? Çünkü kendi hayallerine göre din olmayınca barış olacak ve bilime önem verilen, herkesin huzur bulduğu bir hayat yaşanacaktır. Oysa ki, dinin göz ardı edildiği, daha çok seküler şeylerle ilgilenildiği 20. yüzyılda(Özellikle de ilk iki çeyreği, ki bu da en kanlı savaşlara denk gelmektedir) nedense yeni ateistlerin dediği gibi bir dünya kurulamamıştır. Seküler -ve ateist- olan İngiliz filozof Bertrand Russell, İnsanlığın Yarını Var Mı? adlı eserinde aynı konuyu ele alır ve hayal kırıklığına uğradığını belirtir.[119] Shweder, yeni ateistlerin “Aydınlanma Hikayesinin” bir illüzyondan ibaret olduğunu ve takındıkları tavırların psikolojik olduğunu, gerçekle bir ilgisi olmadığını dile getirir.[120] Nitekim, dönemimizin en önemli dil bilimcilerinden ve filozoflarından olan Noam Chomsky de yeni ateistlerin gençken hayal ettiği şeylerden siyasi bir hareket yapmaya çalıştıklarını belirtmektedir ve yeni ateistlerin bu tavırlarının psikolojik olduğunu dile getirmektedir. 20. yüzyılda yaşananlardan edebiyatçı Stefan Zweig de rahatsızlığını dile getirmektedir.[121] Sosyolojinin önemli isimlerinden olan Saint-Simon da, bilimsel buluşun fazlaca olduğu bir dönemde bu tip savaşların olmasından yakınır.[122]

 

Eğer bu iddiadaki gibi yüzeysel bir akılla konuşacaksak “Bilim kötülük yayıyor” gibi bir iddia da ortaya atılabilir. Atom bombasının bulunmasının nedeni bilim değil miydi? Nazilerin olduğu dönemde bilim için birçok insana işkence yapılmadı mı? Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’nda inanılmaz bir şekilde kan döküldü, oradaki birçok silahı yaratan şey bilim değil miydi? Bilim için her gün yüzlerce hayvana acı çektirilmiyor mu? Ve daha verilebilecek bir çok örnek… Peki bu olan her şeyden bilimi mi sorumlu tutar yoksa bilim yapan o belirli bir zümreyi mi? Elbette -bizim de savunduğumuz şey- bilim yapan belirli bir zümrenin bunlardan sorumlu olduğudur, bilimin değil. Fakat yeni ateist kimseler bu olaylardan bilimi sorumlu tutmazken din kisvesi adı altında yapılan her türlü kötülüğe -o konu üzerinde hiçbir araştırma yapmadan- doğrudan dinin sebep olduğunu gösterip dinin kaldırılması gerektiğine inanmaktadırlar. Oysa bu tür bir tutum oldukça yüzeysel bir bakış açısına sahiptir. Yazının yeni ateizme eleştiri bölümünde onların felsefeye, bilime, dine, tarihe, sosyolojiye karşı bu yüzeysel bakış açılarını da ele alacağız.

 

2. “Birçok din var ve İslam bunlardan sadece bir tanesi. Ateist birisi 4000 dini reddederken Müslüman birisi de 3999 dini reddediyor.”

Bu düşünceyi yeni ateistlerin sıkça dile getirdiğini duyabilirsiniz. Her şeyden önce, burada durum kaç tanesine inanılıp kaç tanesinin reddedildiği değildir. Burada önemli olan şey hangisinin doğru olduğudur. Ve bunun, X fikirden bir eksik/bir fazla fikir reddetmekle hiçbir alakası yoktur. Ateist birinin reddettiği o bir din doğru olabilir mesela. Zaten, -eğer- bir dinin doğru olduğu kabul ediliyorsa diğer dinler yanlış olacaktır(Burada dini çoğulculuk, kapsayıcılık gibi akımlardan söz edilmemekte, konu üstte sunulan iddia çerçevesinde ele alınmaktadır), yani zaten beklenen şey bir Müslümanın -sözgelimi- 3999 dini reddetmesidir. Bu iddia açıkça göstermektedir ki [bu iddiayı sunan] yeni ateistler -neredeyse- “Biz ne yapıyoruz? Reddiyoruz. Müslümanlar ne yapıyor? Reddediyor. O halde bize karşı tavrı alamazlar.” şeklinde düşünüyor. Neden, ne, nasıl gibi soruları hiç umursamıyorlar. Bu yazıda benim cevaplarken bile utandığım kimi soruları soran kimselerin açıkçası böyle düşünen insanlar olduğunu düşünüyorum; yoksa normal düşünme yeteneğine sahip bir insanın bu şekilde bir iddia sunamayacağı kanaatindeyim.

 

Hatta bir benzetme de yapayım, eğer böyle bir akıl yürütmeyi benimserseniz, yer çekiminin olduğuna inanmayan birisi de size “Ben 100 tane yer çekimi teorisini reddediyorum, sen de 99 tanesini. Bunda bir sorun yok.” derse, bunu kabul etmeniz gerekecektir. Ancak buna dair muhtemelen cevabınız “Bu ne saçma bir şey? Bunun hakkındaki teorilerin fazla olmasıyla ne alakası var? Bilimsel olarak daha  rasyonel olan şey bu konuda doğrudur. Ne kadar teori reddedildiği vs. önem arz etmemektedir.” olacaktır. Sonuç olarak, burada konu olan şey kaç tane fikrin reddedildiği değil, hangisinin yahut hangilerinin makul olduğudur. Şunu da ekleyeyim; yerçekimi konusundaki örneğime “Ama o gözlemlenebilen bir şey.” diye itiraz ederseniz, burada zaten konunun ne olduğu değil akıl yürütmenin hatalı olup olmadığıdır bizim için. Ve ben akıl yürütmenin saçma olduğunu göstermek için o örneği verdim. Tanrı konusu felsefi bir konudur evet, fakat üstteki akıl yürütme şekli yanlıştır, Tanrı konusunun felsefi bir konu olması -üstteki örnek açısından- hiçbir şeyi değiştirmemektedir.

 

Bu görüşü biraz daha ileri götürüp, “Dinler hep kendilerinin doğru olduğunu söylüyor. Bu durum, insanların dine inanması açısından bir tür zorluk yaratmaz mı?” diyenler de vardır. Bu görüş üstteki iddiaya göre çok daha olgun bir görüştür. Bu görüşe yazımızın 5. maddesinde cevap vereceğiz.

 

3. “Din, insanları yönetmek üzere insanlar tarafından ortaya çıkarılmıştır.”

Bu yalnızca bir iddiadır. Yani, dinlerin insanların yönetilmesi için uydurulduğu iddiasının kabul edilmesi için makul kanıtların verilmesi gereklidir. Bunlar teolojik, tarihsel, felsefi, sosyolojik, bilimsel kanıtları içerebilir. Fakat eğer sadece bir söylemde kalırsa ve makul kanıtlar sunulamaz ise hiçbir değeri olmayacaktır.

 

Bir önermenin kanıtlanması demek, o önermenin papağan gibi tekrarlanması yahut insanlar tarafından (Bu insanlar hangi eğitim düzeyinde olursa olsun) kabul görmesi anlamına gelmez. Her ne kadar bu söylem -özellikle de- yeni ateistler arasında tekrarlansa da ortaya hiçbir kanıt sunulmamaktadır. Farklı şekillerde yorumlanabilecek birkaç olayın gündeme getirilmesi ve “Bakın işte din bunlara sebebiyet oluyor.” gibi şeylerin denmesi tamamen mantıksızdır ve argümanı kanıtlama açısından hiçbir şey ifade etmez. Verilecek kanıtların düzgünce ele alınması ve etraflıca tenkit edilmesi gereklidir.

 

4. “Evren hiç yoktan var olmuştur.” İddiası ve Çoklu Evrenler

Bu iddayı özellikle Lawrence Krauss’un “Hiç Yoktan Bir Evren” kitabından sonra birçok yeni ateistte görür olduk. Aslına bakarsanız burada anlam karmaşası vardır. Krauss’un “yoktan” dediği şey mutlak yokluk değildir. Krauss bu söyleminde kuantum vakumlarından bahsetmektedir.[32] Krauss’un “yokluk” dediği şey aslında felsefi olarak da bilimsel olarak da yokluk anlamına gelmez. Felsefede yokluk hiçbir şeyin var olmamasıdır, bilimde yokluk ise bir şeyin hiçbir özelliğinin bulunmamasıdır. Kuantum vakumu ise üzerinde deney yapılabilecek etkiler yaratan ve ölçülebilir enerjiye sahip olan bir durumdur.[33] Kuantum vakumuna fizikte “yokluk/boşluk” denilir fakat bu bir jargondur diyebiliriz, yani halkın kullandığı anlamda bir yokluk anlamına gelmez, -genel olarak- bilimin veya felsefenin kullandığı yokluk anlamına da gelmez. Lawrence Krauss hiç yoktan bir evren iddiasında aslında tanımı belirli olan bir kelimeyi farklı bir tanımla kullanıp mantıksal bir hata yapıyor, bu hataya fallacy of equivocation (cinaslı safsata) adı verilir.[34] Açıkçası Krauss’un bu hatayı bilerek yaptığını düşünüyorum. “Hiç Yoktan Bir Evren” diyerek ve aslında var olan bir şeye yokluk özelliğini atfederek birçok yeni ateistin dikkatini çekti ve ateist “bilim sayfaları” arasında popüler oldu. Krauss’un bunu bilerek veya bilmeyerek yaptığı bir kenara, konumuza gelecek olursak, Krauss’un burada yaptığı hataya dair yaşayan en ünlü kozmologlardan biri olan George Ellis bir konuşma yapmıştır.[35] Aynı şekilde, kuantum vakumlarının “hiçlik” olmadığına dair Leonard Susskind, David Albert(David Albert en iyi bilim felsefecilerinden bir tanesidir, kendisi ateisttir. Ancak Krauss’u çokça eleştirmiş ve bilimsel olarak yanlış öğretiler verdiğinden dolayı güçlü tartışmaları da olmuştur.), John C. Lennox, Frank Wilczek, Alexander Vilenkin, John Barrow gibi bilim insanlarının felsefi ve/veya bilimsel itirazlarını da internet üzerinden bulabilirsiniz. Yanlış anlaşılmamak adına belirtelim ki bu itirazlar kuantum vakumunun varlığına bir itiraz değil, Lawrence Krauss’un yaptığı tanımlama hatasına dair itirazlardır.

 

Gelelim Çoklu Evrenler Teorisi’ne. Bu teori şu an için kabul etmeyi oldukça makul kılacak bilimsel kanıta dayanmamaktadır fakat bu görüş belirli matematiksel hesaplara uymaktadır. Özellikle de sicim kuramından hareketle çoklu evrenlerin var olduğuna dair yorum getirilmektedir. Şunu da söylemeliyiz ki bu teorinin doğruluğu ve tabii ki yanlışlığı hakkında da şu an için düzgün bir yorum yapamayız. Çünkü bu konuda sağlam temele oturmuş herhangi bir bulgu yoktur. Fakat biz bu teoriyi iki olasılıkta da değerlendireceğiz:

1) Çoklu Evrenlerin Olmaması Olasılığında Tanrı

Çoklu evrenler yoksa bu hassas ayar argümanı için de Tanrı’nın evreni yarattığına dair diğer argümanlar için de sorun çıkartmayacaktır. Zaten bu argümanlara karşılık genel olarak Çoklu Evrenler Teorisi ortaya sunulur.

 

2) Çoklu Evrenlerin Olması Olasılığında Tanrı

İlk önce teolojik olarak bir bakalım. Örneğin, çoklu evrenlerin olması Kur’an ile çelişir mi? Açıkçası, hiçbir çelişki barındırmaz, çünkü bu konu üzerinden doğrudan bir ayet yoktur. Varsa da yoksa da -en azından söyleyebiliriz ki- Kur’an-ı Kerim indiği sosyolojik çevre gereği bu konuya değinmemiştir.

 

Peki diyelim ki çoklu evrenler var, o halde hassas ayar argümanı olsun genel olarak Tanrı’nın varlığı konusu olsun; bir çelişkiye/şüpheye mi düşer? İşte bu konuda net bir şey söyleyemeyiz. Çünkü, o evrenlerde başka yaratıkların olup olmaması, o evrenlerin nasıl bir mekanizmayla var olduğu (mesela neden o evrenleri yaratan mekanizmanın küçük bir taş parçası değil de evrenler yarattığı vb. sorular sorulabilir) gibi daha birçok şey bu konuda bir sonuca varmamız açısından değişiklik meydana getirecektir. Mesela eğer din bakımından bakacaksak, o evrenlerde farklı varlıklar olsa ve bizimkiyle oldukça farklı dini inançlara sahip olsalar yahut mesela hiçbir inanca sahip olmasalar yahut bizimkiyle benzer inançlara sahip olsalar, bu durum dahi tartışmaya oldukça açıktır. Eğer çok farklı dini inançlara sahip değillerse, onun dışındaki durumlarda din ile doğrudan bir çelişkiye sebebiyet vermeyeceğini düşünüyorum. Bu arada, elbette bir ateist olmak demek sadece dini reddetmek demek değil aynı zamanda tanrıyı da reddetmek olduğu için dinlerin böyle bir durumla çelişmesi de doğrudan ateizmi doğru kılmayacaktır.

 

5. “Doğduğun yere göre dinini seçiyorsun. Eğer Hindistan’da doğsaydın Budist olacaktın. Türkiye’de aileler genellikle Müslümanlığa inandığı için sen de öylesin.” iddiası ve tüm bebeklerin ateist olduğu görüşü

Bu iddiayı iki tip savunma şekli vardır. Birincisi, doğduğun yere göre düşüncelerinin belirli bir oranda etkilendiğini ve bunun -mesela eğer İslâm doğruysa- ahirette yargılanma bakımından sorun olacağını savunuyor. Bir diğeri ise, dinlerin yanlış olduğu ve sorgulamayan birisiysen ancak doğduğun yere göre dinini belirlediğini ve eğer araştırırsan inanmayı bırakacağını savunuyor. İkinci iddia oldukça saçma ve basit bir cevaba sahip diye ilk olarak onu ele alalım: Bu iddia kesin gerçeğin ateizm olduğunu iddia eden subjektif bir iddiadır. Ve doğrulanması -bir bakıma- ateizmin kanıtlanmasına bağlıdır. Bunun dışında bu iddia doğduğun yerde var olan inancın irrasyonel olacağını savunmaktadır. Bu da açıkça gülünç bir iddiadır. Eğer doğduğun yere göre bir iddiayı doğrulamaya çalışmak kastedilseydi bu elbette ki haklı bir iddia olurdu. Ama bu iddia subjektif olduğu için sadece kendi işine yarayacak bilgilere bakarak bir kimsenin doğduğu yerdeki inancın yanlış olduğuna değiniyor. Burada en başta genetic fallacy (kökensel hata) adı verilen bir safsata yapılmıştır.[37] Yani, bir düşüncenin sadece nereden geldiği söylenmiştir ve onun yanlışlığına dair bir kanıt sunmadan o düşünce eleştirilmiştir. Yani bir Türk’ün doğduğu yerden dolayı Müslümanlığı seçmesi Müslümanlığın yanlış olduğunu gibi bir sonucu doğurmaz. Bu sadece o kişinin doğduğu yere göre bir düşünce seçtiği ve pek de makul olmayan bir metot benimsediği sonucunu doğurur. Sonra, bu iddia örneğin Kuzey Kore’de doğacak birisinin muhtemelen ateist olacağı iddia edilerek de yanlışlanabilir. Bilindiği üzere Kuzey Kore komünist, ateist bir siyasi yönetime sahiptir; insanlar da büyük oranda ateisttir. Dolayısıyla orada doğan birisi de -her nasıl muhtemelen Türkiye’de doğan sıradan bir kimse Müslüman oluyorsa- ateist olacaktır. Yani sonuç olarak, kimi insanların birilerinin doğduğu yere göre inancını belirlemesinin o inancı yanlış yapacağını düşünmesi hatalıdır. Bu, sadece o kişinin metodunu yanlış yapar. Yani her nasıl ki bir sayfaya yuvarlak bir Dünya resmi çizmem ve “Dünya yuvarlıktır.” demem kanıtlama metodumun yanlış olduğunu gösteriyor ama Dünya’nın yuvarlak olduğu gerçeğini de değiştirmiyorsa, bu durum için de aynısı geçerlidir. Bu savunma tarzı açıkça teistleri küçük görmekte ve hatta iddialarında bunu kanıt olarak kullanmaktadır. Fakat “Sorgularsan ateist olursun.” ve “Teistler yalnızca cahil ve salak insanlardır.” gibi sözler duygusal sözlerden ibaret olan, başka hiçbir şey ifade etmeyen sözlerdir. Ateist bir din felsefecisi olan Wielenberg şöyle demektedir:

O zamana kadar, diyebilirim ki, Dawkins benzeri diyebileceğin eğilimler sergiliyordum. Dawkins, senin de farkında olduğun gibi, dini inançları sadece reddetmiyor, insanların bu inançlara sahip olmasını da aptalca buluyor. Bu tavrını da kimseden saklamıyor. Diyebilirim ki daha bilgisiz ve genç biriyken ben de bu fikirlere sahiptim. Ama din felsefesi konusunda çalışmak bu eğilimleri benden çekip çıkardı, ve bunun kesinlikle iyi bir şey olduğunu düşünüyorum. Aquinas, C.S. Lewis ve daha çağdaş olanlardan Alvin Plantinga gibi düşünürleri okuduğum zaman teizmin aptallar için doğru olan, saçma bir görüş olmadığını ve bu düşünürlerin çoğumuzdan -ve kesinlikle benden!- daha zeki olduklarını düşündüm. Ateizmi savunmaya devam etmeme rağmen, Dawkins benzeri eğilimlerim din felsefesi çalıştıkça ortadan kayboldu.[60]

 

Felsefi olarak bu tür bir görüşün hiçbir şey ifade etmemesi bir yana tarihsel anlamda, yani pratikte de tutarsızdır. Her nasıl çoğu teist, din felsefesi ve teoloji alanlarında araştırma yapmadan kendi görüşünün en doğrusu olduğunu iddia ediyor ve hatta kimi zaman etrafına saldırıyorsa da pek çoğu ateist de aynı şeyi yapıyordur. Çünkü her konuda entelektüel ölçüde bilgi edinme belirli bir grup insan tarafından gerçekleştirilmektedir. Elbette bir kimse bu alanlar hakkında bilgi edinmek zorunda değildir fakat eğer etrafına “Tek doğrusu benim, sizler salaklarsınız.” diye saldırırsa işte o zaman karşı çıktığımız şey gerçekleşmiş olur. Nitekim -ileride göstereceğimiz üzere- Dawkins, Şengör, Harris gibi yeni ateistler bunu oldukça yapmaktadırlar. Mesela, Roy Abraham Varghese, kendilerini toleransın ve açık fikrin öncüsü kabul eden yeni ateistlerin 11 Eylül olaylarından ötürü Müslümanlığın sorumlu tutulmasının oldukça yüzeysel bir görüş olduğunu söyleyen Noam Chomsky’ye, evrim ile Tanrı’nın doğrudan çelişmediğini ve dine inanan bir kimsenin de evrimi savunabileceğini iddia eden ateist filozof Ruse’a ve evrim teorisine şüpheyle bakanlara karşı “aptal, deli, cahil, kötü” gibi sözler etmesinin açıkça bir tutarsızlık olduğunu söylemektedir.[78] Konumuza dönersek, bu iddia pratikte de şöyle tutarsızdır: Örneğin bilim adamlarını yerlere göklere sığdıramayan yeni ateistlere üzücü bir haber ki tarihte bilim adamlarının çoğunun teist olduğu açıkça görülecektir. Hatta bunların belirli bir bölümü ilahiyat gibi konularla da ilgilenmiştir. Örneğin Berkeley, Robert Boyle, Newton, Pascal, Fahreddin er-Râzi, Gazzâli, İbn Sina gibi isimler bilimle ilgilenmekle kalmamış belirli bir ölçüde ilahiyatla da ilgilenmiştir.[61] Ki daha birçok örnek de verilebilir. Ayrıca kendilerinden çok daha fazla “sorgulamış” olan Richard Swinburne, Alvin Plantinga, Robin Collins, William Alston, Enis Doko gibi isimlerin hâlâ teist olması da dedikleriyle çelişmektedir. Ayrıca dile getirmek gereklidir ki “sorgulamak” demek basit bir şekilde düşünmek demek değildir. Sorgulamanın her alana göre belirli kuralları vardır. O ölçütlere uyarak, kimi zaman da o ölçütleri eleştirerek sorgulamak gereklidir. Fakat gerek Tanrı’nın varlığı gerekse yokluğu konusunda çok açık kanıtlar beklemek saçmadır(“Tanrı’nın yokluğuna niye kanıt sunalım, siz kanıtlayın.” diyorsanız yazımızın 12. maddesinde cevap sizi beklemektedir). Hiçbir kimse de böyle bir kanıt bulamamaktadır. Sadece Tanrı’nın varlığı konusunda değil, hiçbir konuda kesin bir kanıt bulunamaz. Tanrı kendini gösterse bile “Gördüğüm şey bir illüzyon olabilir mi?” gibi sorular sorulabilir(Tabii bizi insan dışında başka bir varlık haline getirmezse). Hatta kendinizin var olduğu, evrenin anlaşılabilir olduğu gibi en basit inançlarınızın bile kesin bir kanıtı yoktur; bu konular felsefede tartışılmaktadır. Fakat her şeyin kesin bir kanıtının olmaması hiçbir şeyden konuşamayacağımız anlamına gelmez. Sadece felsefe ile birlikte alanların “kanıtlanma” esnekliğini belirleyip o alan üzerine kafa patlatabiliriz. Örneğin fiziğin kanıtlarının biyolojiye oranla daha esnek olması gibi, tarihin kanıtlarının biyolojiye oranla daha esnek olması, felsefenin kanıtlarının tarihe oranla daha esnek olması gibi bir durum vardır. Fakat bu durum bu alanların hiçbirini çöpe atmamıza sebebiyet vermez. Sonuç olarak, kesin bir kanıt beklememeli ve sorgulamanın öyle basit bir şey olmadığını anlamalı ve bu konulara tutucu bir şekilde yaklaşmamalısınız. Bu noktada sorulabilir ki “Peki din kesin doğru olduğunu söylemiyor mu, o da tutucu değil mi?” Güzel bir sorudur da, bunun cevabını anlamak ne demeye çalıştığımızı anlamak konusunda önemli bir adım olacaktır. Din elbette kesin olduğunu iddia eder fakat dinin belirttiği kesinlik “duygusal bir kesinlik”tir. Epistemolojik kesinlik gibi bir durum söz konusu değildir. Bizim üstte bahsettiğimiz şey de epistemolojik bir kesinliktir. Elbette bir ateist kendisinin -duygusal anlamda- kesin doğru olduğunu kabul edebilir. Fakat üstte bahsettiğimiz üzere, epistemolojik bir kesinlik belirtirken duygusal inançlarını işin içine katamaz.

 

İddiayı ilk savunma tipi ise çok daha yerinde bir savunma. Burada sorulan soruyu daha genel bir soru haline getirerek cevaplama işine başlamak istiyorum: “Herhangi bir yerde doğmamız, dini düşüncelerimiz açısından bizi daha şanslı kılar mı?” Bunun cevabını vermeden önce daha temel konulara inmemiz gerektiğini düşünüyorum. Açıkçası, benim Müslüman olmamda açıktır ki Türkiye’de doğmamın bir etkisi var. Bir başkasının Türkiye’de doğması ise onu Müslümanlıktan uzaklaştırmış da olabilir mesela. Yani büyüdüğümüz çevre, hissettiğimiz duygularımız, karşılaştığımız insanlar gibi daha farklı farklı etmenler bizim her konudaki görüşümüzü etkiliyor. Ve bu etkinin tam olarak ne yönde olduğunu kesin bir şekilde bilemeyiz(Örneğin belki de ben Afrika’nın bir yerinde doğsaydım çok daha ahlâklı ve dinine bağlı bir Müslüman olacaktım. Fakat belki de doğa yaşamıyla mücadele edecek ve din diye bir şeyi hiç önemsemeyecek ve belki de başka bir kabilede doğsaydım din diye bir şeyi hiç bilmeyecektim). Bir kere, doğacağım başka bir yerde yaşayacaklarımı kesin bir şekilde tasavvur edemeyeceğim için bu konuda pek de emin olamam. Ama şu açıktır ki çevremiz, -iyiye ve kötüye her ne derseniz- iyi ya da kötü yönde bizi etkiliyor ve “biz”in oluşmasını sağlıyor. Bu bakımdan, eğer Allah herkesin yaptığı her şeyi aynı şekilde yargılayacaksa çok açıktır ki bu eşitsizlik ve adaletsizlik olur. Din kitapları Allah’ın nelere göre yargılayacağı gibi konularda detaya inmemiştir. Zaten o dine inanmamız için bundan bahsedilmesi -inanılmaz derecede- önemli bir etken de değildir. Ama bildiğimiz bir şey var ki: Tanrı bizi adaletli bir şekilde yargılayacaktır. Eğer Tanrı’nın bize yalan söylemediğini varsayarsak, herkesin farklı bir şekilde – o kişinin din için olan kapasitesi ve imkânları hesaba katılarak bir yargılama olacaktır. Dolayısıyla Tanrı herkesi farklı faktörleri hesaba katarak farklı bir şekilde yargılayacaktır diyebiliriz. Hatta bence, Allah’ın varlığına ve birliğine kapasitesi, gücü yettiğince inanan kimselerin cennete bir şekilde gideceği yönündedir(Bkz. Bakara Suresi 62. ayet). Tüm bunlardan çıkan sonuç da şu olur: En azından dini açıdan doğduğumuz yerden ortaya çıkan şanslılık ya da şansızlık gibi bir şeyden -Tanrı herkesi farklı yargılayacağı için- söz edemeyiz.

 

Şöyle bir şey söyleyeyim ki bilim ile din temelinde doğduğun yere göre inanma konusunda din ile -bir miktar- benzerlikler içeriyor. Bunun savunmasını özellikle Thomas Kuhn yapmış ve bilim sosyolojisi açısından önemli bir isim olmuştur(Aşağıdaki bölümlerde bu konuya değineceğiz tekrar). Bilim de tamamen duygulardan bağımsız bir uğraş değildir. Hangi konuyla ilgileneceğiniz ve nasıl bir duygusal yapıya sahip olduğunu gibi etmenler bilimsel görüşünüzde de rol oynuyorlar. Tabii bu, dinler konusunda sahip olabileceğiniz “çevresel dürtüler” ile birebir aynı bir şekilde kendini göstermiyor. Çünkü din, felsefenin bir alanıyken bilim, bilimsel bir alandır ve üstte belirttiğimiz üzere daha esnek bir kanıtlama alanına sahiptir.

 

Gelelim herkesin doğduğunda ateist olduğu iddiasına. Bu iddia çok komik bir iddiadır. Çünkü bir bebek Tanrı hakkında bir görüşe sahip değildir. Ateizm ise bilinçli bir şekilde tanrının yokluğuna inanmaktır, yani ateizm -sadece- dinsizlik(İnancın yokluğu) değildir. Örneğin bir masa da dinsizdir, ama ateist değildir. Mesela teizm de ateizmin tam tersidir, bilinçli bir şekilde Tanrı’nın varlığına inanmaktır. Yani bir bebek doğduğunda ne ateisttir, ne deisttir, ne teisttir, ne de agnostiktir. Görüşünü ileride seçecektir.

 

6. “O kadar iyilik yapan ama Allah’a inanmayan insanlar sırf Allah’a inanmıyor diye cehenneme mi gidecek?” Sorusu; “Tanrı madem biliyor, neden beni gideceğim yere direkt yollamıyor?” Düşüncesi; Tanrı’nın, İnsanlara O’na İnanması İçin Seçim Vermesi Konusundaki Eleştiriye ve Tanrı’nın Kendisini Anmamızı İstemesi Konusundaki Eleştiriye Cevap

İlk önce Tanrı’nın insanlara seçim vermesi konusundaki bir eleştiriye cevap vereceğim. “Tanrı cehenneme atmıyor sen kendin cehenneme gitmeyi seçiyorsun.” fikrine karşın şöyle bir eleştiri yaparlar: “O halde bir analoji yapalım. Bir hırsız sana cüzdanını ver yoksa seni öldürürüm derse de sana seçim hakkı vermiş oluyor. Cüzdanını vermezsen ölmeyi sen seçmiş olursun. Sizinki gibi bir görüşe göre bir avukat davada bunu savunabilir ve müvekkilinin aslında seçim hakkı tanıdığını ve karşısındaki kişinin ölmeyi tercih ettiğini, burada bir sorun olmadığını söyleyebilir.” Eleştiri genel hattıyla böyledir. Cüzdan hırsızlığı örneğinde bir analoji hatası vardır(Benzetme hatası). İlk olarak, cüzdan olayında cüzdanı çalınan kişi açısından iki olasılıkta da bir kayıp vardır(Olumsuzluk vardır). Hırsızın soymaya çalıştığı kişi “Cüzdanımı al” derse paralarını kaybeder, “Cüzdanımı alma” derse de hayatını kaybeder. Yani iki olasılıkta da kayıp vardır. Fakat Tanrı konusunda, kişi inanmayı seçerse bir kaybı yoktur. Yani analoji şöyle olmalıydı: Hırsız gelmeli ve karşısındaki kişiye “Ya cüzdanını ver, ya da vermek istemiyorum de sana hiçbir şey yapmadan gideyim buradan.” demeliydi. Eğer böyle deseydi doğru bir analoji olurdu, ve bu analoji de Tanrı’nın bize seçim vermesi konusunda zaten sorun çıkartmazdı. Kişi cüzdanını vermeyi tercih edebilir ve parasını kaybetmesi kendi seçimidir çünkü. Bununla birlikte Tanrı’nın ontolojik statüsünün bir insanınki ile aynı olmadığı da unutulmalıdır. Bu da “Ben belki yaratılmayı istemiyordum, Tanrı neden beni yarattı?” konusuna cevap olacaktır.

 

“O kadar iyilik yapan ama Allah’a inanmayan insanlar sırf Allah’a inanmıyor diye cehenneme mi gidecek?” sorusuna gelelim. Öncelikle, örneğin ben İslâm’da kafir diye adlandırılanların peygamberin söylediklerini dinleyen ve yaptıklarını gören, yani ayetlerle doğrudan muhatap olup da yine de inanmayanlar olduğunu düşünmekteyim. Ve böyle kimselerin çok kötü bir şekilde cezalandırılacağını düşünmekteyim. Bununla beraber örneğin ahlâksızca davranışlar -çokça- sergilemeyen, Tanrı’ya felsefi nedenlerden ötürü inanmayan ve bununla birlikte ayetlerle de “Bunu yazan kişi kimse çok akılsız.” gibi şekillerde alay etmeyen kimselerin Peygamber’in dönemindeki kafirlerle aynı şekilde yargılanmayacağına inanıyorum. Bu konuda doğrudan hiçbir ayet kanıt olarak sunulamaz fakat örneğin bir metot olarak tarihselcilik benimsenirse bu durumun da beraberinde kabul edilebileceğinin makul bir şekilde savunulabilir olduğunu düşünüyorum. Fakat her ne olursa olsun bu mevzunun da 5. maddede ele aldığımız “yargılama” konusuyla bağlantılı olduğu ve dolasıyla cevabının belirli bir oranda “bilemeyiz” olduğu ortada gibi gözükmektedir. Bu noktada, anlayacağınız üzere, “O kadar iyilik yaptı ama, nasıl cehenneme gidiyor bu?” konusunu bir sorun olarak görmüyorum; sorun gördüğüm odur ki belirli bir süre boyunca din mevzusu aklına yatmayan ve dine karşı da alaycı bir tavır sergilemeyen -saygılı olan- bir kimsenin sonsuz cehennemde acı çekeceğidir. Mutlak iyi bir Tanrı tarafından bunun yapılması ne oranda desteklenebilir hiç bilmiyorum. Ama en azından şunu söyleyebilirim ki “o kadar iyilik” yapan bir kimse Tanrı’nın belirlediği şartları -açıkça karşılayabilecekken- karşılamıyorsa bu durumda onun cezalandırılmasında da bir sorun yok gibi görünmektedir. Fakat bu cezalandırmanın sonsuz cehennem olması konusunda emin değilim ve üstte de buna değindim zaten.

 

“Tanrı madem nereye gideceğimi biliyor, neden direkt gideceğim yere yollamıyor?” iddiasına gelelim. Bu iddia açıkçası saçmadır. Fakat Tanrı’nın neden bizi direkt gideceğimiz yere yollamadığı konusuna sonradan geçeceğiz, onun öncesinde Tanrı’nın bilmesinin bizlerin özgür iradesini kısıtlayıp kısıtlamadığına değineceğiz. Şöyle bir örnek verelim: Diyelim ki yüzlerce yıl yaşayacak olan bir uzaylı var. Biz de bir insan olarak 70 yıl yaşıyoruz. Bu uzaylı bizim hayatımızı kayıt altına alıyor ve geçmişe giderek örneğin 60 yıl geçmişe giderek bizim hayatımızın kaydını babasına izletiyor. Şimdi, biz, o kayıtta bizim yapacağımız şeyler bulunduğu için mi onları yaptık yoksa zaten biz onları yapacağımızdan/yaptığımızdan dolayı mı o olaylar o kamera kaydında var? Bence çok açıktır ki ikincisi (Biz o şeyleri yapacağız diye onlar kayıtta var). Yani bizlerin özgür iradesini, yapacağımız şeylerin o kayıtta olması hiçbir şekilde etkilemiyor. Bu mantığı anlamak çok önemli. Normalde bir varlığın olan şeyleri önceden bilmesi bize garip gelir. O şeyleri ancak o ayarlamışsa o kadar kesin bilebilir diye düşünürüz. İşte bu kısıtlanmış algıyı Tanrı’ya da atfettiğimiz için “Tanrı biliyorsa, benim yaptığım kötülükler onun suçudur.” gibi saçma söylemler ortaya çıkıyor. Normalde önce neden olur, sonra da sonuç gerçekleşir. Fakat Tanrı her şeyi bilen ve mutlak kudretli bir varlık olduğu için, sonuç bu konuda önce geliyor, sonraysa neden. Yani -örneklendirirsek- Tanrı’nın olacak olan şeyi bilmesi (Sonuç) ve bizlerin o şeyi gerçekleştirmesi (Neden) şeklinde ilerliyor. Ama dikkat ediniz ki sonuç, nedene bağlıdır. Yani, her ne kadar sonuç, nedenden önce gelse de nedene bağlıdır. Açık bir şekilde ifade etmek gerekirse: Tanrı, olan/olacak olan şeyleri kendisi ayarladığı için değil, bizler o şeyleri gerçekleştireceğimiz/gerçekleştirdiğimiz için  biliyor.

 

Tanrı’nın nereye gideceğimizi bilmesi ve neden bizi hemen oraya yollamadığı konusuna gelirsek, şu cevap dahi yeterli olacaktır: Tanrı bizim kendi seçimlerimizi seçtiğimizi görmememizi istiyor olabilir. Bu cevap sadece ve sadece yeterli olacaktır çünkü Allah’ın bunu yapmasında bir çelişki olmadığını göstermek için yeterli bir cevaptır. Bir varlık, bildiği şeyi illa ki direkt uygulamak zorunda mıdır? Hayır. Örnek vermek gerekirse, düşünün ki bir Tanrı var ve “benliğinizin” farkında olduğunuz ilk anda direkt cehenneme gireceksiniz, şu anda da cehennemin “kapısının” önündesiniz. Ve Tanrı size siz hayatta iken yaptıklarınızı bir televizyon ekranından gösteriyor ve diyor ki “Bak işte, sen benim varlığımı reddettin ve insanlara karşı şöyle kötülükler yaptın.” Ve siz de öyle şeyler olduğunu hiç hatırlamıyor ve bilmiyorsunuz. Bu durumda şöyle bir itirazınız olabilir, “Hey Tanrı, neye dayanarak beni cehenneme koyuyorsun? Ben bunların olduğunu hiç bilmiyorum. Ben hiç senin varlığını reddeder miyim ve insanlara böyle kötülükler yapar mıyım?” Tanrı’dan cevap geliyor “Ben her şeyi bilirim ve senin bunları yapacağını bildiğim için de direkt cehenneme koyuyorum seni.” Sonuç olarak biz akıllı varlıklar olarak Tanrı’ya itiraz getirebiliriz o durumdayken. Eğer derseniz ki “Tanrı bizleri itiraz edebilen bir varlık olarak yaratmasın o zaman.” diye, çok hatalı bir şey söylemiş olursunuz. Tanrı zaten insan varlığını onu denemek için yaratıyor. Başka varlık yaratmak isteseydi onu yaratırdı (Hatta belki yaratmıştır da). Ama şu anda bizler insanlar olarak, akıllı varlıklarız ve bir ölçüde özgür iradeye de sahibiz. Tanrı şu anda insan varlığını yaratmak istedi ve ona göre muamele ediyor. Eğer ki hiç itiraz etmeyen varlıklar yaratsaydı ona göre muamele edecekti(Melekler mesela). Dolayısıyla, “Tanrı nereye gideceğimizi biliyorsa yollasın ya hemen.” itirazı değersizdir. Bu konuyu daha iyi anlamak için şu yazımızı okuyabilirsiniz.

 

Şimdi gelelim Tanrı’nın bizlerin O’nu hep anmasını istemesi konusundaki eleştiriye. Bu eleştiriye göre Tanrı “egoisttir” ve sürekli kendisine tapınılmasını ister. Bu eleştiri de felsefi anlamda çok düşük, hatta bence tamamen duygusal bir eleştiridir. Zaten birçok ayette Allah kendisi için ”Ben hiçbir şeye muhtaç değilim.” diyorken kalkıp da Allah bir şeylere muhtaçmış gibi yorumlar yapmak komik oluyor. Bu da gösteriyor ki bu iddiayı sunan kimseler ayetlerin nasıl yorumlanacağı konusunda ve akıl yürütme konusunda hiçbir şey bilmiyorlar ve yalnızca kendi ideolojilerini besleyecek yorumları takip ediyorlar. Bir kere, herhangi bir şekilde övülmeyi istemek zorunlu olarak muhtaç olmayı veya egoist olmayı gerektirmez. Zaten Allah’a inandığını söyleyip Allah’ı -hiçbir şekilde- anmayan birisi ile -neredeyse- Allah’a inanmayan birisiyle aynı konumdadır. Tanrı’nın kendisini anmamızı istemesi O’nun övülmeye muhtaç olmasını değil de bu durumun bizlerin yararına bir şey olduğunu gösteriyor olabilir mesela. Bu, psikolojik olarak da dinsel açıdan da bir yarara sahip olabilir. Kaldı ki, psikolojik anlamda insanları en çok tatmin edecek varlık Allah’tır. Hatta temel arzularımızdan yola çıkıp Tanrı’nın varlığını kanıtlamaya çalışan argümanlar dahi vardır(Yani insanların Tanrı’ya dair arzuları pratikte de kanıtlanabilir. Fakat tabii ben o argümanların akıl yürütme şeklini doğru bulmuyorum, orası ayrı). Allah diye bir varlığın bilincinde olmak demek bütün olumsuzluklarda, çaresizliklerde ve sıkıntılarda başvurulabilcek bir kapının olması demektir. Allah’ı anmadığın zaman ise öyle bir kapı yok demektir. Öyle bir kapının olabilmesi için de “anmak” gerekmektedir. İnsan ne kadar çok anar ise o kadar sağlam bir konumda olur. Ayrıca bu sadece olumsuzluklar gerçekleştikten sonra geçerli değildir. Olumsuzluklar gerçekleşmeden önce de gerçekleştikten sonra da bu durum bir işe yarayabilir. Mesela bazı gerçekleşen “olumsuz” şeyleri olumsuzluk olarak görmemeyi sağlayabilir. Her an sizin yanınızda, hatta Kur’an-ı Kerim’in de tabir ettiği gibi ”şah damarınızdan daha yakın” bir varlık var ve o varlığın size her türlü psikolojik destek verebileceğine inanıyorsunuz. Böyle biri hayattaki tüm olumsuzluklara karşı daha hazırlıklı değil midir(Dikkat edin burada Tanrı’nın var olması veya yok olması konusunda bir şey söylemiyor, Tanrı varsa şöyle bir çelişki vardır diyen bir çelişki iddiasına cevap veriyoruz.)? Psikolojik açıdan Allah’ın boşluğunu doldurabilecek başka bir unsur varsa lütfen söyleyin biz de bunun saçma olduğunu kabul edelim. Eş ve dost da elbette insana psikolojik destek verebilirler ama hepsi bir yere kadar. Bunların hepsi koşullarla sınırlı şeylerdir. Allah ise mekan ve koşullarla sınırlı bir şey değildir. İnsanın zihinsel sağlığı yerinde olduğu sürece Allah’ı anmayı engelleyebilecek hiçbir şey yoktur. Peki böyle makul bir açıklama varken Allah’ın bizim onu sıkça anmamızı istemesinde garipsenecek bir şey olabilir mi? Dinsel açıdan bir önemi olduğu gibi psikolojik açıdan(Ki daha farklı konularda da bunun yararı olabilir. Biz özellikle psikoloji alanına değindik) da Tanrı’yı anmamızın biz insanlar için yararı olabilir. Allah’ın kendisini anmamızı istemesinden O’nun egoist birisi olduğunu çıkarmak pek de sağlam bir bakış açısı değildir. Bu arada Tanrı’nın kendini “övmesi” de oldukça normaldir. Onlara övmek de diyemeyiz, sonuçta Tanrı “Ben şöyleyim, ne de mükemmelim” dememekte; zaten sahip olduğu özelliklerden bahsetmektedir. Elbette mükemmel bir varlık olan Tanrı’nın kendinden bahsetmesi övgü olarak gözükebilir, çünkü zaten övgü olarak bahsedilebilecek her türlü mükemmelliğe sahiptir. Fatır Suresi 15. ayet şöyle söyler:

Ey insanlar! Allah’a muhtaç olan sizlersiniz. Allah ise hiç kimseye muhtaç olmayan ve hamde lâyık olandır.

 

7. Evrim, Tanrı Konusu ve Darwin

Darwin’in J. Brodie Innes’e mektubu, 27 Kasım 1878[3]

Yeni ateistlerin en çok savunduğu şeylerden bir tanesi de “Evrim var, bu nedenle Tanrı yok” fikridir. Oysa evrim bilimsel bir bulgudur ve doğrudan Tanrı’nın var olduğuna yahut yok olduğuna dair bir kanıt olamaz. Ancak evrimin felsefi değerlendirmesi neticesinde Tanrı’nın olmadığı sonucuna varılabilir fakat bu da -takdir edeceksinizdir ki- yeni ateistlerin yaptığı gibi felsefi değeri düşük iddialarla yapılamayacak bir şeydir. Bunun dışında, evrimin felsefi değerlendirmesinin Tanrı’ya inancın makul olma oranını azalttığına dair tartışmalar ilmi çerçevede devam etmektedir. Bir din felsefecisi olan Alvin Plantinga evrimin 5 temel iddiasını aktarır ve bu iddiaların hiçbirinin tanrı görüşüyle doğrudan çelişmediğini, dolayısıyla evrimi kabul eden birisinin tanrıyı da kabul edebileceğini söyler.[125] Oxford Üniversitesinde matematik profesörü olan John Lennox ise bilim ve Tanrı arasında seçim yapmamızı söyleyenleri, “Jetlerin varlığı fizik yasalarına mı yoksa jet motorunun mucidi Frank Whittle’a mı bağlı?” şeklinde soru soran bir insana benzetir.[126] Örneğin anne ve babanız sizin varlığınız hakkında bir açıklamadır. Fakat sizin şu an nasıl burada olduğunuzu açıklayan bu açıklama evrim teorisini geçersiz kılmamaktadır. Çünkü evrim teorisi sizin burada olmanızı tür bakımından açıklarken anne ve babanız kişi bakımından açıklar. Yani bu ikisi farklı açıklama alanlarıdır. Tanrı da böyledir. Evrimde doğrudan Tanrı’nın etkisi(?) görülmeyebilir fakat Tanrı evrim mekanizmalarını yaratan kişi olabilir mesela. Evrimin Tanrı’yı doğrudan geçersiz bıraktığını kabul etmek, “Senin anneni kim doğurdu? Onu kim doğurdu? Peki onu kim yarattı?” diye soran bir kimsenin yaptığı hatayı yapmaktır; yani açıklama alanlarını birbirine karıştırmaktır. Kaldı ki özellikle evrim fikrinde Tanrı’yı doğrudan geçersiz görmek daha yeni popülerleşen ve -felsefi anlamda yanlış olması bir yana- oldukça tutarsız da bir eylemdir. Yağmur nasıl yağmaktadır veya bir çocuk nasıl doğmaktadır? Belli ki yağmur da bir çocuğun doğumu da belirli doğa yasaları sayesinde gelişmektedir. Burada Tanrı’nın bir etkisini direkt olarak gözlemleyebildik mi? Hayır. Pek çok ateist de buralarda Tanrı’yı gözlemleyemeyeceğimizi fakat zaten Tanrı’nın doğrudan orada gözlemlenmesi gerekmediğini düşünür. Fakat evrim konusuna gelince -ilginç bir şekilde- bu noktada Tanrı’nın doğrudan etkisini gözlemlemek beklenmektedir. Evet, varlığın açıklanmasıyla ilgili bir alan olduğu için ilk etapta bu beklenti -diğerine nazaran- daha makul görünebilir fakat üstte yaptığımız açıklama sonucunda hala bu tür bir etki beklemek, sanıyorum ki pek de makul olmayacaktır. Birçok teistin savunduğu şey zaten Tanrı’nın doğa yasalarını ayarladığı yönündedir, doğa yasalarının doğrudan içinde olduğu yönünde değil. Bu arada belirtmek gerekir ki evrimin tesadüfler eşliğinde olması demek, onun tanrı tarafından yapılmadığı demek değildir. Tesadüften kasıt, hayvanların örneğin “Ben boynumu şu yaprağa uzatamıyorum, dur boynumun uzamasını sağlayayım.” şeklinde evrim geçirmediği; -doğal anlamda- tesadüfler ile geliştiği anlamına gelmektedir. Bu “tesadüf” konusunu Tanrı’ya bağlamak bilimsel değil, felsefi bir uğraştır. Fakat kimilerinin evrimin doğrudan Tanrı bakımından da tesadüfle gerçekleştiğini savunması -üstte belirttiğimiz gibi- açıklama alanlarını birbirine karşıtırmaktır ve evrimin doğa için söylediği şeyi Tanrı’ya bağlamaktır. Fakat lütfen anlaşılsın ki evrim bilimsel olarak Tanrı hakkında hiçbir iddiada bulunmaz, iddiaları doğa ile ilgilidir. Bize tesadüf olarak gözüken şeyler örneğin Tanrı tarafından tesadüf olmayabilir, doğrudan O ayarlamış yahut belirli bir şekilde evrime belirli bir şekilde yön vermiş de olabilir. Bunlar felsefi camiada tartışılacak şeylerdir, fakat evrimi doğrudan ateizme bağlamak bilimi istismar etmek ve ilgili olmadığı alanlara sokmaktır(Yeni ateistler bunu çokça yapıyor ve bu da kimi insanlarda bilim düşmanlığına dahi sebebiyet verebiliyor. Bu konuya aşağıda daha detaylı değineceğiz). Sonuç olarak evrim gibi -var olan maddelerden- varlıkların nasıl ortaya çıktığını açıklayan bir teori Tanrı fikrini doğrudan yıkamaz.Astrofizikçi olan Paul Davies de bilimden dolayı doğrudan Tanrı’yı reddedenlere şöyle söyler:

Bu tür düşünceler, priz bularak buzdolabının varlığını açıkladığını söylemektedir.[4]

 

Eğer ne demek istediğimizi anladıysanız bu paragrafı atlayabilirsiniz. Fakat anlamayanlar için bir alegori yapacağız: Ford marka bir otomobili ele alalım. Dünyanın ilkel kalmış yerlerinden birinde yaşayan, onu ilk kez gören ve modern mühendislik hakkında hiçbir şey bilmeyen birinin, o aracın motorunun içinde aracı hareket ettiren bir tanrının(Örneğin Henry Ford’un, yani Ford markasının kurucusunun) olduğuna inanması mümkündür. Hatta aynı adam, motorun içinde bulunan Henry Ford’un kendisinden hoşnut olursa aracın güzelce gideceğini, eğer Henry Ford onu sevmez ise aracın gitmeyeceğini -veya yavaş gideceğini- bile düşünebilir. Elbette daha sonra mühendislik çalışarak ve aracı parçalarına ayırarak, o aracın içinde Henry Ford’un olmadığını da keşfedebilir. Hatta arabanın nasıl çalıştığını açıklamak için, Henry Ford’a ihtiyacı olmadığını anlamak için çok zeki olmasına gerek bile yoktur. İçten yanmalı motorların genel prensiplerini anlamak aracın nasıl çalıştığını açıklaması için o kişiye yetecektir. Veya en azından aracı parçalarsa içinde Henry Ford’un olmadığını görüp düşündüğü sistemin yanlış olduğunu da düşünebilir. Buraya kadar tamam… Fakat sonradan o kişi, motorun çalışma prensiplerini anlamanın, başlangıçta onu tasarlayan Henry Ford’un varlığına inanmayı gereksiz hale getirdiğine karar verirse bu çok büyük bir hata olur. Eğer o kişi bunu yaparsa, felsefi terminolojiyle bir kategori hatası yapmış olacaktır. Oysa ki mekanizmayı tasarlayan bir Henry Ford olmasaydı, onun anlamaya çalışacağı bir şey de olmayacaktı. Tanrı ve evrim konusu da aynen böyledir. O aracın işleyişini açıklamak ile o aracın ne tarafından oraya getirildiğini/var edildiğini açıklamak farklı açıklama alanlarıdır. Bir açıklama alanı doğrudan diğeri konusunda açıklama yapmayacağı için farklı açıklama alanlarının herhangi birisini de çöpe atamayız.

 

Eğer “Evrim Kur’an-ı Kerim ile çelişir, bu nedenle Allah yaratıcı olamaz.” derseniz, bu, temel olarak tutarlı bir söylem olacaktır fakat Kur’an-ı Kerim ile evrim çelişir mi sorusuna yanıt vermeliyiz. Bu oldukça uzun bir konu olduğu için buradan doğrudan değinmeyeceğiz, fakat isterseniz İslam ve Evrim Çelişir Mi? adlı yazımızı okuyarak bu konu hakkında detaylıca bilgi edinebilirsiniz.

 

Peki Charles Darwin‘in dini görüşü neydi? Ve o, evrimden dolayı dinden vazgeçmedi mi? Belirtelim ki Darwin muhtemelen bir agnostik idi. Darwin, evrimin en önemli kitaplarından birisi olan ve kendisinin “Evrimin Babası” olarak anılmasına sebep olan Türlerin Kökeni kitabını yayınladığında bir teistti. Ve Türlerin Kökeni kitabının birçok sayfasında Tanrı’nın evrim ile yarattığına atıf olduğu görebilirsiniz. En son sayfalarında da Adem’e “nefs” üflenmesi hakkında bir yorum yapar ve evrimde insanların gelişimine dikkat çeker.[93] Darwin, Evrim Ağacı adlı sayfanın da slogan olarak kullandığı “Bu yaşam görüşünde ihtişam var” ifadesini Tanrı’nın evrimle yarattığını söyleyerek kullanmıştır. Bazı yeni ateistler Darwin’in Türlerin Kökeni kitabında Tanrı’ya atıf yapmasını, “O dönemde evrim insanlar tarafından kötü karşılanırdı. Darwin de bir taktik yaparak Tanrı’ya atıf yaptı ve bağnaz sınıfın kabul etmesini kolaylaştırdı.” şeklinde yorumlamaktadır fakat bu hiçbir tarihsel gerçeklik içermemektedir. Zira Darwin otobiyografisinde o dönemlerde bir teist olduğuna ve Tanrı’nın evrim ile yarattığını düşündüğüne inandığını söylemektedir, yani bu tür bir iddia zaten Darwin tarafından yalanlanmaktadır.[87] Peki Darwin neden agnostik oldu? Desmond ve Moore’un ünlü Darwin biyografisinde Darwin’in Tanrı’dan uzaklaşmasının nedeninin daha çok psikolojik nedenler olduğuna dikkat çekilmiştir.[8] Fakat elbette bu durum Darwin olmadığımız sürece bilinemez. Kimi felsefi nedenleri de bu konuda öne sürmüştür fakat belirtelim ki bunların hiçbirisi bugün yeni ateistlerin sunduğu tarzda nedenler değildir.

 

Peki “evrimciler” hep ateistler mi? Charles Darwin’in etkilendiği jeolog ve evrim felsefecisi Robert Chambers, Tanrı’nın evrimle yaratmasını daha üstün bir yaratma olarak görmüş ve bu fikri savunmuştur.[7] Dawkins tarafından Darwin’in en önemli halefi olarak anılan Ronald Aylmer Fisher, evrim ve Tanrı fikrinin çelişmediği savunmuş birisidir.[71] Hatta Theodosius Dobzhansky[72], Francisco Ayala[73], Simon Morris[74] gibi evrim teorisine çok büyük katkıda bulunmuş isimler de evrimin Tanrı fikriyle çelişmediği savunan ve bunu dile getiren kişilerdir. Charles Kingsley ve daha sonra İngiltere’nin en önemli iki din adamlarından biri(Canterbury başpiskoposu) olacak olan Frederick Temple, Darwin’in teorisini dinen sakıncalı bulmadığı gibi dinle uyumuna da vurgu yapmıştır.[110] Darwin’in en yakın dostlarından birisi olan ve Darwin’in okul yıllarında çokça konuştuğu botanikçi Asa Gray de Darwin’in teorisinde dinen bir sakınca görmemiş ve teorinin insanlar arasında yayılması için Darwin’e destek olmuştur.[109] Darwin ile eş zamanlı olarak evrim teorisini ortaya atmış olan Russel Wallace da dine ve Tanrı’ya inanmayı bırakmamıştır.[100]

 

Tarihsel anlamda bakarsak, İslam dünyasında da evrim fikri hiçbir zaman Tanrı’yı reddeden bir görüş olarak görülmemiştir. Seyyid Ahmed Han, Hasan el-Attar, el-Tahtavi ve Muhammed Abduh gibi 19. yüzyıl İslam düşünürleri evrim teorisinin İslam ile uyumuna dikkat çekmiştir.[86] İsmail Fenni Ertuğrul, evrim teorisinin bilimle desteklenmediğini düşünse de İslam ile çelişmediğini de dile getirmiştir. Hatta Fenni, o dönemde Amerikan okullarında evrimin yasaklanmasına karşı çıkmış ve bilimi bilim dışı otoritelere değil, bilim insanlarına bırakılması gerektiğine vurgu yapmıştır.[85] Darwin’in yaşadığı dönemlerde yaşamış olan Ahmet Midhat Efendi de evrim teorisinin doğruluğundan şüphe duyduğunu belirtmiş fakat İslam ile evrimin çelişmediğine vurgu yapmıştır. Ayrıca, İslamın Altın Çağında yaşamış olan İbni Miskiveyh, el-Cahiz, Biruni, İhvan al-Safa Grubu gibi bilim çevreleri kendilerince evrim fikri öne sürmüşlerdir(Elbette bunların evrim teorisi ile çok benzer olmadığı aşikardır fakat kimi zaman insanın doğal süreçlerle oluştuğunu iddia edenler de olmuştur).[84] Hristiyanları eleştiren John William Draper şöyle söylemektedir(Bu görüşten Hristiyanlığa karşı bir şey çıkardığım anlaşılmasın, fakat şu açıktır ki bir tür evrim fikri İslam dünyasının ilk zamanlarında dahi ortaya atılmıştır):

İslam Dünyasında bazen, şaşırtıcı bir şekilde, bizim zamanımızda ve bizim tarafımızdan ortaya çıkarılmış olmasıyla övündüğümüz fikirlerle karşılaşıyoruz. Nitekim bizim modern evrim ve gelişim doktrinlerimiz Müslümanların okullarında öğretiliyordu. Aslına bakarsanız Müslümanlar bu görüşü bizden daha ileri taşıyıp inorganik ve mineral şeylere kadar genişletmişlerdir. Simyanın temel prensibi de madeni cisimlerin doğal gelişim sürecidir.[79]

 

Müslüman bir bilim insanı olan el-Cahiz’in Kitâbü’l-Hayevân adlı eserinden iki sayfa. Eserin içerisinde 350’den fazla türden bahsetmiş ve bir çeşit evrim fikri oluşturmuştur.[77] Orijinal eseri şuradan inceleyebilirsiniz.

Bu olayı doğa felsefesinden ileri taşıyıp gözlemsel kanıtlar vermeye çalışan kişilerden bir tanesi el-Cahiz’dir. El-Cahiz, hayvanlardan gözlemsel örnekler vermiş ve doğal seçilimden bahsetmiştir. Ayrıca, eserinde Allah’ın yaratışının büyüleyiciliğine dikkat çekmiş ve Kur’an’dan ayetlerle Allah’ın yaratılışının evrim olduğunu açıklamaya çalışmıştır.[75] Örneğin İbni Tufeyl’in Hayy Bin Yakzan romanında(Ki bu roman dini bir romandır ve birçok dini öğüt vermektedir) kendiliğinden türemeye rastlanır.[70] Güçlü bir şekilde dini mesajlar içeren bu metne göre Hayy, anne ve babadan doğmamış, doğadaki maddelerden kendi kendine var olmuştur. İbni Sina, kendiliğinden var olma fikri ile birçok Avrupalı düşünürü etkilemiştir.[58] En azından şu anlaşılmaktadır ki evrim fikri İslâm dünyasında -ilk dönemlerde dahi- tamamen çöpe atılmamış ve o zamanın algısınca varlıkların açıklayan, doğal seçilim gibi varlıkların arasında geçmişte bir birliktelik olduğu gibi görüşler dillendirilmiştir.

 

Üstte yeni ateistlerin evrimi sanki ateizmin bir argümanıymış gibi sunmasına değinmiştik. Popüler ve bir o kadar da başarılı biyologlarından birisi olan Francisco Ayala da evrimi ateizmin bir argümanıymış gibi gösterdiği için Richard Dawkins’i sertçe eleştirmektedir.[38] Çünkü evrim, üstte defalarca tekrar ettiğimiz gibi, Tanrı konusunda doğrudan hiçbir şey iddia etmez. Hatta Dawkins, evrim fikrinin teistler tarafından da kabul edilebileceğini söyleyen ateist felsefeci Ruse’un yalancı; evrimin kabul edilebileceğini söyleyen Papa II. John Paul’un da ikiyüzlü olduğunu iddia etmiştir. Daha önce belirttiğimiz üzere, gerçekten de Varghese’in dediği gibi yeni ateistler sözde açık fikri temsil etmektedirler. Fakat bir kimse kendilerinin istemediği bir görüşü savunursa ona saldırmaktadılar. Bu şekilde, kendilerinin tek hakikat olduğunu iddia etmekte ve başka fikirlere saygı göstermemektedirler. Kaldı ki literatüre bakarsanız yeni ateistlere birçok eleştiri görebilirsiniz. Felsefi eleştirileri bir kenara bırakın, yaptıkları saldırganlıklara dahi birçok eleştiri vardır. Bu konuda Alper Bilgili’nin Bilim Ne Değildir? kitabının kesinlikle okunmasını önermekteyim. O kitapta yeni ateist görüş felsefi ve sosyolojik olarak analiz edilmektedir.

 

Teolojik olarak bakarsak, evrimin sadece Tanrı’yı kabul etmeyen yorumları din ile doğrudan çelişecektir. Onun dışındaki yorumlar ise tartışmaya oldukça açıktır. Bu konuda sizi başka bir yazımıza [hemen üst paragraflar] yönlendirmiştik. Ayrıca bahsetmek istediğim şey ise Evrim Ağacı’nın Türkiye’ye getirdiği bilimsel algının güzel olması fakat kimi zaman kendileri tarafından kimi zaman da insanlar tarafından bilimin istismar edilmesidir. Bilimsel bakış açısı oldukça güzel bir şeydir fakat bu bilimin sorgulanamayacağı ve bilimin her alanda söz sahibi olacağı anlamına gelmez. Yazının yeni ateizme eleştiri kısmında değineceğimiz üzere, bilim de diğer sosyal uğraşlar gibi -bir ölçüde- subjektiflik barındırmaktadır. Bundan başka, bilimsel kanıtların hiçbirisi “kesin” kanıt değildir, öyle bir kanıt da yoktur. İnsanlar bu bilgi alanlarının kanıtlara ne şekilde baktığını anlarsa eminim ki “bilimsel bakış” da bir o kadar tutuculuktan uzaklaşacaktır.

 

“Dinler insanlara belirli bir önem yüklüyor. Ama evrim, bizlerin diğer hayvanlardan farksız olduğunu göstermedi mi?” Öncelikle, diğer hayvanlarla aynı süreçlerde gelişmiş olmamız bizi neden daha önemsiz kılsın? Ahlak gibi fikirler açısından gerçekten de önemimiz olabilir. Ve gördüğümüz üzere, yüksek zekamızın olması, duygusal açıdan çok daha yoğun şeyler yaşamamız ve doğa yasaları hakkında böylesine tartışmalar yürütüp kitaplar ve makaleler yazabilmemiz diğer hayvanlardan farklı olduğumuzu göstermez mi? Eğer “göstermez” diyorsanız bir su tanesi de bizler ve diğer hayvanlar kadar önem taşımış olur. Açıkçası bu da felsefi açıdan düzgün bir temele dayanmaz. Bazı insanlar duygusal sebeplerden dolayı dinlerin insanlara önem arz etmesi konusuna karşı çıkıyor. Evet, dinler insanlara önem arz ediyor ama bu, “Diğer hayvanlara işkence yapın” dediği anlamına gelmiyor. Yani, biz insanların dinlere göre önemli olması, diğer hayvanlara acılar çektirmemize ve acımasızca onlara saldırmamıza sebebiyet vermez. Ve hatta, diğer hayvanlardan farksız olmamız onlara acı çektirebileceğimiz, bizde de ahlaksız davranışların olup bunlara karşı çıkılamayacağı anlamına gelir(Örneğin hayvanlar birbirine tecavüz eder ancak bizler “ahlaksız” demeyiz. Fakat insanlarda durum farklıdır, tecavüze ahlaksızlık gözüyle bakarız). Hatta yeni ateist olan Celal Şengör, diğer hayvanlarda olan birtakım kötülüklerin bizlerde de olmasına hiçbir şekilde laf etmiyor. Örneğin goriller birbirine dışkı yedirince buna kötü demediğimizi, ve insanlar da gorillerle ortak atadan türediği için insanların birbirine dışkı yedirmesinin de kötü bir olay olmadığını savunuyor.[53] İşte, yeni ateizme göre insanların önemli görülmemesi bunun gibi bir sonuç doğuruyor. Eğer ki insanlar diğer hayvanlardan önemli değilse, diğer hayvanların birbirlerine yaptığı “kötülükleri” insanların birbirine yapması da ahlaksızlık olarak görülmemeli ve insanlar mahkemelerde de yargılanmamalı. Anlayacağınız üzere, diğer hayvanlarla ve bitkilerle aynı süreçlerde var olmamız mantıksal olarak bizleri daha önemsiz yapmaz. Ve yine cevapladığımız üzere, evrim fikri hayvanların bizim için olmadığını da göstermemektedir. Diğer hayvanların da bizlerle aynı süreçlerde meydana gelmesinin önemimiz açısından bir sıkıntı çıkarmayacağını söylemiştik. Ve zaten dinlere göre bizlerin daha önemli olması diğer hayvanlara acı çektirebileceğimiz anlamına da gelmez. Hatta yeni ateist görüşten diğer hayvanlara acı çektirebileceğimiz gibi fikirler çıkmaktadır ki bunu Krauss, Dawkins, Şengör, Hitchens gibi yeni ateizmin önemli kişileri savunmaktadır. Ancak, kendi hayatlarında bu görüşlerini ne kadar uyguladıkları da merak konusu. Acaba bir hırsız evlerine gelip eşyalarını çalsa veya bir tecavüzcü yakınlarına tecavüz etse aynı şeyi söyleyecekler mi? Pek de söyleyecekler gibi durmuyor. Bu konuya, “Ateistler neden bilim yapar?” sorusu ve yeni ateistlerdeki bilimcilik çelişkisi başlığında değineceğiz. Kısacası, evrim fikri insanların önemli olması konusuyla hiçbir açıdan çelişmemektedir.

 

8. “Müslümanlar bilimle ilgilenmez ve her şeye ‘Allah, ol demiş o da olmuş’ derler. Zaten Tanrı fikri de ancak bilimsel olarak bilinmeyen şeylerle ayakta durur. Geçmişte de yıldırım çarpınca ‘Tanrı bize kızıyor’ deyip kendilerince tanrı uydurmuşlardır. Dinlerin de bundan pek bir farkı yoktur.”

İlk önce ikinci iddiaya bakalım: Bu iddia genel adıyla boşlukların tanrısı argümanıdır. Bu argüman bilim geliştikçe Tanrı’ya ihtiyaç kalmadığı ve Tanrı’nın bilimsel olarak henüz keşfedilmemiş şeyleri açıklamak için kullanılan bir yalandan ibaret olduğunu öne sürer. Şöyle bir gerçek var ki bu argüman Tanrı hakkındaki hiçbir argümana cevap vermemektedir. Bundan ötürü, en başta, bu argümanın teizmi makul bir şekilde yıkmadığı kabul edilebilir. Peki teistler her zaman bilinmeyen bilimsel bulgulara sığınarak mı Tanrı’yı kabul etmektedirler? Açıktır ki bu iddia pratikte ne olduğuyla ilgilenen bir iddiadır, ve yanlıştır da. Örneğin bilim tarihinde çok önemli bir yeri olan, fizikte ve matematikte çok büyük gelişmeler kaydetmiş Newton bilim hakkında yazdığı kadar ilahiyat konusunda da yazmıştır.[10] Hatta özellikle şu bilgiyi verelim ki o dönemde insanlar Newton’un bilimsel olarak her şeyi keşfettiğini düşünmekteydi, bu durumda dahi insanlar “Oh be her şeyi anladık, Tanrı’ya ihtiyacımız yok.” dememişlerdir, tam tersine “Tanrı muhteşem yaratmış.” demişlerdir. Yani insanlar bilimsel anlamda en önemli şeyleri keşfettiklerini sansalar bile Tanrı’yı bir kenara atmadılar. Neden? Çünkü bu üstte evrim maddesinde de değindiğimiz “farklı açıklama alanları” nedenine dayanmaktadır. Üstte anlattığımız için bir daha anlatmayacağım, eğer üstteki maddeyi okumadıysanız -bu iddianın cevabı için- ilk iki paragrafı okumanızı istemekteyim. Her şeyin bilimle açıklandığını düşünsek bile bu Tanrı açıklamasını gereksiz kılmayacaktır, çünkü Tanrı ile bilim dünya hakkında farklı açıklama alanlarıdır. Bu nedenle bilinmeyen bilimsel bulguların ardına sığınmak gibi bir durum da söz konusu değildir, o bulgular bilindiğinde de hala Tanrı makul bir şekilde savunulabilir. Yani doğal açıklamalar Tanrı fikrini doğrudan etkilememektedir. Tarihin eski dönemlerinde insanların bilinmeyenin ardına sığındığı doğrudur, fakat özellikle de İlk Çağ’ın son dönemlerinden beri din felsefesi alanına kafa patlatanlar çoğalmış ve Tanrı argümanlara dayandırılmaya çalışılmıştır. “Şunu bilmiyoruz, o zaman onu Tanrı yapıyordur.” gibi bir açıklama yerini felsefeye bırakmıştır. O nedenle bu dönemlerde de boşlukların tanrısı argümanını sunan kişiler strawman fallacy (korkuluk safsatası) yapmaktadır. Çünkü teistlerin iddia etmediği bir şeyi iddia ediyormuş gibi gösterip onu eleştirmektedirler. Hatta bilimsel verilerden dayanak alan birtakım argümanların da olduğu unutulmamalıdır; kelam kozmolojik argüman, hassas ayar argümanı bunlardan sadece birkaçıdır.

 

Şimdi “Müslümanlar bilimle ilgilenmez her şeye ‘Tanrı öyle yapmış’ derler” iddiasına dönelim. Müslümanlıkta farz olan namazı kılmanız, orucu tutmanız dahi astronomik ve coğrafi araştırmalar gerekmektedir. Bu da en azından Müslümanların belirli bir oranda bilimle ilgilenmesini gerektirmektedir. Bununla birlikte İslâm’ın henüz ilk zamanlarından itibaren özellikle insan sağlılığı konusu oldukça dikkate alınmış ve bu alanda pek çok araştırma yapmışlardır. “Müslümanlar bilimle ilgilenmez” demek zaten Tanrı’nın var olmadığına dair yahut Müslümanlığın yanlışlığına dair bir kanıt değildir. Fakat bu iddia tarihsel anlamda da hatalıdır: Hevelius’un eserinde aklın temsilcisi olarak gösterilen ve “camera obscubra” sistemini geliştiren, “bilimin kaidelerini” belirleme konusunda önemli bir adım atan İbni Heysem‘e haksızlıktır[12], böyle bir iddiada bulunmak algoritmayı keşfeden ve cebrin “babalarından” olan el-Harizmi‘ye haksızlıktır[13], böyle bir iddiada bulunmak Batı’nın fikir gelişiminde öncülük etmiş olan İbni Rüşd‘e haksızlıktır[14], böyle bir iddiada bulunmak sibernetikle uğraşan el-Cezeri‘ye haksızlıktır[15], böyle bir iddiada bulunmak Kitabu’l Esrar eseri ile tıp alanında devrim yaratmış(Kızamık ve çiçek hastalıklarından bahsetmiştir, sesi meydana getiren sinirleri keşfetmiştir. Kimyayı da tıpla harmanlamıştır) ve Prof. Dr. Philip Hitti’nin, hakkında “Orta Çağ’da yaşamış en büyük düşünürlerden ve klinikçilerdendir.” dediği er-Razi‘ye haksızlıktır[16]. Daha yakın döneme gelirsek; fiziğin birçok alanında kafa yormuş ve Nobel Ödülü alırken de Mülk Suresi’nin ilk ayetlerini okumuş olan Abdus Salam‘a haksızlıktır[17], femto kimyanın kurucusu olmuş ve Nobel Ödülü almış olan Ahmed Zewail‘e haksızlıktır[18], evrimsel biyoloji üstünde çalışmalarını yürüten Rana Dajani‘ye haksızlıktır[19], hayatını yaklaşık bir sene önce kaybeden ve matematiğin en prestijli ödülü olan Fields Matematik madalyasını alan Meryem Mirzahani‘ye haksızlıktır[20]… İbni Heysem şöyle demektedir:

Ben sürekli bilgi ve gerçeğin peşinde koştum ve Allah’ın ihtişamına ve yakınlığına erişebilmek için gerçek ile bilgiyi aramaktan daha iyi bir yol olmadığına inandım.[89]

 

Bu iddia, bilime yaptığı katkılardan dolayı adı Ay’daki bir kratere adı verilen, Dünya’nın çapını bugünkü değerlere çok yakın bir şekilde ölçen, Dünya’nın döndüğüne ve içerisindeki maddelerin neden havaya uçmadığına dair fikirler sunan, mevsimlerin ne zaman başladığını keşfeden, The UNESCO Courier dergisinin 1974 basımını kendisi için hazırladığı; jeodezinin, paleontolojinin ve hindolojinin çok önemli isimlerinden biri olan Biruni’ye haksızlıktır.[90][91] Kendisi şöyle demektedir:

Benim bilimle uğraşma sebebim Ali İmran Suresi 191. ayettir.[92]

 

Peki Kur’an-ı Kerim bilimi tamamen görmezden mi geliyor? Öncelikle, Kur’an-ı Kerim’de “Allah ol dedi ve oldu” ifadesinin kullanıldığı evren konusu için başka bir ayette de “6 dönemde yaratıldı” ifadesi geçmektedir. Yani, Allah’ın “ol” deyince o şeyin olması bunun bir süreç içinde olmadığını göstermez. Ve hatta bilim yapmayı engellemekle hiçbir alakası yoktur. Kur’an-ı Kerim’de bilimsel ayetler konusuna gelirsek, şöyle ki: Kur’an-ı Kerim’in, bahsettiği konular itibariyle tarihsel olduğu unutulmamalıdır. Sonuçta Kur’an-ı Kerim filozofların ya da bilim adamlarının olduğu bir topluma değil de aralarında bolca masalımsı hikayelerin dolaştığı ve “garip” örf ve adetlere sahip olan bir topluma inmiştir. Bu nedenle bilimden açıkça söz etmesi ve döneminin bilimsel tartışmalarına katılması(?) yahut modern bilimsel bulgulara değinmesi saçma olacaktır. Sonuçta muhatap kişiler baskıcı ve zulmeden kafirler tarafından hicrete zorlanmış ve Hz. Muhammed’in o uzunca mücadelesi olmadan bir türlü rahata kavuşamamış Müslümanlardır. Böyle bir toplumsal yapının içinde elbette bilimden “Biz dinozorları yarattık, biz evrim mekanizmalarını yarattık, biz penguenleri yarattık, biz çoklu evrenleri yarattık” tarzında bahsedilmesi imkansızdır. Bu sefer muhatap söylenenleri dikkate almayacak ve hatta belki de İslâm’a mesafeli yaklaşacaklardır. Benim mesafem odur ki Kur’an-ı Kerim modern bilime dair bir şeyi konu edinmemiş yahut o muhatabın hiçbir şekilde erişemeyeceği dinozor, penguen, elektron, çoklu evren, demirin gökyüzünden inmesi, evrenin Big Bang ile oluşturulması gibi bilgilerden bahsetmemiştir. Fakat sakın ha Kur’an-ı Kerim’in doğaya ve doğanın güzelliğini anlamaya yönlendirmediği düşünülmesin. Kur’an-ı Kerim, yeri geldiğinde Müslümanlara ve kafirlere Allah’ın yüceliğini göstermek adına o zamanki halkın da erişebileceği birtakım şeylerden bahsetmiştir. Bu konuyla ilgili ayetlerden bahsettiğimiz Kur’an’da Bilime Dikkat Çeken Ayetler adlı yazımıza göz atabilirsiniz. Ayrıca şu ayetleri de burada belirtmenin iyi olacağını düşünüyorum:

Ankebut Suresi 20. ayet – De ki “Yeryüzünde dolaşın da yaratılışın nasıl başladığına göz gezdirin.” (Bu ayette Allah’ın yağmur ile Dünya’ya nasıl canlılık kattığına vurgu vardır. Yağmur gerçekten de biz insanlar içinde oldukça önemli bir kaynaktır. Yağmur da -elbette bir mümin için- Yüce Allah’ın temaşa edileceği muhteşem bir sanatıdır.)

Nahl Suresi 65-66-67. ayet – Gökten yağmur yağdırıp onunla ölü topraklara hayat veren Allah’tır. Şüphesiz bunda Allah’ın kudretine ve rahmetine işaret eden bir delil var; fakat bunu hakikatin sesine kulak veren kimseler anlar. Hayvanlarda da ibret alacağınız şeyler vardır. Nitekim biz size bu hayvanların karınlarındaki besin artıklarıyla kan arasından süzülüp gelen ve içenlere lezzet, afiyet veren tertemiz saf süt içiririz. Öte yandan hurma ağaçlarının meyvelerinden ve asmaların üzümlerinden hem sirke, şıra gibi/sarhoşluk verici içecekler hem de güzel yiyecekler elde edersiniz. Şüphesiz bunda da Allah’ın kudretine ve rahmetine işaret eden bir delil var; fakat bunu aklıselimle düşünen kimseler anlar.

Zariyat Suresi 21. ayet – Bizzat kendi varlığınızda nice deliller var. Hâlâ bakıp görmeyecek misiniz?

Ali İmran Suresi 191. ayet – Nitekim bu kimseler her hâl ve ahvalde Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünürler ve “Rabbimiz!” derler, “Sen bu kâinatı boş yere yaratmadın. Sen yüceler yücesisin. Bizi cehennem ateşinden muhafaza buyur!”

 

9. “Muhammed ve İsa hiç var olmadı. Hepsi dinlerin uydurduğu kişilerdir.”

İlk olarak Hz. Muhammed’in ve Hz. İsa’nın yaşadığına dair ne tür bir kanıt istemektesiniz? Ateist Forum ve Ekşi Sözlük gibi yerlerde gördüğüm üzere insanlar neredeyse video kaydı gibi kanıtlar isteyecek durumdalar. Bu insanlar ya çok büyük bir çarpıtma yapıyor ya da tarih bilimi hakkında bilgileri çok düşük. İlk Çağ’da ve Orta Çağ’da yaşamış insanlar hakkında zaten fotoğraf, video kaydı, doğum belgesi gibi kanıtlar bulamazsınız. Sizler İlk Çağ’da yaşadığını düşündüğünüz diğer kimselerin hakkında böyle kanıtlar olduğunu ve o yüzden “X kişisi gerçekten var olmuştu” denildiğini mi sanıyorsunuz? Hatta Quora sitesinde bir kimse “Napolyon’un yaşadığına dair o kadar kanıt var ama Hz. Muhammed’in yaşadığına dair o kadar kanıt yok.” iddiasını savunmaktadır. Fakat zaten normal olan da budur; çünkü Napolyon 18-19. yüzyılda yaşamış bir kişiyken Hz. Muhammed 6-7. yüzyılda yaşamış bir kişidir. İlk Çağ’da yaşamış diğer insanların yaşadığını anlamaya dair olan metodunuzu Hz. İsa ve Hz. Muhammed üzerinde de kullanmanız gerekmektedir.

 

Bu iddia genel olarak Religulous ve Zeitgeist gibi “belgeseller” nedeniyle popülerleşti. Fakat bunlar sağlam kaynaklara dayanan belgeseller değiller. Hatta Zeitgeist’e dair olan detaylı bir itirazı buradan inceleyebilirsiniz. Hz. İsa’nın var olmadığına dair iddiaya cevap verelim ilk önce. Hz. İsa’nın varlığının kanıtlarının bir özetini vermeden önce ateist ya da Yahudi olsun tarihçilerin genel görüşünün İsa’nın tarihsel bir kişi olduğunu kabul etmek olduğunu belirtmemiz gerekiyor. Özellikle internette gördüğümüz, ateistlerin “kaale aldığı” tarihçilerin çoğunun aslında kendi kendilerini eğitmiş, kendi kitaplarını kendileri yayınlamış “amatör tarihçiler” olduğunu anlamamız gerekiyor. Bu kadar büyük iddialar zaten sağlam bir temele oturtulabilecek ölçüde kanıta sahip olsaydı bu iddiaları -en azından- saygın din tarihçilerden de görmüş olurduk. Hz. İsa mevzusuna dönelim: Mesela mitik Hristiyanlık iddialarına dair hiçbir kanıt bulunmamaktadır. Geçmişte Hristiyanlığı eleştiren Paganların ve Yahudilerin Hz. İsa’ya sihirbaz, deli, büyücü gibi şeyler dediğini görürüz. Ama hiçbirinin “İsa yaşamadı” dediğini görmeyiz. Hatta o dönemde yaşamış olan Justin Martyr ve Minucius Felix gibi apolojistler de İsa’nın büyücü olması, deli olması gibi iddialara cevap verirler. Ayrıca var olan farklı İnciller de Hz. İsa’nın yaşadığına dair bir kanıttır. Örneğin Yuhanna, Markos ve Matta İncil’i İsa’nın yaşadığı durumu farklı bir şekilde değerlendirir. O zaman şu anki gibi kağıt bulunduğunu düşünmüyorsunuzdur herhalde. Kağıdın pahalı ve az olduğu zamanlardan bahsediyoruz. Böyle olmasına rağmen farklı farklı İnciller İsa’nın yaşadığı olayı ne şekilde geliştiğini bildirmiş ve buna dair yorum yapmışlardır. Bu da tarihsel bir kanıttır. Aynı zamanda Hristiyan olmayan Josephus ve Tacitus gibi tarihçilerin İsa’yı tarihi bir figür olarak görmesi de tarihsel bir kanıttır. Hatta Tacitus Hristiyanlıktan nefret ediyor, buna rağmen İsa’nın Tiberius zamanında Pontius Pilae tarafından cezalandırılmasından bahsediyor. Tüm bunlar o dönemde yaşayan birinin varlığını kanıtlamak için hayli hayli yeterli olan kanıtlardır. Dönemin ateist tarihçilerinden Tim O’Neill bazı ateistlerin böyle iddialarda bulunmasını eleştirir, çünkü Hz. İsa’nın var olduğu tarihsel anlamda sağlamdır(Yaşadığı döneme göre).[45]

 

Peki Hz. Muhammed’in yaşadığının kanıtı nedir? Bu konuda yine tarih çevresinin Hz. Muhammed’in tarihi kişilik olduğu konusunda hemfikir olduğunu belirtebiliriz. Bununla birlikte, kocaman bir hadis ve siyer literatürü de Hz. Muhammed’in tarihi bir kişilik olduğuna dair kanıt olarak getirilebilir. Eğer bu kişiler yaşamadıysa bu kişilerin kimlerin nasıl topluca ortaya sürdüğünü açıklamak da bir o kadar zordur ve buna dair hiçbir sözde tarihçi de cevap verememektedir. Ancak belirli komplo teorilerine dayanılmaktadır fakat tüm bunlar Hz. Muhammed’in yaşadığına dair olan kanıtlardan çok daha az bilimsel bulgulara sahiptir. Hz. Muhammed’in tarihin belirli bir döneminde gerçekten yaşadığına değindiğimiz Hz. Muhammed Gerçekten Yaşadı Mı? yazımızı okuyabilirsiniz.

 

10. Kötülük “Problemi” ve Tanrı’nın Bizlerin Yapacağı Şeyleri Bilmesi Konusu

Kötülük problemi bildiğiniz üzere, insanlara olan kötülükler ve hayvanlara olan kötülükler şeklinde farklı farklı türlerde savunulmaktadır. Temel olarak delilci kötülük problemi ve mantıksal kötülük problemi adı altında savunulmaktadır. Bu konuda yazdığımız Kötülük Problemine Cevap yazımızı okuyabilirsiniz. İmtihan edilmemiz ve kader konusunda bilgi edinmek için de İmtihan Üzerine Bir Değerlendirme adlı yazımızı okuyabilirsiniz.

 

11. “Tamam Allah da neden Zeus değil?”

Bu iddia koca bir din felsefesi literatüründen hiçbir şey anlaşılmadığını göstermektedir. Uzunca cevap verip yazıyı uzatmanın gerekli olmadığını düşünüyorum. Burada şu anlaşılmalıdır: Zeus zamana ve maddeye bağlı olan bir tanrıdır. Eğer ki zaman ve maddenin bir tür başlangıcı varsa, o halde zaten bir tanrı olamaz. Bununla birlikte bir fikri makul yapan şey, o fikir hangi alan ile ilgiliyse, o alan üzerinden ve o konuyu ilgilendiren diğer alanlar üzerinden kanıt verilmesi gerekir. Zeus’un değil de Allah’ın (ya da genel anlamda teistik Tanrı’nın) neden tercih edildiğine dair koca bir teist din felsefesi literatürü cevap olarak verilebilir.

 

12. “Tanrı’nın varlığını iddia eden sizsiniz o zaman siz kanıtlayacaksınız.” ve “Tanrı’nın yokluğuna dair en iyi kanıt O’nun varlığına dair bir kanıtın olmayışıdır.”

İlk cümledeki gibi bir kullanım genelde ateizmi “inancın yokluğu” şeklinde tanımlamanın sonucunda gerçekleşiyor. Fakat ateizm inancın yokluğu gibi değil de, bence, “Tanrı’nın var olmadığı.” iddiasında bulunan bir düşüncedir. Sonuçta Tanrı -felsefi anlamda- tartışabileceğimiz ölçüde belirli özelliklere sahiptir. O’nun var olduğu iddiası gibi var olmadığı da bir iddiadır. İnsanlar “Tanrı’nın var olmadığını düşünmek normal olan, var olduğunu düşünmek ise kanıt gerektiren şey.” diye düşünmektedir. Örneğin önünüzde bir kitabın olduğunu yahut olmadığını fiziksel yollarla gösterebilirsiniz. Fakat felsefi bir iddia olan Tanrı’nın varlığı veya yokluğu felsefi anlamda ele alınır. Felsefi literatürde Tanrı’nın var olduğuna dair bu kadar tartışma var iken Tanrı’nın yokluğun dair kanıt sunulmasının beklenmemesi saçmadır. Bir şeyin yokluğu da -ilgilendirdiği alana göre kanıt vererek- iddia edilebilir. Bir ateist de gerek Tanrı’nın varlığına dair iddiaları eleştirerek gerekse Tanrı’nın var olmadığına dair iddialar ortaya atarak ateizmi desteklemelidir. Elbette negatif ateist olup Tanrı’nın var olmadığına dair iddia öne sürmeyebilirsiniz fakat açıkçası bu bana daha çok bütün yükümlülüğü karşı tarafa bırakıp rahat bir şekilde yaşama çabası gibi gelmektedir. Sonuçta, üstte belirttiğim üzere, felsefi olarak konuşulabilecek özelliklere sahip bir kavramın yokluğu da -her ne kadar kanıt esnekliği bir tık küçük olsa da- kanıtlanabilir.

 

İnsanlar çoğunlukla kanıtların her insan tarafından kesinlikle doğru kabul edilmesi gereken, asla ve asla karşı çıkılamayacak şeyler olduğunu düşünür. Fakat bu bilim ve felsefe çevrelerini bilmemekten kaynaklanır. Öncelikle, kanıt illa ki fiziki bir bulgu demek değildir. Kanıt, herhangi bir iddiaya inanmanın makul olduğunu göstermek adına ortaya atılan delildir. Bu delilin hangi alanı ilgilendirdiği önemlidir. Örneğin Türk siyasetinin tarih boyunca izlediği serüveni ele alacaksak elbette “En iyi yönetim şekli nedir?” gibi felsefi konular ile delil getirmeyiz. Muhtemelen siyaset bilimi, tarih, arkeoloji gibi alanlar doğrudan kullanılacaktır ve bu alanlardan kanıt getirilecektir. Peki kanıtın kesinliği her alan için aynı mıdır? Mesela biyolojinin kanıtı fiziğinki ile aynı kesinliğe mi sahiptir, mesela sosyolojinin kanıtı felsefe ile aynı kesinliğe mi sahiptir? Elbette hayır. Her alanın kendine özgü kanıt kesinliği vardır. Sonuç olarak anlatmaya çalıştığımız şey o ki, kanıt pek çok insanın zannettiği gibi, kabaca, “Her şeyi çok açıkça ortaya koyan şey.” değildir. Örneğin bir makineye girip evrimi doğrudan tarihsel açıdan da gözlemleme imkânımız olsa dahi “Ben şu an illüzyon mu görüyorum?” yahut “Benim zihnim çevreyi doğru algılayabilir mi?” gibi soruları hala sorabiliriz. Yani hiçbir şeyin kanıtı öyle “muhteşem bir kesinliğe” sahip olmamaktadır. Bileceğiniz üzere bilimin ön kabulleri olan evrenin anlaşılabilir yapıda olduğu, bilimsel verilerin -bir şekilde- tümevarım ile algılanabileceği, beynimizin evreni anlayabileceği gibi iddialar bilim felsefesinde gündeme getirilmektedir; zihin felsefesi gibi alanlarda da farklı bilinçlerin varlığı olsun beş duyu algımıza nasıl güvenebileceğimiz olsun oldukça tartışılmaktadır. Fakat pek insanın bunlardan uzak olması özellikle de bilimsel bilgileri kesin bir kanıta sahip gibi görmelerine neden olmaktadır. Sonuç olarak, her alanın kendine göre kanıt verme biçimi vardır ve bu kanıt verme biçimleri kendi içinde de sorgulanabilir. Sonuçta her şeyden tek bir hakikatin çıkacağına inanmak oldukça tutucu ve gerçekle bağdaşmayan bir tutumdur. Din felsefesi açısından bakacaksak: Tanrı hakkındaki kanıtlar da, hatta Tanrı hakkında kanıtın ne olduğu da tartışılmaya açıktır. Bu arada, Tanrı hakkında kanıt demek felsefi kanıtlamayı içerir. Tabii bu felsefi kanıt aynı zamanda bilimsel verilerle birlikte de savunulmalıdır. Fakat şu çok aşikar ki insanların Tanrı hakkında beklediği “kesin” kanıt diye bir şeyin asla ve asla mümkün olmadığıdır. Bunu anlamak demek zaten entelektüel alana bir adım atmak demektir. Bunun dışında ateist olsun, teist olsun kendisinin epistemolojik açıdan en doğrusu olduğunu iddia etmek oldukça gülünç olacaktır. Bunun dışında, kendi argümanlarını ileri sürmek ve görüşünün nispeten daha makul olduğunu belirtmek ise olması gereken şeydir. Unutmayın ki hiçbir alanda tek bir hakikat diye bir şey yoktur. Bilim adamları dahi çoğu zaman birbiriyle oldukça tartışmış ve örneğin onları yalanlayacak bilimsel bulgular ortaya çıktığında da kendi görüşlerinin değil, o bilimsel bulgunun yalan olup olmadığına bakmışlardır. Kendilerini savunamayacak zor bir pozisyona girdiklerinde bilimsel görüşlerini değiştirmişlerdir. Yani bilim camiasında da “Şu bilimsel bulgu ortaya çıktı ve oldukça sağlam duruyor. Hemen onu benimseyelim.” gibi bir anlayış söz konusu olmamıştır. Yeni ateistlerin sunduğu bur tür bir bilim görüşü, bilimi tek hakikat olarak görmeye çalışmanın bir neticesidir. Fakat yeni ateistlere eleştiri getireceğimiz bölümde göstereceğimiz üzere, bilim de -diğer alanlar gibi- kendi açısından kanıt kesinliğine sahiptir; mutlak kanıt bilimde dahi imkansızdır ve bilim adamları da kanıtlar konusunda kimi zaman tutucu davranmaktadır. Ve unutulmamalıdır ki alanların farklı kanıt kesinliğine sahip olması demek, daha az kesinliğe sahip bir alanın hiçbir işe yaramadığı ve çöpe atılacağı demek değildir. Tarih her nasıl bir bilimse (ki elindeki kanıtlarla en doğru açıklamayı sunmaya çalışır) biyoloji de bir bilimdir; fakat aralarında kanıt kesinliği konusunda bir fark vardır.

 

Peki Tanrı’nın hiçbir “kanıtı” yok mudur? Merak edenler din felsefesi literatürüne bakabilirler. Tanrı’nın varlığına dair kanıtlar da yokluğuna dair kanıtlar da hararetle tartışılmaktadır. Bu alan hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadan konuşmak kolay olsa gerek. Sitemizde yayınladığımız Din Felsefesine Giriş adlı yazı ise size ne demek istediğimizi belirli bir oranda anlamanıza yetecektir, lütfen bu yazıdan sonra onu da okuyunuz.

 

13. Akılsız Tasarım İddiası

“Milyonlarca balık yumurtasından çok azı hayatta kalabiliyor. Bu bir tasarım olmadığını gösterir. Evrende ahenk falan yoktur, tamamen tesadüf vardır.” ve “İnsanların gözünde birçok hata var, bunlar hep kusurdur ve bunları Tanrı yaratmış olamaz.” tarzında iddialar sunuluyor. Yani bu iddialar en nihayetinde “Canlılar tasarlanmış diyorsunuz ama birçok kusurları var” demektedir. Bu iddialar kusursuz bir şeyin her şeyi kusursuz yaratacağına inanmaktan dolayı ortaya atılmaktadır. Oysa, bir şeyin -tam anlamıyla- kusursuz bir varlık olması o şeyin yarattığı her şeyin kusursuz olacağı anlamına değil, mümkün olan her şeyi yaratabileceği anlamına gelir. Kaldı ki -teist gelenek içinde konuşmak gerekiyorsa- Tanrı’nın her şeyi kusursuz yaratacağı iddiası da olmadığından dolayı akılsız tasarım iddiası zaten en başından strawman fallacy (korkuluk safsatası) olmaktadır. Yani karşıdaki tarafın iddia etmediği bir şey iddia ediyormuş gibi gösterilmekte ve eleştirilmektedir.

 

Tamam, felsefi anlamda üstteki cevap yeterlidir. Peki örneğin İslâm’daki güzel yaratmadan kasıt nedir? İşte burada önemli olan şey “amaç” konusudur. Şöyle düşünün, arazide gitmesi için yapılmış bir arabayla asfaltta gitmesi için yapılmış bir arabayı karşılaştırdığımızda bunlara nasıl kusurlu diyebiliriz? Arazide giderken arazi arabalarını tercih ederiz çünkü o yolun amacına göre üretilmişlerdir. Ancak arazi araçları asfalt yolda sorunlar çıkarabilir. Asfalt yolda gitmesi için bir araç düşünelim. Bu araç da asfalt yolda güzelce gidebilir ama arazide sorun çıkaracaktır. Yani bir şey amacına göre değerlendirilmelidir. Asfalt için olan bir aracı aldığınızda zaten o aracın arazi için olmadığını bilirsiniz ve arazide giderken sorun çıkartacağını bilirsiniz. Bu arabaya arazide düzgün gidemediğinden dolayı kusurlu demek hatalıdır, zaten o arabanın amacı arazide gitmek değildir ki. Yani elbette literal anlamda kusurludur fakat arazide gitmek için asfaltta gitmesi için yapılan bir araba alıp da “Ama bu araça arazide gitmiyor, bu aracı düzgün üretememişler.” demek hatalıdır. Çünkü araç kendi amacı içinde gayet de düzgün üretilmiş olabilir. Anlayacağınız gibi, üstteki gibi bir iddiada bulunmak için yaratılan şeylerin kusursuz olmak adına yaratıldığının gösterilmesi gereklidir. Fakat açıkça bu pek de sağlam bir iddia olmayacaktır. Ayetlerde -örneğin- insanların mükemmel olduğunun belirtilmesi bağlamı çerçevesinde ele alınmalıdır. Bu şekilde hiçbir ayetin de kusursuzluğa dikkat çekmediği anlaşılacaktır.

 

Bu iddia kimi zaman “Evrimin sistemi daha çok zar atıyormuş gibi duruyor, akıllı bir varlık tarafından oluşturulmuş bir sisteme benzemiyor.” gibi şekillerde de sunulmaktadır. Fakat sorun şu ki bizim sistemin nasıl işlediğini tam olarak anlayamamamız Tanrı’nın bu sistemi kurallar içinde yaratmamış olduğu anlamına gelmez. Tanrı açısından bu sistem kurallara tabii ve düzgün bir biçimde ilerliyor fakat bunu bizlerin aklı fark edemiyor olabilir, bunda hiçbir çelişki yoktur.

 

14. “Tanrı varsa Tanrı’yı kim yarattı?”

Einstein’dan Robert A. Thornton’a mektup. 7 Aralık 1944.[59] Einstein, bilim insanlarının kötü felsefe yapmasını eleştiriyor.

“Tanrı varsa Tanrı’yı kim yarattı? Onun da yaratıcısı olmalı.” iddiası felsefi açıdan hatalıdır. Felsefe ile çok yüzeysel bir şekilde ilgilenen herhangi birisi bile bu argümanın hatasını anlayabilecek iken bu argümanı “ana argümanım” diye sunan son zamanlarda gündeme getiren kişi “Yeni Ateizmin 4 Atlısı”ndan biri olarak tasvir edilen Richard Dawkins’tir.[55] Aynı iddiayı bir Türk yeni ateisti olan Celal Şengör de sunar.[80] Sundukları bu iddia ve sunuş şekilleri bu kişilerin din felsefesi konusunda ne kadar bilgili olduğunu ortaya koymaktadır. Ve ne yazık ki ülkemizdeki yeni ateistlerde de “Dawkins’den iyi mi bileceksin?”, “Dawkins hata yapmaz.”, “Celal Şengör’ün ne kadar ödülü var biliyor musun? O adam hatalı olamaz, sen cahilsin.” gibi görüşler bile var. Ne yazık ki bazı zamanlar saygın bilim adamları bu saygınlığından ötürü, her ne kadar saçma iddialar sunsalar da eleştirilmiyorlar. Örneğin Sovyet Rusya’da Nobel Ödüllü Ivan Pavlov’un Lamarckçı evrimi destekleyen görüşleri, Rus bilim adamlarının Lamarkçı evrimi eleştirmesini belirli bir oranda etkilemiştir. Bu hatalı teori, o dönmede Sovyet Rusya’da Lamarkçı evrimin desteklenmesini belirli bir oranda etkilemiştir.[21] Sonuçta bir insanın bir alanda oldukça saygın olması diğer başka bir alanda doğru bilgi vereceği anlamına gelmez. Celal Şengör ve Richard Dawkins her ne kadar alanlarında saygın bilim adamları olsa da bu diğer alanlarda makul şeyler öne süreceklerini göstermez. Hatta Şengör’ün ve Dawkins’in bazı saçma iddialarını yazımızın eleştiri kısmında da ele alacağız. Her neyse, cevabımıza geçelim:

1) Bu soru nedensellik ilkesine uygun değildir. Nedensellik ilkesi “Her var olmaya başlayan şeyin bir nedeni vardır” der. Bizler zaten Tanrı’ya, O kendiliğinden var olduğu için Tanrı diyoruz(O, geçmiş sonsuzdan beri hep vardır iddiasıyla O’na “Tanrı” diyoruz). Dolayısıyla, Tanrı’nın bir nedeni yoktur. Peki, Tanrı’nın sonsuz geçmişten beri hep var olduğunu nasıl biliyoruz? Tanrı’nın öyle olduğuna dair argümanlar sunuyoruz ve dinlerdeki Tanrı tasviri de böyledir. Ve, argümanlar kendi içinde eleştirilmelidir. (Zamanın A Teorisi ve Zamanın B Teorisi diye iki zaman teorisi vardır. Bunlardan yola çıkarak bir örnek vereceğiz)Biz bir argüman kuruyorsak ve bu argümanı Zamanın A Teorisi üzerine kuruyorsak bu argümana gelen eleştiriler de Zamanın A Teorisi üzerinden olmalıdır. Zamanın A Teorisi’nin yanlış olduğu, Zamanın B Teorisinin doğru olduğu bu argümana gelebilecek bir başka eleştiridir ama onun dışında bu argümana gelen eleştiri ancak be ancak Zamanın A Teorisi içinde olmalıdır. Bu argüman analojimizle “Tanrı’yı kim yarattı” görüşünü birleştirelim. Bizler Tanrı’nın sonsuz olduğunu söylüyoruz ve bu görüşümüze karşı çıkacak birisi Tanrı’nın ilk neden olduğu durumu içinde Tanrı’nın varlığına eleştiri getirmeli ya da Tanrı’nın ilk neden olamayacağına dair eleştiri getirmelidir. Dawkins Tanrı’nın neden ilk neden olamayacağına dair eleştiri getirmemektedir. Fakat geriye kalan seçenek Tanrı’yı eleştirecekse teistlerin kabulü üzerinden Tanrı’ya eleştiri getirmesidir. Fakat Dawkins bunu da yapmamaktadır. Bu şekilde bir “Tanrı’yı kim yarattı?” sorusu b-asitleştirmek gerekirse- şunu söylüyor: “Kendiliğinden var olanı kim yarattı?” Gördüğünüz üzere bu sorunun hareket noktası yanlıştır. Eğer üstte örneklendirdiğimiz şekilde argümanlar sunulmazsa bu sorunun sorulması hatalı olacaktır.

 

2) Herhangi bir konuda en iyi açıklamanın açıklamasına ihtiyaç duymayız. Şöyle bir analoji yapalım: Diyelim ki size Tanrı Yanılgısı kitabını gösterdim ve bu kitabın yazarı kimdir diye sordum. Cevabınız “Richard Dawkins” olacaktır. Ve benim ilgilendiğim durum itibariyle Richard Dawkins cevabınız benim için açıklayıcıdır. Kitabın Dawkins tarafından yazıldığını anlamak için “Peki Richard Dawkins nasıl var oldu?” sorusunun cevabına ihtiyaç duymam. Dolayısıyla, “Tanrı’yı kim yarattı?” gibi bir soru -en azından- Tanrı’nın yaratmadığını gösterecek ölçüde bir soru değildir.

 

Anlayacağınız üzere bu soru hatalı bir sorudur. Fakat yeni ateizmi çok popüler olan Tanrı Yanılgısı kitabının ana argümanı budur. Ateist filozof Michael Ruse, Tanrı Yanılgısı kitabının felsefeye giriş ve dine giriş derslerinden bile geçemeyecek kadar düşük, yetersiz bir kitap olduğunu söylemiştir.[81] Anlayacağınız üzere bir kimsenin bilimin herhangi bir alanında saygın bir kimse olması diğer alanlarda söyleyeceği şeyi doğru kılmaz.

 

15. Sonuç Olarak

Sonuç olarak yeni ateizmi savunanlara baktığınızda göreceğiniz şey felsefeden kaçınmaları ve bilimi ilgilenmediği alanlara sokup istismar etmeleridir. John C. Lennox yeni ateistleri şöyle eleştiriyor: Yeni ateizmin argümanları hiç de yeni değil, eski ve cevaplanmış argümanları daha agresif bir şekilde ortaya atıyorlar ve kendilerinin aksini iddia edenlere saldırıyorlar. İşte bu duruma gelen yeni ateistleri eleştirenlerden en önemlilerinden biri kendisi de ateist bir filozof olan Michael Ruse’tur.[22] Michael Ruse “klasik” bir ateist felsefecidir. Ve yeni ateistleri sert bir dille eleştirmektedir. Gerekçesi de yeni ateistlerin düzgün bir felsefi argümanı olmadan teizmin makul olmadığını iddia etmeleri, tüm teistlere akılsız muamelesi yapmaları, bilimi ilgili olmadığı alanlara sokup istismar etmeli ve bu şekilde ateizmin de entelektüel alandaki saygınlığına zarar vermesidir. Örneğin, “Tanrı’yı kim yarattı?” sorusu zaten asırlar önce cevaplanmıştır, eğer yeni ateistler bu cevaptan tatmin olmuyorsa neden tatmin olmadığını ve cevabın bizim verdiğimiz gibi olamayacağını savunan bir argüman öne sürmelidir. Fakat yeni ateistler bunu yapmamakta ve sadece bizlerin iddialarına karşı çıkmaktadır, nedenini vermediği sürece de bu karşı çıkmak durumu hiçbir şey ifade etmemektedir. Yazımızın yeni ateistlere eleştiri kısmında yeni ateistlerin yaptığı makul olmayan ve tutarsız davranışları göstereceğiz. Hadi o kısma geçelim…

 

2. Yeni Ateizmin Temelindeki Çelişkileri

1. Yeni Ateistlerin Bilimi İstismarı

Bilim konusuna gelince, özellikle de Türkiye’deki yeni ateistlerin ilk yaptığı şey bilim adamların çoğunun ateist olmasıyla övünmesidir. Aslında bunu Richard Dawkins gibi ateist literatüre doğrudan katkısı bulunan kişiler de yapmaktadır. Fakat bilim adamlarının çoğunun ne düşündüğünün önemsiz olması bir yana, bilim adamlarının çoğunun teist yahut ateist olduğunu iddia edebileceğimiz makul bir araştırma bulunmamaktadır. Bu konuda Bilim İnsanlarının Çoğu Ateist Midir? adlı yazımızı okuyabilirsiniz. Ve yazımızın bu eleştiri kısmına geçmeden önce şunu belirtmek isteriz: Zaten üstte açıkladığımız üzere bir bilim adamının diğer tüm alanlarda yahut diğer çoğu alanda doğru bilgi vereceği gibi bir şey söz konusu değildir. Hatta kendi alanında çok saygın bir bilim adamı bile kimi zaman kendi alanında yanlış bilgi verebilir. Bizim burada değineceğimiz Şengör, Dawkins, Dennett, Harris gibi isimlerden bilimsel anlamda daha bilgili olduğumuzu ima etmediğimizi, sadece kendilerinin yaptığı hataları ve istismarları göstereceğimizi belirtir; örneğin Şengör gibi bir bilim adamını eleştirmek için de onun okuduğu kadar kitap okumaya gerek olmadığını vurgulamak isterim. Sonuçta bugün Güneş Merkezli Evren Modeli’nin doğru olduğunu bilen sizin, Batlamyus’u ya da Aristo’yu bu açıdan eleştirmek için onların okuduğu kadar kitap okumanız gerekmez.

 

Ünlü Amerikan filozof Richard Rotry, dünyada bir düzenin olduğuna dair zeminin teist inançlar -tek Tanrılı dinler- tarafından ortaya atıldığını söylemiştir.[47] Örneğin, Antik Yunan’da bilginin yalnızca düşünülerek elde edilebileceğine inanılıyordu. Needham’ın da dediği gibi, evrenin araştırılabilir bir yapısının olduğu fikri tek Tanrılı dinlerle birlikte ivme kazandı.[83] Bilim sosyolojisinin kurucusu olan Robert Merton da dinin bilimsel zihni inşa ettiğini söyler.[5] İşte aşağıda yeni ateist görüşteki “bilimcilik” algısının nasıl çelişkili olduğunu ve daha da önemlisi bilimi ve dini nasıl istismar ettiklerini göstereceğiz.

 

Gelelim yeni ateistlerdeki bilimcilik düşüncesine ve bunun çelişkilerine.Yeni ateistler her konuda tek rehberin doğa bilimleri olduğunu savunuyor ve hatta sosyal bilimler ve felsefe gibi alanların doğa bilimleri kadar değerli olmadığını düşünüyorlar. Aslına bakarsanız filozoflar bu görüşü çok basit bir şekilde saf dışı bırakırlar. Çünkü “Bilim tek rehberdir.” görüşünün kendisi deneyle kanıtlanmış bir görüş değildir, felsefeye dayanmaktadır. Ayrıca bilimin yapılabilirliğine dair ve yöntemlerine dair kanıt bilim tarafından değil bilim felsefesi ve bununla ilgili farklı alanlar (mesela zihin felsefesi) üzerinden ortaya çıkarılmaktadır. Demek ki tek rehber gördükleri bilim de felsefenin o “dayanaksız” kollarında yükselmektedir. Felsefenin doğa bilimleri kadar kesin kanıt vermemesiyle beraber kabullenilmesi gerekmekte gibi durmaktadır. Nitekim felsefenin önemine dair bir sosyolog olan Durkheim şöyle demektedir:

Varsayalım felsefe Kant’ın iddia ettiği gibi, insan aklının objektif değere sahip olmadığına, yani aklın gerçek nesnelere erişimi olmadığına hükmetti. Bu kadar tüm doğa bilimlerini subjektif olmaya mahkûm edecektir.[23]

 

Şimdi gerek bilimi, bilimin tarihini istismar etmeleri olsun gerekse tutarsızlıkları olsun yeni ateist literatüre değineceğiz. Öncelikle bu konudaki en popüler kitap olan Tanrı Yanılgısı konusunda birkaç şey söylemek istiyorum: Bu kitapta ortaya felsefi anlamda hiçbir argüman sunulmamıştır, “Eğer Tanrı her şeyin yaratıcısı ise Tanrı’yı kim yarattı?” dışında. Fakat bu soruya da üstte cevap verdik. Böyle soruların nedeni insanların pek çok konuda “kesin” kanıt beklemesi. Fakat bu yazıda da belirttiğimiz üzere, öyle bir kesinlik hiçbir inançta (epistemolojik anlamdaki inancı kastediyorum; bir iddiayı kabul etmeyi yani) yoktur. Bilimde dahi bazı ön kabuller vardır ve bunlar o kadar da sorgulamaya açık değildir. Hele ki iş din felsefesi gibi kanıt esnekliği daha fazla olan bir alana geldiğinde sorgulamaya [bir miktar] daha az açık olan iddialarla karşılaşmaktayız(Ateizmde de bu böyle, teizmde de bu böyle. Genel anlamda din felsefesini kastediyorum yani.). Tanrı’nın yaratılması konusuna üstte, iddialara cevap kısmında cevap vermiştik ve göreceğiniz üzere pek de makul bir soru değildi. Hele ki Dawkins’in bunu sanki çok yeni bir soruymuş gibi sunması belki de ateist filozof Ruse’un dediği gibi, bilerek tarihi çarpıtmaya bir örnektir. Çünkü önceden bu soru sorulmuş ve cevap da verilmiştir. Fakat yeni ateist literatür bilim tarihini kimi zaman istismar ettiği, kimi zaman da görmezden geldiği gibi felsefe tarihini de ve tabii ki felsefeyi de görmezden gelmektedir. Bu bakımdan, bir sosyolog olan Rodney Stark, “Sadece Robin Hood hikayeleri okuyan bir kişi Orta Çağ hakkında ne kadar bilgi edinebilirse yeni ateist literatürden beslenen bir kişi de teoloji hakkında o kadar bilgi edinebilir.” demiştir.[76] Ateist filozof Michael Ruse da Tanrı Yanılgısı kitabının felsefeye giriş ve dine giriş derslerinden bile geçemeyecek kadar düşük, yetersiz bir kitap olduğunu söylemiştir.[81]

 

Bundan başka, bilim adamlarının ateizmin doğru olması konusunda çok da öneminin olmadığını söyleyen Dawkins, kitabında Einstein’ın bir ateist olduğundan bahseder ve bundan fazlaca övünür. Fakat kaynak olarak kullandığı kitapta Einstein’ın ateist olduğuna dair doğrudan bir ifade yok iken Einstein’ın ateist diye anılmaya karşı ettiği sözleri de vardır.[24] En azından bu noktada, Dawkins’in Einstein’ın sözlerini doğru yorumlamadığı savunulabilir. Daha başka Dawkins, dini yalanlama ve dine karşı çıkma açısından özellikle din kisvesinde yapılan saldırılara değinir ve kendisine gelen tehdit mektuplarından da bahseder. Fakat asıl sorun o ki bu tüm dindarlara karşı çıkmayı değil, ancak bazı türde dindarlara karşı çıkmayı sağlayabilir. Ayrıca bu durum, dinin kesinlikle yanlış olduğuna dair hiçbir kanıt vermez. Meselâ pek çok dindar saldırgan olmayan eğilimler sergilemektedir. Örneğin Müslümanlar doğrudan ayetler ve hadisler vesilesiyle IŞİD gibi örgütlerin dini yorumlarına karşı çıkabilir(IŞİD selefi anlayışa dayanmaktadır; kendilerinden olmayanı tekfir etmektedirler ve pek çok Müslümanı katletmektedirler. Oysa Kur’an-ı Kerim’e Göre Cihad Nedir? İslâm’da Cihad Kavramı adlı yazımızda ele aldığımız üzere, onların ayetlerin bağlamını bir kenara atan yorumlama tarzından dolayı Kur’an-ı Kerim’in her türlü kafirle savaşmayı söylediğini de iddia etmektedirler. Dini yorumlamada pek çok farklı mezhep onların bu yorumlama tarzını kabul etmeyecek ve karşı çıkacaktır. O nedenle bu herkese karşı saldırgan tavır pek çok Müslüman tarafından da reddedilmektedir.). Ayrıca ilginç olan bir nokta odur ki: Yeni ateizm din karşıtlığı iddiasında özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra açığa çıkan İslamofobiyle birlikte destekçi bulmuştur; fakat görünen o ki son dönemlerdeki terörist saldırılarda Müslümanların canı oldukça yanmıştır.[36]

 

Dawkins’in dindarları resmen bir şeytan gibi resmetmesi elbette ki büyük ölçüde tutarsız durmaktadır. Aşağıda bilim ve bilim tarihini istismarlarına değineceğimiz bu yeni ateist kişiler, dini ve dindarlığı da oldukça tutucu bir şekilde ele almaktadır. Belirttiğine göre Dawkins, Kur’an-ı Kerim’i hayatında hiç okumamıştır.[39] Elbette bir kitabın hatalı olduğunu belirtmek için onu okumaya gerek yoktur. Fakat İslâm’ın savaşa yönlendirdiği konusunda önemli sayıda insana bir beyanda bulunuyorsa yapması gereken şey elbette en azından bahsettiği konu hakkında yorum yapan [bazı] kitapları yahut makaleleri okumak olmalıdır. Toleransın temsilcileri olan yeni ateistler(?) her türlü dindara karşı çıktığı için ve dinlerin yok olmasını istediği için militan olarak adlandırılmaktadır.[40] Hatta Harris, kimi zaman terörle mücadele adına dindarlara şiddet uygulanmasını makul görmektedir.[41]

 

Yeni ateist literatürde Dennett ve Dawkins evrimi kabul etmeyenleri aşağılamış, hatta evrimi kabul edip de bunun bir Tanrı aracılığıyla olduğunu söyleyenlere laf atmıştır.[51] Bununla birlikte Dawkins, evrimi kabul edip de buna Tanrı’nın sebep olduğunu söyleyenleri sıkıştırmak adına “O halde Tanrı’yı kim yarattı?” sorusunu sorar. Fakat bu soru -üstte de cevapladığımız üzere- oldukça sığ bir bakış açısına sahiptir. Hele ki Dawkins’in bunu sanki çok yeni bir görüşmüş gibi sunması, belki de ateist filozof Ruse’un dediği gibi, bilerek tarihi çarpıtmaya bir örnektir. Çünkü önceden bu soru sorulmuş ve cevap da verilmiştir. Fakat yeni ateist literatür bilim tarihini kimi zaman istismar ettiği, kimi zaman da görmezden geldiği gibi felsefe tarihini de ve tabii ki felsefeyi de görmezden gelmektedir. Bu bakımdan, bir sosyolog olan Rodney Stark, “Sadece Robin Hood hikayeleri okuyan bir kişi Orta Çağ hakkında ne kadar bilgi edinebilirse yeni ateist literatürden beslenen bir kişi de teoloji hakkında o kadar bilgi edinebilir.” demiştir.[76] Ateist filozof Michael Ruse da Tanrı Yanılgısı kitabının felsefeye giriş ve dine giriş derslerinden bile geçemeyecek kadar düşük, yetersiz bir kitap olduğunu söylemiştir.[81] Gerçekten de yeni ateist literatürün en popüler ve önemli kitaplarından olan bu kitapta “Tanrı’yı kim yarattı?”dan başka felsefi bir argüman yoktur. İlerleyen paragraflarda kitaptaki bilim istismarlarından da bahsedeceğiz.

 

Öncelikle Galileo’nun yargılanmasının ve hatta belki de çok sert bir biçimde mahkum edilmesinin(?), Bruno’nun yakılmasının, Takiyüddin’in rasathanesinin yıkılmasının dinin bir caniliği ve cahilliği olduğunu iddia eden kesimler, gerçekten de tarihsel olarak bilim-din çatışma tezine güzel bir kaynak mı bulmuş oluyorlar? Elbette ki hayır. Bu konuda daha derli-toplu bilgi edinmek istiyorsanız Din ve Bilim Çatışır Mı? adlı yazımızı okuyabilirsiniz. Burada kısaca ele alacağımız üzere, tüm bunlar dönemin siyasi birer olayıdır. Ayrıca pek çoğu da bilindiği gibi gerçekleşmemiştir. Örneğin pek çok insan Galileo’nun acımasızca yargılandığını ve “Ne derseniz deyin, yine de dönüyor!” dediğini iddia eder. Fakat durum hiç de böyle değildir. Her şeyden önce belirtilmeli ki Galileo döneminde Dünya Merkezli Evren ve Güneş Merkezli Evren modelleri oldukça tartışılıyordu. Dünya Merkezli Evren Modeli’ni Francesco Ingoli olsun Christoph Scheiner ve Orazio Grassi gibi bilim adamları olsun, bilimsel bir çerçeve içinde savunmuşlardır.[56] Hiçbiri de doğrudan dine atıfta bulunmamıştır. Hatta kilise de ayetlere vurgu yapıp gözlemleri reddetmemiştir; gözlemlerin kendilerini desteklediğine kanaat getirmiş ve üstte saydığımız bilim adamlarının görüşü desteklemişlerdir. Bununla birlikte vurgu yapmak gerekiyor ki Galileo’nun verdiği kanıtlar o dönem için çok da ikna gücüne sahip olacak kanıtlar değillerdi. Hatta Galileo da kendisini desteklemek adına yaptığı gözlemler bir yana, teleskobun bozuk olmadığına ve işe yarar bir alet olduğuna vurgu yapmıştır.[62] Hatta meteorların göz yanılsaması olduğunu söyleyen Galileo bazı konularda da -bugün biliyoruz ki- açıkça yanılıyordu.

 

Galileo zaten sıkı bir Hristiyandı. Galileo’yu yargılamaya götüren şey ise sert mizacı ve Papa hakkında söylediği şeyler oldu. Papa’nın o dönemde değişmesi ile beraber Galileo’nun arkadaşı olan Papa VIII. Urban yeni Papa oluyor. Papa VIII. Urban bizzat Galileo’ya teklif götürüyor ve ondan Güneş Merkezli Evren ile Dünya Merkezli Evren konusunda bir kitap yazmasını istiyor. Galileo da Dialogue Concerning the Two Chief World Systems kitabını kaleme alıyor. Fakat Galileo bu kitapta Dünya Merkezci Evren görüşünü benimseyen ve bunu anlatan kişiye Simplicio (Ahmak) adını takıyor.[43] Hele ki tam reform zamanında, yani Papa’nın otoritesinin düştüğü zamanlarda Galileo’nun böyle bir hareket yapması ve onların Kutsal Kitap’ı da yanlış yorumladığını söylemesinden dolayı ve -üstteki sözde görüleceği üzere- dini yorumlamanın halk tarafından da yapılabileceğini söylemesi üzerine Papa, otoritesini korumak adına Galileo’nun yargılanmasını istiyor. Şöyle de bir şey var ki Galileo yargılanırken hiçbir zaman ona kötü davranılmıyor ve güzel bir malikanede kalıyor. Aynı zamanda kızını görme(Kızı ileride rahibe olacaktır), kendi yemeğini kendi seçme, yemeğini kimle yiyeceğini seçme gibi daha birçok hak tanınıyor. Anlayacağınız üzere Galileo’nun başından geçenler kısaca böyle. Tabii bu iki sistemin o dönem Hristiyan camia tarafından da tartışıldığı da unutulmamalı. Ama bilim adamlarının yaptığı tartışma daha çok bilim üzerinden yürüyor, din referans olarak gösterilmiyor fakat savunulan sistemin dini bakımdan uyumlu olduğu da vurgulanıyor. Fakat bunu bizzat Galileo da yapmıştır. Kendisi bir Hristiyan olarak Yeşu’nun ilgili bölümlerinin literal olarak yorumlanmasını yanlış karşılamış ve mecaz yorumlanması gerektiğine vurgu yapmıştır. Şöyle de bir şey var ki Galileo’dan yaklaşık bir asır önce Kopernik Güneş Merkezli Evren Modeli’ni savunmuştu fakat Galileo ile aynı tepkiyi almamıştı, hatta Kardinal Schoenberg ve Piskopos Giese gibi din adamları Kopernik’i kitabını basma konusunda desteklemişti.[63] Anlayacağınız gibi, durum bundan ibarettir. Elbette Papa’nın otoritesi için bir kimseyi böyle yargılaması iyi bir davranış değildir fakat en azından görüyoruz ki bu konu din ile bilimin tarihsel anlamda çelişkili olduğuna dair sunulabilecek bir kanıt değildir. Giordano Bruno’ya bakarsak, bir kere o zaten bir bilim adamı bile değildir ki bilim ile dinin tarihsel anlamda çeliştiğine dair kanıt olarak sunulabilsin. Fakat elbette Bruno’nun yakılması kötü bir olaydı. Üstte sizi yönlendirdiğimiz yazıyı okursanız din ile bilimin tarihsel anlamda çatıştığını söyleyen bu iddialara karşı verdiğimiz cevapları görebilirsiniz. Bu arada, “Peki Galileo hikayesi neden şu an popüler haliyle olduğu gibi biliniyor?” derseniz, bu hikaye özellikle de Voltaire, D’ Alembert gibi amacı Katolik Kilisesi’nin itibarını düşürmek olan kişilerin uydurmuş olduğu bir hikayedir.[96] Fakat acı olanı yeni ateistler de bu yalanın peşinden gitmektedir ve göğüslerini gererek “Bilim tarihi de bizim yanımızda.” demeye çalışmaktadırlar.[97]

 

Üstte sunduğumuz üzere, yeni ateist literatür bilim tarihini kimi zaman istismar etmektedir. Fakat bundan da ilginci bilim tarihinin önemli bir kısmını da görmezden gelmektedirler. Onlara göre din, bilimi her zaman engellemiştir ve dinin bilime hiçbir katkısı da olmamıştır. Ayrıca onlar sanki din her zaman bilimden ayrı görülmüş gibi konuşmaktadırlar. Yahut Şengör gibi yeni ateistler de dinin bilimle iç içe olduğunu fakat bunun bilim açısından bir trajedi olduğunu söylemektedirler. Hatta Şengör bilimin, din yaşam kalitesini artıramıyor diye ortaya çıktığını söylemektedir.[64] Hatta kendisi bilimin 2500 yıldır hayatımızda olduğunu da belirtmekten çekinmemiştir.[65] Fakat gariptir ki, din her ne kadar yaşam kalitesini artırmasa da(?) en çok inananı olan dinler olan Hristiyanlık ve Müslümanlık o 2500 yıl içinde ortaya çıkmıştır. O halde bu durum Şengör’ün ifade ettiğiyle açıkça çelişmemekte midir? O dinler nasıl olmuş da bu döneme kadar gelmiştir? Tabii Şengör’ün bu tutarsızlıkları bir yana, dediği şey de hatalıdır. Çünkü dinin amacı zaten insanların pratikte yaşam kalitesini artırmak değildir. Din bu alana ilişkin kesin şeyler söylemez. Hatta bununla birlikte bilimle ilgili kimi teorilerin amacı da yaşam kalitesini yükseltmek değildir(Bkz. evrim teorisi, Big Bang Teorisi), -en azından- o şekilde ortaya çıkmamışlardır. Bununla birlikte din, elbette doğrudan yaşam kalitesini yükseltmeyecektir. Çünkü dinin amacı bu değildir. Burada yeni ateist olan Şengör, -her zaman yaptıkları gibi- yine açıklama alanlarını birbirine karıştırmış ve teknoloji gibi dalların görevini dine yüklemeye çalışmıştır. Bunlarla birlikte, dinin tarihsel anlamda bilime destek vermediğini iddia eden yeni ateistler çok açıkça bilim tarihini istismar etmektedir. En basitinden dinlerin hastane yapma konusundaki etkisini reddetmektedirler, dinin bilimsel görüşü motive ettiğini reddetmektedirler, dinin insanları birleştirmedeki toplumsal rolünü reddetmektedirler. Örneğin bilim sosyolojisinin önemli bir ismi olan Robert Merton, 17. yüzyıl İngilteresinde bilimsel aktivitelerin yayılması konusunda dinin motivesine dikkat çeker. Püritenler o yıllarda bilimi büyük ölçüde önem vermiştir. Buna göre o bilim adamlarını motive eden ilk -dini- etken, bilimin gelişmesiyle -mesela tıp alanındaki çalışmalar ile birlikte- insanın yaşayacağı acının azalacağı düşüncesi olmuştur. Bu neden, Tanrı’nın takdir edeceği bir iş olarak görülmüştür ve dinin de -bir ölçüde- etkisiyle çalışmalar motive edilmiştir. Bir diğer nedense doğanın Tanrı konusunda bilgi sunma potansiyeli olarak görülmüştür.[66] Bununla birlikte filozof Richard Rotry, dünyada bir düzenin olduğuna dair bilme iten bu fikrin tek tanrılı dinler aracılığıyla geliştiğini öne sürmüştür.[67] Harizmi, Biruni, İbn Heysem gibi pek çok bilim adamı da Tanrı’ya olan inançlarından bir şekilde motive edici bir güç bulmuşlardır. Sonuçta bu örnekler bile dinin hiçbir işe yaramadığı konusununda yeni ateist literatürün oldukça tutucu bir yaklaşım sergilediğini ve bilim tarihini -bilerek yahut bilmeyerek- dikkate almadıklarını gösterecektir. Bununla birlikte, dine inanan bir kimseden düzgün bir bilim adamı olmayacağı imâsında bulunan yeni ateistler açıkça bilim tarihini de önemsemiyorlar. Oysa üstte de (yazının 8. maddesinde) dile getirdiğimiz üzere, pek çok Müslüman bilim adamı ve bu yazı boyunca belirttiğimiz pek çok Hristiyan bilim adamı bilim yaptığı gibi dinine de bağlı kalmıştır. Bu arada yeni ateistler, geçmiş dönemlerde Batı’da bilime en büyük finansmanı verenin Kilise olduğunu unutmuş gibi görünmektedir.[68] Hatta Karanlık Çağ diye anılan dönemden tutun Aydınlanma’ya kadar bilime en büyük fonu sağlayan Kilise olmuştur, hatta modern üniversitenin temelleri başta Fatıma el-Fihri gibi Müslümanlar olmak üzere Kilise tarafından Orta Çağ’da atılmıştır(Bu arada belirtmek gerekir ki Karanlık Çağ, o kadar da karanlık değildir.).[69] Ayrıca çağımızın akademisinde vazgeçilmez olan “kaynak gösterme” adeti İslam ilahiyat çerçevesinde başlamış ve böylece tüm dünyaya yayılmıştır, bundan Celal Şengör de bahsetmektedir.[88]

 

Teistlerin bilime tarih boyunca büyük katkısı bir yana,[95] Emile Durkheim’ın değindiği üzere din toplumsal birlikteliği sağlama konusunda da önemli bir araç olmuştur.[98] Hatta Marx gibi bir yazar bile Protestanlığın özgürlüşme konusunda oynadığı bir rolün olduğundan bahsetmiştir.[105] Bununla birlikte Halife Memun gibi bilime doğrudan destek veren dini otoriteler olsun, Mendel, Lemaitre, Robert Boyle, Chambers, Biruni, İbn Sina gibi dindar pek çok bilim adamı olsun bilime bir katkı yapmamışlar mıdır? Abbasi Devletinde pek çok eser Arapça’ya ve Farsça’ya çevrilmiş, bu dönemde bunlar tenkite tabii tutulmuş ve yeni bilimsel çalışmalar üretilmiştir. Çoğunlukla Müslüman olan bu insanların yaptığı şey bilime katkı değil midir?[106] Hatta İslâmiyetten önce bilimle pek alakası olmayan bir toplumun İslâmiyetten sonra bilimle haşır neşir olmaya başlaması dinin bilimi tarih içinde de geçersiz kılmadığına dair bir örnek olarak verilebilir(En azından Şengör’ün üstteki tezine karşı). Bir başka garip şey ise yeni ateistlerin “Bilim natüralist bir şekilde yapılmalıdır. Aksi halde bir şey yapan bilim adamı değildir.” gibi tutucu bir iddiası daha yeni dönemde ortaya çıkmıştır. Elbette bizler de bilimin, sadece bilim özelinde natüralist bir bakış açısıyla ele alınabileceğini düşünüyoruz. Fakat yeni ateistler bilim adamı olacak bir kimsenin hayatının her alanında natüralist olması gerektiğini iddia etmektedir. Hatta öyle olmayanları bilim adamlığından dışlamaktadır. Bu konuda Dawkins gibi isimlerden üstte örnek vermiştik; dindar ve bilim adamı olanlar hakkında neler neler demişlerdir. Bu konuda Celal Şengör de benzeri bir tutum sergilemektedir.[107] Oysa tarihte bilim de bu şekilde ele alınmamıştır, onların yaratmaya çalıştığı “Natüralist değilsen bilim de yapamazsın” algısı tarihsel anlamda oldukça tutarsızdır. Nitekim kendi başvurdukları pek çok bilim adamı da din ile bilimi bir arada benimsemiş ve hatta bilimi de din diliyle yapmıştır. Örneğin Celal Şengör’ün saygıyla bahsettiği Buckland, eserlerinde Tanrı’ya defalarca atıfta bulunmuştur.[123]

 

Görüleceği üzere yeni ateistlerin “Dindar bir kimse düzgün bir bilim adamı olamaz.” tarzındaki düşüncesi bilim tarihi çerçevesinde de oldukça hatalıdır. Onlar hatta kimi zaman kendilerini savunmak adına tarihsel verileri istismar etmektedir. Bunu neden yaptıkları çok da garip değildir: Okurlarını olabildiğince etkilemeye çalışmaktadırlar. Türk yeni ateisti olan Celal Şengör’ün tarihsel olarak din-bilim çatışma tezine dair bir başka iddiası Orta Çağ’daki veba salgınıdır. Bu arada, her ne kadar Dawkins bu örneği vermese de kendisi de Büyük Dua Deneyinden bahsetmekte ve Şengör’e benzer şeyler söylemektedir.[124] Şengör’ün iddiasına göre Orta Çağ’da yaşanan veba salgınında insanlar bilimsel bir çaba yerine dua etmeye kalkışmışlardır; ve bu çaba boşunadır.[57] Fakat, böyle veba gibi bir salgına karşı dua etmenin dinen emredilen bir şey olup olmadığı bir kenara, Şengör bu konuda da pek haklı değildir. Çünkü Luke, Roch ve Radegund gibi azizlere dua etmenin işe yarayacağına inanan Hristiyanlar dahi tıbbi kaynaklara -Tanrı’nın hastalıklara tıbbi çözüm sunabileceğini düşünerek- sırtlarını dönmemiştir. Vebanın gitmesi için dua etmekle birlikte o zamanki (gerek Müslüman gerek ise Hristiyan) bilim çevrelerince vebanın miyasmaya (kirli havaya) dayanıyor olabileceği de düşünülüyordu. Hatta bu bakımdan, örneğin [Fransa’nın güneyinde yer alan] Montpellier şehrinde evler, kirli havanın kaynağı olarak görülen güneye doğru değil de kuzeye doğru havalandırılmıştır.[46] Tabii bununla birlikte vebanın geçmesi için dua etmenin dini olup olmadığına da değinilmelidir. Bugün Ahmet Hoca gibi kimi hocalar örneğin CERN gibi bilimsel girişimleri boş görmüştür. Fakat belirtilmeli ki bu dine dayanan bir görüş değildir, Ahmet Hoca’nın kendi görüşüdür. Dinin hiçbir ayetinde CERN gibi bilimsel bir girişimi yerecek bir ifade bulunmamaktadır. Veba konusuna gelirsek; dua etmek, hastalıkta yahut sağlıkta her dindar tarafından yapılması gereken bir şeydir. Elbette dua sonucunda hastalığın iyileşeceğini beklemek boşadır. Fakat dua hem bireysel anlamda psikolojik bir takviye olarak hem de Allah’ı anmamızı sağlayarak daha iyi bireyler olmamız ve her şeyin Tanrı’nın elinde olduğunu hatırlamamız adına bir ön ayak olmaktadır. Galileo hadisesini, veba salgını hadisesini din-bilim çatışmasına indirgeyen yeni ateistler, ateist Sovyet Rusya’nın -Stalin’in ölümüne kadar- hatalı olan Lamarkçı evrim teorisini benimsemesini neden “ateizm ile bilimin çelişkisi” olarak yahut “Marksizm ile bilimin çelişkisi” diye ele almamaktadır? Elbette kendileri de farkında olacaktır ki insanların yaptığı şeylerden hareketle bir görüşe doğrudan karşı çıkılamaz. Fakat iş dine gelince yeni ateistler neredeyse “dine karşı her yol mubah” demektedir. (Aşağıda da göstereceğiz ki gerçekten de Dawkins, dindarlara işkence yapılmasının meşru olduğunu söylemektedir.)

 

Sonuç olarak, bilim tarihi açısından yeni ateistlerin saklamaya çalıştığı tüm bu şeyler açıkça onların iddialarını yıkacak büyük kanıtlardır. Bununla birlikte, yeni ateist literatürün kimi zamanlar bilimi de ilgili olmadığı alanlara soktuğunu ve istismar ettiklerini göreceğiz şimdi. Örneğin ahlâk konusunda yeni ateist literatür çoğu kez sadece ve sadece evrimi işaret etmektedir; evrimin ahlâkın kanıtı olduğunu ileri sürmektedirler. Oysa ahlâk “-meli” ve “-malı” dediğimiz aksiyoloji (değerler) alanına girmektedir. Ve felsefe olmadan ahlâki bir çıkarım yapmak mümkün değildir. Peki Dawkins gibi yeni ateistler neden açıkça evrimin doğrudan ahlâkın kanıtı olduğunu iddia ediyor? Çünkü kendileri de biliyor ki diğer alanları küçük görüp bilimi en üste çıkardıktan sonra geriye ahlâk gibi insanlar açısında önemli bir konuyu temellendirebilecek bir şey kalmayacaktır. Bu nedenle kendi pozisyonlarını korumak adına bilimi ilgili olmadığı bir alana sokmaktadırlar. Bu konuda Celal Şengör’den benzeri bir örnek vererek başlayacağım ki tam olarak ne anlatmaya çalışacağımız daha kolay anlaşılsın. Şengör şöyle demektedir:

Siz hangi hür, aklı başında insanın yerçekimi kuralını kısıtlayıcı diye reddedip pencereden atladığını gördünüz? Yerçekimi kuralı uyulması gereken bir kural da, meselâ evrim kuralının koyduğu sınırlamalar (örneğin sürekli akraba evliliklerinin zararı gibi) değil midir?

 

Şengör burada açıkça akrabalarla evlenmenin doğrudan bilimden çıkarılabileceğini iddia etmektedir ve yerçekimi örneğini de vermektedir. Oysa, bir kimsenin yerçekimi kuralını kısıtlayıcı görüp atlamasına dair pek de nedeni yok iken akraba evliliği -her ne kadar kısıtlayıcı olduğunu kabul etse de- gerçekleştirmesinin daha makul nedenleri olabilir. Bir kere çoğumuz yerçekimini düşünmeyiz, zaten kabul ederiz ve uyarız. Fakat bu bilim ile gelen her şeyi öyle göreceğimiz anlamına gelmez. Yerçekimindense evliliği daha çok düşünürüz ve üstünde planlar yaparız. [Eğer illa ki bir şeyin kısıtlayıcı olduğunu kabul edeceğimiz düşünülürse]O halde bir kimsenin evlilik düşünürken akraba evliliğini kısıtlayıcı görüp istememesinin ihtimali daha fazla olacaktır. Bu bir kenara, akraba evliliğini yapmamamızı söyleyen şey bilim midir? Elbette hayır. Bilim sadece akraba evliliği yapmamızın bizler için zararlı olduğunu söyler, onu yapıp yapmamak bize kalmıştır. Eğer “Tamam işte, eğer yapmamızın çok kötü sonuçları bilim tarafından veriliyorsa demek ki yapmayacağımız kastediliyor.” diyorsanız [büyük olasılıkla] hem kendinizle çelişmektesiniz hem de konuyu henüz anlamamışsınızdır. Bilim bize sigara içmenin de kötü olduğunu gösteriyor, fakat yine de içen çok fazla insan var. Bununla birlikte muhtemelen bir çoğunuz düzenli beslenmiyorsunuz, fakat bilim bize düzenli beslenmemenin kimi zararlarının olacağını da söylemektedir. Tüm bunları bilim size “söylediği” halde hala neden yapmaktasınız? Yazın -her ne kadar güneş kremi sürseniz de- güneşin altında çok kalıyorsanız yine bilimsel anlamda sağlıksız bir şey yapıyorsunuz demektir. Sonuç olarak, diyeceğimiz şey o ki bilim bize bunları yapmamayı söylememektedir. Bunları yapıp yapmayacağımıza felsefe ile karar kılmaktayız.

 

Ahlâkın evrime dayandığı görüşünü ortaya atan yeni ateistlere söylenmelidir ki açgözlülük, saldırganlık ve bencillik gibi tavırlar da evrim aracılığıyla ortaya çıkmıştır(Bu arada, evrimin ahlâkı temellendireceği ilginç bir şekilde bir çok biyolog tarafından da savunulur. Fakat pek bir gerçekliği yoktur. Elbette ahlâktan konuşurken evrim üzerinden de birtakım şeyler konuşulabilir, fakat evrim doğrudan ahlâki değerleri belirleyemez.). Peki bunlar da evrim aracılığıyla gelişmiş dürtülerdir, tüm bunları niye bir kenara atıyoruz da “ayna nöronlar” gibi durumları ele alıyoruz? Elbette yeni ateistler bunun cevabını vermemekte, bunu es geçmektedirler. Celâl Şengör’ün yaptığı bir istismara daha göz gezdirelim. Kendisi şöyle söylemektedir:

Örneğin, tesettürü demokratik hak diye savunmayı ele alalım. Bilimin şimdiki düzeyine göre, vücudu tamamen güneşten saklamak, biyokimyamızda belirli eksilmelere neden olarak sağlığımıza zarar verir. Kaldı ki, vücudumuzun bazı yerlerinin de havalanması gerekir. Üstelik tesettür dişiyi saklanması gereken bir mal düzeyine indirgeyerek, bireyin ötesinde, toplum yaşamına zarar verir. Özetle, tesettür, insana ve topluma zararı faydasından fazla olan bir şeydir. (Bu noktada tesettürün bazı yerlerde yasak olduğunu söylüyor) Bu yasağa ancak tesettürün insan vücuduna ve topluma olan faydalarının zararlarından fazla olduğunu bilimsel olarak savunabildiğiniz takdirde karşı çıkabilirsiniz.[44]

 

Görüldüğü üzere Şengör, tesettürün demokratik bir hak olmadığını söylemekte ve buna bilimsel delil(?) getirmektedir. Üstte belirttiğimiz gibi, böyle bir sonucun doğrudan bilimden çıkmaması bir yana, Şengör tutarlı ve haklı bir pozisyon mu benimsemektedir? Şengör’e söylenmesi gerekir ki, onun bu bakış açısıyla, örneğin mini şort ve yarım kol giyen dişiler de aynı şekilde eleştirilebilir. Güneş’in altında yarım saatten fazla kalmak sağlıklı değildir. Ayrıca, sözüm ona dişilerin bu şekilde giyinmesi -bakış açınıza göre- “Kadınları erkeklerin malı yapıyor.” şeklinde de yorumlanabilir(Çünkü evrimsel olarak erkeklerin -genel olarak- “açık” giyinen dişilerden etkilendiği savunulabilir. Bu arada, yanlış anlaşılmayı önlemek adına: Ben elbette böyle bir şeyi savunmuyorum. Fakat Şengör’ün bakış açısının tutarsızlığını ve istismarını gözler önüne sermek için söylüyorum.). O halde bu da mı yasaklanmalıdır? Her sağlığa zararlı şeyin yasaklanmasının ne kadar makul bir görüş olduğunu da siyaset ve ahlâk felsefecileri belirtecektir. Üstte de örnek verdiğim gibi, pek çoğumuzun beslenmesi pek sağlıklı da olmuyor. Yine çoğumuz günde sağlıksız pek çok şey yapıyoruz. Dolayısıyla Şengör’e o açıdan cevap vermeye bile çalışmıyorum. Eğer Şengör tesettüre yasaklanması gereken bir şey olduğu gözüyle bakıyorsa, neden “açık” giyinen dişilere de aynı şekilde bakmıyor? Ben nedenini söyleyeyim: Çünkü kendi algısına göre tesettür gericiliği ifade ediyor, aynı zamanda dinin de söylediği bir şey. Bu pozisyonunu korumak adına önüne ne gelirse istismar ediyor, belki bir ölçüde de kendisine “yanılmayacak adam” bakış açısına sahip olunduğundan istediği her saçma şeyi de rahatça söyleyebiliyor. Bu noktada, örneğin İlber Ortaylı Şengör’ün “Dışkıyı ben bal gibi de yerim.” sözü konusunda bunu eleştirmek bir yana, röportajı kendisine kurulmuş art niyetli bir tuzak olarak görüyor. Bunu söylerken de Şengör’ün bilimsel kimliğinden de bahsetmiştir.[26] Hatta Ali Nesin daha da ileri gitmiş, neredeyse Şengör’ün haksız olduğunu bilsek bile susmamız gerektiğini, onun önemli bir bilim adamı olduğunu söylemiştir.[27] Bu arada, konuyu çok dağıtmadan Şengör’ün dışkı mevzusuna da değinmek istiyorum. Sonrasında yeni ateistlerin bilimi nasıl istismar ettiği konusunda yine ahlâk üzerinden devam edeceğiz. Şengör darbede dışkı yedirilmesi konusunda şöyle demektedir:

(Darbe sürecinde yapılan işkencelerden bahsediyor, Şengör “Ben hepsini tasvip ediyorum.” deyip birkaç şey anlatınca konuşma şöyle devam ediyor) Evet ama bu gene de insanların, efendim tırnaklarını çekmek…

Yahu! Kardeşim…

İnsanlara dışkısını yedirmek gibi..

Hayır, hayır bir dakika. Bir kere dışkısını yedirmek işkence değil.

Nasıl değil?

Ben bal gibi yerim. Niye biliyor musun?

Yapmayın hocam.

Ben bunların yendiğini gördüm. Bir gün San Diego Hayvanat Bahçesi’nde goriller birbirlerine dışkılarını ikram ediyorlardı. Onlar da bizim gibi primatlar. Gayet güzel, hiçbir şey de olmaz.[28]

 

Burada Şengör’ün bunu söylemekteki amacı her ne olursa olsun, bizim değineceğimiz şey bundan başkadır. Değineceğimiz şey Şengör’ün doğayı gözlemlemeyi istismar etmesidir. Meselâ bazı Bonobo maymunlarında yetişkinlerin çocuklarla cinsel ilişkiye girmeleri sıradandır. Şengör’ün neredeyse “Doğada gördüğün şeyi taklit et.” (Hatta Şengör her şeyi değil, yalnızca kendi beğendiği şeyleri taklit eder) bakış açısıyla pedofili de meşrulaştırılabilir. Hatta daha da ileri gidersek tecavüz, hırsızlık gibi davranışlar da meşrulaştırılabilir. Şengör burada doğayı gözlemlemeyi istismar etmiş ve gördüğü şey üzerinden doğrudan sonuca varmıştır. Oysa bu sonuca ancak felsefe ile varılabilir. Gerçi, Alper Bilgili’nin ifadesiyle Popper’ı anlamamış bir Poppercı olan Şengör’den bilimi istismar etmemesini beklemek ilginç bir davranış olacaktır. Neticede Şengör, doğa bilimlerini diğer tüm bilgi kaynaklarından neredeyse her bakımdan üstün tutmaktadır. Fakar Poppercı olan Şengör’ün kaçırdığı şey odur ki Popper’a göre bilimsel olmayan şeyin hurafe olduğu gibi bir durum söz konusu değildir. Örneğin Şengör, aklı başında bir kimsenin dini iddialara inanmayacağını çünkü bunların bilimsel olmadığını (yanlışlanabilir olmadığını) dile getirir.[25] Oysa Popper bunu kastetmemektedir.[103] Popper’a göre bilimsel olmayan her şey yanlış değildir, onlar sadece bilimsel değillerdir. Fakat felsefi anlamda -belki de- ele alınabilirler. Din zaten içinde barındırdığı birtakım nedenlerden ötürü (ahiretin varlığı gibi) bilimsel değildir; olmasını beklemenin de makul bir nedeni yoktur. Fakat felsefe literatürüne bakarsak da görebiliriz ki en azından belirli bir oranda tartışmaya açıktır. Ayrıca Şengör bu yazıda defalarca bahsettiğimiz üzere, farklı açıklama alanlarını birbirine karıştırmaktadır. Şengör’ün “Evrim Tanrı aracılığıyla olmamıştır.” iddiası da metafiziksel bir iddiadır, bilimsel değil. Çünkü Tanrı’nın yaratıp yaratmadığı doğrudan gözlemlenemez. Bu nedenle olumlu bir iddia gibi olumsuz bir iddia da gözlemlenemezdir. Şengör burada yine akıl yürütme hatası yapmaktadır. Görünen o ki Şengör “bilimsel olmayan” kavramını “bilimsel olarak yanlışlanmış” kavramına indirgemekte ve -bilerek yahut bilmeyerek- yine bir istismara gitmektedir. Bu arada, bilimsel bilgi de hala tartışmaya açık bir “kesinliğe” sahiptir. Kimse bilimin kanıt esnekliği daha sağlam diye doğrudan “Bilim kesin kanıt verir.” olarak kabul edip de bilimin her alanda rehberimiz olabilecek bir şey olduğunu beklememelidir. Celâl Şengör’ün de çokça atıf yaptığı İngiliz filozof Bertrand Russell Din ve Bilim adlı eserinde şunları söyler:

…bilimin değerler konusunda söyleyeceği hiçbir şey yoktur, “sevmek nefret etmekten daha iyidir” ya da “iyilik zorbalıktan daha çok istenir” gibi önermeleri tanımlayamaz.[99]

 

Şimdi üstte belirttiğimiz ahlâk konusuna devam edelim. Dawkins kitabında ahlâkı temellendirirken açıkça sadece ve sadece evrim teorisine vurgu yapmaktadır.[11] Fakat bu hiçbir şey ifade etmemektedir. Bir kere, ahlâkın zaten belirli bir ölçüde evrim tarafından şekillenmesi normaldir, sonuçta varlıkların var olmasını evrim sağlamıştır. Fakat, evrimin belirli ahlâki özellikleri baskın hale getirmesi demek bizlerin ona uymasının gerekliliği göstermez. Ayrıca evrim ile birlikte gelen “kötü” özelliklerimizin de olduğu rahatça vurgulanabilir. Bundan üstte bahsetmiştik; saldırganlık, bencillik gibi özelliklerimiz de evrimsel kökenlere dayanmaktadır sonuçta. Celâl Şengör de “İkinci Dünya Savaşında altı milyon suçsuz insanın fırınlandığı cehennemler de bilimin ürünüydü.”[112] demektedir. Bilimi tek rehber olarak görürsek ahlâka dair hiçbir şey söyleyemez ve kimseyi yaptığı saldırılardan, işkencelerden, tecavüzlerden dolayı suçlayamayız. Neticede tecavüz duygusu da evrimsel bir temele dayanmaktadır. Bilimin tek rehber olduğu bir durumda, Nazilerin nükleer silah projesinde çalışan büyük fizikçi Heisenberg’i hangi zeminde eleştirebiliriz? Bilimin tek rehber olduğu bir durumda, “Ölüm Meleği” olarak anılan, Hitler Almanyası’nın doktoru olan Doktor Mengele tarafından yürütülen ve 900 kadar suçsuz çocuğun ölümü veya ciddi sakatlığıyla sonuçlanan deneyleri nasıl kınayacaksınız? Bilimin hangi dalı bu eylemleri yasaklamaktadır? Bilim bu konuda söz sahibi değildir, ahlâk felsefesi bu söz sahibidir. Elbette tüm kötü ve iyi davranışlarımızın evrimsel kökene sahip olması normaldir; biz bunun anormal olduğunu iddia etmiyoruz. İddia ettiğimiz şey o ki doğrudan evrim teorisinden yahut bilimin başka herhangi bir alanından ahlâki bir değer çıkarılamaz; ancak o bilimsel verinin felsefi yorumundan ahlâki ilkeler çıkarılabilir. Alman sosyolog Max Weber de doğa bilimlerinin sınırlarını şu şekilde aktarır:

Hayat yaşanmaya değer midir ya da ne zaman yaşanmaya değerdir, tıp bu soruyu sormaz. Doğa bilimleri bize, hayata teknik bakımdan egemen olmak için ne yapılması gerektiği sorusunun yanıtını verir. Hayat üstünde teknik egemenlik kurmamız gerekip gerekmediği ve bunun anlamlı olup olmayacağı sorusunu bir yana iter ya da bu konuda bazı kabuller yaparak ilerler.[108]

 

Nobel ödülü sahibi Oxfordlu Peter Medawar da bilimi, insanların eşsiz bir başarısı olarak sunduktan sonra; bilimin aşkın sorularını cevaplayamayacağını, bu sorularda hakem olamayacağını söylemektedir.[113] Sonuç olarak belirtelim ki: İnançsızlığının nedenini bilim olarak sunmak çok yeni bir şey değildir. Özellikle Aydınlanma Çağında bu yapılmaktaydı. Fakat yeni ateistlerin inançlarında bilimi ortaya atarken bir diğer yaptığı şey ise diğer alanları olabildiğince küçük görmeleri, dine karşı saldırgan olmaları ve yok edilmelerini istemeleri, bilimi diğer tüm her şeyden yüksekte tutup hayatın -neredeyse her alandaki- yegâne rehberi olarak görmeleridir. Galileo hadisesi gibi hadiseler daha önceden de sunulmuştu; elbette bunu ortaya atanlar daha çok stratejik bir pozisyonla, insanları kendilerine çekmeye çalışıyordu. Ama özellikle de bu dönemde hala Galileo’nun anlatıp da din-bilim çatışmasına kanaat getirmek pek de iyi bir yöntem olmasa gerek. Ayrıca yeni ateistlerin bilimi istismar etmeleri bazı kesimlerin de bilime karşı olmasına sebebiyet vermektedir. Örneğin Türkiye’de 2009 yılında yapılan PEW anketine göre insanların %82’si “Din günlük hayatımda önemli bir yere sahiptir.” demiştir. PEW şirketinin 2013 yılında yapılan bir ankete göre ise insanların %38’i bilimle dinin çatıştığını belirtmiştir. Kesin bir sonuç olmasa da çevremizden de gördüğüm üzere belirtebiliriz ki ateist, agnostik, deist insanlar bir yana, teist insanların da belirli bir kısmı bilim ile dinin çatışma içinde olduğuna inanıyor. Unutmayalım ki sokaktaki bir insanın bilim algısı elbette bilim felsefesi gibi alanlar hakkında makaleler okuyup bilimsel verileri düzgünce takip etmeyecektir. Veyahut zamanı geldiğinde herhangi normal bir insanın yazdığı sözde bilimsel bir haberi okuyacaktır. Bilimsel alan ile çok haşır neşir olmadığından ötürü o haberin/bilginin bilimsel değer taşıyıp taşımadığına çok da göz gezdirmeyecektir. O halde bazı konularda -özellikle de evrim konusunda meselâ- araştırma yapan [özellikle] yeni ateistler, evrim teorisini doğrudan din karşıtı bir bilimsel bulguymuş gibi sununca elbette ki muhafazakar kesimden de evrim teorisini kabul etmeme gibi sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla bilimsel verileri istismar etmeye çalışan yeni ateistler aynı zamanda halkın bilime karşı çıkmasını da sağlamaktadır. Fakat onlar tabii ki bundan beslenmekte ve kendi camialarında bilimin ateizme ittiğine dair daha çok kanıt topladıklarına inanmaktadırlar.

 

Üstte yeni ateistlerin hiçbir felsefi dayanaklarının olmadığına(Tanrı’yı kim yarattı gibi saçma bir soru dışında) ve kendi inançlarını haklı çıkarmak adına bilimi ideolojik olarak kullandıklarına değindik. Bununla birlikte bilim tarihini istismar etmelerine, bilimin alanlarını istismar etmelerine değindik. Sanıyorum ki üstte verdiğimiz örnekler böyle bir internet yazısı açısından fazlasıyla yeterli olacaktır. Şimdi bir diğer başlığımıza geçelim (Tabii diğer başlığımızda da yeni ateistlerin tutarsızlıklarından bahsedeceğiz).

 

2. Duygusal Ateizm ve Ateist Gençler

Öncelikle, insanlarda “Felsefede ve bilimde birçok araştırma yaptı ve ateist oldu.” gibi taraflı bir algı vardır. Bu algı genellikle din felsefesi gibi alanlar hakkında hiçbir okuma yapmayanların sahip olduğu bir algıdır. Onlara göre birkaç forumda ilahiyatçı imiş gibi, din felsefesi konusunda bilgiliymiş gibi bir şeyler yazmak demek bilgili olmak demektir. Bu algıyı örneklerle de yıktıktan sonra duygusal ateizmin ne olduğuna daha ayrıntılı olarak geçeceğim. Howard Ecklund ve Jerry Park, Amerika’nın en prestijli 21 üniversitesinde bilim insanları arasında çalışma yürütmüştür. Bu çalışmada bilim insanlarına din ve bilimin çatıştığını düşünüp düşünmedikleri sorulmuştur. İstatistikler de gösteriyor ki çoğunluk çatışmadığını düşünmektedir.[42] Ve burada şöyle garip -aslında benim beklediğim- bir sonuç çıkmıştır, bilim ve dinin çatıştığını düşünenlerin büyük çoğunluğu seküler ailede yetişmiş ve hatta din eğitimi bile almamışlar. Bu da gösteriyor ki, din ve bilimin çatıştığına inanmalarında bilim değil, aile yaşantıları ve akranları sebep olmuştur.[30] İngiliz tarihçi Frank Turner, İngiltere’de sekülerleşmenin en hızlı yaşandığı dönemi incelediğinde insanların dinden soğumasının sebebinin bilim veya felsefe değil, kendine din kurumu diyen kurumların insanlara uyguladıkları baskılar, haksızlıklar ve bu kurumların yaptığı saçmalıklar olduğuna dikkat çeker.[111] The Atlantic dergisinde yayımlanan bir istatistiğe göre, insanların ateizme yönelme yaşının 14-16 arası olduğu bulunur. O yaşta bir çocuğun felsefi argümanları incelemesi, teolojik incelemeler yapıp bir kanıya varması, en önemlisi de tutarlı bir metot benimsemesi oldukça şüphelidir.[102] Birazdan da daha detaylı ele alacağımız üzere, birçok genç -aynı dindarlar gibi- psikolojik (çevresel ve/veya duygusal) sebeplerden dolayı ateizmi benimsemekte ve rasyonel bir nedenden dolayı ateizmi benimsediği gibi bir hava oluşsun diye -her ne kadar iddiaları konusunda tam olarak bilgili olmasa da- kendine felsefi, fakat özellikle de bilimsel kılıflar uydurmaktadır. Yazının bu duygusal ateizm kısmına devam etmeden önce yanlış anlaşılmamak adına bir uyarı yapayım: Benim buradaki iddiam tüm ateistlerin duygusal nedenlerden ötürü ateist olduğu gibi bir iddia değildir. Yahut -Dawkins’in teistlere yaptığı gibi- tüm ateistlerin bağnaz, bilgisiz, salak olduğunu da iddia etmiyorum. Üstte verdiğim araştırmaların bütün yeni ateistler, bütün ateistler ve hatta ateizm konusunda kesin bir kanıya varmamızı sağlayacak bir araştırma olduğunu da söylemiyorum. İddia ettiğim şey o ki nasıl pek çok teist makul sebeplere dayanmadan (bunu bilgi açısından söylüyorum) teizmi bir şekilde kabul ediyorsa, pek çok yeni ateist de bu şekilde kabul etmektedir. Fakat ateist camia da teist camia da kendi aralarında oldukça akıllı ve bilgili kişilere de sahiptir. Bununla birlikte, toplumun hemen hemen çoğunun benimsediği görüş dışında bir görüş benimseyenlerin en azından bazı konularda -genel olarak- daha bilgili olduğu savunulabilir. Ben yeni ateistleri bir bakıma böyle de görüyorum, ama yine de bu öyle çok da sevindirici bir haber değil. Şöyle düşünün: Bazı teistler evrim teorisinin ne olduğuna dair hiçbir şey bilmezken en azından pek çok yeni ateist evrim teorisinin “maymundan gelmek” gibi bir şey olmadığını biliyor. Fakat yine de bu hiç yeterli değil. O yeni ateistler bunu bilse de, evrim teorisinin tam olarak neyi kastettiğini kimi zaman kaçırıyor ve hatta -bilmeden- istismar da ediyor. Bununla birlikte kendileri meselâ -çoğu teist gibi- din felsefesi literatürü konusunda hiçbir fikre de sahip değiller. Meselâ pek çok yeni ateist dini yorumlama konusunda da pek bir şey okumadan konuşmakta ve hatta kimi zaman neredeyse “Bu kitap ‘Aklını başına al!’ diyor ama akıl zaten baştadır, bilimsel çelişki var.” gibi iddialarda bulunuyorlar. Oysa hitâbî dil diye bir şeyin olduğunu hepten kaçırıyorlar. Buna benzer bir konuyu yazımızın üçüncü bölümünde, Dini İncelemede Metotsuzluk bölümünde ele alacağız.

 

Birçoğu genç eleştirel düşün(e)memekte ve duygusal ateizme inanmaktadır(İnanmak burada kötü bir anlamda kullanılmıyor; epistemolojideki anlamıyla kullanılıyor, yani bir görüşün doğruluğunu kabul etmek anlamıyla.). Duygusal ateizm derken sadece ateist olmayı “havalı” bulanlardan söz etmiyorum. “Duygusal ateizm” bilimle ilgilenen birçok yeni ateist genci de kapsıyor. Kendileri ilgili alanlarda aslında çok küçük, yarım yamalak bir bilgiye sahip olsa da kendilerinin çok bilgili olduğunu iddia ediyorlar. Her ne kadar daha çok duygusal sebeplere dayansalar da zamanla [genellikle] bilim ile kendilerine kılıf buluyorlar. Oysa kılıf buldukları şeyin de tam olarak ne anlama geldiğini bilmiyorlar. Aslında ilginç bir şey değil, genelde insanlar ilgilendiği bir konuda literatüre dair pek bir şey bilmese dahi kendinin çok bilgili ve akıllı olduğunu iddia eder; pek çok insanda bu eğilim -normal olarak- vardır. Şu anda gayet saygın bir din felsefecisi olan Erik Wielenberg de önceden böyle düşünmekteymiş. Kendisi din felsefesi konusunda okuma yapmaya başladıkça aslında ne kadar bilgisiz olduğunu anladığını söylüyor. Gerçekten de insan okumadığı sürece bildiği birtakım bilgilerle çok bilgili olduğunu zannederken okudukça bilmediğini anlamaya başlar. Ben, din felsefesini ilk duymaya başladığım Caner Taslaman videoları izleyip kendimi bilgili gören birisiydim. Fakat durumun çok daha derin olduğunu sonradan anladım. Her neyse, Wielenberg’e geri dönelim. Wielenberg şöyle söylemektedir:

O zamana kadar, diyebilirim ki, Dawkins benzeri diyebileceğin eğilimler sergiliyordum. Dawkins, senin de farkında olduğun gibi, dini inançları sadece reddetmiyor, insanların bu inançlara sahip olmasını da aptalca buluyor. Bu tavrını da kimseden saklamıyor. Diyebilirim ki daha bilgisiz ve genç biriyken ben de bu fikirlere sahiptim. Ama din felsefesi konusunda çalışmak bu eğilimleri benden çekip çıkardı, ve bunun kesinlikle iyi bir şey olduğunu düşünüyorum. Aquinas, C.S. Lewis ve daha çağdaş olanlardan Alvin Plantinga gibi düşünürleri okuduğum zaman teizmin aptallar için doğru olan, saçma bir görüş olmadığını ve bu düşünürlerin çoğumuzdan -ve kesinlikle benden!- daha zeki olduklarını düşündüm. Ateizmi savunmaya devam etmeme rağmen, Dawkins benzeri eğilimlerim din felsefesi çalıştıkça ortadan kayboldu.[60]

 

Aşağıda insanların inancını değiştirmede ya da o inanca sahip olmada entelektüel sebepleri öne çıkardığına dair bir araştırmaya da göz gezdireceğiz. İnsanlar her ne kadar pek bilgili olmasa ve hatta görüşlerinin tutarlılık içinde olup olmadığına bakmasa bile entelektüel sebeplerden söz etmektedir. Şimdilik Türkiye’nin en ünlü yeni ateisti olan Celal Şengör’ün ateist olma hikayesi konusunda ne söylediğine kulak verelim:

Soru: Ateist olduğunuzu söylüyorsunuz…

Şengör: Evet… Ama yani şey değil, kendimi bildim bileli.

Soru: Kendinizi bildiniz bileli…

Şengör: Kendimi bildim bileli…

Soru: Yeni gelişen bir şey değil yani, veya okuduğunuz bir şeyle alakası yok?

Şengör: Hayır, hayır, hayır, küçücük çocukluğumdan beri.

Soru: Ama siz bir ateist olarak…

Şengör: Efendim ben çok küçükken bana masallar okunuyordu. O masallarda cadılar falan vardı. Ben çok korkuyordum. Ve bana diyorlardı ki “Korkma, bu doğru değil. Bu bir masal, nihayetinde”. Ondan sonra dini öğretmeye başlayınca, orada da işte cehennemdi melekti falan… Bunlar nerede diyordum. Bunlar yok. Diyordum bunlar da masallardaki yaratıklar gibi. Bunlar da hayali. “Hayır” diyorlardı, “Bunlar hayali değil”. Ee, peki nerede? Cevabı yok.[101] 

 

Buradan da göreceğiniz üzere Şengör’ün inançsızlığının sebebinin bilim veya felsefe olmadığını bizzat kendisi söylemektedir. Şengör, daha çocukken, eleştirel bir düşünceye ve mantıklı bir metoda ve herhangi bir argümana dayanmayarak dinleri reddetmiştir. Pekala, her insanın koca literatür konusunda öyle ya da böyle bilgi sahibi olmasına gerek yok. Fakat asıl sorun bu kadar net iddialarda bulunup insanları da sizin görüşünüze davet ettiğiniz halde bilgisiz olmanızdadır. Ayrıca bir de karşıt görüşünüzdekilere cahil, salak, aptal şeklinde bakarsanız bağnaz bir kimse olmuş olursunuz ve o eleştirdiğiniz dincilerden farkınız kalmaz. Sadece evrimin maymundan gelmek demek olmadığını bilmeniz ve William Lane Craig adını duymanız sizi bilgili yapmaz.

 

German Titov, atmosferin dışına çıkarak Dünya’nın etrafında dönen ikinci kozmonot olmayı başarmıştır. 1962’de düzenlenen Uluslararası Uzay Sempozyumunda uzaya çıkmasının dinî inancını değiştirip değiştirmediği sorulmuş, kendisi de şöyle demiştir:

Hayır… Tersine şimdi komünist pozisyonu destekleyen kanıta sahibiz. Uzaya gittim ve Tanrı’yı görmedim. Bu Tanrı’nın olmadığı anlamına gelir.[94]

 

Titov’un kullandığı bu söz (“Burada Tanrı falan göremiyorum”; her ne kadar Gagarin’in böyle bir şey söyleyip söylemediği pek bilinmese de bir de bunun Gagarin versiyonu var) bir dönem özellikle de yeni ateist gençler arasında oldukça popülerleşmişti. Çünkü kimilerine aynı Henrik Ibsen’in “Sen ona inanç dersin, biz korku deriz.” lafı gibi “havalı” bir laf olarak gelmektedir. Fakat duygusal hisler bir tarafa, Titov’un bu lafı açıkça strawman fallacy (korkuluk safsatası) olarak adlandırılan bir mantık hatasıdır. Bu, karşı görüşün aslında sunmadığı bir iddiayı o sunuyormuş gibi gösterip, yani bir korkuluk yaratıp, o iddiaya karşı saldırma anlamına gelir. Fakat elbette bir korkuluğu alt etmesi insanı alt etmekten çok kolay olacaktır. Diyeceğim o ki, ne İslâm’ın ne de Hristiyanlığın uzaya gidince Tanrı’nın görülebileceği yönünde bir iddiası vardır. Hadi Tanrı’nın uzayda olmuş olduğunu düşünelim, Titov sadece gezegenimizin çevresine kadar çıkabildi. Fakat belki de Tanrı bu galaksinin çok daha öte tarafında bir yerde Dünya’yı yönetiyor. Anlaşılan o ki Titov’un bu sözü duygusal bir sözden başka bir şey değil. Aslına bakarsanız bana Mü’min Suresinde ve Kasas Suresinde geçen bir olayı hatırlattı: Buna göre Firavun, Hâmân’dan bir kule yapmasını istemekte ve “Belki de [şu, yerde bulamadığım] Musa’nın tanrısına gökte falan rastlarım(!)” diye dalga geçmektedir. Ayetlerde ise özellikle onların dalga geçtiği ahiret hayatına ve yaşadıkları azaba vurgu vardır.

 

Bazen de ateizme giden yol iyi yönlü psikolojik sebeplerden değil de kötü yönlü psikolojik sebeplerden geçmektedir. Mesela Türk siyasetçi Ufuk Uras namaz kıldığı için kendisiyle dalga geçildiğini ifade eder ve laboratuvarda aminoasitlerden proteinler yapıldığını öğrenince dinden uzaklaşmaya başladığını söyler.[49] Ufuk Uras da bu noktada duygularına yenik düşmüştür. Ayrıca o da burada korkuluk safsatası yapmaktadır. Dinin, aminoasitlerden proteinler yapılamayacağına dair ne direkt ne de dolaylı hiçbir iddiası yoktur. Ufuk Uras’ın burada yaptığı bilimi ideolojisi için kullanmaktan ve dini istismar etmekten başka bir şey değildir. Son olarak da, dünyaca ünlü filozof Thomas Nagel’ın söylediklerine bakalım. Nagel, Tanrı’nın var olmasından korktuğunu ve bu iddianın kendisini rahatsız ettiğini belirtir. Nagel şöyle der:

Bu korkuya güçlü bir şekilde maruz kalmış birisi olarak, tecrübemle konuşuyorum: Ateizmin doğru olmasını istiyorum ve tanıdığım en zeki, en bilgili insanların bazılarının dindar kişiler olması beni huzursuz ediyor. Sadece, Tanrı’ya inanmamamdan ve doğal olarak bu inancımda haklı olduğumu ummamdan bahsetmiyorum. Tanrı’nın var olmamasını ümit ediyorum. Tanrı’nın var olmasını istemiyorum: Evren’in o şekilde olmasını istemiyorum… Tahminim odur ki, bu kozmik otorite problemi az görülen bir durum değildir ve günümüzdeki bilimcilik ve indirgemeciliğin çoğundan sorumludur.[52]

 

William Lane Craig, Nagel’ın bu yorumundan hareketle, bu pozisyondaki birisinin felsefi tartışmalarda ne kadar objektif olacağını ve argümanları ne denli sağlıklı bir şekilde değerlendirebileceklerini sorgular.[50] Alman psikiyatrist Manfred Lütz, ateistlerin, öte dünyada hatalarıyla ilgili hesap verme hissinin verdiği rahatsızlık ve bu dünyada diledikleri gibi yaşayabilme arzusu nedeniyle Tanrı’nın varlığını reddettiklerini iddia etmiştir.[48] Elbette bunun tüm ateistler için geçerli olduğu gibi bir durum ortada yoktur. Kastımız, daha çok ergenlik dönemlerinde insanların tavrını etkileyen bu dürtünün ne yazık ki yeni ateist gençlerin belirli bir kısmında açığa çıkmış olmasıdır. Ne yazık ki yeni ateist gençlerin birçoğu felsefi argümanlardan bihaber yaşamakta ve bilimden hareketle Tanrı’nın yokluğunu iddia etmektedir(Bu benim bahsettiğim kılıf olayıdır). Bilimden hareketle Tanrı’nın reddedilmesinin saçma olduğunu zaten aktarmıştık. Birçok genç de teolojik bazı iddiaları okumakta ve malum alan hakkında detaylıca kitap okumayıp akademik alanı da incelemediği için cevabını alamamakta, sonrasında da dinlerin çelişkili yahut sapıkça görüşlere sahip olduğundan hareketle ateizmin daha makul olduğuna hükmetmektedir. Tabii burada neden agnostisizme yahut deizme itmediğini, ateizme ittiğini sorma hakkımız da doğmaktadır. Çünkü dinlerin yanlışlanması ateizmi doğru kılmaz; ateizmin de deizmin de agnostisizmin de birtakım iddialarını doğru kılar. O halde o ateist kişi hâlâ neden bir Tanrı’nın var olmadığına inandığına cevap vermelidir. Bu noktada da özellikle de makul bir ölçüde felsefe yapmak gerekir. Fakat yeni ateistlerin pek çoğu özellikle din felsefesi konusunda oldukça bilgisizler. Üstte literatürlerine ve yaptıkları felsefi hatalara bir miktar göz gezdirdik. Fakat o göz gezdirdiğimiz kısım neticesinde dahi bunun anlaşılabileceğini düşünüyorum. Ayrıca, aşağıda “duygusal ateizm” diye adlandırdığımız şeye daha somut bir şekilde değineceğiz. O kısma geçmeden önce teist bir filozof olan William Lane Craig’in haykırışını aktarmak istiyorum:

Dawkins çok popüler çünkü insanlar gelişmiş düşünmekten çok uzaklar. İnternette yazılıp çizilenleri gördüğümde hayretler içerisinde kalıyorum, insanlar düşünsel olarak olgunlaşmamış ve anlamaktan yoksunlar. Çoğu gencin hayatında hiç eleştirel düşünme ve doğru argüman kurma ile yüzleşmediklerinden çok endişeleniyorum. İşte bu yüzden Dawkins gibilerinin eserlerine maruz kalıyorlar, çünkü bu eserlere verilen felsefi cevapları hiç okumamışlar.[54]

 

Peki, ateizmin duygusal boyutuna dair bazı araştırmalara göz atalım. San Fransisco Körfez Bölgesinde Hunsberger ve Altemeyer (2006) tarafından yapılan bir araştırmaya göre oradaki ateistlerin %70’i bir zamanlar dine inanmakta imiş, sonradan ateist olmuş. Özellikle de yeni ateistler “Bilgilendikçe, okudukça inançsızlaşmaya başlarsın.” gibi söylemleri oldukça kullanmaktadır ve açıkçası çok tutucu bir tavır takınmaktadırlar. Bu bana insanların felsefe ve filozof algısını da hatırlatmaktadır. Pek çok insan çağdaş tartışmaları ve filozofları bilmediği için felsefeyi “ilginç iddialar ortaya atan ne varsa her şeyi sorgulayan garip bir alan” olarak görmekte ve filozofları da ya “garip ve çekingen insanlar” ya da “havalı, elinde piposu olan ve uzaklara bakan” bir insan olarak tahayyül etmektedir. Yeni ateist literatürün nasıl bir şey olduğunu üstte zaten gördük, sosyolog olan Rodney Stark yeni ateist literatürü okuyup da din konusunda bilgi edinmeyi Robin Hood okuyup tarih hakkında bilgi edinmeye benzetmişti. Bu bakımdan Terry Eagleton da Dawkins’in dini inancın ne olduğunu doğru bir şekilde anlamadan, dinlerin bilim tarafından yanlışlandığını iddia ettiğini hatırlatır.[82] Bunlar bir tarafa, onların iddia ettiği gibi, gerçekten de eğitim düzeyi arttıkça, yeni fikirler edindikçe, muhakeme gücü geliştikçe, farklı fikirlere maruz kaldıkça ve eleştirel düşünmeye başladıkça bir kişi ateist mi oluyor? Öncelikle cevaplanmalıdır ki bu tür bir araştırma yapmak zaten zorlayıcı olacaktır. Bir kere, bir kimsenin eğitim düzeyinin iyi olması ve/veya çok kitap okuması onun makul nedenlere dayanarak inanacağı anlamına gelmez. Nitekim bunu Celal Şengör gibi oldukça bilgili insanlarda da görüyoruz. O kişinin okuduğu kitapların bir kere din felsefesi, yahut -ilgilendiği alana göre- din sosyolojisi, bilim felsefesi, teoloji gibi alanlar olması gerekir. Bundan da öte, o kişi iyi referanslı (alanında gayet kaliteli olan) birkaç kitap okusa da hâlâ -en azından bazı görüşlerinde- bağnaz olabilir; bu kitapları tam anlamıyla anlamamış olabilir. Dolayısıyla entelektüellik mevzusu ile dine olan inancın yahut inançsızlığın bağlantısını doğru bir şekilde göstermek çok zor gibi durmaktadır. Hele ki bazı insanlar da sorunun cevabını yanlış bir şekilde vermektedir; yani meselâ “Kelam Kozmolojik Argüman nedir, biliyor musunuz?” gibi bir soruya sadece hakkında okuduğu bir iki ateist/teist sayfadaki yazıdan hareketle “Evet, biliyorum.” diyebilir. Fakat belki okuduğu yazıların dayandığı kaynaklar ve argümanları pek de sağlam olmayabilir. Önceki görüşlerimle ben de “Neden Tanrı’nın varlığına inanıyorsunuz?” sorusuna “Tabii ki argümanlardan dolayı.” falan derdim fakat şimdi “Büyük oranda doğduğum yerden dolayı. Muhtemelen araştırmasaydım da Müslüman kalacaktım fakat araştırmalarım bu konuda daha sağlam adımlar atmama ve diğer çoğu farklı alanda da kanıtlara dayanarak konuşmama sebebiyet verdi.” derim. Buna basitçe Hawthorne Etkisi denilmektedir.[104] Bu arada, Zajonc ve Markus’a göre (1982) pek çok durumda tercihlerimizde afektif faktörler (duygusal ve davranışsal) önce gelmektedir. Sonrasında ise tercihlerimizi kendi açımızdan makulleştirmenin yolunu ararız. Elbette normal bir insan için durum böyledir fakat entelektüel seviyesini artırmaya çalışan bir insan en azından bazı konularda bundan uzak durmaya çalışabilir fakat açıkçası -benim kişisel inancım şu ki- duygularımızı ve çevresel faktörleri hesaba katmamak gibi bir durum imkânsız gözükmektedir.

 

Bir araştırmaya göz gezdirelim: Örneğin Türkiye’de 18 yaş üstü kişilerle yapılan bir araştırmaya göre inançsızların çoğu inançsızlıktaki nedenlerinin entelektüel sebepler olduğunu vurgu yapmıştır; bu araştırmada dindarların eğitim seviyeleri inançsızlarınkinden yüksek çıkmıştır. Fakat en başta da belirttiğim gibi, entelektüel sebeplerden ötürü inançsız olduğunu söyleyen kişiler literatürde bu alanlara dair ne tartışmaların döndüğünü muhtemelen bilmemektedir. Sonuçta pek çok insan kendini akıllı görme eğilimindedir, ve “zeka” ile ilgili böyle bir anket olduğunda kendinin akıllı olduğunu gösterme çabasına girmektedir. Fakat ilgili çalışmada bunu olabildiğince önlemek için bizzat mülakat yapılmıştır. İlgili çalışmayı ileri okuma kısmına da koyacağım, göz gezdirebilirsiniz. Yapılan araştırmada en azından şu anlaşılıyor ki genellikle ateist erkeklerin oranı ateist dişilerin oranından yüksek çıkmaktadır; yaş, gelir durumu, eğitim, medeni hal gibi değişkenler ile de inançsızlık arasındaki ilişki ülkeden ülkeye farklılaşmaktadır. Yapılan bu çalışmada ateistlerin daha çok önlisans yapanlardan oluştuğu görülmüştür. Fakat 18 yaş üstü ile yapıldığı için, bilindiği üzere ateizme kayma -şu an için- daha çok gençler arasında olduğundan dolayı bu normal gözükmektedir; eğitim seviyesi ile doğrudan bağdaştırılabileceğini sanmıyorum. Ülkemizde eğitim düzeyinin artmasını da entelektüel seviyeyi çok fazla etkilediğini düşünmüyorum. Araştırmanın açıkça ortaya koyduğu şeyin kendini inançsız olarak tanımlayan ve entelektüel sebeplerle bu görüşü seçtiğini savunanların (mülakata katılanlar arasında) %75’i “Beni ateizm konusunda etkileyen [en az] bir isim oldu.” demiştir. Geneli birden fazla isim saymıştır fakat en çok %21,8 oranı ile Dawkins’in ismi söylenmiştir. Dawkins dışında Neil DeGrasse Tyson, Carl Sagan, Albert Einstein isimleri sayılmıştır. İlginç nokta odur ki hiçbiri çağdaş din felsefesi literatüründeki önemli filozoflardan birini söylememiştir; hatta hiçbir filozof bile söylememiş aksine bilim adamlarını saymışlardır. Bundan başka, kendini inançsız olarak belirten insanların %15’i bilimsel nedenleri gerekçe göstermektedir. O halde bizlerin bu yazıda özellikle yeni ateistlerin bilimi istismar etmesi konusunu ele almamız isabetli olmuştur diye düşünüyorum. Bununla birlikte inançsız insanların %53,14’ünün Tanrı’nın var olmadığına dair hiçbir kanıt ortaya atmadıkları gözlemlenmiştir. Kanıtlardan söz edenlerse daha çok kötülük probleminden, bilimsel nedenlerden ve dinin akla ve mantığa uymadığından söz etmişlerdir. Bu kişilere ne kadar kitap okuduğu sorulduğunda %50’si ayda bir-iki kitap okuduğunu belirtirken, daha çok hangi kitapları kastettiği sorulduğunda ise katılımcıların çoğu kutsal kitaplara vurgu yapmıştır. Hatta “İnançsızlıkla ilgili kitaplar okudunuz mu?” (ör. R. Dawkins, T. Dursun, İ. Arsel; felsefi kitaplar vb.) diye sorulduğunda ise inançsız kişilerin %46’sı “Evet, hayatımda en az bir kere inançsızlıkla ilgili bir kitap okudum.” demiştir.

 

Yeni ateist gençlere şu eleştiriyi yapmaktayım: Henüz düzgün bir araştırmaya sahip olmadığınız (din felsefesi gibi) bir alan hakkında bu kadar atıp tutmak sizleri bilgili yapmaz, aksine “Bu kadar şeyi sence yaratan yok mu? Sen nasıl bir insansın!?” diye konuşan -bilgisiz- bir teistten farksız kılar. Elbette bu konu hakkında her insanın bir fikri olacaktır ve çoğu da hiçbir araştırma yapmadan konuşacaktır; bu normaldir. Fakat hiçbir araştırma yapmadan bu kadar fazla iddiada bulunmak sizi cehl-i basit bir insan boyutundan cehl-i mu’kab boyutuna taşır. Hele ki Ateist Forum gibi yerlerde gezinip kendini muhteşem bir teolog sanma, tabii bunun yanında o konu hakkında oldukça saygın olan insanların kitabını hiçbir şekilde okumama; Ekşi Sözlük gibi bir yerde Alvin Plantinga’nın Özgür İrade Müdafaası’nı sunması hakkında “Bu adam salak galiba, doğa olaylarını cinler gerçekleştirdi falan sanıyor.” diye yazıp kendinizi iyi bir din felsefecisi sanma, tabii bununla birlikte din felsefesi alanında kitaplar yazan Caner Taslaman gibi insanlar konusunda -neredeyse din felsefesi literatürüne dair hiçbir şey okumadan- “Bunlar tamamen salak, hiçbir şey bilmiyor.” gibi söylemlerde bulunma sizi bilgili, toleranslı, açık fikirli birisi yapmaz; aksine cehl-i mürekkep yapar. Bu arada üstte saydıklarım yeni ateistler arasında popüler diye onları örnek verdim. Elbette Taslaman her konuda bilgili değildir, hatta din felsefesi konusunda da hataları vardır(Ateistler kötülüğün temelini atmadan kötülük problemini sunamazlar demesi gibi). Fakat benim anlatmaya çalıştığım şey tüm bu alanların büyük bir literatüre ve önemli tartışmalara sahip olduğudur. Sizler bu konuda hiçbir bilgi edinmeden “Tanrı varsa Tanrı’yı kim yarattı?” yahut “Dinler tam bir saçmalık. Sümer metinlerinde zaten onların dedikleri şeye rastlanıyor.” yahut “Bu Hz. Musa’nın denizi falan yarması, dinler masallardan farksız.” yahut “Hz. Muhammed 6 yaşında bir kızla evlenmiş pedofilidir.” yahut “Teistlerin hiçbir argümanı yok.” gibi şeyler söylemeniz sizin “ne kadar da bilgili” bir insan olduğunuzu göstermez. Çünkü Sorgulayan Müslüman videoları izleyerek ve Ateist Forum’da takılarak din, sadece Caner Taslaman’ı ve William Lane Craig’i bilip Dawkins’in ve Şengör’ün iddialarını desteklemek sizi din felsefecisi yapmaz. Diyeceğim o ki, her nasıl pek çok teist bilgisizce inanıyorsa pek çok ateist de bilgisizce inanıyor. Her nasıl “militan” teistler varsa özellikle de yeni ateistler de oldukça militan. Daniel Dennett, dinleri bir aslana benzeri ve şöyle söyler:

Evet, evet, biliyorum; aslan çok güzel, ama bir o kadar da tehlikeli bir hayvandır. Onu kafesten çıkarıp kendi haline bırakırsanız beni öldürür; güvenlik nedeniyle  kafeste tutulması gerekir. Aynı güvenlik nedeniyle, mutlak zorunluluk halinde dinlerin de kafeste tutulması gerekir.[9]

 

Hatta Dawkins de bu konuda şöyle söylemektedir:

Dinsel inanca basitçe dinsel inanç olduğu için saygı duyulması gerektiği ilkesini kabul ettiğimiz sürece, Usame bin Ladin ve intihar bombacılarının inancına saygı göstermekten geri durmak zordur. “Ilımlı” dinin öğretileri, kendilerini aşırıcı olmamalarına rağmen, aşırıcılığa açık davetiyelerdir.[6]

 

Ona göre -her ne kadar teoloji tartışmalarını bilmese de yahut verdiği tarihsel örneklerin ardına bakmasa da- din doğrudan şiddete yönlendirdiği için “ılımlı” dindarlar da şiddet göstermeye eğilimlidir. Dawkins’in tüm bu yazı boyunca vurgu yaptığımız üzere dini oldukça farklı göstermeye çalıştığı gayet açıktır. Bununla birlikte sunduğu (Galileo hadisesi gibi) tarihsel örneklerin o zamanki dindarlar tarafından bizzat onun söylediği şekilde gerçekleştiğini varsaysak bile bu, ateizmin Pol Pot yahut Stalin “Ateizm doğrudur.” demesinden dolayı doğru olduğunu sunmaktan çok da farklı değildir. Yazımızın en başındaki görseldeki gibi: Kişiler değil, fikirler tartışılmalıdır. Ve fikirler de -eğer ciddi iddialarda bulunacaksanız- bağnazlıkla ve ilgilendiğiniz alan hakkında literatüre bakmamakla konuşulacak şeyler değildir. Örneğin “Bence ekonomi politikaları şu, şu şekilde uygulanmalı.” diye yorum yapıp aile içinde olsun, arkadaşlar arasında olsun tartışmanız konusunda “O alan hakkındaki literatürü bilmek zorundasın.” gibi bir şey söyleyemem, lütfen her konuştuğu şeyde insanın literatüre başvurmak zorunda olduğunu söylediğimi zannetmeyin. Kendi görüşünüzü belirtir ve internetten haberleri takip ettiğiniz kadarıyla, hatta belki de siyaset bilimini ve felsefesini takip ettiğiniz kadarıyla yorum yapabilirsiniz, bunda bir sorun yok. Ama iş bu konuyu ciddi ciddi tartışmaya ve “Benim belirttiğim ekonomi politikaları en doğrusudur, diğerlerinin hepsinde hatalar var.” demeye gelecekse -doğru bir akıl yürütme yapıp yapmadığınız bir kenara- en azından o alan hakkında bir şeyler okumanız zorunludur. Emin olun evrim teorisi ile az çok haşır neşir olan birisi şu videoyu izlediğinde nasıl “İnanmıyorum, nasıl bu kadar cahil olunabilir!?” diye kendince üzülüyorsa, din felsefesi ve teolojiyle az çok haşır neşir olan birisi de yeni ateistlerin hezeyanlarını görünce benzeri şeyler hissediyor. Nitekim videoda çevredeki çocukların “Sen bana şimdi maymun mu diyorsun?” gibi yahut “Senin anneni kim doğurdu? Onu kim doğurdu? Onu kim yarattı?” gibi söylemleri olsun (ki bu çocuklar üstte evrim maddesinde değindiğimiz, yeni ateistlerin de yaptığı farklı açıklama alanlarını birbirine karıştırma hatasına düşüyorlar) ve röportaj yapan adamın “Big Bang’i Allah yarattıysa Allah’ı kim yarattı?” sorusu olsun gerçekten utanç verici şeyler. Ben bir teist olarak ve din felsefesiyle ilgilenen birisi olarak, ateistler adına o videodaki ateist kişiden dolayı ve teistler adına da o videodaki teistlerden dolayı utanç duydum. Sonuç olarak, yeni ateist kişileri yeni ateizmi sorgulamaya ve -en azından- din felsefesine ve felsefeye giriş kitapları okumaya davet ediyorum.

 

Hepinize bu yazıyı okuduğunuz için teşekkür ediyorum, sağlıcakla kalın. Ve yazının ileri okuma kısmına bıraktığım çalışmalara ve kitaplara da lütfen göz gezdirmeye çalışın.

 

3. Dini İncelemede Metotsuzluk

Yeni ateistlerin literatürüne üstte vurgu yaptık ve görüşlerindeki hataları dile getirdik. Fakat şimdi de özellikle ülkemizde yeni ateist olan kesimin dini incelemede tamamen metotsuz davranmasını eleştireceğim. Bir kere, unutulmamalıdır ki din denilen şey bizlerin yorumudur. Örneğin bilimsel bilgiyi üretmede sağlam metotlar bulmaya çalıştığımız gibi, sosyolojik bilgi üretmede sağlam metotlar bulmaya çalıştığımız gibi dini inceleme de düzgün bir metot gerektirir. Fakat dinin metodu ne yazık ki bizim coğrafyamızda (İslâm coğrafyasında) tam mânâsıyla masaya yatırılmamıştır ya da bizim için bu süreç çok yavaş ilerlemektedir. Bu süreçteki asıl zorluk kimi din adamlarının kendisinin dini en güzel biçimde anladığını savunup diğer herkese saldırmasıdır. Nitekim IŞİD de bunu yapmaktadır, öldürdüğü onca Müslümanın yanlış kendisinin de tek doğru olduğunu iddia etmektedir. İşte dini inceleme metotlarının araştırılması adına bizler için en büyük engel budur. -Haşa- Dini en güzel kendisinin yorumladığını ve diğer herkesin kesinlikle yanlış olduğunu iddia etmek ancak  Hz. Muhammed’e ve Allah-u Teâlâ’ya mahsus olabilir. Fakat bununla birlikte, elbette ki dini inceleyen kişiler kendisinin yorumunun daha iyi olduğuna vurgu yapacaktır. Asıl sorun, diğer herkesin kesinlikle yanlış ve kendisinin en mükemmeli olduğunu iddia etmesidir. Oysa buna daha hoşgörülü bakmalı ve kendisinin de sadece bir yorum yaptığını unutmamalıdır.

 

Öncelikle pek çok yeni ateistin ve hatta Müslümanın kaçırdığı bir noktaya değinmekle başlamak istiyorum. Kur’an-ı Kerim roman gibi masa başında yazılmış bir kitap değildir, 23 sene içinde dinamik bir tarihi algının için hitâbî olarak inmiş bir metindir. Bu konuda şu alıntıyı yapalım:

Kitabî dil hitabî dilden farklıdır; bağlamın esas olduğu hitabî dilde belirtilmesine gerek olmayan zaman, mekân gibi hususlar, halkın ortak geçmiş tecrübeleri, toplumun konu hakkındaki ortak bilgileri, kelimelere dökülmesine gerek olmayan, yani, konuşanların ve dinleyenlerin diğer noktalar sayesinde paylaştığı anlamlar yazılı dilde veril(e)mediği, yani muhataba yansıtılmadığı için, hitabî dilin muhatapları tarafından rahatça anlaşılan mâna/mesaj, yazılı metnin bağlamadan bîhaber muhatapları tarafından anlaşılmaz; böylece, bilimselci yorumlarda olduğu gibi gerçek anlamla alâkası olmayan saçma sapan anlamlar ortaya çıkar; çünkü, yazılı metin hepsine müsaittir, çok su götürebilmekte, hepsini kaldırabilmektedir. Nitekim iç savaşlarda Kur’an’ın bağlamından habersiz cahil kitleler(Havâric), ilgili ayetlere alâkasız anlamlar atfettikleri için Hazret-i Peygamber’in dizinin dibinde yetişen âlim sehabiler “Kur’an’ın gerçek anlamının sağlanması” demek olan sünneti esas almışlardır.[29]

 

Sonuçta, hiçbir ayet bağlamından bağımsız bir şekilde ve diğer tüm ayetlerden kopuk bir biçimde ele alınmamalıdır. Meselâ modern bilimsel tefsirciliğin yaptığı gibi, Hadid Suresi’nin 25. ayetine vurgu yaparak “İşte Kur’an-ı Kerim demirin uzaydan geldiğini söylüyor.” gibi sağlam bir metoda dayanmayan şeyler söylenecektir. Nitekim, öncelikle Kur’an-ı Kerim’in şer’i hükümler konusunda tüm zamanda ve/veya tüm zeminde mi konuştuğuna yahut belirli bir tarihe ve zemine mi hitap ettiği konusunda kanaate varmak gerekiyor. Örneğin Hadid Suresi’nin 25. ayeti ||||| Yani sonuç olarak, bu konuda en başta nasıl bir metot benimsediğiniz önemlidir. Eğer “Kur’an-ı Kerim bilimsel bilgi verir, her zamana ve zemine hitap eder.” gibi bir metotla başlarsanız o çerçevede sonuçlara varırsınız. Fakat eğer “Kur’an-ı Kerim’in bilimsel bilgi verme gibi bir amacı yoktur. Kendi indiği dönem çerçevesinde Allah’ın varlığı ve birliği noktasına vurgu yapar.” gibi bir metotla başlarsanız o çerçevede sonuçlara varırsınız. Bunlar ilmi olarak tartışılacak meselelerdir. Fakat işin kötüsü bugünkü İslam dünyasında bunlar neredeyse düzgün bir zemin üzerinde yavaş yavaş tartışılmaya başlanmaktadır.

 

Bilimsel tefsircilik üzerine bir başka örnek vermek gerekirse, Râzî, “arzı da yaydık” (Hicr Suresi 19) ayetinin tefsiri bağlamında dünyanın yuvarlak olduğunu ifade etmekle birlikte, “O, yeri sizin için bir döşek (firaş) yaptı” (Bakara, 2/22) ayetindeki “firaş” ifadesinden yola çıkarak dünyanın sakin olduğunu, bu nedenle ne düz ne de çevrimsel anlamda bir hareketinden söz edilemeyeceğini belirtir. Örneğin Celâleyn adlı tefsirin Celâlüddîn el-Mahallî’ye ait olan kısmında geçen; “Yeryüzünün nasıl yayıldığına bir bakmazlar mı?” (Gāşiye Suresi 20) ayeti ile ilgilidir. Mahalli ayette geçen ‘s-t-h (yayma)’ ifadesinden, dünyanın astronomi ilmi ile ilgilenenlerin iddia ettikleri gibi yuvarlak olmadığının, satıh halinde düz olduğunun açıkça anlaşılabileceğini ifade eder.[128] Arkadaşlar, bunların hepsi bir şekilde kendine ayetlerden yorum yapa yapa dayanak bulmuştur. Belirli bir kesim ayetlerin düz olduğuna işaret ederken belirli bir kesim de yuvarlaklığına işaret ettiğini söylemiştir(Elbette bunlardan başka yorumlar da vardır). Eğer ayetlerden istediğiniz yönde bir çıkarım yapmak istiyorsanız, emin olun bu, dağınık bir metot ile yapılırsa oldukça kolay olacaktır. Bu ayetleri bugünün bilimiyle yorumlamaya kalkanlar varken, ayrıca, Düz Dünya Teorisi adlı komplo teorisine inanalar da ayetlerin Dünya’ya düz dediği söylemektedirler. Benim açımdan, bilimsellik ve bilimsel mucizeler mevzusu bir kenara bırakılmalı ve Kur’an-ı Kerim, bilimsel bilgi verme amacında olmadığı hatırlanarak değerlendirilmelidir. (Bu noktada belirtmeliyim ki ayetlerin kesinlikle bilimle hiçbir alakasının olmadığını söylemiyor. Sadece amaçlarının bilimsel bilgi vermek olmadığını söylüyorum.) En azından size anlatmaya çalıştığım şey o ki, eğer bu alan hakkında gerçekten konuşmak istiyorsanız lütfen bu alanla ilgilenen ve alanında saygın olan hocaların videolarını izleyerek, kitaplarını okuyarak işe başlayabilirsiniz. Kur’an-ı Kerim’e göre Dünya’nın düz ve yuvarlak olması meselesi konusunda bakış açımı soruyorsanız; şu videodakilere benzer düşünmekteyim. Bu arada er-Râzi de “ne düşünürse düşünsün kendine Kur’an’dan kanıt buluyorlar” meselesi hususunda mezheplerin muhkem-müteşabih algısı üzerinden şöyle demektedir:

Her mezhep mensubu kendi görüşlerine uygun ayetlerin muhkem, hasmının görüşlerine uygun ayetlerin müteşabih olduğunu iddia eder. Bir Mu’tezili, “Dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin” (Kehf Suresi 29) ayetinin muhkem, “Alemlerin rabbi Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.” (Tekvir Suresi 29) ayetinin müteşabih olduğunu söyler. Sünni ise bu konuda tam aksi görüşü savunur. Bilesin ki, dünya üzerinde her fırka kendi görüşüne uygun olan ayetleri muhkem, hasmının görüşüne uygun ayetleri müteşabih diye isimlendirir. Bu tutumu benimsemeyen bir fırkanın varlığına şahit olman söz konusu değildir. İşte bütün bu zikrettiğimiz görüşlerden ortaya çıktığı üzere, Müslümanların büyük çoğunluğu nezdinde öteden beri geçerli olan temel kural şudur: Hangi ayet kimin mezhebine uygunsa muhkem, hangi ayet muhalif mezhebe uygunsa müteşabihtir.[127]

 

Bu ilmi mevzu bir yana, kendini birkaç ayet biliyor ve internet üzerinde birkaç tartışma takip ediyor diye ilahiyatçı zanneden yeni ateistler vardır. Bu kişiler neredeyse Kur’an-ı Kerim “Aklını başına al!?” dediğinde “Akıl zaten baştadır, Kur’an-ı Kerim’de bilimsel bir hata var, siz de bu kitaba inanıyorsunuz!?” demektedir. Açıkçası gördüğüm kadarıyla pek çok çelişki iddiası sadece bu tür bir “hitâbî dil olduğunu anlayamama” mevzusuna dayanmaktadır. Fakat durum şöyledir: Örneğin En’am Suresi’nin 32. ayetiyle Enbiya Suresi’nin 16. ayetine bakalım:

Dünyadaki hayatı oyundan, eğlenceden, gelip geçici zevklerden başka bir şey değildir. Asıl hayat ahiret hayatıdır. Bu gerçeği ancak Allah’ın emirlerine itaatsizlikten sakınanlar anlar. Neden hala aklınızı başınıza almazsınız?!

Biz göğü, yeri ve bu ikisi arasında mevcut olan şeyleri oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık.

 

Ayetlerin ne tür bir dile sahip olduğunu anlamayan kişiler bu iki hayatın çeliştiğini zannetmektedirler. Çünkü birinde açıkça A derken diğerinde Z demektedir(!) Fakat gelin görün ki ayetlerin ancak bağlamından koparılırsa böyle anlaşılabilir. Bu ayetler farklı durumlara dikkat çektiğinden ötürü aralarında hiçbir çelişki yoktur. Nitekim En’am Suresi bağlamı çerçevesinde okunursa Kur’an-ı Kerim’in orada kafirlerin yaşantısına hitâben konuştuğu rahatça anlaşılacaktır. Fakat Enbiye Suresi’nin 16. ayetinde de kafirlerin, hayatı [kendileri açısından] o hâle getirmesine karşı gelinmektedir. Dolayısıyla iki ayette aslında dünya hayatının [kâfirlerin anladığı türden] oyun ve eğlence hayatı olmadığına vurgu vardır. “Yani eğlenmeyelim, bowling falan oynamaya gitmeyelim mi?” diye soracak arkadaşların da olabileceğini düşünerek belirteyim: Ayetin bahsettiği bir kimsenin o türde eğlenmesi değildir. Kafirler sizce o dönem içinde nasıl bir eğlenceye sahip olabilirler? Bu sorunun cevabıyla “oyun ve eğlence”den kastın ne olduğu rahatça anlaşılmaktadır. Ayet [bir mümin gözünden], kafirlerin ahiret hayatını bir kenara bırakıp kendi zevkince yaşamasına karşı gelmektedir; bowling oynamasına değil.

 

Eğer bu kitap roman gibi masa başında yazılsaydı ayetler direkt “Dünya hayatı kafirler için oyun ve eğlenceden ibarettir. Ama dünya hayatının benim tarafımdan döndüğünü anlayan olgun bir mümin için dünya hayatı oyun ve eğlece hayatı olmayacaktır.” diyebilirdi. Fakat zaten o dönemde bu ayetler bir bağlam çerçevesinde indiğinden ötürü vahyi alan kişiler ne denmek istediği anladılar. Özellikle bağlamın bir kenara atılması Nisa Suresi’nin 78-79 ayetlerinde çelişki olduğuna vurgu yapmaya da sebep olmaktadır. Bundan da başka özellikle de kader konusunda “Allah dilemedikçe siz hiçbir şey dileyemezsiniz.” gibi ayetler konusunda bu yapılmaktadır. Fakat beri taraftan “Eğer Allah dilemeseydi biz yapmazdık.” diyenlere “Siz şunu şunu yaptınız, işte bu nedenle cezalandırdık, yalan atmayın!” diyen ayetler bir kenara atılmaktadır. İşte tam da bu nedenle ayetin indiği bağlamı aktarmak adına kimi zaman ayetlere parantez açmak da gereklidir. Meselâ Bakara Suresi’nin 158. ayeti lafzi olarak şöyledir:

Şüphesiz Safa ile Merve Allah’ın işaretlerindendir. Böylece kim Evi hacceder veya umre yaparsa, bu ikisini tavaf etmesinde kendisi için bir sakınca yoktur.

 

Fakat bu meali okuyan birisinin “Allah’ın nişanelerinden ve/veya işaretlerinden olduğu bizzat Allah tarafından bildirilen Safa ile Merve’yi Hac veya umre esnasında ziyaret etmek sevap olması gerekirken niçin ayette ‘sakınca veya günah yoktur’ denilmiştir?” diye sorması kuvvetle muhtemeldir. İşte bu nedenle ayetlerin bağlamını aktarmak üzere şöyle meal etmek yerindedir:

[Ey Müminler!] Safa ve Merve [adlı iki tepe her ne kadar İslam öncesi dönemlerde İsaf ve Naile adlı putların bulunduğu mekanlar olsa da] Allah’ın değer atfettiği birer nişane, birer semboldür. Bu yüzden, hac veya umre yapan kişinin bu iki tepe arasında sa’y etmesinde [ibadet maksadıyla hızlıca gidip gelmesinde] sakınca yoktur.

 

Şimdi bu ayeti Allah en üstteki gibi değil de hemen üstteki gibi de indirebilirdi. Eğer masa başında yazılsaydı elbette öyle olabilirdi fakat günlük dil öyledir ki zaten en üstteki cümlelerde ne dendiği muhattap tarafından rahatça anlaşılmıştır. Bu bağlamda Kur’an Çelişkileri İddialarındaki Temel Hata adlı yazımızı okuyabilirsiniz. Elbette kimi zaman ayetin bağlamı doğru mu alındı tartışması da ilmi olarak yapılacaktır, normaldir. Nitekim tarihte oldukça çarpıtılan ayetlerin olduğunu da görmüyor değiliz; bu kısmen müfessirlerin ve fakihlerin yaşadıkları hayat çerçevesinde açıklanabilir. Fakat ayetlerin bağlamını tamamen çöpe atmak yerinde değildir, ayetleri tamamen modern algı içinde ele almak da hiçbir ilmi hassasiyet barındırmıyor gibi görünmektedir.

 

Tahmin ediyorum ki pek çoğunuz Hz. Muhammed’e terörist, pedofili gözüyle bakıyor yahut dini en iyi şekilde uygulamanın ne olduğunu anlayamıyor Peygamber’in dönemimize göre ilginç şeyler yaptığını düşünüyorsunuz. Önceden ben de her ne kadar Hz. Muhammed’i sevsem ve saygı duysam da içimden öyle bir sevgi pek de gelmiyordu. Fakat bu durum, Hz. Muhammed hakkında okumaya başladıkça düzeldi. Örneğin kendisini öldürmek için saldıran ve hatta Müslümanlara senelerdir rahat vermeyen kafirlere karşı Uhud Savaşında Hz. Muhammed şöyle söylemiştir:

Ya Rabbi! Kavmime hidayet et; çünkü onlar bilmiyorlar. [Kendisine “Kendi düşmanın için, size bu kadar zulümde bulunanlar için neden böyle iyi bir dua ediyorsun diye sorulduğunda da] Ben lanetleyici olarak gönderilmedim; insanları hak yoluna ve Allah’ın rahmetine çağırmak için gönderildim.[31] (Kur’an-ı Kerim’de Hz. Muhammed’in bu yönüne vurgu vardır bkz. Gaşiye Suresi 21-22. ayetler, Kaf Suresi 45. ayet)

 

Sonuçta, tüm bu olayları kendi tarihinde okumak ve metoda olabildiğince dikkat etmek gerekmektedir. Bu noktada araştırma yapması gerekenler sizlersiniz, Ateist Forum gibi sitelerde çoğunlukla hiçbir şey bilmeyen insanlarla tartışacağınıza gerek din felsefesi konusunda, gerek felsefenin diğer alanlarında ve bilim alanında, şu an konumuz özelinde konuşacaksak dini anlamlandırma ve yorumlama adına kitap okumanız sizin entelektüel gelişiminiz için ve makul bir insan olmanız için çok daha yararlı olacaktır.

 

[Sonuç olarak] Anlayacağınız üzere, Kur’an-ı Kerim’i iyice anlamak için kimi ilimlere vâkıf olmak gerekir, ayetlerin bağlamını ve amacını bilmek gerekir. Tabii sadece bu bilgi bilmek de yetmez, metodunuzun tutarlı olması gerekir, metodunuzun makul olduğunu göstermeniz gerekir vs. Bu noktada “Kur’an-ı Kerim kendine kolayca anlaşılır demiyor mu? Ne ilimlere vâkıf olmasından bahsediyorsun!?” denilebilir. Fakat her alan, ne olursa olsun, belirli bir oranda bilgi ve makul bir yaklaşım tarzı gerektirir. Örneğin dahiliye ile ilgili bir probleminiz olduğunda o alanla ilgili bilgili birisine danışırsınız. Yahut kozmolojiyle ilgili bir sorunuz varsa o alanla ilgili bilgili birisine danışırsınız. Ama felsefe, teoloji gibi alanlarda kanıt esnekliği daha esnek olduğundan ve bu alanların bizzat kendisi de -sözgelimi- “metafelsefe” ve “metatefsir” gibi alanlara sahip olduğundan bu konularda makul bir şekilde konuşması daha zordur. Yani bir de bu alanlara halktan herhangi bir şey bilmeyen birisi girip de çok büyük iddialarda bulununca ilgili alan insanlar arasında karıştıkça karışmaktadır. İnsanların örneğin kuantum mekaniği konusunda konuşmuyorken bu konularda konuşmasını anlayabiliyorum. Çünkü bu alanlar [herhangi bir] insanın hayatına daha çok hitap ediyor. Fakat lütfen unutmayınız ki bu alanların da kendince uyulması gereken kuralları vardır. Ayrıca meselâ zihin felsefesi yapıyorsanız belirli bir oranda nörobiyoloji; eğer tefsir yapıyorsanız İslâm tarihi, hadis ilmi gibi daha farklı alanları da bilmeniz gerekmektedir. Elbette her insan bu kadar derin bir biçimde bu alanlarla ilgilenemez. Eğer bu alanlarla ilgilenmek istemiyorsanız, fakat bu alanlarda tartışıp “büyük iddialarda” bulunmak istiyorsanız en azından bu alanlar konusunda bilgili insanların konuşmalarını dinleyebilir, bazı yazılarını okuyabilirsiniz. Fakat bunları yaparken en önemlisi de makul bir şekilde yapmalı, mantık hatalarına düşmemelisiniz.

 

Kur’an-ı Kerim’in “kolayca anlaşılma” mevzusuna gelirsek. Kur’an-ı Kerim bunu kendi muhatabı için söylemektedir. Nitekim bu tür ayetlerde “Nitekim biz size bunu Arapça gönderdik!?” vurgusu da vardır. Bunun nedeni muhatabın Arapça’yı bilmesidir. Örneğin Hac Suresi’nin 16. ayetine, Zuhruf Suresi’nin 3. ayetine, Sad Suresi’nin 29. ayetine bakalım:

İşte böylece biz Kur’an’ı açık ve anlaşılabilir ayetler halinde indirdik. Kuşkusuz Allah dilediği kimseleri doğru yola iletir.

Andolsun ki biz onu anlayıp kavrayasınız diye biz Arapça bir Kur’an yaptık.

[Ey Peygamber!] Bu Kur’an, insanlar ayetlerini düşünsün, aklıselim sahipleri öğüt alsın diye sana indirdiğimiz feyizli, bereketli bir kitaptır.

 

Bu ayetlerde verilen istenen mesaj aynıdır fakat bazılarında farklı gerçeklere de vurgu yapılmıştır. Öncelikle ayetlerde Kur’an’ın Arapça olduğuna vurgu vardır; çünkü muhatap Arapça bilmektedir ve Kur’an’ı anlamama gibi bir durum dil açısından yoktur. Muhatap toplum Kur’an-ı Kerim’in bahsettiği konulardan da kopuk değildir, belirli bir bilgileri vardır. Ve Allah’ın söylediği şeyler de oldukça açıktır. Kur’an-ı Kerim’in “apaçık bir kitap” olmasından maksat budur.

 

 

 

Kaynaklar

[1] Bu noktada pek çok hadis zikredilebilir. İlgili konuyla bağlantılı olarak bkz. Ebû Davud, Cihâd 89, 90, 120, 121, 138 ve İmâre 33; Neylu’l-Evtar, 7/246; Buhârî, Cihâd  112, 120, 156, 147, 148; Müslim, Cihâd 3, 19, 20.

[2] https://www.politicalavenue.com/PDF/ENCYCLOPEDIA_OF_WARS-LIBRARY_ON_WORLD_HISTORY-POLITICALAVENUE_DOT_COM.pdf Ayrıca bkz. http://www.huffingtonpost.com/rabbi-alan-lurie/is-religion-the-cause-of-_b_1400766.html

[3] https://www.darwinproject.ac.uk/letter/DCP-LETT-12041.xml

[4] Paul Davies, The Origin Of Life(London: Penguin Books, 2003), s. 28.

[5] Alper Bilgili, Bilim Ne Değildir?(İstanbul: Doğu Kitabevi, 2017), s. 125.

[6] Richard Dawkins, Tanrı Yanılgısı, s. 294.

[7] http://www.public.asu.edu/~jmlynch/darwin/RobertChambers.htm

[8] Adrian Desmond ve James Moore, Darwin: The Life of a Tormented Evolutionist(New York: Norton, 1991), s. 387.

[9] Daniel Dennnett, Darwin’in Tehlikeli Fikri: Evrim ve Hayatın Anlamı, çev. Aybey Eper ve Bahar Kılıç(İstanbul: Alfa Yayınları, 2011), s. 628.

[10] Enis Doko, Dahi ve Dindar Isaac Newton (İstanbul: İstanbul Yayınevi, 2011), ss. 11-25.

[11] Richard Dawkins, Tanrı Yanılgısı, ss. 197-204.

[12] http://www.astronomicalimages.group.cam.ac.uk/database/entry.php?entry_id=482

[13] https://en.wikipedia.org/wiki/Algebra

[14] http://www.iep.utm.edu/ibnrushd

[15] http://www.dicle.edu.tr/muhendislikdergisi/cilt4sayi1/MD-12-017.pdf

[16] Ali Kuzu, Bilim Adamlarımız Sözlüğü(2016), ss. 96-103.

[17] https://en.wikipedia.org/wiki/Abdus_Salam

[18] https://en.wikipedia.org/wiki/Ahmed_Zewail

[19] http://www.nature.com/news/why-i-teach-evolution-to-muslim-students-1.17364

[20] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-40619607

[21] Alper Bilgili, adı geçen eser, s. 14.

[22] http://www.beliefnet.com/columnists/scienceandthesacred/2009/08/why-i-think-the-new-atheists-are-a-bloody-disaster.html

[23] Neil Gross ve Robert Alun Jones, Durkheim’s Philosophy Lectures: Notes From the Lycée de Sens Course; 1883-1884 (Cambridge: Cambridge University Press, 2004), ss. 43-44.

[24] Max Jammer, Einstein and Religion (Princeton: Princeton University Press, 1999), s.150. Ayrıca bu konunun incelenmesi için bkz. https://www.bethinking.org/god/did-einstein-believe-in-god

[25] A. M. Celâl Şengör, Newton Neden Türk Değildi?, ss. 137-138.

[26] http://www.radikal.com.tr/yazarlar/armagan-caglayan/ilber-hocaya-cevabimdir-1483003

[27] http://t24.com.tr/haber/ali-nesin-celal-sengorle-o-tonda-konusmak-ayip-bizde-hakli-olan-isidliye-donusuyor,319937

[28] https://www.birgun.net/haber-detay/prof-celal-sengor-diski-yedirmek-iskence-degil-95775.html

[29] Murat Sülün (2017), Kur’ân Vahiylerinin Kitaplaşması(Farklı Bir Bakış), içinde: ed. Murat Sülün, Kur’ân Vahyi (İstanbul: Kur’an Çalışmaları Vakfı), s. 343.

[30] Elaine Howard Ecklund ve Jerry Z. Park, “Conflict Between Religion and Science Among Academic Scientists?”, Journal for the Scientific Study of Religion, 48, 2, 2009, ss. 284-286.

[31] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihali(Ankara: Kılıç Kitabevi, 1996), s. 531.

[32] http://www.nytimes.com/2012/03/25/books/review/a-universe-from-nothing-by-lawrence-m-krauss.html?mcubz=2

[33] https://en.wikipedia.org/wiki/Vacuum_state

[34] http://www.safsatakilavuzu.com/safsata%20turleri%20ve%20guncel%20ornekler-1.htm

[35] https://youtu.be/tq8-eLGpEHc?t=43m10s

[36] Bu konuyla ilgili olarak bkz. https://www.bbc.com/news/magazine-30883058, ayrıca bkz. https://www.huffingtonpost.com/dean-obeidallah/isis-defeat-muslims_b_10825028.html, ayrıca bkz. https://www.indy100.com/article/isis-kill-mostly-muslims-manchester-kabul-7768751, ayrıca bkz. https://abcnews.go.com/Politics/muslims-absolutely-group-victimized-global-terrorism-researchers/story?id=48131273, ayrıca bkz. https://www.globalresearch.ca/muslims-are-the-victims-of-between-82-and-97-of-terrorism-related-fatalities-us-government/5516565. Elbette eklenmelidir ki hayatını normal bir şekilde yaşamakta olan Müslümanlara karşı da pek çok haksızlık yapılmıştır; Avusturya’da camilerin kapatılması buna bir örnektir. Terörizm durumu tüm İslâm alemini, IŞİD benzeri yorumlamaya sahip olanlar dışında tamamıyla kötü bir biçimde etkilemiştir.

[37] https://www.logicallyfallacious.com/tools/lp/Bo/LogicalFallacies/99/Genetic-Fallacy

[38] http://www.truefreethinker.com/articles/francisco-ayala-%E2%80%9Cam-i-monkey%E2%80%9D-religion-evolution-and-richard-dawkins

[39] https://twitter.com/richarddawkins/status/307369895031603200 ve https://twitter.com/richarddawkins/status/316101862199791616

[40] Militan diye adlandırılmalarının sebebi dinlerin yok olmasını isteyen ve ateizmi yaymak isteyen bir üsluba sahip olmalarıdır. Lawrence Krauss da “militan” lafzının kullanılmasında sorun görmemiştir, bkz. https://www.newyorker.com/news/news-desk/all-scientists-should-be-militant-atheists

[41] https://www.haaretz.com/opinion/.premium-what-do-new-atheists-and-christian-fundamentalists-have-in-common-1.5362079

[42] http://www.baylorisr.org/wp-content/uploads/park_conflict.pdf

[43] https://svetlogike.files.wordpress.com/2014/02/4-galileo-galilei-dialogue-concerning-the-two-chief-world-systems-1632-translated-by-drake-1953-abridged-by-s-e-sciortino.pdf

[44] A. M. Celâl Şengör, Bir Toplum Nasıl İntihar Eder?, ss. 130-131.

[45] http://strangenotions.com/an-atheist-historian-examines-the-evidence-for-jesus-part-1-of-2 ve http://strangenotions.com/an-atheist-historian-examines-the-evidence-for-jesus-part-2-of-2

[46] Robert. S. Gottfried, Black Death(New York: The Free Press, 1983), s. 112.

[47] Roger Trigg, “The Christian Roots of Scientific Reasoning”, Denia Alexander (der), Can We Be Sure About Anything içinde, s. 38.

[48] John C. Lennox,  Why the New Atheists are Missing the Target(Oxford: Lion Books, 2011), s. 46-47.

[49] http://www.radikal.com.tr/politika/uras-namaz-kildigim-icin-alay-ettiler-1115356

[50] http://www.reasonablefaith.org/argument-from-contingency

[51] Alvin Plantinga, Where the Conflict Really Lies: Science, Religion and Naturalism(Oxford: Oxford University Press, 2011), s. 33.

[52] Thomas Nagel, The Last Word(Oxford: Oxford University Press, 1997), ss. 130-131.

[53] http://www.birgun.net/haber-detay/prof-celal-sengor-diski-yedirmek-iskence-degil-95775.html

[54] https://www.youtube.com/watch?v=6gpJuztzOH4

[55] https://luptaanticapitalista.files.wordpress.com/2011/04/the-god-delusion-by-richard-dawkins.pdf

[56] Stillman Drake, Galileo at Work: His Scientific Biography (New York: Dover Publications, 2003), s. 293.

[57] A. M. Celâl Şengör, Bir Toplum Nasıl İntihar Eder?, s. 40.

[58] Dag Nikolaus Hasse, Avicenna’s Giver of Forms in Latin Philosophy, Especially in the Works of Albertus Magnus, Dag Nikolaus Hasse ve Amos Bertolacci(der.), The Arabic, Hebrew and Latin Reception of Avicenna’s Metaphysics içinde(Berlin: De Gruyter, 2012), s. 237.

[59] http://www3.nd.edu/~dhoward1/AEquotes.pdf

[60] http://commonsenseatheism.com/?p=7445

[61] Özellikle Newton deist zannedildiği için Newton konusunda kaynak veriyorum, bkz. Enis Doko, Dahi ve Dindar Isaac Newton (İstanbul: İstanbul Yayınevi, 2011), ss. 17-25. Diğer saydığımız isimlerin ise ilahiyat ile bağlantıları çoğunlukla bilinmektedir o nedenle hepsine kaynak yazma zorunluluğu görmedim, eğer bilmiyorsanız da internet üzerinden ilgili makalere rahatça ulaşabilirsiniz veyahut benden de yardım isteyebilirsiniz. Mesela Rober Boyle İncil’i daha iyi anlamak için İbranice, Yunan ve Süryanice bile öğrenmiştir, bkz. Denis R. Alexander, Creation or Evolution: Do Weh Have to Choose? (Oxford: Monarch Books, 2009), s. 32.

[62] Maurice Finocchiaro, Defending Copernicus and Galileo: Critical Reasoning in the Two Affairs (Dordrecht: Springer, 2010), s. 72.

[63] Arthur Koestler, The Sleepwalkers: A History of Man’s Changing Vision of the Universe (New York: The Macmillian Company, 1959), s. 357.

[64] A. M. Celâl Şengör, Bir Toplum Nasıl İntihar Eder? (İstanbul: Ka Kitap, 2016), s. 41.

[65] A. M. Celâl Şengör, adı geçen eser, s. 39.

[66] John Hedley Brooke “Science and Religion”, R. C. Olby vd. (der.), Companion to the History of Modern Science (Londra: Routledge, 1990), s 767.

[67] Elbette bilimin tamamen din sayesinde ortaya çıktığı gibi bir şey iddia edilmemektedir. Fakat İbrahimi gelenekteki üç din bilimin gelişmesi ve ilerlemesi konusunda önemli bir rol oynamıştır. Bkz. Roger Trigg, “The Christian Roots of Scientific Reasoning”, Denis Alexander (der.), Can We Be Sure About Anything? içinde, s. 38.

[68] J. L. Heilbron, The Sun in the Church: Cathedrals as Solar Observatories (Cambridge: Harvard University Press, 1999), s. 3.

[69] Michael H. Shank, “That The Medieval Christian Chruch Suppressed The Growth of Science”, Ronald L. Numbers vd. Galileo Goes to Jail and Other Myths About Science and Religion (Londra: Harvard University Press, 2009), ss. 21-22.

[70] Hakan Ertin ve Rainer Brömer, “Biology”, Ibrahim Kalin(der.), The Oxford Encyclopedia of Philosophy, Science, and Theology in Islam, I. Cilt(Oxford: Oxford University Press, 2014), s. 100.

[71] http://www.newworldencyclopedia.org/entry/Ronald_Fisher

[72] http://biologie-lernprogramme.de/daten/programme/js/homologer/daten/lit/Dobzhansky.pdf

[73] http://www.nytimes.com/2008/04/29/science/29prof.html

[74] https://whyevolutionistrue.wordpress.com/2012/09/10/paleobiologist-simon-conway-morris-gives-evidence-for-god-from-evolution

[75] Rebecca Stoot, Darwin’s Ghosts: In Search of the Firs Evolutionists(Londra: Bloomsbury, 2013), ss. 43-47.

[76] Rodney Stark, What Americans Really Believe(Waco, Texas: Baylor University Press, 2008), s. 120.

[77] https://en.wikipedia.org/wiki/Kit%C4%81b_al-Hayaw%C4%81n

[78] Antony Flew, There is a God: Hot the World’s Most Notorious Atheist Changed His Mind(New York Harper One, 2007), ss. 134-151.

[79] http://www.templeofearth.com/books/historyoftheconflictbetween%20religion%20and%20science.pdf

[80] http://www.gazetevatan.com/ateizm–tanri-fikrinden-tutarlidir–422557-gundem

[81] Michael Ruse, Why I am an Accommondationist and Proud of it(Zygon, 50, 2, 2015) ss. 362-363.

[82] Terry Eagleton, Culture and the Death of Go(New Heaven: Yale University Press, 2014), s. 148.

[83] H. Floris Cohen, The Scientific Revolution: A Historiographical Inquiry(Chicago: The University of Chicago Press, 1994), ss. 455.

[84] http://www.evrimagaci.org/makale/566

[85] İsmail Fenni, Maddiyyun Mezhebinin İzmihlali(İstanbul: Orhaniye Matbaası, 1928), ss. 110-111.

[86] John W. Livingston, Muhammad Abduh on Science, Muslim World, 3, 4, 1995, ss. 216-220.

[87] Francis Darwin(der.), The Life and Letters of Charles Darwin: Including an Autobiographical Chapter, I. Cilt(Londra: John Murray, 1887), ss. 312-313.

[88] A. M. Celâl Şengör, Bir Toplum Nasıl İntihar Eder?(İstanbul: Ka Kitap, 2016), ss. 106-108.

[89] C. Plott, Global History of Philosophy: The Period of Scholasticism(Montilal Banarsidass, Delhi, 2000), s.. 465.

[90] https://www.biruni.edu.tr/index.php/biruni-kimdir

[91] http://www.muslimheritage.com/article/illustrious-names-heavens-arabic-and-islamic-names-moon-craters

[92] Mehdi Golshani, The Holy Qur’an and the Sciences of Nature(Gobal Scholary Publications, New York, 2003), s. 54.

[93] Charles Robert Darwin, On the Origin of Species by Means of Natural Selection, or rthe Preservation of Favoured Races in the Strugle for Life(London: John Murray, 1860), s. 490.

[94] Virgiliu Pop, Viewpoint: Space and Religion in Russia: Cosmonaut Worship to Orthodox Revival(Astropolitics: The International Journal of Space Politics&Policy, 7, 2, 2009, s. 156.

[95] Meselâ Amerikalı bilim tarihçisi James Gelvin Müslüman bilim adamlarının bilime katkısını daha iyi anlamamız adına “cebir”, “algoritma”, “magazin”, “atlas”, “kablo”, “avaraj”, “alkol”, “şeker”, “sıfır” gibi Batı’da da kullanılan pek çok kelimenin ya Arapça kökenli olduğuna ya da Araplar tarafından Avrupa’ya yayılmış olduğuna dikkat çeker. Bkz. James Gelvin, Modern Ortadoğu Tarihi: 1453-2015, çev. Güneş Ayas(İstanbul: Timaş, 2016), ss. 18-19.

[96] Maurice A. Finocchiaro, Defending Copernicus and Galileo: Critical Reasoning in the Two Affairs(Dordrecht: Springer, 2010), ss. 175-177.

[97] http://www.patheos.com/blogs/davearmstrong/2008/03/richard-dawkins-and-double-standards-of-the-religion-vs-science-mentality-galileo-redux.html

[98] Emile Durkheim, The Elementary Forms of Religious Life, çev. Carol Cosman(Oxford: Oxford University Press, 2001).

[99] Bertrand Russel, Din ile Bilim(İstanbul: Say Yayınları), s. 125.

[100] Ross A. Slotten, The Heretic in Darwin’s Court: The Life of Alfred Russel Wallace(New York: Columbia University Press, 2004), s. 4.

[101] https://www.youtube.com/watch?v=xoPx2_408rU

[102] https://www.theatlantic.com/national/archive/2013/06/listening-to-young-atheists-lessons-for-a-stronger-christianity/276584

[103] Edwin Hung, Philosophy of Science(Boston, MA: Wadsworh, 2014), s. 336.

[104] Bu etkinin ne olduğunu daha iyi anlamak adına bkz. https://www.investopedia.com/terms/h/hawthorne-effect.asp

[105] Delos B. McKown, The Classical Marxist Critiques of Religion: Marx, Engels, Lenin, Kautsky (Hague: Martinus Nijhoff, 1975), s. 35.

[106] Şu internet sitesinden pek çok Müslüman bilim adamının bilime yaptığı katkıları görebilirsiniz bkz. http://www.muslimheritage.com

[107] Alper Bilgili, adı geçen eser, s. 12.

[108] Max Weber, Sosyoloji Yazıları, H. H. Gerth ve C. Wright Mills(der.)(İstanbul: Hürriyet Vakfı Yayınları, 1987), s. 140.

[109] David N. Livingstone, Darwin’s Forgotten Defenders: The Encounter between Evangelical Theology and Evoulitonary Thought(Grand Rapids, MI: W. B. Eerdmans, 1987), ss. 62-64.

[110] John Hedley Brooke, “That Modern Science Has Secularized Western Culture”, Galileo Goes to Jail and Other Myths About Science and Religion içinde, s. 227.

[111] Frank M. Turner, “The Victorian Crisis of Faith and the Faith that was Lost”, ss. 9-11.

[112] A. M. Celâl Şengör, Newton Neden Türk Değildi?, s. 123.

[113] Alister E. McGrath, The Ideological Uses of Evolutionary Biology in Recent Atheist Apologetics, Denis Alexander ve Ronald L. Numbers(der.), Biology and Ideology: From Descartes to Dawkins içinde(Chicago: Chicago University Press, 2010), s. 340.

[114] William T. Cavanaugh, The Myth of Religious Violence(Oxford: Oxford Universirty Press, 2009), s. 177.

[115] William T. Cavanaugh, The Myth of Religious Violence(Oxford: Oxford Universirty Press, 2009), s. 143.

[116] Keith Ward, Is Religion Dangerous?, s. 68.

[117] Toshihiko Izutsu, Kur’an’da Dini ve Ahlak Kavramlar(İstanbul: Pınar Yayınları, 1991), ss. 122-123.

[118] David C. Rapoport, “Some General Observations on Religion and Violence”, Terrorism and Polttical Violence(3,3,1991), ss. 121-122.

[119] Bertrand Russell, Has Man a Future?(Connecticut: Greenwood Press, 1984), s. 119.

[120] http://www.nytimes.com/2006/11/27/opinion/27Shweder.html

[121] Stefan Zweig, The World of Yesterday: An Autobiograpgy(Lincoln: University of Nebraska Press, 1964), ss. 192-197.

[122] Jaap Harskamp, The Anatomy of Despondency: European Socio-Cultural Criticism 1789-1939(Leiden: Brill Academic Publishers, 2011), s. 601.

[123] William Buckland, Geology and Mineralogy Considered With Reference to Natural Theology(Londra: Pickering, 1836), II. Cilt, ss. 595-596.

[124] Richard Dawkins, Tanrı Yanılgısı, çev. Tunç Tuncay ve Bilgin Kalisto(İstanbul: Kuzey Yayınları), s. 66.

[125] Alvin Plantinga, Where the Conflict Really Lies: Science, Religion and Naturalism(Oxford: Oxford University Press, 2011), ss. 8-12.

[126] John C. Lennox, Why the New Atheists are Missing the Target(Oxford: Lion Books, 2011), ss. 32-33.

[127] Fahreddin er-Râzi, et-Tefsîru’l-Kebir, Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 2004, VII. 146, 151, 152.

[128] Şehmus Demir, “Kur’an’ın Bilimsel Veriler Işığında Yorumlanmasına Eleştirel Bir Yaklaşım”, Bilal Gökkır vd. Tarihten Günümüze Kur’an’a Yaklaşımlar(İstanbul: İlim Yayma Vakfı, 2010), ss. 403-407.

 

İleri Okuma

Alper Bilgili’nin yazdığı Bilim Ne Değildir?

Ronald L. Numbers editörlüğündeki Galileo Goes to Jail and Other Myths About Science and Religion

Alen Axelrod ile Charles Phillips’in derlediği Encyclopedia of Wars

Galileo hakkında diğer bazı mitler için Joseph Sant’ın yazdığı Galileo Myths 

Din felsefesine giriş için Michael Peterson ve arkadaşlarının düzenlediği Akıl ve İnanç: Din Felsefesine Giriş ve Din Felsefesi Seçme Metinler

Swinburne’ün öğrencisi Mehmet Sait Reçber’in yazdığı Din Felsefesi El Kitabı

Yazıda bahsettiğim, mülakat ile de yapılmış, Kenan Sevinç ile Ali Ulvi Mehmedoğlu’nun hazırladığı İnançsızlığa Yönelmede Çevresel ve Entelektüel Faktörlerin Etkisi

Felsefeye giriş için, Ahmet Cevizci’nin yazdığı Felsefeye Giriş ve Ahmet Arslan’ın yazdığı Felsefeye Giriş ve John Hospers’ın yazdığı Analitik Felsefeye Giriş

Eğer felsefeye hiç aşina değilseniz, Nigel Warburton’un yazdığı Felsefeye Giriş ve Felsefenin Kısa Tarihi (Öncelikle Felsefenin Kısa Tarihi adlı kitabı okumanızı öneririm)

MANTIKSAL TEİZM ©2017

Furkan

O kimseler ki her hâl ve ahvalde Allah'ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünürler ve "Rabbimiz!" derler, "Sen bu kâinatı boş yere yaratmadın. Sen yüceler yücesisin. Bizi cehennem ateşinden muhafaza buyur!"

You may also like...

25 Responses

  1. Asdfghjks dedi ki:

    İyi günler, ben dinleri ve Tanrı fikrini saçma bulan bir insanım en önemli sebeplerim 2,3,4,5 diğerlerinin payı az ya da yok ve yazdıklarınız beni etkilemedi
    2: Tanrı fikri insan uydurmasıdır bana göre halen öyle ,insan zekası geliştikçe tanrılar yetmedi ve yeni nitelikler verdik ayrıca tanrıya duyulan sevgi ya da saygi onu ulaşılmaz yapmak için yeni güçler vermemize sebep oldu bu insanın doğasında vardır korumak istediğimizi yüceltiriz erişilmez yaparız halen çok tanrılı dinlerin olması onların bu konuda çok da düşünmemesi bence.İslamin önceki üç dine ve bu dört dinin eski medeniyetlerin dinlerine benzemesi onların kopyala yapıştır olmasından, bu düşüncem değişmedi. Olayların hep Ortadoğu da geçmesi, peygamber isimlerinin, gönderildikleri yerlerin Ortadoğuyla ilgili olması, kutuplardan,kar yağışından habersiz bir peygamberin olması bunun büyük ispatlarindan. Her yere elci gönderdik iddiasi bence hiç de saglam değil peygamber isimlerinin hangi dilde olduğuna bakarsak bu iddia sarsılır neden Avustralya daki elçiden bahsetmez oradaki mucizelerden bahsetmez aborjinler gayet korumuş bir kültüre sahip allahı mı unuttular?

    3: Dinler gerçekten çoğu zaman bela olmuştur.İslam ise en hastalıklı olanıdır verdiginiz ayetlere baktim.Mekke’de söylenen ayetler ve Medine’dekileri karşılaştırın göçten sonra dil sertleşir.Birde şunu yazayım defalarca apaçık indirildi yazan, olağanüstü niteliklere sahip bir tanrının gönderdiği bir kitap nasıl olur da bu kadar zarar verir,yanlış yorumlanır düşünülmeli insanlar aptal, insanlar cahil demek kurtarmaz yani kitaba tanrıya yüklenen nitelik ve yaşananlar insana hayret veriyor.
    4: Benim dinim doğru bu sebeple 3999 una inanmıyorum demişsiniz anladığım kadarıyla da zaten biz bunu diyoruz din doğruluğu çok göreceli bu sebeple din secmek onu savunmak saçma geliyor .
    5: Hayatımda duyduğum en güzel sözlerden biri Din kitlelerin afyonudur sözüdür islam afyon olma konusunda çok elverişli olmalı göründüğü kadarıyla mesela kitap tek bir dil kutsal yerler bir ülkede ilkel,katı kurallar var vs.

    Ben fikirlerimi belirttim ama sunu söyleyeyim islamda tabiki güzellikler var bütün dinlerde vardır ama bu onu diğer dinleri kutsal yapmaz. Ayrica Muhammet büyük ihtimal hasta bir insandi psikolojik olarak,günümüzde yasasa tedavi edilirdi.Soylediği sözler sizi etkiliyorsa ve bunu hasta bir insanın yapamayacağını düşünüyorsaniz hasan mezarcı nın şiirlerini okuyun o da mesih ilan ediyor kendini eskiden yasasa peygamber ilan edebilirdi kendini.

    • Furkan dedi ki:

      Yorumunuz için teşekkür ederim. Öncelikle bu yazı(Yeni Ateizme Eleştiri yazımız) detaylı bir eleştiri değil, Türkiye’deki genel ateist düşüncesindeki hataların ortaya çıkarıldığı bir yazıdır. Örneğin, “Tanrı insan uydurması” derken genel Türk ateistleri saçma kanıtlar verirken veya kanıt vermezken, buna dair “işe yarayabilir” denebilecek kanıtlar verenler de vardır. O nedenle, bu yazı mantıklama yapanlara değil, genel Türk ateistlerine bir eleştiridir. Mantıklama yapanların mantıklamasında hata olduğunu düşündüğüme dair detaylı bir eleştiri yazısı da ileride gelecektir.

      2) “İnsanların Tanrı’ya ihtiyacı var ve uydurmuşlar. Geçmiştekiler yetmemiş, insanlar geliştikçe Tanrı da gelişmiş” fikriniz, Prof. Dr. Karl Stern’in “Ateizm şizofreni ile benzerlikler gösterir.” demesinden üstün bir tarafı var mıdır? Çünkü tarihsel bir kanıt vermemişsiniz. He, dediğiniz tek eleştiri “Kar vb. şeyler Kur’an’da geçmiyor, habersiz olduğu şeylerden bahsetmemiş Muhammed” tarzındadır. Bunu cevaplayacağım. Onun dışında, “Neden hep aynı coğrafyaya geldi?” eleştiriniz güçlü değildir. Tarihsel olarak öyle olmadığına dair tam bir kanıtımız yok. Öyle olduğuna dair de bir kanıtımız yok fakat, aksi bir şekilde bulgu olmadığından dolayı Kur’an’ın doğru olması peygamberlerin farklı coğrafyaya geldiğinin bir kanıtı olacaktır. Tam anlatamamış olabilirim, kısaca dediğim şey şu; peygamberlerin olduğu coğrafya ile ilgili gelen iddialar aksi olan iddialarden ne üstün, ne de altta. Bu durumda buna bakarak bir yorum yapmak yanlış olur. Cevaplayacağım dediğim yere geleyim; kar vb. olaylardan bahsedilmemesi Kur’an’ın Allah’ın sözü olmadığını göstermez. Evvela bir kişi de, “neden afrikadan bahsetmemiş?” diyebilir. Önemli olan bu değildir, o zamanki her şeyden bahsetmemesi zaten olasıdır. Ve kar gibi olayların geçip geçmemesi hiçbir şey ifade etmiyor iken, Kur’an’da, Arap Yardımadası’na yağma olasılığı çok düşük olan “dolu”(min beredin) yağış türü Nur Suresi 43. ayette geçiyor. Kur’an kesin doğru mu oldu? Tabii ki hayır.

      3) Dinlerin “bela” olduğuna dair yorumunuz mesela kişiseldir. Bir ateist olarak, “kötü”nün tanımını neye göre yapıyorsunuz? Hadi yaptınız diyelim, İslam mı “bela” yoksa insanlar mı onu bela haline getirmişler, buna dair kanıtlar vermememiz gerekir. Kur’an zaten “Kur’an apaçık bir kitaptır, herkes anlayabilir” demiyor buraya dikkat edelim. Sad Suresi 29. ayette “Temiz akıl sahipleri öğüt alsınlar diye indirdik” denir. Örneğin Yunus Suresi 5. ayette de bilgili toplulukların anlayacağını söylüyor. “Temiz akıl” ifadesine dikka edin. Akıl da yetmez, temiz akıl olması gerekiyor. Yani önyargı ile bakan, kalıpyargı ile bakan, dürüst olmayan zaten anlamayacaktır.(Temiz akıl bunu ifade eder. Hem temiz, hem de akıl olması gerekir. Temizden kasıt üstte yazdığım gibidir, akıl da, mantıksal şekilde iddialar ortaya atmak ile ilgilidir) Bizim dediğimiz İslam’ın tahrif edilmesi olayı dediğiniz ayetlerle çelişmemektedir, tam tersine o ayetler bizi doğrulamaktadır. Bununla birlikte, Mekkeli Müşriklerin Kur’an’daki ifadeler kendi atalarına uymadığı için “Bundan başka Kur’an getirin!” dediğini biliyoruz(Yunus/15). Bugün de benzeri şey oluyor ve aynı şekilde İslam tahrif ediliyor. Bu durumun Kur’an ile çelişen bir tarafı yok. İmtihan dünyası dahi bununla ilgili. İmtihan sadece kötü bir olayın olması değildir. Aklını kullanmak da buna dahildir. Yani, özgür irademle mantıksal bir şekilde düşünüp Tanrı’yı bulabilecek miyim? Tanrı’nın dediklerini yerine getirebilecek miyim? Zaten İslamiyet hiç tahrif edilmeyecek olsaydı, düşünüp araştırmanın, dolayısıyla imtihanın ne anlamı kalırdı?

      4) Orayı biraz yanlış anlamışsınız. Dediğim şey şu; inandığın düşünceye/dine dair kanıtın nedir? Eğer doğru düzgün bir kanıtın varsa zaten diğerleri yanlış olacaktır. Senin yaptığın eleştiri “Ben A’ya inandığım için B’yi reddediyorum” diyenler içindir. Biz ise, “Ben X sebepten dolayı A’ya inanıyorum, bununla birlikte B’de olan Z fikrinden dolayı B’nin yanlış olduğunu düşünüyorum.” gibi eleştiriyoruz. Bir analoji yapalım; 10 tane araç kaza yaptım diyelim. Her biri de “Ben suçsuzum” diyorsa, “Çok araç kaza yapmış ve hepsi suçsuzum diyor, boşverelim” mi diyeceğiz? Bu olayı araştırıp suçsuz olanın kim olduğunu bulup buna göre “X’den dolayı ikinci sürücünün doğru olduğunu düşünüyorum. Yani, diğer 9 şöfor suçludur.” demek mantıklı olanıdır. Din konusunda da aynen böyle. Sebep vererek İslamiyet’i doğru buluyoruz. “Ben bilirim, Tanrı var” gibi bir şey söylemiyoruz. Tanrı’nın varlığına dair argümanlardan ve teolojik argümanlardan yola çıkarak İslam doğru diyoruz. “4000 din var inan birisi de 3999’unu reddediyor” iddiasına karşılık şöyle bir iddia da verilebilir, “Tanrı hakkında 4000 tane ideolojik düşünce var(Panteizm, İslam, Agnostizm, Ateizm vs.) ve ateistler bunlardan sadece birine inanıyor, diğer 3999’unu reddediyor.” Görüldüğü üzere, bu mantıksız bir iddiadır. Ateistlerin diğer 3999 düşünceyi reddetmesi önemli değil, ateizme dair kanıtların olup olmadığı önemlidir. (Ateistler için “inanç” kelimesini kullandığımdan dolayı bana kızabilirsiniz ancak ateizm de bir inançtır; mesela Tanrı’nın olmadığına dair bir inançtır. Mesela çoğu ateistin inandığı şey bilimin yapılabilir olduğudur, lakin bilimin yapılabilir olduğuna dair hiçbir deneysel kanıtımız yoktur, sadece inancımız vardır. İnanç, kanıtsızca inanmak demek değildir. Kanıtlı ve kanıtsız inanç olarak ayrım yapılabilir. Sorun kanıtsız inançlarda. Bir kişi herhangi bir şeye inanıyorsa onun kanıtı getirmelidir ki “Bu doğrudur” diyebilelim.)

      5) Öncelikle katı kuralların saçma olmasına dair mantıklamanızın nedeni nedir? Ve İslam’da hangi kural “katı”dır? İslam’da tam tersine “Dinde zorlama yoktur” denilir, yani dine inan birisi namaz kılmıyorsa onu kimse zorlayamaz. Kur’an “Namaz kılmayan cehenneme gider” deseydi eğer, o zaman tam anlamıyla “katı” diyebilirdik, fakat öyle değil. Kitabın tek bir dil olması hiçbir şey teşkil etmiyor. Sonuçta, aynı anda farklı farklı yerlere indirme gibi bir prensip izlememiş Tanrı, bir yere indirip diğer yerlere de yaydırma presibini izlemiş. Bu durumun içinde tek bir dil olması zaten mantıklı değil midir? Mantıksal bir çelişki var mı ki burada “Kitabın tek bir dil olması sorunludur” diyebiliyoruz? Ve, eğer “O zaman Araplar daha iyi anlar ama” diyorsanız da. Bu yazımızı okuyabilirsiniz: https://goo.gl/dsYVQ7

      Ben Ali Şeriati’nin bu sözüne katılıyorum; dinler afyondur, ama hangi dinler? “Şirk Dinleri”. Örneğin “kutsal” ile ve dinlerin afyonu ile alakalı olarak; Kadir Gecesine insanlar bir anlam yükler ve “Kadir Gecesi kutsaldır” derler. Ancak Kur’an’da tam olarak böyle değildir. Kur’an’a göre önem ve “kutsallık” geceye ait değildir! O gecede inen şeye, yani Kur’an’a aittir. İnsanlar bu hatayı çok yapıyorlar. Örneğin Muhammed’in olduğu iddia edilen şeylere de öpücükler konduruyorlar sürekli. Sanki Muhammed normal bir insan değilmiş gibi, ve sanki Muhammed’in giydiği şeyler kustalmış gibi. Ki onların Muhammed’e ait olduğundan da emin değiliz. Hadi emin olduk diyelim, Muhammed’in giydiği şeylerin hiçbir değeri yoktur. Muhammed de bizim gibi bir insandı, farklı olarak peygamberdi. Ancak bu giydiklerini kutsal yapmaz. Bizlere getirdiği şeyi kutsal yapar. Ve, Muhammed’in hayatında izlediği yol bizim için önemli olur, giydikleri değil…

      6) Güzellikle olması da zaten beni ilgilendirmez 🙂 Çünkü “güzel” dediğimiz şeyin temelini atmak önemlidir. Aksi halde öznel bir şey söylemiş oluruz. Neyse, Muhammed’in hasta olduğuna dair eleştiriler çok saçma geliyor bana. Pozitif tarihte Muhammed çok sevilen birisi ve kimsenin ona “O hastaydı” dediğini görmedim. Muhammed çok iyi bir konuşmacı ve bilge birisi olarak anılır. Aksini iddia eden herhangi bir tarihsel kitaba veya düşünüre rastlamadım. Bu iddia günümüzün Türk ateistlerinde ortaya çıkmış ve herhangi bir kanıtı bulunmayan bir iddiadır. Hasan Mezarcı kim daha önce duymadım fakat,(Mesih diye yanlış yazdınız sanırım, mehdi olabilir) Mehdi gibi bir şeyin gelmeyeceği Kur’an’da çok açıktır. Bu, insanların eski tarihlerden beri uydurduğu bir şeydir. He, dersen ki Muhammed’in peygamberliğine inanıyorsun ama atıyorum annen sana gelse “Ben peygamberim” dese neden inanmazsın, bunu cevaplarım. Öncelikle, Muhammed sadece “Ben peygamberim” demekle kalmamış, dünyada birçok şey değiştiren bir kitap olan Kur’an’ı da delil olarak ortaya sunmuştur. Peygamberin bunları yaparken para istediğine dair herhangi bir tarihsel kanıt yoktur, ki tam tersine yardımlaşmalar yaptığına dair kanıt vardır. Bununla birlikte Kur’an’da da “Din konusunda sizden ücret istemeyenlere uyun”(Yasin/21) denir. Şu soru çıkar, Muhammed’in çıkarı neydi? Çıkarının olmaması tam bir kanıt değildir tabii ki. Fakat, Kur’an’ın da Tanrı’dan olduğuna dair iddialarının yanında, şöyle söylemleri vardır: “Eğer bu Allah sözü değilse hadi beşerler benzeri bir söz getirsinler!” veya “Eğer Allah’tan gelmiyor olsaydı bu kitapta çelişkiler olurdu” gibi… Bir kişinin havada uçması veya güzel konuşması onun peygamber olabileceği anlamına gelmez. Kur’an’da tarihsel olarak o dönemde yazılamayacak birçok şey var. Örneğin, “Tarık” diye bahsedilen “Vuruşlu yıldız” gibi. Örneğin, evrenin genişlemesi gibi.(O dönemlerde genel kabul edilene göre evrenin genişlediğini söyleyen bir model yoktur.) Örneğin, Kur’an’ın tarih hakkında söylemlerinin olması ve bunların da tarihsel olarak çelişmemesi gibi. Muhammed bunların hepsini nasıl yaptı? Antik Yunan’daki tüm kitapları dahi okusa, evrenin genişlediği o zamanlar söyleyen bir kitabın olduğuna dair hiçbir kanıt yok. O zamanlarda bahseden kişiler olduğunu bulurduk zaten. Ama hadi eski bir Antik Yunan kitabında evrenin genişlediği yazıyor diyelim. Muhammed o zaman hiç kabul edilmeyen bu görüşü aldı da neden Kur’an’a yazdı? O zaman Araplar arasında genellikle Aristo fikirleri hakim çünkü. Ve bu Aristo ile tamamen çelişkili.

      Genel olarak bu tür iddialar, doğru düzgün bir kanıta sahip olmadığı gibi mantıklama açısından ya hatalı, ya da düşük bir mantıklamaya sahip oluyor.

      • Asdfghjsk dedi ki:

        Merhaba, az öz yazayım:
        -2: tarihsel bir kanıt olarak tanrıların nitelikleri yetmez mi ? eski Yunan tanrıları,mısır tanrıları , putlar,yehoava,allah ,deizmdeki,tanrı yani ortada bir tanrı evrimi olduğu açık.
        3-Diğer dinlerde islama peygamberlere dair bir şey yok Kuran’da da sadece gönderdik denmiş ee gördüklerime mi anlatilana mı inanayım şu konuyu biraz a açayım kuranda 24 peygamber var 16 sı baba oğul torun anlatılan hikayeler hep yerel ,diger yerlere de göndermiş demek çok çaresizce benim iddiamın ispatı diğer dinler.

        Diğer yazdıklarina yazacagim yanıtlarin cevabını tahmin ediyorum bu yüzden sana Bir tavsiyem var Twitter’da Aklıngözü diye bir hesap İslam eleştirisi yapıyor oraya göz atabilirsin:

        Aklın Gözü (@aklingozu) adlı kişiye göz at: https://twitter.com/aklingozu?s=09

        kusura bakma ama yanit yazacak halim yok az çok belli senin de bana vereceğin yanıtlar iyi günler.

        • Furkan dedi ki:

          Asdfghjsk Bey/Hanım, yazıya birçok soru-cevap ekledim ve eskilerini yeniledim. Şu an çok daha tutarlı ve düzgün cevaplar yer alıyor. Yazıyı tekrar bir gözden geçirmenizi öneririm. Çok önemli konularda cevaplar var çünkü. Şimdiki söylediklerinizi cevaplamak gerekirse:

          2) Dedikleriniz felsefi anlamda pek bir şey ifade etmiyor. Çünkü, “Hassas ayar argümanı var.” diyen bilim insanlarına karşı “Onlar olmasaydı zaten burada olmazdık.” diyenlerin hatasını yapıyorsunuz. Yani, hassas ayarların neden olduğuna dair açıklama yapmıyorsunuz, sadece neden-sonuç ilişkisi açısıdan bir şey söylüyorsunuz. Bu dedikleriniz pek bir önem arz etmez. Allah’ın yokluğunu kanıtlamak için bu gibi örneklerle değil, Kur’an’ın hatalı olduğu ve felsefi anlamda Tanrı’nın çelişkili olduğu gibi mantıklamalarla gelmelisiniz. Sadece tarihsel söylemlerle çok farklı şeyler çıkabilir ortaya. Ayrıca, attığınız kişinin birkaç tweetini okudum ve oruç hakkındaki tweetini görünce hiçbir felsefi bilgisi ve teolojik bilgisi olmayan, sadece önüne gelen şeye saydırıp popülerlik kazanan birisiymiş gibi göründü bana. Çünkü “Oruç, egoist Tanrıların insanlara çektirdiği eziyettir.” diyor. Birincisi, oruç zaten ölümüne tutulması gereken bir şey değildir. O yüzden Kur’an’da yolculara, zor durumda olanlara ve yaşlılara tutmak farz değil ve hatta yasaktır da, ki rahatsızlanmasınlar. Aynı zamanda Kur’an’da orucun nedeninin insanları fikirsel yönden geliştirdiği yazar ki gördüğümüz üzere de oruç diğer hayvanların pek de umursayacağı bir şey değil. Ön beyin ile alakalı, ve ön beyin de insanlarda çok geliştiği için bugün bizler bu haldeyiz. Oruç, diğer hayvanlardan yegane farkımız olan iradeyi arttırıyor. Tabii Kur’an’da yazıldığına göre tutulursa. Yani bir kişi yalnızca yemek orucu tutuyorsa bu Kur’an’daki oruç değildir, yararsızdır da. Tanrı’nın egoist olduğu önermesi mantıklanmamış ve boş bir önermedir. Aynı şekilde, “Tanrı şu kocaman evrene vermediği aklı insan gibi küçük bir canlıya vermiş.” gibi de düşünülebilir ve mantıklama açısından aynılardır.

          3) Öncelikle, Kur’an her yere peygamber gönderdik demiyor, resul gönderdik diyor. Bir peygamber aynı zamanda bir resuldür, ama bir resul illa ki peygamber değildir. Resul elçi anlamına gelir. Kur’an Hz. Muhammed’e son nebi der ama son resul demez. Bu konuda daha derin bir yazı olan (http://19.org/tr/her-topluma-elci) yazısına bakabilirsiniz. Şöyle bir şey var ki, Kur’an’da tarihsel olaylardan bahsederken de genellikle zamanı, mekanı ve bu yaşanan olayın içinde kimlerin bulunduğunu verilmez. Kur’an çok boyutlu bir kitap olduğu için kişilerden değil, kişiliklerden bahseder. Örneğin Musa kıssasında “Firavun” der, ama Firavun kişinin ismi değildir. Kur’an Firavunluğu aktarır, Firavun’un kişiliğini aktarır. Örneğin “Adem’in eşi” der ama adını söylemez, gerekli değildir çünkü. Kur’an “Ebu Leheb” der ama Ebu Leheb kişinin adı değildir, zaten Kur’an kişilerle muhattab değildir. Kur’an’ın amacı Ebu Lehebliği aktarmaktır. Dolayısıyla az ve öz bir şekilde aktarır(Bilirsin, Kur’an kolaylaştırıldığını söyler kendisi için). Bir de şöyle düşünün, Kur’an’da gelen binlerce/on binlerce peygamberden bahsedilseydi kaç sayfa olurdu? Her peygamberden bir sayfa bile bahsetse muhtemelen şu anki Kur’an’ın 5-10 katı olurdu(Kaç peygamber geldiğini bilmiyoruz). Hatta yüzbinlerce peygamber gelmiş ise şu anki Kur’an’ın yüzlerce katı olurdu(Düşünün, sadece peygamberlerden bir ayet bahsetseydi. Allah’ın sıfatları, yaratılış, cennet-cehennem gibi konulardan hiç bahsetmeyecek, sadece peygamberlerden bahsedecek olsaydı). Anlayacağınız üzere, Kur’an gelen birçok peygamberden bahsetmiyor ve gelmiş olan diğer peygamberlerin de şu anda Kur’an’da bulunan kıssalara benzer şeylerle karşılaştığını söylüyor. Dolayısıyla bahsetmemesi de gayet mantıklıdır. Ve tarihsel anlamda bu halklar(Örneğin Aburjinler) gelen elçiyi kaydetmemiş olabilir. Zaten Aburjinlerin tüm kayıtlarını bulduk mu? İlla ki kayıtlarına kaydetmeleri mi gerekiyor? İlla ki kayıt etmelerinin gerekmediği zaten açık, Kur’an’da da “İlla ki kayıt altına alacaklardır.” gibi bir iddia da yoktur. Ben “Her yere resul gelmemiştir” iddiasını pek güçlü bulmuyorum. Bunun yerine Kur’an’ın yanlış olduğunu kanıtlarsanız, o zaman Allah fikri de, bu cümle de yanlışlanmış olacaktır. Kur’an’da tüm peygamberlerden bahsetmeme konusunda çok rasyonel bir yolu seçmiştir. Teşekkürler sorularınız için.

          Ve şunu söylemek istiyorum. Eğer sorularınıza verilen cevaplar doğruysa yine o cevaplar verilecektir. Örneğin birisinin üstündeki t-shirt kırmızı olursa ve biz ona üstündekinin rengini sorarsak hep kırmızı diyecektir. Dolayısıyla sizin “Sen de hep aynı şeyi söylüyorsun.” deyip, kişinin dediklerini reddetmeniz rasyonel midir? Eğer bir şeylere itiraz etmek istiyorsanız lütfen yazın. Daha net ve güzel cevap vereceğimden emin olabilirsiniz.

    • lever dedi ki:

      Soru 1: Hz. Muhammed’in Kur’an’ın bildiricisi olduğuna inanıyor musun?
      Soru 2: Kur’an-ı Kerim’in Müslümanlığın kitabı olduğunu düşünüyor musun?

      Eğer yukarıdaki üç sorudan herhangi birine “Evet” diyorsan Hz. Muhammed’e “Hasta bir insandı” demeni kınıyorum.

  2. Hathrone dedi ki:

    Özellikle şu Hz. Muhammed’in yaşamadığı eleştirisine internette cevap veren yazı yoktu. Bu yazı çok detaylı ve süper olmuş! Yeni ateistlerin saçmalıklarına son vermişsiniz.

  3. hacı dedi ki:

    Her konuya güzelce cevap vermişsiniz ama unuttuğunuz bir şey var eski metinler ve dinlerdeki ifadelerin benzerlikleri hakkında ne diyorsunuz?

    • Furkan dedi ki:

      Haklısınız o konuya da değinmek gerekirdi. Tavsiyeniz için teşekkürler, bu konuyu da yazıya ekleyeceğim cevabımın ne olduğunu görürsünüz 🙂

  4. arda dedi ki:

    peki tanrı kaldıramayacağı bir taşı yaratabilir mi? Eğer yaratamıyorsa güçlü değildir eğer yaratabiliyorsa da artık kendinden güçlü bir şey vardır ve yine güçlü değildir bu iddia sizce ne kadar kuvvetli?

    • Furkan dedi ki:

      Bu felsefi açıdan hiçbir mantık içermez ve hatalı bir söylemdir. John Mackie ve Saul Kripke gibi ünlü ateist filozoflar da böyle düşünmektedir, neden? Tanrı’nın tanımı zaten en kudretlidir(En kudretliden kasıt mantıksal olan her şeye gücü yetendir. Örneğin Kur’an’da da Tanrı’nın çocuğunun var olduğu iddiasına, “O bundan münezzehtir.” diye cevap verilir). Yani bu soru aslında “Her şeye gücü yeten şey gücünün yetmeyeceği bir şey yapabilir mi?” demektedir. Bu soru bu nedenle mantık hatasına sahiptir. Cevap: “Tanrı’nın her şeyi yapabiliyor olması O’nun çelişkili şeyler yapabiliyor olması anlamına gelmez, ve bu çelişkili şeyler yapma olayının Tanrı’nın en kudretli sıfatını yıkma ile ilgisi yoktur. Çünkü çelişkili şeyler yapmak herhangi bir varlık için imkansızdır. Tanrı, mantıksal açıdan her şeyi yapabilir, çelişkiler hiçbir varlık tarafından yapamaz. Tanrı’nın dört kenara sahip bir üçgen yaratması imkansızdır, çünkü mantıksal açıdan bu çelişki içerir. Aynı şekilde her şeyi kaldıran bir şeyin kaldıramayacağı bir şey yapması da imkansızdır. Dolayısıyla bu soru hatalıdır.”

      Anlayacağınız üzere, mantık yasaları her şey için geçerlidir ve bu soru hatalıdır. Eğer derseniz ki “Mantık yasaları her şey için geçerli değildir, bu Tanrı, her şeye gücü yetmeli.” o zaman cevabım şu olur: “Tanrı kaldırmayacağı bir şeyi yaratabilir ve bunu kaldırabilir.” Burada itirazınız “Ama kaldıramayacağı şeyi yaratıp kaldırması çelişki değil mi?” şeklinde olursa, çelişkilerin olabileceğini siz savundunuz ben değil. Ve burada Descartes gibi bir yorum da yapılabilir, yani Tanrı’nın mantık ötesinde olduğu savunulur. Sonuçta, bize çelişki gibi gelse de Tanrı her şeyi yapabilir.

      Ama ben Descartes’inki gibi bir yorumu savunmuyorum. Zaten Tanrı’nın mantıksal olan her şeyi yapabilmesi ve çelişkili şeyleri yapamaması O’nun güçsüzlüğünden kaynaklanmaz, çünkü çelişkiler birbirini yok eder, bu nedenle herhangi bir varlık tarafından yapılması imkansızdır. Yani şu şekilde, evli ve bekar olan bir adam diyemezsiniz. Ya evli, ya da bekar tanımlarından birini seçmelisiniz ve bir tanımı seçtiğinizde o adam için diğer tanım otomatik olarak yok olur. Aynı şey bu konuda da geçerlidir. Her şeye gücü yeten varlığın gücünün yetmediği bir şey olmayacağı için soru tamamıyla hatalıdır. He tabii, konuştuğunuz kişi Tanrı’nın tanımını “Çelişkili ve çelişkisiz her şeye gücü yeten” olmasını İSTİYORSA Descartes’inki gibi bir cevapla bu görüş de yıkılabilir.

      Bu görüş zaten din felsefecileri tarafından düşünülmemektedir bile. Aquinas zamanında zaten cevaplanmış bir görüştür. Yeni ateistler felsefeden yoksun olduğu için böyle mantıksız şeyleri söylese de bize bunun cevabını vermek düşer.

  5. Abcçdef dedi ki:

    Kadir gecesi hakkında ki yorumunuz yanlış olmamış mi? Normalde surede genel bir yaklaşım var, geçmiş bir zamandan bahsedilmiyor ki. (tenezzelü-lmelâiketü verrûhu fîhâ biizni rabbihim. min külli emr. (Kadir 97:4).Ee bu şimdiki kadir gecesini de mübarek kılmaz mı

    • Furkan dedi ki:

      Evet, Kadir Gecesi önemlidir fakat kutsal değildir. Kadir Gecesi önemlidir çünkü Kur’an o günde inmiştir. Ben orada özellikle o güne kutsallık ekleyenler için yorum yaptım. Önemli bir gecedir, fakat bunun nedeni o “gün”den dolayı değildir, inen şeyden dolayıdır. Ve gecenin herhangi bir kutsallığı falan yoktur, önemi de o günde Kur’an’ın inmesidir, farklı nedenleri yoktur. Meleklerin inmesini halk yanlış anlıyor. Meleklerin inmesini sanki o gün Noel Baba geliyor da hediye dağıtıyormuş gibi anlıyorlar. İşte bu yaklaşım yanlıştır. Yoksa Kadir Gecesi önemli ve güzel bir gecedir. Benim aktarmaya çalıştığım şey de işte bu yanlış bakış açısınaydı, Kadir Gecesi’nin önemine dair itirazım yok.

  6. Cengiz dedi ki:

    “”… daha birçok iğrenç hükümler Allah’ın değil, Şirk Dini’nin hükmüdür. “”

    İğrenç diyerek dinden çıktın belki de. Bunlar sahih hadislerde geçen bizzat peygamberin söylediği ve uyguladığı şeylerdir. Eğer sen işine gelmediği için bunlara yalan diyorsan, bunları kabul ettiği için dinden çıkanlara birşey diyemezsin, çünkü biliyoruz ki bunlar islam’da vardır ve insanlar da bunların islamda oldugunu bilir. “Zina edeni taslayarak öldür diyen bir dine inanmiyorum.” diyen birinin haksız olduğu kısım nedir? Senin gibi kafasına göre dini yorumlaması daha mı mantıklı? Demek ki sen de bunları kabul edemiyorsun,bunlar yüzünden dinden çıkan biriyle aranda fark yok yani. Zaten sen de “iğrenç” diyerek böyle bir dini kabul edemeyeceğini itiraf ettin, o zaman kabul edemeyenlere bir şey diyemezsin.

    • Furkan dedi ki:

      Merhaba Cengiz Bey, yorumunuz için teşekkür ederim öncelikle. İşime gelmediği için yalan demediğimi ve temel bir eleştiri yaptığımı bu yazının bir kısmında da belirttim aslında. Ama tam çıkaramamış olabilirsiniz, bu konuda özellikle şu yazımızı okumanızı isterim: https://mantiksalteizm.com/neden-kuran-yeterli

      Ben nerede dini kafama göre yorumladım? Öncelikle, “Herkes bunun İslam’da olduğunu bilir” demek bir eleştiri değildir. “Herkes” doğru mu biliyor? “Herkesin” dayandığı argüman nedir?(Felsefede argümanlara bakılır, istiyorsa 8.000.000.000 insandan 7.999.999.999 insan aynı şeye inansın. Kalan bir kişi sağlam bir argüman getirmişse o diğer tüm insanların görüşü yanlış demektir) Ben “herkesin” dayandığı şeye karşı temel bir eleştiri getirdim zaten, o “herkes” de dediklerimin yanlış olduğuna dair bir argüman sunsun madem(Not: “Kafana göre yorumluyorsun” demek bir eleştiri değildir). Ayrıca, dinin kaynağı nedir? Herhangi bir insanın dediği şey dinin kaynağı olabilir mi, yoksa yalnızca kitabı indirdiği iddia edilen Tanrı mıdır hüküm koyucu? Kur’an’da tek hüküm koyucunun(Din konusunda) Allah olduğu ve Kur’an’ın din konusunda yeterli olduğu defalarca geçiyor. Hadislere neden bakılır? Kur’an eksik diye… Ama Kur’an kendisine eksik demiyor. Tam tersine hadislere bakan birisi “dinden çıkmış” olur(Tabii dinden çıkmak kavramı çok derin bir kavramdır, kafamızda göre herkese bunu diyemeyiz. Kendine Müslüman diyen birisine “dinden çıkmış” deme hakkım da yoktur zaten, onu bir anlatma biçimi olarak alın). Eğer Allah’tan başka birisi hüküm koyabiliyorsa Kur’an’da neden din konusunda tek hüküm koyucunun Allah olduğu ve kitapta yazmayan şeyin din konusunda önemli olmadığı geçiyor(Bkz. Maide 101)?

      “İnanmayanlara bir şey diyemezsin” kısmın hatalı, sorun şurada, ben zaten dinin öyle olamdığını söylüyorum. Ve, bir şeyin “iğrenç” olması o şeyin yanlış olduğunu da göstermez(Birazdan buna değineceğim. Ki ben yazıda iğrenç olduğu için kabul etmediğimi yazmadım, temel bir eleştiri getirdim). Bu yazıda belirttiğim gibi, inanmayan kişilerin temelinde birçok tutarsızlıkları oluyor, o nedenle onlara bir şey diyebilirim. Ve, zaten dinin öyle olmadığını savunduğum için inanmayanlara bir şey diyebilirim(Bir şey diyebilirimden kasıt eleştiri getirebilirim). “İğrenç diyerek böyle bir dini kabul edemeyeceğini söylüyorsun” demişsin de bu hatalı bir söylem. Zira ben zaten din o değil diyorum, ona “Şirk Dini” diyorum(Bkz. Ali Şeriati). Ve, bir şeyin bize iğrenç gelmesi o şeyin yanlış olduğunu göstermez. Hadislere “iğrenç” olduğundan dolayı inanmıyorum değil(Çünkü iğrenç olsa da doğru olabilirler), Kur’an ile çeliştiğinden dolayı inanmıyorum. Ayrıca, sanırım diğer kısımları beğenmişsiniz ki sadece bu konuyu bir eleştiri getirmiş ve diğer kısımlardan bahsetmemişsiniz(Ki bu kısımda da hatalı söylemler kullanmışsınız, temelde mantık hatası olan cümleleriniz bulunuyor. Onları üstte cevapladım zaten). Yazının yeni ateizme eleştiri olan ve cevap olan kısımlarını nasıl buldunuz peki?

      • Cengiz dedi ki:

        Burada konunun dini ve fıkhi boyutuna girmek niyetinde değilim. Bu hadis konusu başlı başına bir tartışma konusudur,sana islami sitelerden hadis inkarcilarina karşı yazilan tonla makale gösterebilirim,bunla ilgili kitaplar da vardır. Tabi bunların olması onları haklı yapmaz ama demek istediğim şey bunun öyle kestir at şeklinde basit bir mantığı olmadığı. Kuranla çelişiyor demissin,buna da cevap verilebilir, başkasına göre celismez ve bir şekilde bunları uyuşturur birbiriyle. Dediğim gibi ben hadisler dinin kaynağı mı değil mi bunu tartisiyorum şuanda, bana göre hadissiz islam olmaz o ayrı mesele.

        İğrenç olduğunu söyleyip kabul edemiyorsandan kastım şudur, bu hadislere bakan biri senin gibi bunların iğrenç olduğunu düşünüyorsa “bir Tanrı bunları emretmiş olamaz,bu din ilahi olamaz” deyip dinden çıkabilir, sen kendin de bunların iğrenç olduğunu söylüyorsan, bu kişiye itiraz edemezsin onu diyorum. İkiniz de aynı düşünüyorsunuz çünkü, vardığınız sonuçlar farklı. Adam recm cezasını barbarca bulup sonsuz iyi merhametli bir Tanrı bunu emretmiş olamaz bu din yanlıştır diyorsa burada itiraz ettiğin şey nedir? Bu kişi senin gibi bir islam anlayışına sahip olmayabilir, hadisleri kaynak kabul edebilir,yani bunu din kabul edebilir,bu yüzden de dinden çıkabilir. İnsanlar dinin öyle olduğunu bilir derken bunu cogunluga basvurup doğruluk kanıtı olarak kullanmadım, bu din olarak düşünüldüğü için insanlar dinden uzaklaşıyor dedim.

        Yazı genel olarak iyi ve günümüzdeki bazı dinsiz olunca kendini süper zeki zannedenlerin iddialarına cevap olmuş.

        Katılmadığım birkaç nokta var:
        –Çoklu evrenler tanrının olmadığını göstermez demişsin.Evet göstermez ama çoklu evrenler varsa bu hassas ayar argümanı için bir alternatif oluşturur ve bu konuda tanrıya ihtiyaç olmadığını gösterebilir. Hassas ayarlar için naturalist bir açıklama sunar ve bunun tasarım sonucu olmadığını gösterebilir.Burada kimse çoklu evrenler varsa Tanrı yoktur demiyor, zaten biz herşeyi açıklayabilsek bile “Tanrı böyle yaratmış olabilir” diyerek Tanrıya yer bulabilirsin,yanlışlanamaz bir şeydir bir nevi. Çoklu evrenler varsa hassas ayar argümanı zayıflar, eğer sonsuz sayıda evren varsa bir tanesinin bizimki gibi olması şaşırtıcı değildir diyebiliriz.Ayrıca eğer bir ateiste “çoklu evrenler hakkında kanıt olmayan metafiziksel bir şeydir” dersen o da aynısının Tanrı için de geçerli olduğunu söyleyebilir, o zaman aralarındaki fark ne 🙂

        –Dinini doğduğun yer belirler, buna kimsenin itiraz edeceğini sanmıyorum.Dünyada herkes doğduğu kültürün dinini miras alır ve bu nadiren değişir. Burada öne sürülen şey dinin bu yüzden yanlış olduğu değil, dini bizim seçmediğimiz ve yalnızca ailemizden aldığımızdır.Çok az kişi kendi dininden şüphe edip başka dinlere yönelir.Evet sen de amerikada doğup büyüseydin hristiyanlığı savunan bir blogda yazıyor olurdun ve islamı eleştirirdin muhtemelen.Bu tanrının ilahi sinav düşüncesinin mantığını da sorgular.Herkesin doğduu coğrafyaya göre dininin şekillendiği bir dünyada insanları yanlış dine inandı diye (şans eseri orda doğdu diye) cehenneme atmak adil midir? Muhtemelen “araştıran zaten islamı seçer” diyeceksin, evet herkes kendi dini için aynını söylüyor zaten 🙂

        –Cehennem konusunda,tıpkı düşündüğüm gibi düzgün bir cevap verememişsin, zaten hiçbir teistten şimdiye kadar cehennem problemine mantıklı bir çözüm sunan duymadım.Kaçamak ve yüzeysel bir cevap vermişsin. Kuranda cehennemdeki işkenceler detaylı olarak anlatılır,insanın aklına gelebilecek en korkunç işkence ve acılar cehennemdekilere layık görülür Allah tarafından.Bunun neresinde merhamet vardır acaba? İyi insanların,tanrıya inansın ınanmasın müslüman olmadığı için sonsuza kadar en korkunç acılarla cezalandırılması nasıl adalete ve merhamete sığar? Bunun açıklaması var mı?

        –Ateistler neden “inanmamak” istesin? Öldükten sonra sonsuz mutluluk,ilahi adalet,seni seven bir Tanrı fikri insanın hoşuna gider.Bunların yokluğu da insana dehşet verir.Bir ateist neden bunlara inanmak istemesin? Neden bu pis dünyanın ötesinde hiçbir şey olmadığına,ilahi adalet olmadığına,ölümün yokoluş olduğuna vs. inanmak istesin? Bunlar arzulanır şeyler mi? İnanmak istediğine inanan biri varsa bu teistler değil midir?

        –Son olarak evrim Tanrıyı dışlamaz demişsin.Bu da çoklu evrenler hipotezi gibi dışlamaz tabiki sonuçta evrimle yaratan Tanrı fikrini ortaya atabilirsin, fakat evrim kendi başına rastgele bir şekilde ilerleyebiliyorsa o zaman evrim tanrısız da mümkündür. Ayrıca dışlanır olduğunu da savunanlar vardır: Darvinci kötülük problemi http://alfa-sorgulama.blogspot.com.tr/2014/03/teizme-kars-evrimsel-arguman.html

        –Ateizme göre iyi-kötü olamaz demişisin,şunlara bakabilirsin:
        *http://alfa-sorgulama.blogspot.com.tr/2015/06/ahlak-ve-bilinc.html
        *http://alfa-sorgulama.blogspot.com.tr/2015/02/aksiyolojik-arguman.html

        • Furkan dedi ki:

          Öncelikle merhaba Cengiz Bey, bu yazıda Kur’an ile çeliştiğinden de bahsettik ama temel “inkar” nedenimiz Kur’an ile hadislerin çelişmesi değil, teknik anlamda Kur’an ile oluşmuş bir yapının hadisler ile çelişmesidir. Bizim temel nedenimiz iğrenç olduğundan dolayı kabul etmemek değil. Dediğiniz gibi, iğrenç gelmeyebilir de, hatta iğrenç olsa bile doğru olabilir de. Bizim hadisleri kabul etmeme nedenimiz din konusunda Kur’an’ın eksik olmadığı görüşü ve din konusunda sadece Allah’ın hüküm koyacağı görüşüne dayanır. Bu konuda özellikle şu yazımızı okursanız ne dediğimi anlarsınız: https://mantiksalteizm.com/neden-kuran-yeterli

          Yazıyı iyi bulmanıza sevindim, zaten dediğiniz amaçla yazdık. Ateizmi felsefi olarak savunanların da olduğunu biliyoruz. Dinde de Cübbeli Ahmet, Nihat Hatipoğlu gibilerinin yanında hem teolojik hem felsefi olarak işi inceleyenler de var, ateizmde de aynen öyle. Yazıda zaten “Ateizme Eleştiri” demiyoruz, yeni ateizme eleştiri diyoruz. Popüler bir görüş olan bu ateizmin bir kolu olan görüşü tamamıyla yıkacak bir yazı olduğunu düşünüyorum ben de 🙂

          Katılmadığınız noktalar hakkındaki cevaplarım:
          1. Tanrı ile çoklu evrenler arasındaki fark şu, çoklu evrenler bilimsel bir iddiadır Tanrı ise zaten tamamıyla metafiziksel bir iddia, yani Tanrı hakkında bilimsel bir kanıt bulmamıza gerek yok ama çoklu evrenler bilimsel bir iddia olduğu için metafiziksel olarak bırakılmamalı. Ben asla metafiziksel şeylere boş demiyorum. Ama çoklu evrenler bilimsel bir iddia ve şu an sadece metafiziksel bir şekilde duruyor. O nedenle şu anda çoklu evrenler hakkında konuşmak hatalı olacaktır. Çoklu evrenler “Sonsuz evren” var demiyor, birçok farklı görüşün olmasıyla birlikte özellikle 10^500 evren var diyor. Bu gerçekten muhteşem bir rakam. Fakat, sonsuz değil 🙂 Şu anda çok bilgimiz olmadığı için bir şey diyemiyorum çünkü ne desem bilimsel olması gereken bu konuda metafiziksel bir iddia olarak kalacak ve yanlışlığı, doğruluğu hakkında hiçbir şey ifade etmeyecek. Çoklu evrenleri oluşturan bu paradigmanın neye dayandığına da bakmamız gerekiyor mesela. Bu konular hakkında bilimsel hiçbir bilgimiz olmadığı için bu konuyla direkt bir eleştiri getirilmesini(Hassas ayara mesela) doğru bulmuyorum. Hassas ayar argümanına getirilebilecek çok daha güzel bir eleştiri var benim bildiğim 🙂 Her neyse, çoklu evrenler şu an için çok belirsiz bir konu ve bu kadar belirsiz bir konu hakkında ne desek sadece metafiziksel bir iddia olur. Bırakılm da bilim bize doğruyu göstersin.

          2. Öncelikle, mesela Kur’an’a göre tam anlamıyla kimin cehenneme, kimin cennete gideceği belirsizdir. Ve bunu belirleyen trilyonlarca şey vardır. Dediğin gibi de sorulabilir ve Tanrı’ya karşı çıkılabilir. Ama şöyle bir şey var, araştırma yükümlülüğü bize verilmiştir. Ve herkesin kendi dini için onu demesi benim dediğimi yanlış yapmaz. Gerçekten benim dediğim gibi olabilir mesela. Ben dediğin şeyi çok güçlü bulmuyorum. Çünkü mantıksal olarak Tanrı fikrinin çelişkisini göstermiyor. Daha çok kişisel bir yorum yapıyor. Umarım anlatmak istediğimi anlatabilmişimdir. Kaldı ki Kur’an’da birçok insanın cehenneme gideceği de söyleniyor. Ama bu demek değil ki “Ben Müslümanım” diyenler cennete gidecek. Ankebut Suresi 2. ayette ve daha birçok ayette bu duruma vurgu yapılır.

          3. Adalet ve merhamet kavramlarının temeli nedir, onu sormalıyız önce? Tanrı merhametlidir fakat kendine inanan birisine karşı merhametlidir. Bu inanan dediğim, ona buna kötülük yapan, Allah’a şirk koşan konusunda değil. Mesela bir kişi Allah’a inanıyor ama kötü bir şey yapmış, mesela tecavüz etmiş(Çok büyük bir günahtır bu). Fakat sonrasında çok pişman olmuş ve tövbe etmişse Allah’ın o kişiye merhamet edeceği aktarılır Kur’an’da. Aslında cevaplar kaçamak ve yüzeysel değil, epistemolojik temellendirmeyle alakalı. Tanrı, Tanrı’ya karşı sorumluluklarımız ve diğer canlılara karşı sorumluluklarımız diye ahlak kuralı koymuş. Bu kurallara uymayanlar ceza alacak. Tanrı’nın mutlak iyi olmasıyla cehennemde “işkence” olacak olmasına karşı bir itiraz getirilebilir ancak, “Bu kadar işkence adaletli mi” gibi bir itiraz kişisel olur. Tanrı, eğer bize seçim şansı sunmasaydı ve direkt oraya yollasaydı evet çelişirdi. Ama seçim şansımız olduğu için, “işkence” olacak olması çelişmez. “Neden illa ki işkence?” gibi eleştirel de dediğim gibi, çok kişisel. Tanrı öyle seçmiş, o nedenle işkence 🙂 Tabii ona bakış açısına göre işkence denilir.

          4. Psikolojik olarak inanmamak isteyebilir. Yaşadığı kötü şeylerden dolayı inanmak istemeyenler olabilir(Ki çevremde böyleleri var), inanan insanları salak görüp inanmamayı daha rasyonel bulabilir. İnanmak istediği için inanan veya inanmamak istediği için inananlar var. Yani teistlerde de ateistlerde de aynı tipte, irrasyonel olanlar var. O dediğin şeyleri görüp inanamayı seçenlerin olduğu gibi, “Bunlar ne be masal gibi” deyip reddedenler de var hiç düşünmeden. Ayrıca, böyle forumlara girip orada işte ayetler hakkında iddialar görüp, “Tanrı varsa nedeni de var, inananlar bunu sorgulaymıyor”, “Görünmez bir ejderhanın Tanrı’dan ne farkı var?” gibi şeyleri görüp “Lan bu kadar akıllı insan inanmıyor ve birçok kanıt sunuyorlar. İnanarak hata yapıyorum.” diyenler de var. Bir dönem bana da şey olmuştu, “O kadar bilgili bir inananla karşılaşmadım ama inanmayanlar mantıklı şeyler söylüyor gibi. İnanarak ben mi hata yapıyorum?” Ama ben bu fikrimden sonra daha fazla araştırmaya başladım ve şu anki hale geldim işte 🙂

          5. Bu konuda, popüler olanlardan çok derin olan felsefi argümanlara da mantıksal bir hata olmadan evrimin Tanrı’yı dışlamadığı cevabı verilebiliyor. “Evrim ve İslam Çelişir Mi” yazımızda popüler felsefi iddialara değindim mesela. Burada kısaca bahsettsem bir kısmı eksik kalacağı için o konuya şu an hiç girmiyorum. Ama genel anldam ateimin bize daha rasyonel gelebilecek cevaplar verdiğini düşünüyorum evrim konusunda. Yani diğer tüm konuları bir kenara bırakıp sadece evrimi değerlendirseydik Tanrı’nın varlığını seçmezdim. Ama Tanrı’nın varlığını diğer tüm alanlara bakarak da tartmamız gerekiyor. Sonuç olarak teizmin çok daha tutarlı cevap verdiğine inanıyorum. Evrim konusunda teizme bakış açım şu; mantıksal çelişki barındıran cevap vermezse tamamdır, diğer birçok konuda teizm daha rasyonel olduğu için teizm daha mantıklı olacaktır bana göre. Ki evrimsel konularda teizmin de cevapları var ve bunlar mantıkla, bilimle çelişen cevaplar değiller. Sadece ateistlerinki daha rasyonel geliyor. Ve bir konuda bir görüş daha rasyonel diye o görüşün doğru olduğu gibi bir sonuç çıkarmak hatalı olur. Mehmet Mirioğlu’nu(Alfa sitesinin sahibi) biliyorum daha önce okudum birçok yazısını. O iddialara özellikle cevap verebilirim ileriki zamanlarda, dediğim gibi, şimdi kısa kısa söylesem ne dersem eksik olacak. Kapsamlı bir şekilde ele almak lazım.

          Tekrar teşekkür ederim, sorgulama konusunda başarılar diliyorum.

          • Cengiz dedi ki:

            Tartışmayı daha uzatmak istemiyorum ikimiz de fikirlerimizi yazdık sonrası kısır döngü olucak, fakat şu hassas ayara getirilen güzel dediğin eleştiri nedir söylersen araştırmak istiyorum. Çünkü çoklu evren dışında hiçbir akla yatkın bir alternatif açıklama veya argumana doğru düzgün bir eleştiri duymadım, ateistleri bile etkileyen bir argüman bu. O bahsettigin eleştiri nedir?

          • Furkan dedi ki:

            Cevap verebilirsiniz aslında, hatta cevap vermenizi isterim. Ateistlerin neden inanmak istememesi konusu, çoklu evrenlerin hassas ayarı yok ettiği konusu, cehennemde yanmanın işkence olduğu konusu ve doğduğun yere göre dini seçme konusunda cevap vereceğinizi düşünmüyorum zaten. Ayrıca eski yorumuma şunları da ekleyeyim, temelinde bilim de din gibidir doğduğun yere göre inanma konusunda. Doğduğun yere göre bir bilim anlayışı, bilim algısı belirlersin. Bazı insanlar bilim konusunda sonradan araştırma yapıp temel felsefi şeylere uysa da din konusunda bunu pek yapmazlar. O nedenle “çok kişisel bir yorum” dedim. Çünkü diğer birçok konu da din gibidir(Doğduğun yere göre inanma konusunda). Ve, inanma konusu bizim elimizde olduğu için bu konudan bir eleştiri getirmek çok da tutarlı değil gibi. Ayrıca, bir ateist neye göre “Cehennemde yapılacak şey işkencedir” diyebilir? Yeni ateizme göre ahlak diye bir şey yokken “klasik ateizme” göre otorite ahlakın ne olduğunu belirler. Şu anda işkence bize kötü gibi geliyorsa da ileride ve hatta gelecek hayatta bunlar “kötü” diye adlandırılabilir mi? Adlandırılamaz. Ve, Tanrı “ahlak” kuralını böyle koymuş. Ayrıca, kişisel bir yorumdan çıkıp da “Tanrı’nın mutlak iyi kavramıyla bu durum çelişir” gibi felsefi bir iddiada bulunursanız de cevabım şu olacaktır: Eğer her ne olasılıkta olursa olsun işkence göreceksek bu mutlak iyi sıfatıyla çelişirdi. Fakat işkence görme ve görmeme durumları bizlerin elinde olduğu için bir çelişki yaratmayacaktır. Bazıları da, “Seçim mi? O zaman ‘Paranı ver yoksa öldürürüm’ diyen bir hırsız da seçim şansı veriyor. O nedenle böyle bir hırsız da yargılanmamalı” gibi saçma bir iddiada bulunuyor. Ama fark şu, hırsızın verdiği olasılıkların ikisi de kişi açısından “olumsuz” olasılıklar. Dolayısıyla bu olay ile Tanrı’nın seçim vermesi konusu aynı değildir. “Yazıda ateizme göre iyilik ve kötülük olmaz demişsiniz” deyip yazı atmışsınız fakat ben “Ateizmde iyilik kötülük olmaz” demedim. Yeni ateizme göre olmaz dedim. Diğer doğalcı ateist görüşlerde genel anlamıyla olabilir fakat iyilik ve kötülük değişken bir şeydir. Örneğin dünyadaki tüm erkekler “Tecavüz etmek iyidir” derse(Erkeklerin sayısı kadınlardan fazla olduğu için) tecavüz iyi bir şey olarak yorumlanabilir(Tabii burada aktardığım kadar basit değil). Ayrıca, “Teizme Karşı Evrimsel Argüman” yazısını okudum ve çok düşük bir eleştiriydi. YouTube ortamına geçince böyle şeylere cevap vereceğiz. “Akılsız Tasarım” ve “Darwinci Kötülük Problemi” argümanlarını güçlü bulmadım. Gereksiz Açıklama kısmı zaten birçok kişinin tatmin olmayacağı bir kısımdır, Ockham’ın usturası yanlış anlaşılmış gibi duruyor. Akılsız Tasarım’a dair 0hakikat0 kanalının YouTube üzerinden zaten güzel bir cevabı vardı. Darwinci Kötülük Problemi hakkında “Kötülük Problemine Cevap” adlı yazımızı okuyabilirsiniz şuradan:https://mantiksalteizm.com/kotuluk-argumanina-cevap (Darwinci Kötülük Problemi’nin de bahsettiği temel dayanakları yıktığını düşünüyorum malum yazımızın)

            Hassas ayar hakkındaki eleştiriye gelirsek, [0,+∞) aralığına bir olasılık ölçüsü koymak istersek ilgili olasılık dağılımı düzgün olamaz. Yani, eşit uzunluktaki her aralığa aynı olasılığı atayamayız. Evrende yaşama izin verecek sabitlerin olması gerektiği aralıkta olmalarının düşük bir “olasılık” olduğunu söyleyebilmek için bu sabitlerin olmuş olabileceği potansiyel aralığa bir olasılık ölçüsü koymak gerekiyor, lakin bu ölçü düzgün olamayacağı için “hassas” diyebilmek pek de olası olmuyor. Dediğimi tam anlamamış olabilirsin, birazda atacağım linkte bu konu hakkında da konuşuluyor, orada bahsederlerken anlarsın. Bu eleştiri ve bu argümana getirilen diğer eleştirilere cevap için şu videoyu izlemenizi öneririm: https://www.youtube.com/watch?v=jVPdJdNpIs8

            Ayrıca tekrar hatırlatayım, çoklu evrenler düzgün bir eleştiri değildir, hatta bana sorarsan “eleştiri” bile değildir. Çok belirsiz bir konu. Ve hatta hesaplamalarımıza göre, bu sefer de evrenleri yaratan paradigmanın “hassas” ayarlanmış olabileceğini de söyleyebiliriz. Çok belirsiz ve daha bilimsel anlamda konuşulabilecek bir alan olmadığı için o teori ile argüman getirmek düzgün olmayacaktır.

  7. Büşra Yıldırım dedi ki:

    ‘Bizler zaten Tanrı’ya, O kendiliğinden var olduğu için Tanrı diyoruz.’
    İslam’a göre Tanrı sonsuzdan gelir ve var olmamıştır, her şeyin tek sahibi O’dur.

    ‘Sonsuza giden bir durumun felsefi olarak hatalı olduğunu ilk olarak Gazali ve El-Kindi ortaya koymuştur.[56] Şunları demektedirler: Teker teker sonsuza dek saydığımızı düşünürsek bize sonsuz zaman dahi verilse sayamayız. Çünkü ne kadar teker teker birleştirme yaparsak yapalım nerede durursak bir sonrası vardır. Sonsuz zamanınız olsa bile bu sayıları tüketemezsiniz. Evrenin geçmişinde sonsuz neden vardır dersek aslında sonsuzu tüketip şu an buraya geldiğimiz söylemiş oluruz. Sonsuza kadar ileri saymak mümkün değilken, sonsuzdan geriye saymak da aynı şekilde mümkün değildir.’
    Bunun doğruluğuna inanmak Allah’ın sonsuzluğunu reddetmek olduğundan İslam’ı reddetmek olur.

    Dawkins’in, Şengör’ün din felsefesinin Eienstein’ın tabiriyle sadece ağacını görmüşsün. Tanrı reddi, çok daha büyük bir konudur.

    Nedenselliğin yanlış olduğunu, ‘Tanrı vardır.’ diyerek açıklamanın doğru olduğunu söylemişsin. Bu mantıkla ‘Tanrı’nın yaratmadığı sonsuzdan gelen bir evren vardır.’ demek de senin adına bir sıkıntı yaratmıyor, öyle mi?

    • Furkan dedi ki:

      Merhaba Büşra Hanım, yorumunuz için teşekkür ederim öncelikle. Eleştirilerinize cevabım şöyle:
      1. İslam’a göre Tanrı sonsuzdan gelir evet, “O kendiliğinden var olduğu için Tanrı diyoruz” kısmındaki sonuç da odur. Yani, zaten O kendiliğinden oldu ve en başından beri vardı, bir başlangıcı yok, onun başlangıcına bir şey sebep olmadı.

      2. Allah madde değil ki? Sanırım oradaki kısmı anlamadınız, Gazali ve el-Kindi maddenin sonsuzluğundan bahsediyor. Allah maddesel bir varlık olmadığı için o konu ile alakası yok.

      3. Dikkat edin, o açıklama “Tanrı vardır” ile aktarılmıyor, yoksa sadece “Tanrı vardır” yazardım. Orada temel mantık kurallarıyla ve felsefenin ilkeleriyle bir çıkarım yapılıyor. Birçok ateist din felsefecisi de üstte verdiğim nedenden dolayı o soruyu sormaz zaten, çünkü o iddia çok düşük bir iddiadır mantıksal olarak. İtirazlarınıza bakarsak genelde temel mantık kurallarını anlamamışsınız, burada da aynı durum söz konusu(Sizi aşağılamak için falan demiyorum yanlış anlamayın. Sadece temel mantık kurallarını anlamadığınızı veya yanlış çıkarım yaptığınızı söylüyorum). Söylediğiniz iddia benim adıma sıkıntı yaratıyor çünkü mantık kuralıyla veya felsefenin ilkesiyle çıkarılmış bir sonuç değil, keyfiyet ile çıkmış bir sonun. Üstte yazdığım o kısmı anlamadıysanız daha basitleştirilmiş bir cevap vereyim. Ben orada zaten nedensellik ilkesiyle karşı tarafın iddiasının çeliştiğini söyledim(Hatırlatırım). Şöyle ki, “Tanrı’nın nedeni yoktur” iddiası metafiziksel açıdan tutarlıdır. Bir ateistin Tanrı’nın öyle olmadığını göstermesi için ya mantıksal olarak ilk neden diye bir şeyin olamayacağını göstermesi ya da Tanrı’nın o sıfatının başka bir sıfatıyla çeliştiğini göstermesi gerekir. Şu ana kadar ben de bu dediğim iki olasılıktan birini gerçekleştiren bir argüman görmedim. Muhtemelen yok ki din felsefesi literatüründe birçok ateist ve agnostik felsefeci “Tanrı’nın nedeni vardır” gibi bir iddiayı sunmuyor ve “Tanrı’nın nedeni yoktur” fikrinin tutarlı olduğunu söylüyorlar.

  8. lol dedi ki:

    Dediğiniz o inanma-inanmama durumunu şu an ben de yaşıyorum ve bi anda hiç ilgim yokken felsefeyle aşırı ilgilenmeye başladım.Kafamda birtakım sorular var,çoğuna cevabı buldum ama Kuranın Tevrattan onun da Sümer mitlerinden etkilendiğiyle ilgili soru sürekli kafamı kurcalıyor.Üstüne Musa olaylarıyla ilgili o bölgede hiç kanıt olmaması da bu soruya verilen çoğu cevabın beni tatmin etmemesine neden oluyor.Muhtemelen bu soru senin de kafana takılmıştır zamanında, uygun cevabı nasıl bulduğunu merak ettim.

    • Levent dedi ki:

      Furkan bey selamlar. yazilarinizi ilgi ıle takip ediyorum.basarilarinizin devamini dilerim.

    • Furkan dedi ki:

      Açıkçası bunlar hiçbir sorun teşkil etmemektedir. Bu konu hakkında daha net bir şekilde konuşmak için Kur’an-ı Kerim’in amacına ve yöntemine bakmamız gerekiyor. Tabii ki bu başlı başına büyük bir konu olarak ele alınabilir. Fakat burada kısaca söylemek gerekirse: Kur’an-ı Kerim’in amacı (Tabii burada kendi yorumumdan söz ediyorum) Allah’ın varlığını ve birliğini bildirmek, ahiretin olacağını ve burada yapacağımız şeyler sonucunda ceza ya da ödül alacağımızı ve bunların bilincinde olarak yaşayıp güzel bir ahlâk benimsememiz gerektiğini bildirmektir. İnsanlarda genel olarak hakim olan yanlış din algısına karşı gelmektedir Kur’an-ı Kerim. Ve, temel dini mesajları tekrarlamaktadır. Kesin olarak öncekilerin bilmediği ya da o dönemdekilerin bilmediği şeylerden bahsedeceğini düşünmek saçmadır. Hatta o dönemki insanların bilmediği şeylerden herhangi bir şekilde bahsedeceğini düşünmek de bana pek tutarlı gelmiyor. Unutmayalım, Kur’an-ı Kerim’in amacı hiç bilinmeyen bir bilgiyi bildirmek ve/veya bilimsel bir olguyu insanlara kanıtlamak falan değildir. Sonuç olarak, Kur’an-ı Kerim doğruysa da zaten eskiden kimilerinin söylediği ve/veya o dönemki insanların söylediği şeyleri barındırması zaten beklenen şeydir.

      Kıssaların tarihsel kanıtlarına dair konuşulabilir. Bu başlı başına çok geniş bir konu. Ama şunu da aklınızdan çıkarmamanız gerektiğini düşünüyorum: Bütün tarihsel kaynaklara sahip değiliz. O nedenle, bu konularda kesin bir şey söylemek pek tatmin edici durmuyor. Elbette bu konu farklı açılardan ele alınabilir, bunu da unutmayalım.

  9. İbrahim Eyuboğlu dedi ki:

    Yazınızı baştan sona zevkle okudum. Her şeyin bir izahını bulmak mümkün. Ancak “Tanrı bizim kendi seçimlerimizi seçtiğimizi görmememizi istiyor. Bu cevap sadece ve sadece yeterli olacaktır çünkü: Allah’ın bunu yapmasında bir çelişki olmadığını göstermek için yeterlidir.” Mutlak bilinirlik ile özgür irade – suç ve ceza bağıntısı çok ciddi sorunlu durumdadır kanısındayım. Şu anki evren algımız ve bilgimiz sınırları içinde tatmin edici bir izah bulunamamaktadır.
    Burada sorun şu olmaktadır; biz önceden yazılmış bir senaryonun oyuncularıyız. Senaryodaki rolümüzün dışına çıkmamız mümkün olmadığına göre, özgür tercihten söz edemeyiz. Dolayısıyla oyuncuların, oynadığı rolden dolayı ödüllendirilmesi veya cezalandırılması tuhaf bir durum. Eğer senaryoyu ben yaşayarak yazmış isem, yaşadıklarıma ve yaşayacaklarıma mahkumum demektir. Yaşadıklarımı değiştirme şansım yok. Her durumda yaptıklarıma yaşadıklarıma, tercihlerime mahkumum. Bu açıklama mutlak determinizm sonucunu doğurmaktadır. kafaya takacak bir şey yok yani. Saygılarımla…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir